Hikaye

emprovizasyon bir kesit

“ Ah Üsküdar! Dört mevsim de seninle güzel. Kız Kulesi! Ah İstanbul! Benimsin! Papatyalar, ve günün en sarı anı! İşte deniz havası, hoş geldin bahar! İyi ki geldin! “ sığmıyordu içi içine Rayiha’nın. Puslu, gri geçen uzunca bir kıştan çıkmıştı. Bahar onun için yeniden doğmaktı, yeni bir hayattı.

 

 

Bahar güzeldi, Üsküdar onun için her şeydi. En güzeli Enes gelmişti. Tüm bu çığlıklar, bundandı. Netti. Koşar adım Fethipaşa Korusuna çıktı. Buğlem gelecekti ve denize şöyle bir bakıp kahvelerinden birer yudum alacaklardı. Buğlem acı kahve söyleyecekti her zamanki gibi. Rayiha ise sütsüz ve şekersiz kahve içemezdi. Az sonra Buğlem geldi. Aralarında kardeşten öte bir bağ vardı. Kardeş değillerdi. İki kardeşin çocuklarıydılar. Kardeş gibi büyümüşlerdi. Buğlem ağlasa, Rayihanın gözünden gelirdi yaş. Buğlem utansa Rayiha kızarırdı.

 

 

Buğlemi görünce elmacıkları kocaman şişerek gülümsedi. Duramıyordu yerinde. Durmadı da. Hemen sarıldı Buğlem’e. İçiçe geçmişlerdi sanki. Buğlem alışkındı Rayihanın doruklardaki heyecanlarına. Gülümseyerek “Güzelim, yüzünde açan güllerin sebebi nedir?” dedi. Rayiha sevincini paylaşmak ve olur ya hayallerim yıkılırsa batar mı kırıkları kalbime düşüncesi arasında kaldı.

 

Böyleydi Rayiha. Sevgisini kalbinin en derinliklerine gömer bir daha asla çıkarmazdı oradan. Korkardı karşılık bulmamasından yastığının altına sakladığı hayallerinin. Bir müddet sustu. Düşündü. Olur muydu ki? Buğlem ne olduğunu anlamaya çalışırken Rayiha toparladı kendini. “ Burada olmayı çok seviyorum. Hem yaz tatilinin habercisi değil mi bahar? “ Buğlem cevaptan tatmin olmadığını belli eden bir bakış attı. Gülüştüler…

 

 

Kim bozabilirdi ki bu tabloyu? Kimin ne haddineydi iki kardeşin gülüşlerine sus payı olmak. Uzun zaman konuştuktan sonra son kez Üsküdar’a baktılar. Aynı şehir içinde iki ayrı kıta. Ortak sevgilileriydi Üsküdar. Buğlem aldatsa da bazen, Rayiha bir şeyin yerini asla başka bir maddeyle dolduramazdı, konduramazdı.

Vapura binip karşıya geçme vakti. Eminönü yolcusu kalmasın!

 

Rayiha motorun yaptığı köpüklere bakıp çocukça hayallere dalmışken Buğlem birden “ Rayiha, bugün ders çıkışı birini gördüm. Üzerinde koyu mavi, lacivert olmayan bir ceket vardı. İlk kez gördüm. Garip bir his oluştu içimde. Ben sadece olduğum yerde kalakaldım. Gözlerinin rengi elaya çalan kahverengiydi. Bakışları gece gibiydi, içine hapsetti sanki”

 

Rayiha pek dikkate almadığı konuşmanın son cümlesini duyunca Buğlem’e dönerek “gözgöze mi geldiniz?” hayat ne garip diye düşündü Rayiha. Bir kez bakamamıştı öyle derin çocukluğunu paylaştığı Enes’e. Çözememişti bile gözrengini. Buğlemse bir bakışıyla emri altına almıştı daha ismini bilmediği delikanlının.

 

Buğlem kayıtsızca devam etti “ sadece bu kadar mı sanıyorsun” anlatacak çok şeyi olduğunu gösteren bir gülümseme belirdi yüzünde. “ olur o iş, ben istersem tabi”. Emindi Buğlem kendinden. İlk değildi bu. Son olur muydu ?  Hiç sanmıyordu.

 

Rayiha tekrar daldı yarım kalan düşüne. Yola Buğlemle devam etmek istememişti. Küçük görüyordu Buğlem’in dev egosunun yanında kendini. Vapurdan inerken yolları ayırmanın bir fırsatını kolluyordu.  Gerek de yoktu. Buğlem bir grup arkadaşını görünce çoktan Rayihanın yanından uzaklaşmış yola onunla devam edemeyeceğini el sallayarak ifade etmişti.

 

                                            *                     *                  *

 

 

 

Güne kahveyle başlamak için bahanesi vardı Rayihanın. Durgut beye yardım edecekti. Uykusunu açmanın bir yoluydu nasılsa. Durgut bey giyim sektöründe çalışan muhafazakar bir adamdı. Kardeşlerinin aksine namazında hatta hacca gitmiş, akrabalarından bu konuda eleştiriler almış ama dik duruşu secde dışında eğilmemiş bir adamdı. Adam gibi adamdı. Varlığını çocuklarına adamış, çocuklarına Allah yolunda peygamber adımlarıyla yürümeyi öğretmeye çalışmıştı yıllarca. Yüzünü kara çıkarmamıştı evlatları. Durgut bey Rayihanın hayallerindeki başrol Enes’in babasıyla ortaktı. Rayihaya bir sürprizi vardı. Uzun zamandır üzerinde çalıştıkları ihaleyi almış semtin göbeğine Selehattin Beyle dev bir plaza kurmuşlardı. Rayiha habersizdi selehattin bey ve Durgut beyin ortaklığı aynı çatı altında sürdüreceklerinden.

“ Ben hazırım baba! Çıkalım.”

 

Durgut bey Rayiha’ya bir sürprizinin olduğunu kaçamak tebessümleriyle yeterince belli ettikten hemen sonra farklı yola sapmasıyla Rayihanın heyecanını katlamıştı. Az sonra araba yavaşladı. Karşı caddece bir açılışın olması Rayihanın merakına ve heyecanına cevaptı işte. Kapıyı açtı ve yüzündeki kocaman gülümsemeyle plazaya baktı.

 

Enes. Enes miydi o? Aradan geçen dört yılda Enes tam bir delikanlı olmuş tebrikleri kabul ediyor davetlileri karşılıyordu. Durgut beyi ve Rayihayı fark eden Enes uzun bir süre bakakaldı.

 

Her ikisi de değişimin şaşkınlığıyla donakalmıştı. Kalbinin sıkıştığını hissetti Rayiha. Yutkunamıyordu. Bir yumruk inmişti sanki boğazına. Bir an nefes alamadığını fark etti arkasına döndü ivecen bir hareketle. Yine bir astım nöbeti miydi? Bilmiyordu. Sebep Enes’ti. Özlemdi, vuslattı bu tek taraflı. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir andı. Arkasında bir ses hissetti ve irkildi Rayiha. Kadife bir sesti bu. Dertlerine deva olan bir ses. Tanıdık, yılların etki etmediği. En sevdiği sesti. Saatlerce dinlemek istediği. Deniz şırıltısıydı, baharda kuş cıvıltısıydı. “Rayiha!”

 

 

Kalbine hükmedemiyordu, dur diyemiyordu ki Rayiha. Ritmi değişmişti çoktan kalbinin, ismini hiç kimse böyle seslenemezdi. Kulağında bir name, bir melodiydi. Nefes aldı zorlukla. Döndü.

 

Aklında bir soru vardı şimdi. Enes miydi, Enes sabi miydi tıpkı küçüklüğündeki gibi. Cevabını bulmaya yoktu hali. Şeftali kırmızısı yanakları yangın yeriydi. Gözlerini kaldırmasıyla çoktan dolmuştu gözleri. Sadece tebessüm edebildi.

 

Enes Rayihanın kalbiydi artık. Enes ‘hoş geldin’ dedi farkına varmış gibi. Utandırmak istemedi daha fazla belki, belki yere eğilmiş başını kaldırmasını istedi. Rayiha kapalıydı artık her şeye. Titreyen sesiyle “uzun zaman oldu.” Diyebildi.

 

Asırlar oldu sanki, zaman dondu, vakit durdu. Yıllar, mevsimler bitti sen gelmeyeli. Hasretinle yandı gönlüm, kül oldu. Kahvenin telvesi gibi acı buruk bir tattı yokluğun. İyi ki geldin. Gelmeseydin ölecektim..

 

 

                                 *                             *                             *

 

 

 

Aradan geçen günler haftalar aylar vardı. Aynı şehrin havasını almak da vardı lakin. Sevda büyük şeyler aramaz. Rayiha yıllarca aynı gökyüzüne bakıyor olmayla teselli bulmuştu. Aynı semtte iki farklı sokaktılar belki hiç kesişmeyen. Ama aynı şehirdeydiler işte. Mesafeler maddeler içindi. Ancak ruhlar başka!

 

 

Enesin yokluğunda Buğlemden fırsat buldukça bu bahçeye gelirdi Rayiha. Tıpkı iki küçük çocukken Enes’le geldiği gibi. Rayiha yere bakar susardı hep. Enes ise Rayihanın sessizliğine ses olurdu. Dizginleyemediği hayalleri vardı enesin. Rayihanın hislerini anlayamayacak kadar uçarıydı.

 

Papatyalar gelecek bahara dönmek üzere gitmişlerdi. Hava yeniden sonbahara dönmüş, serin rüzgarlar esiyordu.

 

Kollarını bağladı ısınmak için. Ki aniden bir ceket inmişti şöyle omuzlarından. Arkasına dönmeye kalmadan karşısında buldu Enes’i. Ne zaman gelmişti? Neden gelmişti? Bunları düşünemiyordu. Kalbi çoktan deli gibi çarpmaya başlamıştı. Gözleri yere inmedi bu sefer. Karanlığın verdiği cesaret…

 

“Gözleriniz madam!
Gözlerinize bakıyorum da;
Sanki bir yangın yeri!
Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
Aldırmaksızın patlayan bombalara, şiir söylüyor gibi…

Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
Siz koşuştururken lise bahçelerinde,
Dilinizde Goethe’den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
Yalan asla olmayacak; çünkü ‘aşk’ üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
Bir gün sizi de ıslatacak!..
Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
Orada yenilmiş bir şarklıyı göreceksiniz!..
Biz şarklılar, yani Allah’a inananlar, oruç tutanlar,
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kuruldu tarihimiz!..

-Diyorum ki…
Vaktin varsa bu akşam…
Bizim yüzümüz kızarır madam,
Söylemeyiz!
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
Biz kristal gençleriz madam,
Kolayca tuz buz oluruz!

-‘Eve gitsem daha iyi’…

-İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye…
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
Bir tek sevda sözü fısıldayamamanın sıkıntısını…
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsunuz madam?
Merdivenlerde peşinizden koşup da,
İsminizi haykıramamayı…
Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?

Rayiha artık hükmetmeye çalışmıyordu kalbine. Ne de bir söz söylemeye çalışmıyordu. Tekrar indirdi gözlerini. Sonra tekrar kaldırdı. Bir çift gözyaşı.. Şimdi yanık kahvesinin içinin, en dibinin gözlerinden akan iki damlayı silmek istese, silemezdi.. Sarılmak istese, kaburga kemiklerinden içeri soksa, olmazdı, yapamazdı. Bir sevda sözü fısıldasa, bu ona yakışmazdı.

 

Kalakalmıştılar öylece. Rayiha bu iki damlaya verecek bir karşılık bulamadı. Ve yanaklarından düşen onlarca inciyi biraz sonra anladı. Ağladı. Ağladıkça anladı, anladıkça daha ağladı.

 

                                                                     *

 

Şimdi ellerine alsa Rayihanın ellerini, olmazdı, yapamazdı. Avuçlasa yanaklarını, silse gözyaşlarını, silemezdi. Ona verecek bir karşılık bulamadı. İstemsizce bir tebessüm belirdi yanaklarından.

 

Ve fark etmişti ki Rayihaya hayat vermişti.

 

 

                                                                    *

 

Artık hayallerinde çift kişilik roller vardı Rayihanın. Yine de hayalini bile kuramazdı bir kez elini tutmanın. Kalbinin hızla çarpmasına alışmıştı. Sonbaharda bile gülebiliyordu. Anlık şeyler mutluluk sebebi olamazdı Rayihaya göre. Öpmek, sarılmak .. anlıktı. Fakat bir duyguyu kalbinde yaşıyor olmak başka, bambaşkaydı. Hayaller aleminden Buğlemin mesajıyla ayrılıyordu. Buğlem dışarı çıkmak istediğini ona bir sürprizinin olduğunu söyleyen bir mesaj atmış ve sürprizinin ne olduğunu da anlatan başka bir mesaj atmıştı.

 

 Rayiha sonunda Buğlem’in bakışlarını gece gibi diyerek tasvir ettiği kişiyle tanışacaktı.

 

Buğlemle nicedir görüşmediğini, onu ihmal ettiğini anımsadı. Biraz vakit geçtikten sonra Buğlem zile bastı. Koşardım indi merdivenlerden rayiha. Boynuna sarıldı Buğlemin. Ve kokusunu içine çekti şöyle bir. “ özlemişim.. nasıl ihmal ettik böyle birbirimizi?” Buğlem; “ Farklı bir alemdesin uzun zamandır çünkü. Umarım çıkmışsındır artık. Hadi yürü gidiyoruz “ dedi fazla bekleyemeden.

 

Rayiha ne soracak olsa “ soru yok sabret işte şok olacaksın” gibi cevaplar verince Rayiha da tebessümle karşılık veriyor plazanın sokağına girdiklerini farketmiyordu bile. Buğlem neredeyse zıplayacak kadar heyecanla yürüyor Rayiha Buğleme kıyasen yavaşlamış neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.

 

Birkaç adım attıklarında sanki fırtınalar kopuyor, gök delinmiş gibi yağmur yağıyordu. Hava birden kararmış, sırılsıklam olan insanlar kaçışıyorlar, bağrışıyorlardı. Ve Enes.. Plazanın kapısından çıktığı gibi Buğlem birkaç adım ilerisinde olduğu Rayiha’ya dönüp yüzünde Rayiha’yı yakan bir gülümsemeyle Enesi işaret ediyordu. “İşte o!” Buğlemin dudaklarından düşen kelimeler Rayihanın yanaklarından düşüyordu bu defa.

 

Yağmurlar yağıyordu gözyaşlarına inat. Üstelik hiçbir sığınağı yoktu bu sağanağın. Adım atamadı. Titriyordu. Yağmur gözyaşlarına perde olmuştu. Şimdi ne oluyordu? Ne olacaktı? Buğlem bu cümleyi nasıl kurabiliyordu. Neyden aldığı cesaretti bu? Enes neden bu şaşkınlıkla bakıyordu?! Ki Rayiha Buğlemi ezer gibi sevmeye devam edebilir miydi Enesi? Bilmiyordu. Dizlerinin üstüne düştü. Öylece kaldı..

Güzel’in Çirkin’e Aşkı

Bir an göz göze gelmişlerdi. Genç kız merak etmişti aralarına yeni katılan gencin kim olduğunu. Biri atılıp tanıttı, ismini, okulunu, bundan sonra onlarla beraber çalışacağını. Genç kız hayırlı olsun deyip işine devam etti, zaten yoğundu yeni gelen genç ile ilgilenecek vakti yoktu. Genç kız etrafındakiler tarafından güzel diye nitelendirilen, akıllı, çalışkan ve becerikli biriydi. Herkes onu çok seviyor, ve çalıştığı bölgedeki hemen herkes onu tanıyordu. Aradan geçen zaman aralarına yeni katılan arkadaşın genç kıza aşık olmasına sebep oldu, öyle ki kız ile konuşamıyordu artık. Çünkü yanakları kıpkırmızı oluyor, istemsizce başını öne eğiyordu kız konuşunca. Genç kız akıllıydı fakat ona aşık olan genci anlayamayacak kadar da meşguldü. Genç çok çirkindi. Mükemmel bir ahlakı, iyi bir kariyeri ve güçlü bir imanı vardı ne yazık ki sureti göze hitap etmiyordu. Klasik aşk işte, çirkin güzele vurulmuştu. Güzel, insanların onu uyarması ile çirkinin ona aşık olduğunu geç de olsa anlamış ama umursamamıştı. Nefisine uyup tüm güzel özelliklerini görmezden gelerek çirkinin nasıl böyle bir hadde sahip olabileceğini düşünüyordu. Zamanla güzel ve çirkin birçok etkinlikte bir arada bulunmuş ve iyice birbirlerini tanımışlardı. Çirkin çok çaba sarf etmişti. Elinden geldiğince güzele çeşitli mesajlar vererek sevdiğini hissettirmişti. Güzel ise kimi zaman bu mesajlardan hoşnut olmuş, kimi zaman ise kim oluyor da benim hayatıma bu kadar müdahale edebiliyor diye söyleniyordu. Söyleniyor söylenmesine ancak epey alışmıştır etrafında dönüp duran, saf duygularla onu seven çirkine. Güzel artık hep onu düşünmeye başlamıştı. Gün geçtikçe çirkinin ahlakını, efendiliğini, dürüstlüğünü ve ona ait olan bir çok güzel şeyleri görüp suretinin çirkinliğini unutmuştu. O kadar çok bağlanmıştı ki çirkine her anında onu düşünür, yürürken bile onun eşi olmayı hayal eder duruma gelmişti. Giyimini, konuşmasını, davranışlarını hep onun eşi olsam böyle olur, ona layık olmalıyım diye düşünerek yapmaya başlamıştı. Evlilikten çok korkan biri olmasına rağmen aklına geldikçe evinin her köşesini hayal etmiştir. Çirkin üniversitenin sonuna yaklaşan, güzel ise henüz üniversite hayatına yeni başlamış olan biriydi. O kadar çok kişi seviyordu ki güzeli, evine gelenler olsun, kendisine iletenler olsun birçok kişi bir şekilde güzele ulaşıp onu sevdiğini belirtiyordu. Bir gün evine onunla evlenmek istediği için gelen birini güzelin anneside çok beğenmişti, damat adayı akıllı, ahlaklı ve hemen her yönden uygun bir eşti. Çirkin olmasa güzel mantık ile haraket ederek onunla evlenebilirdi. Ama nasıl evlensin, ya çirkin ne olacaktı? Onun sevgisi herşeyden vazgeçmeye değerdi. Öyle sevmişti ki güzel sadece çirkin olsa onun için herşey tamamdı. Çirkin bu arada bazen güzele yazıyor bazen ise ondan uzak duruyordu. Güzelin aklı karışmasına rağmen öylesine seviyordu ki onu kendisini beklediğine dair güveni tamdı. Bir gün güzel bir şarkı dinledi, şarkı acıklı bir şarkıydı ve birbirine kavuşamayan sevgililerden bahsediyordu. Birden duraksadı aklına çirkin gelmişti kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözleri dolmuştu güzelin bir an önce çirkine ulaşmak istedi, ama ulaşamazdı. Çünkü güzel gururluydu, her zaman yazmaz, ona çok cevap vermezdi. Gururundan öte İslam’a da bağlı bir genç kızdı. Sevmenin bir zararı olmadığını düşünüyor ama harama bakmaktan korkuyordu. Belki de çirkinin yazıdıklarına düzgün bir şekilde cevap verememesi bu yüzdendi. Şarkıyı dinleyip korkmasından tam bir gün geçmişti ki güzel çirkinin evlendiğini öğrendi. Evet söz değil, nişan değil evlilikti. Güzel inanamamıştı. Kendisi ile evlilik hayalleri kurduğu çirkinin birden evlenmesine akıl sır erdirememişti. Güzel ağladı, çok ağladı. Odasına kapanmış bir şekilde diğer odada oturan babası duymasın diye içine içine ağladı. Hayretler içindeydi güzel, nasıl olur da çirkin birden evlenebilirdi. O kadar çok yanıyordu ki yüreği sesi çıkmadan gözyaşları süzülüyordu yanaklarından. Derin bir yara misali acı hissediyordu sol yanında. Artık herşey bitmişti güzel için. O hayallerini kurduğu evlilik birden kayıp gitmişti ellerinden. Herşeyi çirkine göre hayal etmişti güzel. Bir başkasını sevmek bir kenara dursun, çirkini düşünmeden nasıl yaşayacaktı güzel onun derdindeydi. Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün… Güzel alıştı yanan yüreğinin acısına. Haftalarca ağladı. Sonra ağlamayı da bıraktı, çünkü çirkin artık başkasının eşiydi ve güzele başkasının yâri için ağlamak yakışmazdı. Güzel çok pişmandı, zamanında nefsine kapılıp güzelliğinden ötürü çirkine müsade etmediği için çok pişmandı. Çirkinin onun için çırpındığı her an onu kendinden uzak tuttuğu için çok pişmandı. Onu sevmeye başladıktan sonra belli etmediği için çok pişmandı güzel. Geç kalmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödemişti. Artık ne yapsa boş. Bomboş hayaller kalmıştı güzele. Gece yastığına başını koyup düşüncelere daldığı vakit düşüneceği kimsesi gitmişti. Herkesten bıkıp hayata yenik düşeceği vakit sarılacağı sevinci gitmişti. Ancak güzelin pişmanlığının, üzgünlüğünün, ne güzele ne de onu çok seven çirkine bir faydası vardı artık. Bundan sonra kimseyi sevememekten korkuyordu güzel. Çünkü öyle çok sevmişti ki çirkini, kimi severse sevsin onun boşluğunu doldurmayacağını biliyordu. Sonra nasip dedi ve sustu güzel. Çok şey öğrenmişti çirkinin aşkından. Bir güzelin bir çirkine nasıl da aşık olabileceğini, çirkinin suretinin gönlünün güzelliğine etki etmediğini, esas sevilmesi gerekenin sureti değil, gönlü güzel olan olduğunu çok büyük acılarla öğrenmişti. Aşk’ın maddeden ibaret olmadığını, sevgilinin bir gün görünüşüne aşık olmaktansa her gün gördükçe güzel huylarına aşık olmanın çok daha fazla değerli olduğunu, evlilik denen şeyin bir gün güzellikler gidince de devam edebilmesi için aranması gerekenin kalp güzelliği olduğunu görmüştü. Bu sevgi çok şey öğretmişti güzele. En sevdiğinden vazgeçebilmeyi bile bu sevgiden öğrenmişti. Çok değişmişti güzel, artık seveceği insanın nasıl biri olması gerektiğini çok iyi biliyordu. Birdaha sevememekten korkan güzel, çirkinin mutlu olması için dua ediyor, kendisi için de hayırlı bir sevgi diliyordu. Bir dileği daha vardı, o da seven ve sevilenlerin kendi hikayesinden ders alıp geç kalmamalarıydı.

Kül Kokusu

Eskiden yüreğinden gemiler kalkardı, artık denize bile bakmıyorsun.

Narin parmak uçlarını yanmış limanın küllerinde gezdiriyorsun, hala çok güzelsin.

Hala beni özlemedin.

Parmaklarına talaş ve kül değiyor, kuru bir koku var havada. Yangın kokusu ! Bu kokuya yabancı değilsin, bu ; senin kokun.

Seviyorsun yanmayı, kabuklarını soyuyorsun yanan kalbinin.

Usul usul.

Düşüncelerini soyuyorsun, hislerini de beynin çırılçıplak.

Yanan liman senin limanın, ayağının altında kendi toprakların var. Kendi ateşin seni de yaktı. Denizini bile. Martıların bile seni terk etmiş.

Oysa ben, sana bir gökyüzü vermiştim aynı gök kubbenin altında olalım diye. Her yıldızının adresini ezberlediğim gökyüzünü “sana” vermiştim.

Bir yatağımız olsun diye sana bir yerküre vermiştim. Toprağım, ıssız, susuz, kurak kaldı.

Gökyüzümü kuşlar terk etti,

Balıklarım kayalıkların arasına saklandı,

Sen gittin limanı yaktın, kendi ateşinle.

Yandım, sustum, ateşe aşık yandım.

Bir çöp adamın balonla olan imtihanı

Sabah kalktı, koşarak çay demledi, mutfaktaki pencerenin pervazında beliren kuşa odaklandı; sakin, saf, naif bir şekilde çayını yudumlarken masaya bir çay bardağı daha koydu, içi boş bir bardak. bir anda kuş uçtu gitti. çay bardağı boş kaldı. çöp adam çayını yine yalnız içmeye devam etti sonrasında evden çıktı. uçan balon aldı ve gökyüzüne salıverdi.

İki”Kardeş”in Hikayesi

” İki ‘kardeş’in hikayesi

Size kapalı kapılar ardında konuşulan bir hikayeyi anlatacağım. Medya ve siyaset dünyasından pek çok kişinin bildiği bir hikayeyi.

Biraz uzun bir hikaye. Gene de, okuduğunuza değecektir, diye düşünüyorum…

Dindarlığı ve ahlaki değerleri yaymayı amaç edinmiş bir topluluk vardı. Hayatlarını, kariyerlerini, ailelerini, çalışma düzenlerini hep bu amaca göre şekillendirmişlerdi.

Bu gurubun önde gelenleri bir gün ticarete atılmaya karar verdiler.

Amaçları çok para kazanmak değil, dost-düşman herkese ahlaklı, dürüst, hak bilir, ticaretin nasıl yapılacağını göstermekti.

İşte bu topluluğun önde gelenleri 2002’de bir şirket kurdular.

Kimin genel müdür, kimin üretim müdürü, kimin personel müdürü olacağı belliydi.

Şirketi kuruldu. Ve piyasaya girdiler.

İlk yıllar genel müdür olması beklenen kişi, bazı engellerden dolayı bu görevi üstlenemedi.

İçlerinden biri geçici olarak bu görevi üstlendi.

Rakipleri, bu birlikteliğin kısa sürede çıkar çatışmasına gireceğini düşünüyordu.

Fakat rakiplerin umduğu gibi olmadı. İşler iyi gidiyordu. Hakikaten de alışılmış ticari kuralların dışında bir üslupla yol alıyorlardı. Hem de beklenenden ve tahmin edilenden daha hızlı.

Genel müdür olacak kişinin önündeki yasal engeller kalkınca, mevcut müdür, koltuğu arkadaşına tereddütsüz devretti.

Hem müşteriler hem de rakipler şaşkındı.  Bu, alışılmış bir tavır değildi.

Çünkü şirket ortakları için, piyasa eğilimleri değil, ahlaki değerler öncelikliydi.

Bu şekilde birkaç yıl tam da istedikleri gibi yol aldılar.

Rakipleri işi ciddiye almaya başlamış, Türkiye’nin bu yeni, dikkat çeken şirketine tuzaklar kurmaya başlamışlardı.

Şirket ortakları, el ele verip bu tuzakları boşa çıkardılar. Her tuzağı atlattıklarında hem müşterileri arttı, hem de müşterilerin şirkete olan güveni ve bağlılığı.

Bu artış yapısal olarak şirketin de büyümesini zorunlu hale getiriyordu.

Anonim şirkete dönüştürdüler ve bir de yönetim kurulu başkanlığı makamı ihdas ettiler.

ilk genel müdür; daha önce genel müdürlük koltuğunu tereddütsüz devrettiği arkadaşına:  “Eğer sen istiyorsan yönetim kurulu başkanı olabilirsin. Yok sen istemiyorsan ben olmak istiyorum” diye öne atıldı.

Fakat genel müdür bu işe pek gönüllü değildi.

İlk defa aralarında bir pürüz doğmuştu. Genel müdür el altından, etrafında kendisine yakın tuttuğu çalışanlar vasıtasıyla rakiplerinin de yardımını isteyerek bu arkadaşının yönetim kurulu başkanı olmasını engellemeye çalıştı.

Fakat bunda başarılı olamadı. Sonunda herkesin huzurunda “Yönetim kurlu başkanlığına kardeşimi uygun gördük” diyerek, aslında istemediği bir sonucu sahiplendi.

Şirket artık hem yönetim kurlu başkanı hem de genel müdürüyle daha güçlü bir profil çizmeye başlamıştı.

İlk yıllar işler gayet iyi gidiyordu.

Şirketin küçük hissedarları genel anlamda mutluydular. Çünkü herkese ahlaklı, dürüst, yenilikçi, vizyoner bir şirketin nasıl olacağını göstermişlerdi.

Fakat zaman geçtikçe yönetim kurlu başkanı hem piyasanın, hem de rakip şirketlerin dikkatini çekti.

İnsanlar ister istemez, başkan ile müdürün tarzlarını kıyaslamaya başladı. Bu iki ‘kardeş’ arasında üslup farklılığı oluşmuştu.

Yapılan piyasa araştırmalarına göre, yönetim kurulu başkanı, rakip şirket müşterilerinin bile takdirini kazanıyordu.

Bu ilgi genel müdürü rahatsız etmeye başlamıştı.

Bu rahatsızlık, genel müdürü daha agresif bir üsluba yöneltti.

Genel müdür “Güçlü olmamız için çok para kazanmalıyız. Çok para kazanmak için de bazı hassasiyetlerimizden taviz vermemiz gerek” diyerek pazarlama tarzını değiştirdi.

Diyaloga dayalı, saygılı rekabet; yerini, çatışmacı bir yönteme bırakmıştı.

Ahlaklı ve dürüst ticaret yaparak müşteri kazanmanın yerini, çok para ve güç ile müşteri kazanma stratejisi almıştı.

Artık tek bir amaç vardı: Şirketin cirosunu yükseltmek.

Bu politika değişikliği; başkan ile müdürün arasındaki mesafeyi iyice açtı.

Genel müdür, benimsedikleri değerlerle uzaktan yakından ilişkisi olmayan insanları şirkette istihdam etmeye başladı.

Şirketin küçük hissedarları da olup bitenin farkındaydı. Kapalı kapılar ardında gidişattan yakınsalar da açıktan itiraz eden çıkmıyordu.

Çünkü şirket kazandığı yüksek paralarla kendisine emek verenlere inanılmaz rahatlıklar sağlıyordu.

Yönetim kurulu başkanı giderek kendi arkadaşları arasında yalnızlaştı.

Öyle ki şirketin yeni tesislerinin açılışına bile genel müdür rahatsız oluyor diye yönetim kurulu başkanı davet edilmez oldu.

Fakat yönetim kurulu başkanı hem kendi kariyerini, hem şirketi riske etmemek, hem de “oyunbozan” damgası yememek için dert ettiği meseleleri açıktan tartışma konusu yapmıyordu.

Profesyonel de davranamıyordu.  Çünkü beslendikleri kültür, benimsedikleri değerler, böyle davranmasını engelliyordu.

Fakat genel müdür ile arası açılan eski arkadaşlarını ‘bir vefa gereği’ yanında istihdam etmeye başladı.

Yönetim kurulu başkanının bu tavrı genel müdürü fena halde rahatsız etti.

Yakın bir zamanda yönetim kurulu başkanı değişikliği gerekiyordu. Hem şirketin irili ufaklı tüm hissedarları, hem de müşteriler yönetim kurulu başkanlık hakkının bu sefer genel müdürde olduğunu düşünüyorlardı.

Şimdiki yönetim kurulu başkanı ise genel müdür olacak diye bekleniyordu.

Beklenti böyleydi ama şartlar buna uygun değildi. Şirkette yeni ve ‘tuhaf’ insanlar vardı. Başkan’ın kişiliğine ve tarzına uymayacak bir pazarlama ve üretim politikası benimsenmişti.

İlk zamanlar bunu değiştirebileceğini ve genel müdürün de layıkıyla bir yönetim kurulu başkanlığı yapacağını düşünüyordu.

Fakat öyle olmadı.

Daha önce, başkan, bir bölge müdürünü uyardığında “Lütfen çift başlılık yaratma” diyen genel müdür; şimdi “Eğer yönetim kurulu başkanı olursam her işe karışırım öyle boş boş oturmam” diyerek ‘kardeşi’ne nazire yaptı.

Sadece bu da değil. Şirkete sonradan gelmiş o ‘tuhaf’ insanlar yönetim kurul başkanın aleyhine tezviratta bulunmaya başladılar.

Yönetim Kurulu Başkanı, ‘Kardeşi’ genel müdürün, tezviratlardan rahatsız olup, bu anormalliğe son vereceğini umuyordu ama öyle olmadı.

Sadece genel müdür değil, diğer eski dostlarından da tek bir itiraz gelmiyordu.

Herkes genel müdürün pazarlama taktiklerinden ve elde edilen kazançtan memnundu.

Bütün bunlar olurken genel müdür şirketle alakalı yeni politikaları kalıcı hale getiren kararlar alıp bunu da yönetim kurulu başkanına imzaya gönderiyordu.

Rakipler ve genel olarak piyasa ondan bu kararlara imza atmamasını beklerken o ise şirket zarar görmesin diye yeni kararları onaylıyordu.

Bir ara kendisine “Bu yasalar sizin piyasadaki itibarınızı sıfırlamak için çıkarılıyor. Amaçları sizi de aynı çizgiye ortak etmek” diyenler olduysa da inanmak istemedi.

Ya da inandı ama her şeye rağmen doğru olanın imzalamak olduğunu düşündü.

Genel müdürün kendisiyle ilgili yaptığı konuşmaların ses kasetleri, aktarılan dedikodular…

Yine de masaya oturulduğunda konuşarak her şeyin çözüleceğini, eskisi gibi yoluna gireceğini düşünüyordu.

Kamuoyuna bir açıklama yaptı: “Aramızda bir sorun yok, konuşarak durumu netleştireceğiz.”

Piyasa onların konuşmasından doğacak sonucu beklerken aslında o konuşma çoktan yapılmıştı.

Yapılan bu konuşmada önüne bir tablo koyuldu: Şirket artık senin bildiğin o şirket değil. Kilit noktalarda farklı insanlar var. Çok farklı bir pazarlama ve üretim politikamız var. Ve bu çarkın döndürülmesi için de ‘güç’ ve yakıta ihtiyaç var.

Bu nedenle genel müdürlük makamını, o çarkın bir parçası haline getirdik. Aramızda kalacaksan, bu çarkı döndürmek zorunda olduğunu da bilmelisin.

Artık bu şartlarda bu şirkette kendisine yer olmadığını fark etti.

Çünkü o çarkın içine giremeyeceğini, girse de duramayacağını biliyordu.

Önünde farklı seçenekler vardı: Her şeye rağmen “Yönetim kurulu başkanlığına yeniden adayım” diyerek bütün oyunu bozabilirdi.

Veyahut gelip “Sen hiçbir şey yapma, şirket kur başına geç. Müşteri de hazır, sermaye de” diyenleri dinleyip yeni bir şirket kurabilirdi.

Fakat hem yetişme tarzı, hem kişiliği, mücadele yolunu seçmesine müsaade etmedi.

Kendi baktığı pencereden haklı görünse de, “Kardeş kavgası çıktığında kimse, kimin haklı olduğuyla ilgilenmez” diyerek ceketini alıp gitmeye karar verdi.

Çünkü kardeş kavgasında utanma duygusu olanın kaybedeceği biliniyordu.

Asıl kırgınlığı, küskünlüğü şirkete sonradan girenlerin hakaretleri ve genel müdürün bütün makamları isteyen tavrı değildi. Eski arkadaşlarının, gönül verenlerin, bütün bir topluluğun ‘parayı ve güç’ü amaç edinen yöntemi benimsemiş olmalarıydı.

Şimdi insanlar onun yeni bir stratejik hamleyle geleceğe yatırım yaptığını düşünüyor.

O ise, yaratılan ‘yeni Türkiye’de arkadaşlığa yer olmadığını fark ettiğinde ticaret yapmanın da güç olduğunu anladı.

Hangimiz anlamadık ki? ”

 

Levent GÜLTEKİN

Yeniden varoluş

Günaydın dersin bazen ayna karşısında kendine en büyük gülümsemeni sunup ,ardından yüzünü yıkarsın geceden kalan belki tebessüme belki de korkuya sebebiyet  veren rüyalardan arınmak o herkesin küçük ölüm dediği ama bir o kadar  sevdigi uyku mahmurlugunu uzerinden atmak için …

-Gerekli düzenlemeleri yakın zamanda yapacak ve her gün yeni sayfalari aktaracağım.

kuccuk bed”R”ettin

karanlik  kafatasi

Ahh!!diye bagirdim birden usulca..Tüm ilgileri cekmistim üzerime.Yanlis bir secimdi ilgi cekmek icin ya da hic cekmemem gerekiyordu.Bilemiyorum.Canim cok yaniyordu.Kimsenin umrunda bile degildi ve boylesi daha cok canimi yakiyordu.

Hak ettim bunu ;iyiki de boyle oldu diyebiliridim hayata karsi muhalif durusuma karsi.Sonuc:demedim ve hala “ari sokmus insan gibi” yerimde duramiyordum.

Benzetmem biraz fazla olmustu belki.Benzetme yonu,benzetme edati ve adini suanda veremeyecegim bircok terim kullanmistim cumlede.Ders kitaplarinda rahatlikla ornek olarak verilebilecek turdendi.Bir hayvan atasozu de olabilirdi mesela.Fakat buna karar verecek ben degildim onlarin da bir meclisi vardo ve oturup karar alacaklardi.Oturmak muhim burada.Hayvan da olsa ogrenmistir oturmayi…Annesi babasi iki firca cekmistir ya da sevkat ciftesi.Sonuc: Egitim ailede baslar.

Her romandaki,filmdeki,dizideki (akasya duragi haric) karakterler gibi ben de dusunebiliyordum.Bu his bile beni mutlu ederken bir yandan da aci veriyordu.Birden “Aciyi sevmek olurmu” diye bir aforizma patlattim.Tiksiniyordum kendimden “mu,mü” ayri yazilirdi.Ama kimin umrunda.

Artik ariyla ilgilenme vakti gelmisti.Hazretleri kacmislardi amma velakin (surekli ayni baglaclari kullanmanin burukluguydu ) kuccuk ignemsi beyaz,kisa ve ince bir sey kalmisti.Kene ile ilgili afislerden bu igneleri oynatmadan cimbiz yardimiyla cekmem gerektigi soyleniyordu…”Cimbiz ne arar la bazaaarda” dedim kendi kendime kendi kendimden daha cok tiksinirken.Bu kadar tiksinmem hayra alamet degildi.Alamet alamet alamet … Et alam.

Uzamis,birkaci yenmis icinde toprak olan fakat disardan yesil gibi gozuken ,iki pazardir kesilmekten kurtulmus tirnaklarimla o nalet olasi seyi cimbiz ustasi edasiyla cektim attim.Sisecekti biliyordum ama buralarda et alacak bir yer yoktu.Olsa bile bes kurusum bile yoktu ki … Nasil alacaktim? Dusunmeliydim.Cicek Taksi deki Erdal gibi Hayat Bilgisi ndeki  Arif gibi( Pikacu ve ya Kopil de olabilir) Leyla ile Mec…. evet evet neden olmasin en nihayetinde insan da etten yaratilmisti ve yahut uzerinde et vardi..Ortega gibi ” Aha aha aha ” diyerek gulmeye basladim.Goren oksurdugumu dusunebilirdi.Kimin umrunda..

Uzerime koydugum elim acimi bir nebze de olsa dindirmisti.(su konuda anlasalim ki nebzenin kelime anlamini ikimizde bilmiyoruz sayin okur) Inceden midem bulaniyordu fakat dert edilecek bir sey degildi.Kendimle yasaya yasaya alismistim.Kendini bilmek guzel sey.Ancak dert etmem gereken bir sey de vardi.Ablam!Ablam muhtemelen camdan

“Bedddddddddddddretttttttttttinnnnnnn”

Evet.Ablam butun kisa unsuzleri bagirma esnasinda yakaladigi cumlede uzatma cabasi icindeydi.Bunun ne kelimeye ne de ona bir faydasi vardi.Cunku uzamiyormus gibi cikiyordu agizdan.Duzeltilebilir.

Heycanla eve geldigimde her sey heyecansiz bir sekilde siradandi.Hatta dusuncelerimi tescillendirmek icin ekmege falan da gonderdiler.Bir kucuk cips aldim ve binaya girmeden tenha belledigim mekanda gomdum.Paranin uzerini dusurdugumu saniyorlardi…Tedavi ettirilmeliydim

Futbolcu Tek Kaş Muharrem

Baba memur. Orada burada geçti ömrümüz. Bir şehirde aşk acısı çekebilecek kadar bile yaşamıyordum. Hani desen ki çocukken aşık oldun mu, bir kez oldum. Fırınıcının benden 7 yaş büyük oğluna, hala kulaklarım kızarır. Annemden yediğim ilk azar, daha büyük olmayı dilediğim ilk andı. Ama konumuz bu değil. Konumuz o şehirlerden bir tanesinde unutamadığım Muharrem. O ve onun kafa tuttuğu her şey.

Ortaokulda, aynı sınıftaydık  kahramanımız Muharrem’le. İnsanlar ortaokul zamanlarında çok acımasız olabiliyorlar. Bu acımasızlıktır sanırım onu zihnimden çıkarmayan. Şöyle ki;
Muharrem vardı bizim. Futbolcu, tek kaş muharrem. 160 boyu, kesilmeyen tırnakları, buna rağmen uzamayan tırnakları. Bizim muharrem, futbolcu tek kaş tırnaklarını yiyen muharrem. Kızların ilgisi tamamen üst sınıflardaki berkecanlardayken, mevcut haliyle durumun boşvermişliğine kapılan muharrem. Şansızlığının farkında olduğundan, koyveren muharrem.

Kantinde, köşede”olmmm nasıl koyduk geçen ahuahua” diye eğlenen muharrem. Ortaokuldaki merveler, zeynepler, melisler için her zaman bir öteki olan muharrem.

Bir gün bir kızdan hoşlandı muharrem. Okulda, sırada, sessizce mırıldandı. Bu hareket ona göre fazla iddialıydı. Yeşil sahalarda gol atmaya alışıktı muharrem. Kontra atak gelişen bu pozisyon.. şüphesiz muharremin elinde patlayacaktı. Ama umrunda değildi. Bir defans olmak istemiştim ona. Olamadım. Hala içimde çocukluğuma dair bir sızı. Hayır Muharrem, yapma diyemedim. O kız ileride duyarsızın teki olacak seninse aslan gibi yüreğin var Muharrem diyemedim. Muharrem’e dur diyemedim…

Bizim kız bağırdı, “seen ilk önce kaşlarının arasını al, ayrı bir cumhuriyet kurmuslar ahahahahah”. Böyle söyledi, aynen böyle. Muharrem’in yüzüne yüzüne. Yüreğinin tam ortasına. Beton gibi.

Sonra çekti gitti muharrem. Belki de değil, çok üzüldü; ertesi gün okul sırasında artık iki ayrı kaştı muharrem.

tüm sıfatlarını yitirdi, yeni bir sıfat kazandı muharrem.

artık ibne, ibne muharrem.

Peki ya kalbimiz❓

Beni anlamıyordu çünki Aşkın ne olduğunu bilmiyordu❗️
Ona göre eğlenceydi, biraz şarap, biraz da güzellikti.
Biz farklıydık onunla; zaten arkadaşları da hep sana göre değil derlerdi ondan için.
Bizim dünyamızda sevgi vardı, saygı vardı sonra düşünmek diye birşey vardı❗️
Dünyalarımız farklı seninle, bizden bi cacık olmaz derdim❗️
Gülerdi ve içinden bi tebessümüm yeterdi derdi.
Haklıydı belki onu çok seviyordum elimde değildi.
Neden bilmiyorum ama hiç onu sevmekten öteye geçemedim ben, belki o izin vermedi belkide ben istemedim.
Belkide hayat buna müsade etmedi Bilmiyorum ama kader hep geçmişiyle beni karşı karşıya getirdi. Gözümün önünden bazı şeyler hiç geçmedi ..
Eskiden olsa her şeye rağmen koşardım peşinden ama şimdi oturmak hatta oldum yere saplanmak istiyordum
Belkide istediğim sadece onu sevmektir onu sevmek bana iyi gelen tek şeydir❗️
Evet evet bencede bana iyi gelen şey sadece onu sevmektir 🙏
Zaten bizim dünyalarımız farklı ❗️❗️
Ben sevmek, sarılmak, koklamak isterim
Sadece o olsun yeter derim 🙏
Sevgi adamıyım ben❗️
Daha sevdiğimin beni sevdiğimden daha çok sevdiği görülmemiş❗️❗️❗️
Zaten o yüzden de o başka şeyleri istiyordu ya
Bazen hayal kurardım; eskilerde tabi onun bu hallerini görmezden evvel 🙏
Güya ben elimde beyaz güllerle evime gelecektim ona sürprizler yapıp mutlu edecektim. Sonrada şarkılar besteleyip türküler söyleyecektik beraber.
Bazen yemekten sonra bazen de yatmazdan evvel işte seviyoruz ya e bide başka adamız tabi biz bi dediğini iki etmezdik❗️Etmeyecektik 🙏
Adına yazdım şiirler gibi oldu bestelerim de Eskilerde; tozlu rafların gözyaşlarıyla silinmiş sularında yıkanmış❗️
Yazık olmuş oysa ne şarkılar ne şiirler yazmıştım 🙏
Kalbime Yüreğimi katarak❗️❗️
Gözlerine bakarak dudaklarına dokunarak.
Sabaha kadar seviştiğimiz günlerimiz olacaktı hayal bu ya 🙏
Neden böyle olmuştuk yada niye böyle olmuştuk❓ Ne önemi vardı ki artık bunların ben bencil değildim Sen cildim o da sencili sevmezdi bencildi 🙏🙏
Sonra bide sevgi var tabi 🎈
Kulaklarından tavana asmışlar, falakalara yatırmışlar
Neden böyleydi bunun da bi önemi kalmamıştı ki artık ..
Halil de zaten Çoktan rahmetli olmuştu 👍
Biz böyleydik abi işte tek kişilik dev aşk
Devlerin boyları hep büyük olurdu sanırdım
Babaannemin masallarında hep öyle söylerdi
Meğer bende bir devmişim bu hâlimle sonradan farkına varmışım ✌️
Hiç unutmam Perşembeleri
Hafta gelipte perşembeye durunca; ben sabaha önce o manzarayla uyanırım..
Hatta daha gözünü açmadığın ama uyandığın an vardır hani işte o an ben sanki o anmış gibi tekrar tekrar yaşar’ım😔işte Kaan diye biri gelip sarılır sonra öper yanağından sonrada Güler’ler işte 👊
O yüzden ben o anı anlatamayacağım için özet geçiyorum sadece ; O günden bu yana da Perşembelerim perişan olur❗️ Zaten benim de haftalarım 6 gündür ama bir hafta da 7 gündür 😳
Velhasıl haftası 6 olanın ömrüde haftası gibi ya az olur yada sakat ❗️
Sakat olmayıda ben kaldıramıyorum e ne yapacağız peki ❓
Sadece seveceğiz çünkü elimizde değil 🙏
Ne diyordu Oğuz abi ölüm değilse bizi ayıran yazık olmuş ❗️❗️

Aşkın Külleri ( Masal )

Uzak çok uzak bir galakside soğuğun ve Karanlığın hakim olduğu bir Gezegen varmış. Aslında bu gezegen çook uzun yıllar önce en az dünya kadar Aydınlık bir yer iken zamanla Güneş’i sönmüş bulutları dağılmış rüzgarları susmuş ve karanlığa hapsolmuş.
Bu gezende Mirus adında bir Baskın Tür yaşıyormuş, Miruslar birbirleriyle olan çıkar ilişkileri, bencillikleri ,benliklerini öne çıkarmaları ailelerini, yaşama biçimlerini unutmaları sonuc kimi efsaneye göre Tanrı tarafından cezalandırılıp güneşlerinin sönmesine sebep olmuş. Normalde Miruslar insanlar gibi duygusal ve kolonileşmeye elverişli bi türmüş, insanlardan farklı olarak nesillerini devam ettirmek için karşı cinse gerek duymazlarmış Dişi Mirusun dişi çocuğu, erkek Mirusun erkek çocuğu olurmuş. Miruslar dış görünüş bakımından insanlara çok benzerlermiş sarımsı ten rengi ve büyük kulakları dışında pek bi farklılıkları yokmuş. Miruslarda eskiden aile ortamı tahmin edilenin aksine insanlara göre daha çok gelişmiştir çünkü erkek bayan ilişkilerinde çıkarcılık yokmuş ve bir cinsiyetin diğer cinsiyete üstünlüğü gibi bir durum söz konusu değilmiş. Evlilik kavramı insanlardaki gibi işler ve fakat duygusal bağlılık masum bir sevgiden öte değilmiş eskiden. Nasrila ve Ultar’da bu sevgiyi paylaşan, kendi ruhlarının kokusunu henüz daha yeni birleştirmiş olan genç bir Mirus çifti. Nasrila ve Ultar gezegenlerinde Güneş’i Hayatları boyunca hiç görememiş soğuğun ve sonsuz kışın Çocuklarıymış ikiside. Bu nesildeki çocukları ayakta tutan tek şey umutlarıymış , Güneş’in bir gün tekrar doğacağına dair olan umutları. Nasrilla ve Ultar’ın evlenmesi miruslar Tarafından tuhaf karşılanmış çünkü Evliliğin ve ailenin mirusların gözünde bir amacı kalmamış artık çıkar ilişkisi olmayan hiç birşey mantıklı gelmiyormuş onlara. Açlık ve sefaletin , Karanlığın ve soğuğun hüküm sürdüğü bu gezegende çevre galaksilerdeki başka gezegenlerde olası bir hayat veya yasama elverişli ortam araştırılması için bir ekip hazırlanıyormuş. 2 buçuk milyar Mirus arasından yaşı uygun adaylardan kura seçimi sonucunda Ultar bu 20 Kişilik ekibe seçilmiş. Henüz daha 2 aydır ruhlarını birleştirmiş olan Ultar ve Nasrila bu haberden sonra çok üzülmüşler birbirilerinden Ayrı kalma düşüncesi bile onları ağlatmaya yetiyorken, Aralarındaki mesafenin bir kaç Işık yılı olacağını kabul etmek haliylen zor olmuş. Baskıcı bir yönetimi olan bu gezegende Mirusların alınan kararlara karşı çıkmaları isyan anlamı taşıyıp cezası ölümdür. Gitme vaktinin geldiği gün vedalaşan Nasrila ile vedalaşan Ultar hayatın ona taddırdığı her türlü zorlukla başa çıkmış, her düştüğünde yeniden kalkmış, güçlü ve mantıklı biri olmaktan hiç vazgeçmemiş fakat gözyaşlarına hakim olmak konusunda o kadar yetenekli sayılmazmış alın damarları ürkütücü bir şekilde şişen Ultar son bir kez Nasrilaya sarıldıktan sonra uzay Aracına binmiş. Ve Ultar kendi kendine “bir gün geri dönücem sevgilim sana söz veriyorum; gerekirse o güneş dedikleri şeyi sırtımda taşırım ama senin bu güzelliğini karanlığa mahkum etmicem, Çocuklarımızı aydınlığın içinde yetiştiricez.” Demiş. Nasrila Ultar’ın içinde bulunduğu Aracın havalanışına bakarken ağlamaklı bir halde ” Sen benim yanımdayken başka bir Güneş’e ihtiyacım var mı sandın, senin sesini duysam yeter başka bir ses duyar mıyım sandın, ateş olsa yüreğim bu ayrılığa dayanır mı sandın..” Demiş ve perişan halde eve dönmüş. Ultardan başka ailesi olmayan toplumdan da evlendikleri için dışlanan Nasrila evin içinde tek başına derin düşüncelere kapılmış günler geçmiş ve karnında bir büyüyen bir şişkinlik hissetmiş bu durumdan şüphelenen Nasrila telefondan karnını görüntüleyerek ekrana yansıtmış ve bir bebeğinin olacağını görmüş bu durum karşısında sevinip sevinmeme konusunda kararsız kalan Nasrila bir an bocaladıktan sonra sevinmeye başlamış tabiki de ağlayarak.. Ultar 5 kişilik bir araçla bizim yaşadığımız dünya adlı gezegene gelmişler insanlarla mirusların Şaşırtıcı benzerlikleri onları da şaşırtmış. Ilk başta sorun yaşayan Ultar ve arkadaşları sonradan ayak uydurmaya başlamışlar amaçları Dünya’daki yaşantıyı öğrenip rapor vermek ve gerekirse buraya taşınmalarını sağlamakmış Kaldıki Hayat koşulları arasındaki benzerlik mirusları çok mutlu etmiş ve hiç bir zaman görmedikleri masallarda duydukları o güneşi atmosferi kendi gözleriyle hisleriyle tatmak onlar için anlatılmaz bir zevkimiş. Ultar ve ekibi kısa sürede Dünya’ya uyum sağlamışlar. Ultar, insan çiftleri bebekleriyle sokaklarda parklarda gezerken ele ele tutuşurken görmesi aile kavramının kavramsallığını yetirmediği bir gezegen olması sebebiyle dünyayı çok sevmiş. Bu sırada doğumu gerçekleştiren Nasrila kendi kadar güzel bir kız doğurmuş, ismini Güneş koyan Nasrila Ultarın dönüşünü dört gözle beklemekteymiş. Ultar ayrılalı henüz daha 2 hafta olmuşken hayatında yaşanan değişiklikleri hazmetmekte tek başına zorlanan Nasrila geceleri hergün gökyüzüne bakarak ağlıyormuş. Günler geçmiş, aylar ardına dizilmiş, yıllar bir kuyruklu Yıldız’ın peşi sıra gelmiş. Ultar Dünya’daki hayata tam anlamıyla alışmış ancak Nasrila’nın sesini duymayalı okadar uzun bir süre olmuş ki artık hatırlamakta zorlanıyormuş gömleğinin cebinde sakladığı eski bir fotoğrafdan başka birşeyi yokmuş elinde. Ultar ve ekibi aradan geçen 5 yıl sonra kendi gezegenleriyle iletişime geçmenin bir yolunu bulup Dünya’da olup biteni aktarmışlar ancak farklı galaksilerde rölativite kavramından dolayı zaman kavramı Eşzamanlı olarak akmıyormuş, ayrıca Dünya’nın yerçekimi Mirusların gezegenine göre %12 daha fazlaymış bu sebeplerden dolayı Ultar ve ekibinin Dünya’da geçirdikleri 5 yıl 48 günlük süre Mirusların gezegeninde 18yıl 184 güne tekabül ediyormuş. Bunu iletişimi sağladıklarında farkeden Ultar ve ekibi olayın şokunu üzerlerinden atamamışlar birtürlü. Ultar yetkililerden Israrla Eşiyle Konuşmak istediğini söylemiş. Ertesi gün Nasrilayı evinden aldıran Mirus Uzay Üssü Çalışanları dünya saatiyle sabaha karşı 5:30ta Ultarla Bağlantı kurmuşlar. O an kalbinin sesinden kulakları sağır olacak kadar heycanlanan Ultar telefonda ilk merhaba dediğinde, Nasrila sessiz kalmış. Bunca geçen yılın ardından ağlamaktan Gözyaşları biten yada diğer bir deyişle içten içe Ağlayan Nasrila belkide telaffuzu en kolay olan kelimelerden biri olan “merhaba” kelimesini söylemekte çok zorlanmış. Ultar tekrar “-Nasrila bebeğim Ordamısın” diye sormuş. Evet o an Nasrila’nın geçen 18 yılını bir tek “merhabaya” sığdıracak kadar derin bir ses ile “merhaba” demesi belkide imkansızdı ama bunu başarmıştı. Ultar duyduğu sesle gözyaşlarına hakim olamadı. Evet, artık unuttuğu o sesi hatırlıyordu ama bu ses yaşlanmıştı yorgundu çok derinden geliyordu. Eski bir tını, kutsal bir ezgiydi sanki az önce işittiği. Aşkı romanlarda, masallarda hatta efsanelerde bir kelimeyle anlatmak zordur ama o derin “merhaba” Ultar’a Aşkı yeniden tasvir ettirmişti. Daha fazla konuşamayan Nasrila, Mirus Uzay Üssü’nden ayrılıp evine, genç ve güzel kızı Güneş’inin yanına gitmiş. O hafta içinde Nasrila’nın sesi kulaklarından gitmeyen Ultar karnında şişkinlik ve bir rahatsızlık hissetmiş hamile olduğunu anlayan Ultar çok büyük panik olsada ekip arkadaşları tarafından sakinleştirilmiş. Güneş babasını hiç görmeden büyümüş ve nerdeyse şimdiki yaşı annesinin Ultar gittiğindeki Yaşıymış. Mesosla adında bir erkek Arkadaşı olan Güneş babası dönenene kadar evlenmiyeceğine söz vermiş. Dünya zamanıyla aradan 3 yıl daha geçmiş, Ultar’ın Ateş adını verdiği bir oğlu olmuş onunla ilgilenen ultar bir yandanda dönüş hazırlıkları içerisindeymiş Dünya’da NASA’yla irtibat kurup gerekli izinleri aldıktan sonra buarada NASA Yapısal olarak çok benzediği için Mirusların gezegenine Venüs 2 adını vermiş. Geçirdiği 8 buçuk yılın ardından Kendi gezegenine dönüş için yola çıkan Ultar oğlu Ateş’i henüz küçük olduğu için yanına alamamış oğlunu Dünya’da bakılmak üzere dünyalılara emanet eden Ultar birde kendi defterini oğluna bırakmış. Aylar Süren bir yolculuğun ardından gezegenlerine geri dönen Ultar ve ekibi, gezegenlerinin içler acısı halini görünce üzülmüşler aradan geçen 32 yıl herşeyi daha kötü hale getirmiş. Biran önce eve gitmek isteyen Ultar resmi işleri hallettikten sonra yola koyulmuş burda hava hala çok soğuk ve karanlıkmış. Eve vardığında o kapının önünde hissettiklerini açıklayabilecek bir kelime yada bir cümle yokmuş. Usulca Kapıya dokunmuş elleri, sonra zile basan Ultar’a kapıyı hiç görmediği kızı Güneş açmış. 10 saniye süren sessizlikte Ultar : bu gözler bu yüz altın sarısı saçlar bu güzellik annnesinin son gördüğüm haline ne kadarda çok benziyor .. Şimdi bu kız benim kızımmı… Diye düşünmüş ve ‘Güneş?’ Diye seslenmiş. Gözleri dolan Güneş babasını içeri davet ettikten sonra bir duraksamanın ardından hiç görmediği Babasına öyle derin öyle içten sarılmışki başı omzundayken ağlamaya başlamış. Ultar Güneş omuzunda ağlarken kızının kulağına annen nerde güneş ? Demiş. Daha kötü ağlamaya devam eden Güneş Hıçkırıklar Arasında ‘o çok hasta’ demiş. Güneşin Kollarından sıyrılan Ultar içerdeki odaya doğru yönelmiş, kendini herşeye hazırlayan Ultar kapıyı usulca açmış ve içeri girmiş. Gördüğü kişi o çok sevdiği Nasrila olamazdı, bu eller bu kırışıklıklar bu beyazlamış birkaç tutam saç, yüzündeki lekeler, bu donuk bakan gözler … Şu gezegende İçini ısıtan tekşey Nasrila’nın bakışlarıydı oysaki.. Kabullenemiyordu Ultar , isyan ediyordu içten içe .. Yavaşça yanına yaklaştı eğildi ve yatakta uzanan Nasrlanın elinden tuttu, “ben geldim sevgilm” .. Nasrila konuşamıyordu gezegendeki ortalama yaşam Ömrünün üzerinde bir yaşta olan Nasrila , Hastalığın kol gezdiği bir ortamda ölümün kıyısında karşıya geçmeyi bekleyen bir yolcuydu adeta. Ultar elini tutarken gözyaşlarına hakim olamıyordu yaşadığı çok ağır geliyordu tuttuğu el bir yabancının elinden farksızdı fakat hissettiği his tıpa tıp aynıydı. 32 yıl önce aramaya gittiği güneşi, Yaşamının tek anlamı hasta yatağında usulca yatıyordu. O gece Nasrila’nın yanında ona sarılarak geçiren Ultar ertesi gün Dünya’ya taşınma protokolü için uzay merkezine gitti . Kafasında Nasrilnın Dünya’da tedavi olabileceğine dair bir umut vardı bütün gün hazırlıklarını ekiple ve yöneticilerle tamamlayan ultar tekrar eve döndü eve geldiğinde Güneş yiyecek birşeyler hazırlıyordu kızına toplanması için haber veren Ultar doğruca odaya gitti. Nasrlanın alnından öpen Ultar direk konuşmaya girdi Dünya’da ki imkanlardan iyileşebileceğini Ateş’in yanına gideceklerini orda Güneş’in olduğundan bahsetti hiç bir tepki almayan Ultar korkarak Nasrilayı dürtmeye başladı. Dürtmeye devam etti elini boynuna götürüp nabız arayan Ultar öyle derinden bağırdıki bütün evrende bir çığlık koptu sanki. Bir an herşey durdu Ultar için rüzgar esmiyordu, Evren dönmüyordu, umutlar doğmuyordu artık.. En zifiri karanalık aydınlıktı artık Ultar için, hiç birşey hissetmiyordu. Ruhunu kaybetmişti boş bir beden gibiydi. Kızı Güneş odaya geldiğinde ona öyle derinden sarıldıki saatlerce odada ağladılar.. Ertesi sabah uzay aracı 500 Mirusluyu Dünya’ya götürücekti Ultar onlarla beraber ailesini götürmek istiyordu ama artık napıcağını bilmiyordu düşünemiyordu ertesi gün kızı Güneş’i uzay istasyonuna bırakan Ultar eve dönüp Nasrila’nın bedenini Mirus geleneklerine göre defnetmek istiyordu bir uçurumun kenarına nasirlanın ölü bedenini taşıyan Ultar odunlardan büyükçe bir tabut yapmıştı Altınada yine odunları yığarak bir masa yapmıştı Nasrilayı içine yerleştiren Ultar , kendiside Nasrila’nın yanına uzandı elinde taşıdığı zinciri odunlardan geçirdikten sonra nasirla ile kendisinin ellerine doladı . Yanında getirdiği Ateş taşını elinde tuttu. Hayatın bildiği tek anlamı Nasrilaydı onun için.. Ve bu anlamsızlığa bir son vermek istedi Ultar. Ateş Taşı’nı Gazlı odunlara sürten Ultar alevlerin aniden tutuşmasıyla can çekişmeye başladı sıkıca Narsila’ya sarılan Ultar onu yalnız bırakmadığı için Çığlık atarken bile mutluydu taa ki alevler tüm vucudunu yakana kadar .. Karşılıksız ve sonsuz Bir Aşkın Külleriydi artık göğe yükselen, bilinenin aksine ruhların kavuşmasıydı belkide.. bir can çekişme değildi o çığlıklar, Özgürlüğün ve zaferin sesiydi. Acı acı Ağlayan yürekler değil geriye kalan kemiklerdi..tam buanda gökyüzüne Dünya’ya gitmek için bir uzay aracı havalandı içinde buğulu gözleriyle Güneş de vardı, Güneş babasının napıcağını bilmiyordu ama hareketlerinden tahmin edebiliyordu çünkü ayrılırken Ateş’i ona emanet etmişti ve birde mektup. Güneş uzay aracının penceresinden dışarı bakarken bir gürültü belirdi büyük bir Işık hüzmesi içeri doğru sızdı. Dışarısı aydınlanmıştı Güneş’in hiç görmediği büyüklükte bir ateş topu belirmişti gökyüzünde gözleri çok az görüyordu bu ışıkta daha yaşlı olan miruslar bunun Güneş olduğunu biliyordu, Sevinç naraları yayılmaya başladı. Uzay aracının kaptanları rotayı geri döndürerek iniş yaptılar. Miruslarının gezegeninde yıllar sonra Güneş tekrar doğmuştu büyük bir mucizeydi bu.. Miruslar sokaklarda oynuyor yıllarca Süregelen o kasvetli hava dağılıyor. Doğa tekrar yenileniyor hastalar iyileşiyordu.. 1 hafta kendine gelemeyen Güneş sonunda babasının mektubunu açmaya karar verdi. Mektupta Ultar’ın dünyadan geri geldikten sonra yaşadığı herşey düşünceleri hareketleri hatta kendisini nasrilayla beraber nasıl özgür kılacağını bile son cümlesinde yazmıştı ve bunu Ateş’e iletmesini istiyordu mektubun sonunda. Babasının hayat hikayesini anlatan mektubunun sonununu “ve o an ateş yaktı geceyi, gün doğdu küllerinden..” Diye tamamladı. Ateş’e ulaştırmak için uzay üssündekilerle iletişime geçen güneş mektubu Ateş’e ulaştırmış. Ultar Dünya’dan ayrılmadan önce Ateş’e kendi defterini vermişti sonu eksik olan hikaye Güneş’in Ateş’e gönderdiği mektupla tamamlanmıştı .. Uzun Yıllar sonra Ateş dünyada bir reklam bilboardın önünde uzun uzun bir afişe bakar ve yürümeye devam eder. Afiş, Aşkın Külleri adında bir filme aittir. Yazan ve yöneten Ateş Ultar.