Kitap İnceleme Yarışması

Kitap İnceleme Yarışması #1 – Sonuçlar

Değerli Okurlar ve Yazarlar,

Dereceye giren ilk beş arkadaşımızın sıralaması alttadır. Yarışmayı destekleyen başta sponsorumuz ve jürimiz olmak üzere herkese teşekkür ederiz.

Başka yarışmalarda görüşmek dileğiyle..

Dereceye Girenler:

  1. @seymaKendimizi Dinlermiş Gibi : 521 Puan
  2. @sukutummavibenimKadınlar Vaizi Ne Anlatıyor? : 514 Puan
  3. @yazardoktorSavaş ve Barış : 513 Puan
  4. @hasat-demirkanİçimizdeki Şeytan : 512 Puan
  5. @ahmetkarakusKendine Ait Bir Oda : 508 Puan

İçimizdeki Şeytan / Sabahattin Ali

İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
“Ne şeytanı azizim ne şeytanı. İçimizdeki şeytan diye birşey yok içimizdeki aciz var, tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden korkunç birşey hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.”

        Bu paragrafın, romanın ele alınması gereken en önemli yeri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kitabın sayfaları arasında kaybolurken, yoğun psikolojik tahliller ve bir türlü sonuca bağlanamayan hayata dair sorgulamalarla karşılaşırız. Yazar bizi sorgulayıcı bir anlatımla her yeni sayfada bu cümlenin hazin sertliğiyle karşılaştırmak için çabalar durur. Fakat bunu yaparken hiçbir karakteri bayağı bir role büründürmez, aksine günlük yaşantımızda gördüklerimizden pek de farklı olmayan karakterler ile topluma bir ayna tutmaya çalışır. Her zaman her yerde karşılaşabileceğimiz insanlardan teşekkül bu kadro, okuyucunun, karakterlerin iç dünyasını, iyiliklerini, kötülüklerini ve arzularını görebilmesini sağlamayı başarır.

         Sabahattin Ali nin romanda değindiği temalardan başlıcası; hakikat arayışı ile kendisini kaybetmiş insanın, kaçınılmaz sonu yaklaşırken buna bir sorumlu bulma çabasıdır. Bu fikri kitabın ana karakteri Ömer vasıtasıyla okura ustalıkta aktaran yazar ona aşık olan Macide ile de okuyucuya anlatmak istediklerini ete kemiğe büründürür. Ömer İstanbul’da Darülfünunda felsefe bölümünde öğrecilik yapan, kısmi zamanlı olarak postanede memuriyet görevinde iştigal eden ve boş zamanlarında ise kendisine fikren çok uzak gördüğü fakat yinede bir türlü kopamadığı arkadaşı Nihat’la zaman geçiren biridir. Yaptığı işlerde hayli sorumsuz davranan Ömer bu tembelliğinin sebebini düşünmeye başlar ve zamanla içinden çıkılamaz hale gelen sorularına kendince bir açıklama getirmeye çalışır. ona göre bu ancak ve ancak içimizde varolan bir şeytanın, gizli dürtüsünün ürünü olabilir. Onun irademizi ele geçirmesiyle, hiç istemediğimiz şeyli yapar ve daha sonra pişmanlık duyarız. aksi halde nasıl onca kötü düşünce ve hareketlerin kaynağı insanın kendisi olabilir. Ömer bu düşüncesi sayesinde, her defasında tembelliğinin ağır yükünden kurtulmayı başarır fakat aklının bir köşesinde, kurduğu bu yalanın er ya da geç gün yüzüne çıkacağını hisseder. Macide ise konservatuarda musiki eğitimi alan ve ömerin teyzesinin evinde kalan uzak bir akrabasıdır. Bu kızın ilk dikkat çeken özelliği; sessiz, vakur tavırları ve insanı çıldırtacak dereceye getiren umursamazlığıdır. Ömer ailesinden uzakta ve sevmediği insanlarla yaşamak zorunda kalan bu kızın güvenini kazanır ve evlenmeye ikna eder. Macide duyduğu sonsuz güvenle onu yeteri kadar tanımadan tamamen yabancısı olduğu bir hayata biraz da zorunda kalması sebebiyle adım atar. Ömer ise evliliğin getirdiği sorumluluk ile tembeliği arasında sıkışır kalır. Sabahattin Ali kitabın bir çok yerinde ömeri sıkıştırarak onun bu zor anlarında nasıl bencilce hareket ettiğini okuyucuya kavratmaya çalışır. Bu yöntem ile zorluklarla güçlü bir şekilde başa çıkamayan insanların ani reflekslerle büyük yanlışlar yapabileceğini gösterir. Genelliklede bu yanlışlardan kendisini bir şekilde sıyırmaya çalışan kişinin ne denli gülünç duruma düşüreceğini ömer vasıtasıyla ustalıkla aktarır.
Görmekteyiz ki yazar kendi içimizdeki şeytana, bilinç altımıza işlercesine parlak bir ayna tutuyor. Kitabın her yerinde karşımıza çıkan ve bizimde kimi zaman hak verdiğimiz içimizdeki şeytan safsatasının yalan olduğunu yüzümüze çarparak okuyucuyu gafil avlıyor ve asıl şeytanın hataları yapan biz olduğumuzu açıkça ifade etmekten çekinmiyor.
Bana sorarsanız sefahate ve cürüme dalmış her insanın sonsuza kadar bir açıklaması ve müdafası olacaktır. İnsanoğlunun bu amansız sebep arayışı bitmedikçe içimizdeki şeytan da ölmeyip yalnızca form değiştirerek binlerce yıl ortaya çıkmaya devam edecektir. Kim bilir belkide insan olmamızın başlıca özelliği budur. Kendimizi kandırmak. Eğer öyleyse, binlerce yıl sonra başka birinin bahanesinde görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.

Hasat DEMİRKAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KENDİNE AİT BİR ODA

Kitabımızın adı ‘Kendine Ait Bir Oda’ yazarımız ‘Virginia Woolf’. Kitabımızda bahsedilen konu ataerkil ve toplumsal cinsiyet normları içerisinde kadın ve edebiyat. Kadının var olma çabası içinde çırpınması, kamusal alandan soyutlanması ve bu soyut mekândan çıkma yolları kitabımızın ana konuları içerisindedir. Kitabımızın çevirmeni ‘Suğra Öncü’dür. Kitabın dili oldukça sade ve anlaşılırdır. Okuyucu kitabı tek seferde anlayıp yorumlayabilme becerisine sahip olacaktır. Metin içerisinde herhangi bir tablo, resim ve grafik yer almamaktadır. Yazarın metin başında “Anlatmak üzere olduğum şeyin var olmadığını; Oxbridge’in ve Ferhnam’ın birer uydurma; ben’in gerçek kimliği olmayan bir kimse için kullanılan uygun bir terim olduğunu söylemem gereksiz sanıyorum.” der ve ilerleyen satırlarda şöyle söze devam eder “Dudaklarımdan bazı yalanlar dökülecek, ama bunların arasına karışmış bazı gerçekler de olabilir, bu gerçeği bulup çıkarmayı ve saklamaya değer bölümü olup olmadığına karar vermek size düşüyor” (Woolf, 2017: 7)
Künye:
Woolf, W(2017) Kendine Ait Bir Oda. İstanbul: İletişim Yayınları.
Tarihin eski çağlarından itibaren kadına verilen önemsizlik ve değerden yoksun söylemler kadının dünyasına vurulan prangalardan başka hiçbir şey ifade etmez. Kitabımızda yazar sadece kadın olduğu için üniversiteye girememiş ve bunu büyük bir sorun olarak görmektedir. Babaerkilin ele geçirmek ve yönetmekte etkili olduğunu ve çoğu insanın bu etki ile doğuştan zayıf olduğunu hissetmesi gücün ana kaynaklarından biri haline gelmektedir. Bir sınıfı ya da bir cinsiyeti tamamıyla suçlamanın saçma olduğunu savunur yazar. Toplum içinde yaşayan kadın figürünün hep aynı minimalde olmadığını farklı seviyede ilerlediğini düşünmektedir. Kadınların sadece erkeklere ve çocuklara hizmet etmesine karşıdır. Var olan dünyada her şey eşit ve adil olmalıdır yazar için. Hoşa gitmeyen işleri zorunluluk gibi yapmak yanlıştır. Yazar çocukluğundan beri zihniyetini kaptığı toplumunun her şeyi ayırdığının farkındaydı. Meslekler kadın erkek dizaynını oluşturmuş ve yaşıyordu. Tabi ne kadar kadına ait meslek vardı orası tartışmalı. ‘Sekiz çocuk doğurmuş bir hizmetçi kadın dünyanın gözünde yüz bin pound kazanmış bir avukattan daha mı değersizdi?’ (Woolf,2017:45) Diye eklemektedir kitapta. Kadınların aslında erkekler gibi her alanda çalışabileceğini savunur Woolf. Tek eksik kadınların erkekler kadar eğitilmemiş olmasıdır. Vahşi, eğitilmemiş bir kafa yapısına sahip olarak görür kadınları. Bu kafanın evcilleşmesi ve uygarlaşması nasıl olurdu bunu bilmiyordu. Aklında var olan şeyin çözülmemiş olduğunu kitabın sonuna doğru belireceği aşikârdı. ‘ En iyi yetişmiş kadınlar kafaları ve ruhları en çok eğitilmiş olanlardır.’ (Woolf.2017:69) Kadınların yazmakta zorluk çekeceği temel konunun aslında düşünce özgürlüğü olduğunu da düşünür yazar. Çünkü temel sorun özgürlükte, özgürsen koşarsın istersen uçarsın bile. Düşüncelerden öte bedene vurulmuş prangalar vardır o dönemde kadında. Kadın çocuk doğurur, besler, büyütür, okula gönderir. Kadının toplum içinde oluşan işleri aslında kişinin kendi zevki için başvurabileceği bir takım olaylar olarak bakılmalıdır. Kadın yazabilmek için kendine ait olmalı ve yazmalıdır. Eserin başlığını temelinde özgür olma kendine ait olma temeli de esas olarak ele alınır.
Sonuç olarak Virginia kitabını ‘Kadınlar ve Kurmaca Yazı’ olarak ele almış. Erkeklerin kadınlardan,kadınlarında erkeklerden hiçbir değer açığı olmadığını kaleminde net şekilde vurgulamıştır. Woolf’a göre kadınlar dönemsel olarak utanç verici ölçüde bilgisizler ve bunun tek çaresi iyi bir eğitimden geçmek. Kadınların tek derdinin evi ve eşi olmaktan çok kendi gelişimini desteklemesi görülmekte. Virginia’nın kitabı yazmasının bir diğer amacı kadınlara tarihte olanaklar ve yer sağlama sesini duyurmak. En büyük seslenişinde ‘Para kazanın ve kendinize ait bir odaya sahip olup yazın. İnsanlar ne der diye düşünmeden yazın.’ Şeklinde bahsetmesi belki de modern dünyanın ihtiyaçlarına ortak çözümler üretmek adınadır.
AHMET KARAKUŞ

Yabancı – Albert Camus

Kitabın Adı : Yabancı

Kitabın Yazarı : Albert Camus

Basım yılı : Temmuz 2019

Yayınevi : Can Yayınları

Sayfa sayısı : 110

 

Yazarın Hayatı: 1913 yılında Cezayir  Mondovi- Dreaan-doğumlu olan, Albert Camus işçi, cahil ve  fakir bir baba ile ailenin çocuğuydu.  , Annesi de okuma-yazma bilmeyen İspanyol asıllı cahil bir kadındı.  I. Dünya Savaşında babasını kaybedince annesi tarafından büyütüldü.  Albert Camus Cezayir’de iken 1934 yılında evlenmiş ama İki yıl sonra boşanmıştı.  17 yaşındayken verme yakalandı ve üniversiteyi de bırakmak zorunda kalmıştı.  Cezayir radyosu tiyatro bölümünde işe girdi.   Camus bir süre sonra. Komünist Parti üyesi oldu, ama 1937’de oradan da atılmıştı.  İlk gençlik yıllarında yakalandığı tüberküloz hiç peşini bırakmamış olsa da 1938 yılında ilk eseri olan Tersi ve Yüzü adlı eseri yayımlandı.  Ama ilk büyük başarıyı  I ‘Efranger “ Yabancı “ adlı eseri kazandı. 1940 yılında Paris’e geldi. Gençlik yıllarında başladığı gazeteciliği hep sürdürdü. 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1960 yılında bir otomobil kazasında yaşamını yitirdi.

 

 

İnceleme

Yabancı romanı, Albert Camus’nun 1942’de yayınlanan ve en çok ses getiren eseridir. 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır.

Camus bu eserinde diğer modernist romanlar gibi dünyada keşfedilen anlamsızlık üzerine durur.

-Eserdeki her şey Mersault’ın gözlemlerinden aktarılmıştır.

 

-Eserimizin ana karakteri Bay Meursault toplumun değer yargılarını, ahlak kurallarını, gelenek ve görenekleri, inançlarını, anlamsız görerek topluma karşı yabancılaşır.

 

-Meursault’nun annesi bakımevinde yaşıyordu. Bir gün bakım evinden bir telgraf alır.

“ Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.”

Bu kahramanımız için bir anlam ifade etmiyordu. Annesi için tek bir gözyaşı bile dökmemişti. Patronundan izin alırken bu durumun onun kabahati olmadığını söyler. Burada birçok romanda gördüğümüz gibi (Kafka-Dönüşüm) işsiz kalmaktan kaygılanıyor. Bu olay onun aslında aileyi de önemsemediğini gösterir. Annesinin tabutunu görmek istemez. “Neden?” diye soruduğunda “Bilmem.” , diye cevap verir.

 

-Cenazenin ertesi günü sahile yüzmeye gider. Marie adlı eski bir arkadaşıyla denizde karşılaşır. Onu arzuladığını söyler. Yani kahramanımızın cinsel güdüleri de vardır.

 

-Meursault için her şey doğaldır, olabilir. Hiçbir şey umrunda değildir.

Marie’yle evlenme meselesinin ise onun için fark etmeyeceğini eğer o istiyorsa evlenebileceğini söylüyordu.

 

-Roman aslında tam olarak Meursault’nun Arap’ı öldürmesiyle başlıyor bana göre. Tutuklanıp cezaevine götürülüyor. Fakat yine hiçbir şey umurunda değil.

 

-Kahramanımızın Tanrı inancı yoktur.

“Tanrıya inanıp inanmadığımı sordu.”

““Hayır”, dedim.”

 

-Her şeye zamanla alışılacağını söyler.

“Zaten annem de böyle düşünürdü; sık sık, insanın sonunda her şeye alışacağını tekrarladı.”

 

-Duruşma da herkes konuşuyordu. Meursault hariç.

“Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiriyordu. Kaderim bana fikir sorulmadan belirleniyordu.”

-Duruşmada cinayetten daha çok konuşulan bir konu vardı. Meursault’nun annesinin cenazesindeki ve ondan sonraki davranışları. Çünkü Meursault’nun yargılayanlara göre annesinin cenazesinde ağlamaması, annesinin cenazesini görmek istememesi, cenazeden sonra denize gidip eğlenmesi topluma saygısızlıktı. Oysaki o ölümü de sıradan bir olay olarak görüyordu.

“Duygusuzluğumu, annemin yaşını bilmeyişimi, ertesi gün bir kadınla beraber denize girip sinemaya gidişimi, Fernandel’i seyredişimi ve nihayet Marie’yle eve dönüşümü hatırlattı.”

 

-Meursault mahkemede kendini savunmaya bile gerek duymuyordu. Savunsa ne olacaktı sanki?

 

-Avukatı bile Meursault’nun yerine geçmiş adeta o Meursault olmuştu.

“Bir ara, onu dinledim; çünkü “Öldürdüğüm doğrudur.” diyordu.”

 

-Mahkemede Meursault için idam kararı çıkmıştı. Adam öldürmekle suçlanıp da mı almıştı bu cezayı yoksa annesinin cenazesinde ağlamadığı için mi?

 

 

Kadınlar Vaizi Ne Anlatıyor?

    Çoğunlukla romancılığıyla ön plana çıkarılan Hüseyin Rahmi Gürpınar aynı zamanda önemli sayıda hikâye kaleme almış bir muharririmizdir. Hikâye kitaplarının ilki olan ve 1920’de basılan Kadınlar Vaizi toplamda on hikâyeden oluşur. Öykülere geçmeden evvel kısaca Gürpınar ve hikâyeciliğinden bahsedeceğiz:
“Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1864-1944 yılları arasında yaşamış, milletvekilliği yaptığı seneler ve Mısır gezisi hariç tutulursa, bütün ömrünü İstanbul’da geçirmiştir. Hayatının ilk yirmi senesi, annesinin erken ölümü sebebiyle, anneannesi ve teyzesinin odağında bulunduğu kadınlar topluluğunun içinde geçmiştir ki, bu durumun onun edebî kişiliği üzerindeki sonuçları büyüktür. Hastalığından dolayı eğitimini yarım bıraksa da, kendi çabalarıyla Fransızca öğrenmiş, çocukluğundan beri eserlerini okuduğu, edebî kişiliğinin şekillenmesinde büyük etkisi olan Ahmet Mithat Efendi tarafından edebiyat dünyasına kazandırılmış, mecburi memuriyet seneleri haricinde neredeyse bütün ömrü boyunca yazmış, hayatını yazarak kazanmış ve Türk edebiyatının önemli simaları arasında yerini almıştır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, dokuz öykü kitabı ve yayın organlarında kalanlarla birlikte yüz kırk bir öykü yayımlamış, üstadı Ahmet Mithat Efendi gibi halka bir şeyler öğretmeyi ve (hatta ondan fazla olarak) halkı bir felsefeye yükseltmeyi hedeflemiştir. Ancak üstadına zıt bir felsefeyi, çekirdeğinde pozitivizmin yer aldığı, Darvinizm’den, Marksizm’den ve Aydınlanmacılık’tan beslenen, geleneksel değerlerimize, inançlarımıza zıt bir dünya görüşünü benimsemiş, buna da büyük oranda erken yaşlarda öğrendiği Fransızcası sayesinde yaptığı okumalar sebep olmuştur.”
Berna Moran “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış” adlı kitabında Gürpınar’ın eserleri için şöyle der: “ Gürpınar’ın en güçlü yanı kuşkusuz ki mizahıdır ve güldürü alanında, meddah hikâye ve taklitlerinden, karagöz ve orta oyunundan en çok yararlanan yazarımız olmuştur. Yapıtlarındaki yerli havayı, büyük ölçüde bu anlatı ve temaşa geleneklerini romanda sürdürmesine borçlu olduğunu söyleyebiliriz.”
Gürpınar’ın eserlerindeki mizahi üslup bütün çalışmalarında ve elbette öykülerinde de göze çarpar. Eserlerinin temelinde güldürerek eleştirme çabası bulunmaktadır.
Kendisinin roman yazımı üzerine kaleme aldığı şu satırlar hikâyelerine de uyum göstermekte ve edebi eserler hakkındaki düşüncelerini ortaya koymaktadır: “İyilikler, güzellikler, faziletler, hüsn-ü zanlardan doğan muhayyel müstesna mahiyette ankalardır. Roman konusu olamazlar. Roman alışılmış, tabiat hükmüne girmiş seyyieler üzerine kurulur. Bir cemiyet hayatının bayağılıklarını, kabalıklarını, münasebetsizliklerini, budalalıklarını, herzelerini riyakârlıklarını göz önüne sermelidir. Bir romanın güzelliği, yaraşığı çirkinlikleri tasvirdeki kuvvetiyle belirir.”
Kendisinin de belirttiği bu yöntem eserlerinin hülasası mahiyetindedir. Çünkü bütün eserlerinde bir topluma ya da bir sınıfa yönelik eleştiriye rastlanır. Mizahi yolla herhangi bir kesimin bayağılıkları ortaya konur. Eserlerinin tümünde yer alan canlı tasvirler dikkat çekicidir. Bununla birlikte kullandığı en yaygın yöntemlerden biri olay örgüsünü bölercesine metinlerin arasına felsefi yahut toplumsal görüşler sıkıştırmasıdır. Kimi zaman eserlerin sonunda çıkarılacak ana fikri de okurun düşünmesine fırsat vermemecesine kendisi sunar. Yazarın bakış açısını, yandaşlığını, düşmanlığını, olaylar karşısındaki fikir ve duruşlarını iliklerimize kadar hissettiğimiz edebi metinlerinde kurgu, dil, karakterler ve olay örgüsünün belirlenmiş amaç doğrultusunda bir araya getirildiğini anlarız. Zaten bu sebeple Gürpınar metinlerinde karakterden ziyade tiplerle karşılaşırız. Tipler, eleştirinin şahsa değil bir kesime yönelik olduğunun en açık göstergeleridir.
Oluşturduğu tipleri gözlem yeteneği sayesinde oldukça canlı resmeder. Toplumun hangi kesimini ele aldıysa o kesimin ağız özellikleriyle konuşur. Dili akıcı ve sadedir. Cümlelerini kısa tutar.
Kadınlar Vaizi 1920’de yayınlanmıştır ve on öyküden oluşmaktadır. Gürpınar’ın yazın hayatının 1880’lerde başladığı ve 1890-1900’lerde roman alanında önemli eserlerini verdiği göz önünde bulundurulursa hikâyeciliğe adım atışı biraz geç olmuştur denebilir. Bu, bahsi geçen dönemin genel bir özelliğidir. Hikâye türü yeni yeni kabul görmeye başlamaktadır.
Hikâyelerin ilki kitaba da adını veren “Kadınlar Vaizi”dir. Vaazlarıyla bulunduğu bölgenin kadınlarını yönlendiren Şeyh Küçük Efendi ve cemaatini oluşturan kadınların tasvir edildiği bir portre öyküsüdür. Olayın oldukça kısıtlı olduğu öyküde amaç samimiyetsiz din adamlarını ve dinî bilgi edinmek için değil hayranlık duydukları vaizi dinlemek için peşi sıra cami cami gezen kadınları eleştirmektir. İmam men ettiği şeyleri kendi yapmakta, güya feyiz almak için camiye gelen cemaat ise dedikodu etmekten vaizi dinlememektedir. Göze çarpan bir diğer nokta ise Şeyh Küçük Efendi’yle büyük cüssesi arasındaki tezattır. Denebilir ki topluma hâkim olan çarpıklık Şeyh Efendi’nin ismi ve cismiyle müşahhas kılınmıştır.
İkinci hikâye olan “Lakırdı Beynimizde (Aramızda)” yine bir imam eleştirisi içermektedir. Bu kez imamla birlikte Osmanlı kurumlarındaki başıbozukluk da işlenmiştir. Kırk beş yaşındaki dul bir kadın olan Andelip Hanım mahalle imamına giderek yaşını küçültmek ve resmiyetteki genç yaşını kullanarak genç bir erkekle yeni bir evlilik yapmak niyetindedir. Nüfusundan sildireceği her yaş için bir altın verecek olan Andelip Hanım’dan mümkün mertebe para almak isteyen imam, kadınla yirmi beş yaşta anlaşır. Sonrasında kendisine uygun damat adaylarını da sıralar.
“Aferin Hayrullah” isimli üçüncü hikâyede eşinin evi ihmal etmesinden şikâyetçi olan Vahdet Bey, sarhoş olduğu bir akşam evin siyahî hizmetçisiyle yatar. Bir müddet sonra hizmetçinin hamile olduğu ortaya çıkar ve babasının kim olduğu soruşturulmaya başlanır. Bu sorundan kurtulmak isteyen Vahdet Bey uşağı Hayrullah’ı çağırarak suçu üstlenmesini isteyecekken Hayrullah Bey’in siyahi köleyle iki yıldır birlikte olduğunu öğrenir. Derhal evlendirilirler.
Hikâyede dikkat çeken üç konu bulunmaktadır. İlk olarak medeniyet değişiminin etkilerine değinilmiştir: “Kurt kuş inine yuvasına çekildi, meyhaneler boşaldı, hala hanımlar sokakta. Başımıza gelen bu ne medeniyet belasıdır Yarabbi…”
İkincisi, siyah-beyaz renk ayrımı üzerine gerçekleştirilen ırkçı ifadeler bulunmakta, siyahiler pis, aşağılık görülüp beyaz erkeğe yakıştırılmamaktadır. Gürpınar’ın bu ifadeleri kölelik kurumunun eleştirisi olarak düşünülebilir.
Üçüncüsü ise Gürpınar’ın natüralist bakış açısının derinlemesine hissedildiği şu cümlelerdir: “Sevişme… Sevdalanma hep bahane… Ne renkte olursa olsun maksat zürriyettir, insanlar tabiatın bu galebesini aşk sanmak vehmiyle yaşarlar.”
“Menekşe Kalfa’nın Müdafaanamesi”nde bir gazeteci evlerde çalışan siyahi hizmetlileri kastederek “Menekşe Kalfa’nın medeniyetin gelişimine patlıcan kızartmaktan başka ne faydası olmuştur?” şeklinde haber yapar. Menekşe isimli bir kalfa tesadüfen bunu öğrenir ve haberin kendisi için yapıldığını zannederek gücenir. Mesleği gazetecilik olan eski efendisini bularak kendisini müdafaa edecek bir yazı kaleme alıp yayınlamasını ister. Ücretini ise yirmi patlıcan dolması yaparak ödeyecektir. Yazılan müdafaaname hem siyahilerin haklarını savunuş hem de toplum eleştirisi içermektedir. Dünya çapında ünlü olan siyahiler örneklerle anlatılır ve eğitim hakları verilip gerekli imkânlar doğduğunda sanattan bilime önemli işler ortaya koydukları ispata çalışılır. “Ah bu memlekette ne renk ve hilkatte olur iseniz olunuz, sanat ve sanatkâr pek hor ve hakirdir.” cümlesiyle toplumun sanatçıya olan bakış açısı eleştirilir. Olay vesileyle Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan kıtlık ve pahalılık da metne dâhil edilir. Patlıcan az bulunurluğu ve pahalılığıyla bir kıymet ifade etmektedir. Bunun yanı sıra çoğu hikâyesinde olduğu gibi Gürpınar burada da metnin sonuna toplumsal ve felsefi görüşlerini iliştirir: “Arap aşçılar, o fellahlar hırsız olur derler. Ama söyleyiniz, kim değil? Rızkına razı olan kimse var mı bu dünyada? Esnaf müşteriden çalar, müşteri, kazancını artıracak helal, haram yolları bulur. Her insan akılca kendisinden bir gömlek aşağısını görünce kandırır, birbirini soyar, bu böyle gider.
Bunun adına yeni felsefede hayat mücadelesi derler. Yaşamak için zayıf gördüğünün elindeki ekmeği kapmak hırsızlık değil, ustalıktır. Bunu düzeltmeye uğraşanların aklına şaşarım. Hatta bu Dünya Harbi niçin oluyor? Azıcık düşünseniz altından hep bu mesele çıkar.”
“Kocası İçin Deli Divane” hikâyesinde âlim sınıfından fakat kız çocuklarının eğitilmesine karşı bir babanın kızı olan Zihniye Hanım oldukça cahil yetişir. Harfleri bile tanımamaktadır. Bununla birlikte vefat eden babasından kendisine büyük miktarda miras kaldığı için çok talibi çıkar. Sonunda Sünuhi isimli bir kâtiple evlenir. Kadın kocasına delicesine âşık olduğu gibi çok zeki bir adam ve mühim bir yazar olarak telakki etmektedir. Sünuhi Efendi ise karısını eskisi gibi sevmemekte, Zihniye Hanım’ın parasını kullanıp kendisine hayranlığını dinleyerek egosunu pekiştirmektedir. Kocasını ne kadar kıskandığını bilen komşuları kadına oyun etmek ister ve bir aşk mektubu yazarak kocasının yazdığını söylerler. Mektubu kimin yazdığını anlamak isteyen kadın gülünç durumlara düşer. Kocası da onu denemek için hükûmet emriyle ikinci kez evlenmesi gerektiğini, aksi takdirde idam edileceğini söyler. Kadın gerekirse ölmesini, asla ikinci kez evlenmemesini isteyecektir. Hikâyede vurgulanan meseleler; kadınların eğitimsiz bırakılmasının sonuçları, karı-koca ilişkileri, cahil din adamları ve yazarlığın mahiyetidir.
“Ada Vapurunda” yazarın İstanbul tasvirini en canlı şekilde yaptığı hikâyelerinden biridir. Savaş şartlarının ekonomiyle birlikte ulaşımı da etkilemiş olması konu edinilir. Heybeliada’dan İstanbul’a gitmekte olan vapur beraberinde tüm coğrafyanın kargaşasını taşımaktadır. Adeta Nuh’un gemisi vaziyetini alan vapur memleketin türlü hallerini ve her çeşitten insanını kendinde toplar. Zor yolculuk şartları, yetersiz ulaşım araçları, vapura alınamayan yolcular, insanların nezaketsizliği ve iki kadınla evlilik gibi meseleler göze çarpmaktadır.
“Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım” hikâyesinde Aile Hakları Kararnamesi’nin gazetelerde yayımlanmasının ardından kadınlar bir araya gelir ve haklarını okurlar. Birçok hakkın yanı sıra artık kadınların da boşanma hakkı vardır. Genç kadınları heyecanlandıran yeni kanun yaşlıları endişelenmiştir çünkü evlerden atılmalarına neden olabilecektir. Bu haberin ardından birçok boşanma davası gerçekleşir. Meseleyi kadınlara duyuran Hürmüz Hanım da bu haktan faydalanarak kocasını her fırsatta tehdit etmektedir. Ettiği son bir taşkınlığın ardından kocası Hürmüz Hanım’ı işi yanlış öğrendiğine, boşayamayacağına ikna eder. Yine burada kocanın ağzından Gürpınar’ın konu hakkındaki görüşlerini dinleriz: “Boşama hakkı kadınlara verilse pek çabuk her ailenin altı üstüne gelir. Allahın emri, peygamberin sözündeki sebebi şimdi anladın mı? Ben bırakmak için evlenmedim. Durup durup da karı boşayan erkekler de ahlâk ve yapısı sizin gibi zayıf, illetli, acınacak zavallılardır. Sinirlerini yatıştır da haydi evinin işine bak…”
Hikâyedeki kadınlar komik, cahil, karikatürize edilmiş tiplerdir. Gürpınar konu hakkındaki fikirlerini abartıya kaçarak mizahi yolla sunmuştur.
“Hatt-ı Üstüva (Ekvator)” hikâyesi anlatıcının bir çocukluk anısı olarak kaleme alınmıştır. Tembel bir öğrenci olan Kadayıfçı Rıfat “hattı üstüva”yı “atlı liva” ile karıştırır ve hocasının hiddetini üstüne çeker. Hocanın öfkesi arttıkça çocuğun yanlışı da artmaktadır. Sonunda falaka cezasına çarptırılır. Belirgin bir mesajı ya da ana fikri olmayan öykü salt okuyucuyu eğlendirme maksadıyla yazılmış gibidir.
“Yankesiciler” hikâyesi temsil bağlamında aralarında siyasi anlamda en güçlü mesajı içeren hikâyedir. Mişon, Mıstık, Niko ve Vartan; Yahudi, Türk, Rum ve Ermeni kökenli dört yankesici gençtir. Grup hâlinde iş yaparlarken Yahudi Mişon ile Rum Niko paraların bir kısmını kendilerine saklayarak anlaşmalarına uymazlar. Sonunda kavga patlak verir ve hep birlikte sorunu çözmek için namlı “Avrupalı yankesici”ye başvururlar. Avrupalı yankesici onları oyuna getirerek üstlerinde ne varsa soyup geri gönderir. Hikâyede Osmanlı’yı oluşturan milletler ve Avrupa ile yankesiciler arasında bir temsil ilişkisi kurularak memleketin o dönem içinde bulunduğu duruma işaret edilmiştir.
Kitaptaki son hikâye olan “Fırkacı (Partici)”da tüm amacı bakan olmak olan Afif Necati türlü oyunlar çevirerek hedefine ulaşmaya çalışır. Yaptıkları arasında cemiyet kurmaktan gazetelerde yazı yayımlamaya, bakanları istifaya davet eden mektuplar yazmaya kadar bir sürü şey bulunmaktadır. Gayretlerinin neticesinde Balıkhane Müdürlüğüne atanır. Gürpınar hikâyeyi yine ders vererek bitirir: “Bizde gittikçe sayıları çoğalarak atılganlıkları artan ayak politikacılarına, Afif Necati’lere birer Balıkhane Bakanlığı bulunmadıkça kabineler, karaktersizlerin şiddetli tenkitlerinden kurtulamazlar.”
Hikâyelere konu bağlamında baktığımızda gördüğümüz bazı ögeleri sınıflarsak şöyle başlıklara ulaşabiliriz: yöneticilerin ve yönetim kurumlarının eleştirisi, toplumun cahilliğinin ve bundan kaynaklanan ahlâksızlığın eleştirisi, medeniyet değişimi, din adamlarının eleştirisi, kadın-erkek ilişkileri, kölelik ve zenci-beyaz ırk ayrımı üzerine düşünceler, determinizmi ve natüralizmi çağrıştıran fikirler, sosyal yaşam izlenimleri…
Biçim bağlamında ise hepsinde komedi unsuru göze çarpar. Çoğunlukla karikatürize edilen tipler ve onların bayağılıkları üzerinden komedi sağlanır. Dil genellikle akıcı ve sadedir. Olaylardaki detaylar hikâyelerin Osmanlı’nın son dönemlerinde geçtiğini gösterir. Kişiler sosyal statülerine göre konuşturulur. “Diyalog” tekniği tümüyle öykünün omurgasını oluşturur. Hikâyelerin hemen hepsinde kurgu ders vermek amacıyla bölünmüştür. Öykülerin sonunda kıssadan hisse amacıyla konulmuş bölümler bulunmaktadır. Bu gibi tutumlar yer yer metinlerin edebilikten uzaklaşmasına ve hikâyeciliğinin zayıflamasına neden olur. Öykülerin bütününe baktığımızda bir meddahın çevresine topladığı insanlara kâh güldürüp kâh düşündürerek ders verdiği hissine kapılmak mümkündür. Bu hissi kıran tek durum zaman zaman yaptığı detaylı ve canlı tasvirlerdir. Bazen hikâyelerin arasına beyit ya da tekerleme sıkıştırdığı da görülür.
Tüm bunları düşündüğümüzde diyebiliriz ki Kadınlar Vaizi dinî meseleleri değil, toplumun çarpıklıklarını ve Gürpınar’ın bunlara getirdiği düşünsel açıklamaları anlatıyor. Cemaati ise anlayabildiğini anlayıp anlamadığını kahkaha ile ikmal etmekte…

1) Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Kadınlar Vaizi. İstanbul: Atlas Kitabevi, 1966.
2) Harmancı, Abdullah. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Öyküleri Ve Öykücülüğü. Selçuk Üniversitesi: Doktora Tezi.
3) Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış I, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.
4) Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Sanat ve Edebiyat. Haz., Abdullah Tanrıkulu, H. Adnan Önelçin. Ankara: Oğul Yayınları. 1972.

Italo Calvino – Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu

Italo Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” romanı, öykünün yaratılması üzerine yazılmış, roman içinde roman olan, hayal ve gerçek arası bir kurguyla yazım sürecine şahit olduğumuz deneysel bir kitaptır. Kitabın odak noktası bir kitabın doğuşu, yaratılması, yazarı ve okuru üzerine; birtakım olaylar dizisi, bir öykü yaratmanın karmaşası ve okumanın heyecanı ve ikilemleri ile ilgili yapılan felsefi bir sorgulamadır. Yazar, aynı zamanda roman içinde roman diyebileceğimiz birbirinden farklı kurguları aynı şiirsellikle ifade ederken, gerçekçi ve mizahi anlatımla da bir potada eritir. Dolayısıyla kesintiye uğramış olan bu hikayeleri birbirine tuttururken, anlamları arasındaki dikiş izlerini de ustalıkla yok eder.

Postmodern edebiyatın en önemli romanlarından biri olan bu kitap, eksik ve hatalı basılan yarım kalmış kitaplar peşinde koşan okur ile başlıyor ve yazar ona ‘sen’ diye hitap ediyor. Bu da okurken kahramanın biz (kendimiz) olduğu izlenimini yaratıyor. Böylelikle bizi kendi içerisine dahil ederek, sanki kahraman bizmişiz gibi düşündürüyor. Eksik ve hatalı basılan eseri değiştirmek için kitapçıya giden okur orada ‘kadın okur’ ile karşılaşıyor ve bu şekilde eksik ve hatalı kitaplar peşinde kitabın orijinal ve doğru halini aramaya başlıyorlar.

KENDİMİZİ DİNLERMİŞ GİBİ

Mustafa Kutlu hikayeleri genellikle bize bizi anlatır. Bu toprağın evlatlarının sorunları, onların bulduğu çözümler; bu toprağın insanlarının sadeliği, doğallığı hikayelerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çoğu zaman kendimizi hikâye okuyor gibi değil de Ayşe Teyze’nin bir gününü dinliyor gibi hissetmemizin sebebi hikayelerin adeta bizim hayatımızdan bir kesit gibi olduğundandır. İncelemeye alacağımız hikâye olan Tarla Kuşunun Sesi de işte böyle bir eserdir. Hikâye iki bölümden oluşur: İlk bölümünde başkarakterimiz olan Molla Murat kendi hayatını bir kahve ortamında anlatır. İkinci bölüme geçildiğindeyse hikâye zaman olarak ileri sarılır ve Molla Murat’ın torunu Hamit’in çocuklarının yaşantısı okuyucuya sunulur. İki bölümde de kahraman bakış açısı kullanılmakla beraber Mustafa Kutlu ara ara hikâyeye dahil olup okurlarına hikâyenin asıl anlatıcısının kendisi olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmemiştir.

İlk bölümün bir kahve ortamında geçtiğinden bahsetmiştik. Artık yaşlı bir amca olan Molla Murat kendi hikâyesinin anlatıcısı konumundadır. Bu bölümü okurken o kahvedeki sandalyelerden birini alıp Molla Murat Amca’nın etrafında oluşan çemberde kendine yer bulup başını eline yaslayıp gözlerini kocaman açıp hayran hayran bir edayla anlatıcıyı dinliyor hissine kapılmak muhtemeldir. Bu hissiyattan ötürü olayların devamına gem vurulası imkânsız bir merak duymak anlaşılır bir durum olur. Hikâye zaman olarak Birinci Dünya Harbinin biraz öncesine tekabül etmektedir. Bu dönemin hikayesi anlatılırken siyasi meselelere de temas ediliyor. Dönem ve şartlar göz önüne getirildiğinde siyasi açıdan karışık bir manzara ortaya çıkar. Bu karışıklık kahve ortamının da karışmasına sebep olur. Anlatıcı kendi fikrini beyan ediyor, ortamda bulunanlar meseleye itiraz ediyor ve nihayetinde okuyucu da meseleye dahil oluyor. Anlatıcının ve ortamda bulunanların haberi olmasa bile tartışmaya noktayı okuyucu koyuyor. Hikâye mekanının kahve olması ve kahveye giren çıkanların olması nedeniyle hikâyeye ufak aralar verilmesi kaçınılmaz bir hal alıyor. Bu durum, heyecanla dinlediğin bir olayda her gün yaşanabilecek fasılaları andırıyor. Sürekli şikâyet edilen ve kurtulması imkânsız olan o fasılaları…

Molla Murat ve Saliha arasında geçen şu diyalog dikkat çekicidir: Saliha, Murat’a “Mutlu musun?” diye sorar, Murat ise cevap olarak “Huzurluyum.” der. Bu diyalog ardından adeta okuyucu kendi iç yolculuğuna uğurlanır. Zihninde monolog bir soru zinciri kurar. Mutluluk nedir? Peki ya huzur nedir? Kişi mutlu olmadığı halde nasıl huzurlu olur? Huzurlu olan kişi aynı zamanda mutlu da değil midir? Cevaplar ise yine hikâyenin içinden bulunur. Murat, Saliha’nın ardından isteği yerine getirilmemiş şımarık bir çocuk gibi davranmamış ve hayatını ne kendisine ne de annesine zehir etmemiştir. Genç yaşında olgun bir karar alarak hayatını devam ettirmiştir. Bu durum kanayan yarasına çare olmasa bile huzurlu bir hayat sürmesini sağlamıştır. Bu bölümün sonu ise eksik parçaları olan bir yapboz misali boş bırakılmıştır.

İkinci bölümde Molla Murat’ın torunu Hamit, çoluk çocuğa karışmış ve artık yaşı geçkin bir amcaya dönüşmüştür. Hikâyenin merkezine Hamit Amca’nın çocukları kurulur ve okuyucu bu çocukların serüvenine konuk olur. Hamit Amca toprağına bağlı, sade yaşam süren bir yörüğün torunudur. Hamit Amca da bundan dolayı toprağına bağlı ve sade yaşam süren bir insan olmuştur. Ancak kuşak değişmesiyle beraber bu durum da değişmiştir. Hamit Amca’nın çocukları üzerinden değişen hayatlar, başkalaşan insanlar ve kendi toprağına yabancılaşan nesiller gözler önüne serilmiştir. Molla Murat’tan oğluna, oğlundan torunu Hamit Amca’ya devredilen bayrak artık layığıyla taşınmıyordur. Toprağına bağlılığın vereceği aidiyet duygusu birkaç maddi menfaat uğruna feda edilmek isteniyordur. Çünkü artık maddiyat, maneviyatın önüne geçmiştir. Aidiyet duygusunun yerini sahip olma hırsı almıştır. İster istemez tekrar içe kapanıp kendimize soruyoruz: Biz bu tablonun neresindeyiz? Bizim toprağımızla ve dahi kültürümüzle bağlantımız ne durumda? Bu soruların cevabını kendi hayatımızdan bulmak zorundayız, çünkü artık son sayfaları okuyoruzdur. İkinci bölüm de ilk bölümde olduğu gibi nihayete erdirilmemiş, sonuca bağlama görevi okuyucunun hayal dünyasına bırakılmıştır ve kitap böylece okuyucusuyla vedalaşmıştır.
Şeyma Gürsoy

Hz. İnsan

Dücane Cündioğlu(2009) Hz.İnsan,(İstanbul ,Kapı yayınları 124 sayfa)
“ Hz. İnsan” insanoğlunun yokluktan varlık alemine geçişini, varlıktan yokluğa yolculuğunu tüm yönleriyle ele almaktadır.Yazar her bir bölümde insanın tıynetinde bulunan eksiklikleri ve yücelikleri kavramsal bir etimolojiyle ortaya koymaktadır.Bu bağlamda da kavramın kökeni ile kavrama yüklenen anlamın nasıl bir etkileşimden geçtiğini bize farkettirmektedir.Bu farketme sadece kavram ile sınırlı mı ki? Diye düşünmeye de teşvik etmiyor değil.
Bireyin varoluş,varoluşunu idrak ediş aşamasında ruhunda ortaya çıkan hezeyanların da yazar perspektifinden ifade edilişi;ayrı bir ufuk açıyor.Sorgularken anlamlandırma;anlamlandırırken anlamaya dönüşen bir devinim.
Bütün semavi dinlerin hitap ettiği yegane varlık olan insanın ;sahip olduğu nefis mertebelerinin imtihan,sorumluluk,inanç ve geleneğin kazanımlarıyla değerler sarmalına dönüşümünü adım adım hisssettirmesi yönüyle vazgeçilmez olabilecek bir yapıt.
Nihayete erene kadar bir değişim ve kemale erme süreci muhtemel.

Zarif Sancımın Yaşamı 🕊️

“Kağıt kalem çıkarıp seni hatırlamamak mümkün mü diye yazmaya başlıyorum.”

Acz , yüreğimin zarif sancısı , buzdağının görünmeyen kısmına şiir yazan Cahit Bey bu yazıyı ,yorumu sizlere ithaf ediyorum .
“Ne çok acı var ” diye başlıyor her şey , sizinle devam ediyor hayat ve hiç yanımızdan ayrılmayan acı . Sayfaları çevirdikçe karşıma yüreğime dokunan kısımlar çıktıkça çıkıyor , çizdikçe çiziyorum , çiziyorum ki unutmuyayım sahi ben unutmam da , kim unutur ki diye böyle çiziyorum ? .. Öyle işte dokunuyor gönlüme cümlelerin duyguların tıpkı bir şeyler gibi ,bir şeyler .. Ah ! ediyorum nasıl geç kalırım size , nasıl !? Sonra ama diyorum ki yani Hayati İnanç kitabında yer alan cümle gibi ,”Saat bu saattir an bu an” okumak için ; kader işte insanın en ihtiyacı olduğu vakitte karşısına ne büyük bir nimet çıkartıyor . Siz ve kitaplarınız ..iyi ki iyi ki 🕊️ öyle ya hani devam ediyorum yaşamak kitabınıza , sanki sizinle muhabbet ediyor gönlüm . Karşılıklı geçmişizde , yâhu bu insanlar , bu dünya ,bu memleket ,bu komşular ,bu ekonomi ,bu Adolf Hitler ,bu yazmak ,bu baskılar ve bu İsmet Özel , Necip Fazıl , Erdem Beyazıt , Nuri Pakdil ,Rasim ..diyerekten konuşmuşuz gibi. Ne güzel konuşmuşuz ,ne güzel bulmuş kelimen kelimemi . Susmuşuz ama hep sessizilikte duymuşuz birbirimizi , duymak duyabilmek .. Yine zor yazabildim şiir eşliğinde bu mektubu sizlere , yaşamak biteli günler oldu fakat kitap bittince bende bittim .. Zor toparlandı her şey kafamda ancak öylelikle yazdım . Kalbimi hatırladım ve yazmaya başladım size . Eksik bir şey kalmadı umarım , eksik bir şey .. yine kalacak yarım ,ne zaman tamamlanır ,kim tamamlar bilemiyorum . Lakin umarım tamamlanır ..
Muhabbetin hiç eksilmesin Acz bey ,sevgilerimle İkranur 🕊️💙

 

İki Şehrin Hikayesi

İki Şehrin Hikayesi, Paris ve Londra başkentleri arasında sürüp giden, Fransız ihtilalini konu alan 19.yüzyılın tasvirini yapan bir tarih ve dönem romanı.

Romanın İngiltere-Londra’da geçen kısmında; sanayi ve teknoloji anlamında ilerleme kaydeden ancak halen mistik güçlerin etkisinde kalmış olan bir kaçış ülkesine tanık olup Paris’in ise ihtilalin öncesinde halkların sosyo-kültürel, ekonomik ve sosyal sınıflar arasındaki uçurumların büyümeye başladığı bir dönemine konuk oluyoruz.

Fransız devriminden önceki yıllarda, soyluların köylüler üzerindeki baskısı ile toplumsal tepki, kinle dolan ve adalet mekanizmaları körelmiş köylü sınıfının gerçekleştirdikleri ihtilal sonucunda milli ustura-giyotin ile yaşattıkları kanlı vahşetin muazzam betimlemeleri okur üzerinde derin bir etki bırakıyor.

Şarap fıçısının devrilişi ile tasvir edilen köylü halkının manzarası ile monsenyörün çikolatasını dört kişi yardımı ile içmesi, soylu ve köylü sınıfının sahip oldukları yaşantıları arasındaki farkların muazzam portreleriydi.

Kitabın başlangıç kısımları oldukça durağan ilerleyip, sonlara doğru parçaların birleşmesiyle yaşanan büyük gelişmeler ile  ivme kazanıyor.

Sindirilmiş halkların bastırdıkları öfkenin patlamasıyla ortaya çıkan gücün önüne çıkan herşeyi ve herkesi sorgulamadan balyoz gibi ezip, zalimlerin sonunu getirdiklerinin dersini vermiş Dickens okurlarına.

Peri Gazozu

Peri Gazozu; oyuncu, yönetmen ve yazar Ercan Kesal’ın otobiyografik özellikler taşıyan hikayelerini barındıran kitabı.

Geçmişe dönüp baktığımızda özlemle hatırladığımız, gelecekteki anılarımızı karşılaştırmak için hep referans aldığımız anılar, çocukluk anılarıdır. Yaşadığımız mutluluğu bile ‘çocuk gibi mutlu’ diye tarif etmez miyiz? Zorluklarla, yokluklarla geçse bile o anılar bizim için daima en değerli, tatlı ekşi, unutulmayan bir melodi olarak kalır.

Peri Gazozu ismi ile pembe düşleri anlatıyormuş gibi bir çağrışım yapmıştı bana. Ama kitabın geneliyle okuyucuya sunduğu bu değil. Peri Gazozu tadı veren hikayeler sadece çocukluğunu anlattığı anılardan bazılarında var. Diğer hikayelerde, kendi kendini yetiştirmiş, zorluklarla hayatta kalmış, mesleki yükümlülükleri ile insan olmanın getirdiği acemilik arasında kalmış bir ‘doktor’un anıları var. Yaşadığı dönemde siyasi çatışmalara, aile içi trajidelere, kadının yaşadığı baskı ve sindirilmeye tanık olmuş Kesal. İçinden geldiği gibi herhangi bir zaman sıralaması yapmadan hatıralarını ve düşüncelerini yazmış. Yazdıklarını sadece okumamızı değil aynı zamanda görebilmemizi istediğini en başta belirtmiş. Bence okuyucuya kitabı izlettirmeyi çok iyi başarmış. Görsel yönü çok iyi bir kitaptı Peri Gazozu. Empati yapmayı bazen abartıp birkaç satır için ağlayabilen bir okuyucu olsam da benden daha zor duyguların etkisine giren birini bile etkileyebileceğini düşünüyorum bu kitabın. Çünkü amacı okuyucu ağlatmak ya da güldürmek değil. Anılarının ona hissettirdiklerini ve anıların üstünden zaman geçince mantıkla bakıldığında aslında bu yaşananlara değip değmeyeceğini kendi içinde değerlendirmiş.

Ben, okurken yaşanmışlıkların ağırlığını kalbimde hissettim.