Hikaye

Kül Kokusu

Eskiden yüreğinden gemiler kalkardı, artık denize bile bakmıyorsun.

Narin parmak uçlarını yanmış limanın küllerinde gezdiriyorsun, hala çok güzelsin.

Hala beni özlemedin.

Parmaklarına talaş ve kül değiyor, kuru bir koku var havada. Yangın kokusu ! Bu kokuya yabancı değilsin, bu ; senin kokun.

Seviyorsun yanmayı, kabuklarını soyuyorsun yanan kalbinin.

Usul usul.

Düşüncelerini soyuyorsun, hislerini de beynin çırılçıplak.

Yanan liman senin limanın, ayağının altında kendi toprakların var. Kendi ateşin seni de yaktı. Denizini bile. Martıların bile seni terk etmiş.

Oysa ben, sana bir gökyüzü vermiştim aynı gök kubbenin altında olalım diye. Her yıldızının adresini ezberlediğim gökyüzünü “sana” vermiştim.

Bir yatağımız olsun diye sana bir yerküre vermiştim. Toprağım, ıssız, susuz, kurak kaldı.

Gökyüzümü kuşlar terk etti,

Balıklarım kayalıkların arasına saklandı,

Sen gittin limanı yaktın, kendi ateşinle.

Yandım, sustum, ateşe aşık yandım.

Bir çöp adamın balonla olan imtihanı

Sabah kalktı, koşarak çay demledi, mutfaktaki pencerenin pervazında beliren kuşa odaklandı; sakin, saf, naif bir şekilde çayını yudumlarken masaya bir çay bardağı daha koydu, içi boş bir bardak. bir anda kuş uçtu gitti. çay bardağı boş kaldı. çöp adam çayını yine yalnız içmeye devam etti sonrasında evden çıktı. uçan balon aldı ve gökyüzüne salıverdi.

İki”Kardeş”in Hikayesi

” İki ‘kardeş’in hikayesi

Size kapalı kapılar ardında konuşulan bir hikayeyi anlatacağım. Medya ve siyaset dünyasından pek çok kişinin bildiği bir hikayeyi.

Biraz uzun bir hikaye. Gene de, okuduğunuza değecektir, diye düşünüyorum…

Dindarlığı ve ahlaki değerleri yaymayı amaç edinmiş bir topluluk vardı. Hayatlarını, kariyerlerini, ailelerini, çalışma düzenlerini hep bu amaca göre şekillendirmişlerdi.

Bu gurubun önde gelenleri bir gün ticarete atılmaya karar verdiler.

Amaçları çok para kazanmak değil, dost-düşman herkese ahlaklı, dürüst, hak bilir, ticaretin nasıl yapılacağını göstermekti.

İşte bu topluluğun önde gelenleri 2002’de bir şirket kurdular.

Kimin genel müdür, kimin üretim müdürü, kimin personel müdürü olacağı belliydi.

Şirketi kuruldu. Ve piyasaya girdiler.

İlk yıllar genel müdür olması beklenen kişi, bazı engellerden dolayı bu görevi üstlenemedi.

İçlerinden biri geçici olarak bu görevi üstlendi.

Rakipleri, bu birlikteliğin kısa sürede çıkar çatışmasına gireceğini düşünüyordu.

Fakat rakiplerin umduğu gibi olmadı. İşler iyi gidiyordu. Hakikaten de alışılmış ticari kuralların dışında bir üslupla yol alıyorlardı. Hem de beklenenden ve tahmin edilenden daha hızlı.

Genel müdür olacak kişinin önündeki yasal engeller kalkınca, mevcut müdür, koltuğu arkadaşına tereddütsüz devretti.

Hem müşteriler hem de rakipler şaşkındı.  Bu, alışılmış bir tavır değildi.

Çünkü şirket ortakları için, piyasa eğilimleri değil, ahlaki değerler öncelikliydi.

Bu şekilde birkaç yıl tam da istedikleri gibi yol aldılar.

Rakipleri işi ciddiye almaya başlamış, Türkiye’nin bu yeni, dikkat çeken şirketine tuzaklar kurmaya başlamışlardı.

Şirket ortakları, el ele verip bu tuzakları boşa çıkardılar. Her tuzağı atlattıklarında hem müşterileri arttı, hem de müşterilerin şirkete olan güveni ve bağlılığı.

Bu artış yapısal olarak şirketin de büyümesini zorunlu hale getiriyordu.

Anonim şirkete dönüştürdüler ve bir de yönetim kurulu başkanlığı makamı ihdas ettiler.

ilk genel müdür; daha önce genel müdürlük koltuğunu tereddütsüz devrettiği arkadaşına:  “Eğer sen istiyorsan yönetim kurulu başkanı olabilirsin. Yok sen istemiyorsan ben olmak istiyorum” diye öne atıldı.

Fakat genel müdür bu işe pek gönüllü değildi.

İlk defa aralarında bir pürüz doğmuştu. Genel müdür el altından, etrafında kendisine yakın tuttuğu çalışanlar vasıtasıyla rakiplerinin de yardımını isteyerek bu arkadaşının yönetim kurulu başkanı olmasını engellemeye çalıştı.

Fakat bunda başarılı olamadı. Sonunda herkesin huzurunda “Yönetim kurlu başkanlığına kardeşimi uygun gördük” diyerek, aslında istemediği bir sonucu sahiplendi.

Şirket artık hem yönetim kurlu başkanı hem de genel müdürüyle daha güçlü bir profil çizmeye başlamıştı.

İlk yıllar işler gayet iyi gidiyordu.

Şirketin küçük hissedarları genel anlamda mutluydular. Çünkü herkese ahlaklı, dürüst, yenilikçi, vizyoner bir şirketin nasıl olacağını göstermişlerdi.

Fakat zaman geçtikçe yönetim kurlu başkanı hem piyasanın, hem de rakip şirketlerin dikkatini çekti.

İnsanlar ister istemez, başkan ile müdürün tarzlarını kıyaslamaya başladı. Bu iki ‘kardeş’ arasında üslup farklılığı oluşmuştu.

Yapılan piyasa araştırmalarına göre, yönetim kurulu başkanı, rakip şirket müşterilerinin bile takdirini kazanıyordu.

Bu ilgi genel müdürü rahatsız etmeye başlamıştı.

Bu rahatsızlık, genel müdürü daha agresif bir üsluba yöneltti.

Genel müdür “Güçlü olmamız için çok para kazanmalıyız. Çok para kazanmak için de bazı hassasiyetlerimizden taviz vermemiz gerek” diyerek pazarlama tarzını değiştirdi.

Diyaloga dayalı, saygılı rekabet; yerini, çatışmacı bir yönteme bırakmıştı.

Ahlaklı ve dürüst ticaret yaparak müşteri kazanmanın yerini, çok para ve güç ile müşteri kazanma stratejisi almıştı.

Artık tek bir amaç vardı: Şirketin cirosunu yükseltmek.

Bu politika değişikliği; başkan ile müdürün arasındaki mesafeyi iyice açtı.

Genel müdür, benimsedikleri değerlerle uzaktan yakından ilişkisi olmayan insanları şirkette istihdam etmeye başladı.

Şirketin küçük hissedarları da olup bitenin farkındaydı. Kapalı kapılar ardında gidişattan yakınsalar da açıktan itiraz eden çıkmıyordu.

Çünkü şirket kazandığı yüksek paralarla kendisine emek verenlere inanılmaz rahatlıklar sağlıyordu.

Yönetim kurulu başkanı giderek kendi arkadaşları arasında yalnızlaştı.

Öyle ki şirketin yeni tesislerinin açılışına bile genel müdür rahatsız oluyor diye yönetim kurulu başkanı davet edilmez oldu.

Fakat yönetim kurulu başkanı hem kendi kariyerini, hem şirketi riske etmemek, hem de “oyunbozan” damgası yememek için dert ettiği meseleleri açıktan tartışma konusu yapmıyordu.

Profesyonel de davranamıyordu.  Çünkü beslendikleri kültür, benimsedikleri değerler, böyle davranmasını engelliyordu.

Fakat genel müdür ile arası açılan eski arkadaşlarını ‘bir vefa gereği’ yanında istihdam etmeye başladı.

Yönetim kurulu başkanının bu tavrı genel müdürü fena halde rahatsız etti.

Yakın bir zamanda yönetim kurulu başkanı değişikliği gerekiyordu. Hem şirketin irili ufaklı tüm hissedarları, hem de müşteriler yönetim kurulu başkanlık hakkının bu sefer genel müdürde olduğunu düşünüyorlardı.

Şimdiki yönetim kurulu başkanı ise genel müdür olacak diye bekleniyordu.

Beklenti böyleydi ama şartlar buna uygun değildi. Şirkette yeni ve ‘tuhaf’ insanlar vardı. Başkan’ın kişiliğine ve tarzına uymayacak bir pazarlama ve üretim politikası benimsenmişti.

İlk zamanlar bunu değiştirebileceğini ve genel müdürün de layıkıyla bir yönetim kurulu başkanlığı yapacağını düşünüyordu.

Fakat öyle olmadı.

Daha önce, başkan, bir bölge müdürünü uyardığında “Lütfen çift başlılık yaratma” diyen genel müdür; şimdi “Eğer yönetim kurulu başkanı olursam her işe karışırım öyle boş boş oturmam” diyerek ‘kardeşi’ne nazire yaptı.

Sadece bu da değil. Şirkete sonradan gelmiş o ‘tuhaf’ insanlar yönetim kurul başkanın aleyhine tezviratta bulunmaya başladılar.

Yönetim Kurulu Başkanı, ‘Kardeşi’ genel müdürün, tezviratlardan rahatsız olup, bu anormalliğe son vereceğini umuyordu ama öyle olmadı.

Sadece genel müdür değil, diğer eski dostlarından da tek bir itiraz gelmiyordu.

Herkes genel müdürün pazarlama taktiklerinden ve elde edilen kazançtan memnundu.

Bütün bunlar olurken genel müdür şirketle alakalı yeni politikaları kalıcı hale getiren kararlar alıp bunu da yönetim kurulu başkanına imzaya gönderiyordu.

Rakipler ve genel olarak piyasa ondan bu kararlara imza atmamasını beklerken o ise şirket zarar görmesin diye yeni kararları onaylıyordu.

Bir ara kendisine “Bu yasalar sizin piyasadaki itibarınızı sıfırlamak için çıkarılıyor. Amaçları sizi de aynı çizgiye ortak etmek” diyenler olduysa da inanmak istemedi.

Ya da inandı ama her şeye rağmen doğru olanın imzalamak olduğunu düşündü.

Genel müdürün kendisiyle ilgili yaptığı konuşmaların ses kasetleri, aktarılan dedikodular…

Yine de masaya oturulduğunda konuşarak her şeyin çözüleceğini, eskisi gibi yoluna gireceğini düşünüyordu.

Kamuoyuna bir açıklama yaptı: “Aramızda bir sorun yok, konuşarak durumu netleştireceğiz.”

Piyasa onların konuşmasından doğacak sonucu beklerken aslında o konuşma çoktan yapılmıştı.

Yapılan bu konuşmada önüne bir tablo koyuldu: Şirket artık senin bildiğin o şirket değil. Kilit noktalarda farklı insanlar var. Çok farklı bir pazarlama ve üretim politikamız var. Ve bu çarkın döndürülmesi için de ‘güç’ ve yakıta ihtiyaç var.

Bu nedenle genel müdürlük makamını, o çarkın bir parçası haline getirdik. Aramızda kalacaksan, bu çarkı döndürmek zorunda olduğunu da bilmelisin.

Artık bu şartlarda bu şirkette kendisine yer olmadığını fark etti.

Çünkü o çarkın içine giremeyeceğini, girse de duramayacağını biliyordu.

Önünde farklı seçenekler vardı: Her şeye rağmen “Yönetim kurulu başkanlığına yeniden adayım” diyerek bütün oyunu bozabilirdi.

Veyahut gelip “Sen hiçbir şey yapma, şirket kur başına geç. Müşteri de hazır, sermaye de” diyenleri dinleyip yeni bir şirket kurabilirdi.

Fakat hem yetişme tarzı, hem kişiliği, mücadele yolunu seçmesine müsaade etmedi.

Kendi baktığı pencereden haklı görünse de, “Kardeş kavgası çıktığında kimse, kimin haklı olduğuyla ilgilenmez” diyerek ceketini alıp gitmeye karar verdi.

Çünkü kardeş kavgasında utanma duygusu olanın kaybedeceği biliniyordu.

Asıl kırgınlığı, küskünlüğü şirkete sonradan girenlerin hakaretleri ve genel müdürün bütün makamları isteyen tavrı değildi. Eski arkadaşlarının, gönül verenlerin, bütün bir topluluğun ‘parayı ve güç’ü amaç edinen yöntemi benimsemiş olmalarıydı.

Şimdi insanlar onun yeni bir stratejik hamleyle geleceğe yatırım yaptığını düşünüyor.

O ise, yaratılan ‘yeni Türkiye’de arkadaşlığa yer olmadığını fark ettiğinde ticaret yapmanın da güç olduğunu anladı.

Hangimiz anlamadık ki? ”

 

Levent GÜLTEKİN

Yeniden varoluş

Günaydın dersin bazen ayna karşısında kendine en büyük gülümsemeni sunup ,ardından yüzünü yıkarsın geceden kalan belki tebessüme belki de korkuya sebebiyet  veren rüyalardan arınmak o herkesin küçük ölüm dediği ama bir o kadar  sevdigi uyku mahmurlugunu uzerinden atmak için …

-Gerekli düzenlemeleri yakın zamanda yapacak ve her gün yeni sayfalari aktaracağım.

kuccuk bed”R”ettin

karanlik  kafatasi

Ahh!!diye bagirdim birden usulca..Tüm ilgileri cekmistim üzerime.Yanlis bir secimdi ilgi cekmek icin ya da hic cekmemem gerekiyordu.Bilemiyorum.Canim cok yaniyordu.Kimsenin umrunda bile degildi ve boylesi daha cok canimi yakiyordu.

Hak ettim bunu ;iyiki de boyle oldu diyebiliridim hayata karsi muhalif durusuma karsi.Sonuc:demedim ve hala “ari sokmus insan gibi” yerimde duramiyordum.

Benzetmem biraz fazla olmustu belki.Benzetme yonu,benzetme edati ve adini suanda veremeyecegim bircok terim kullanmistim cumlede.Ders kitaplarinda rahatlikla ornek olarak verilebilecek turdendi.Bir hayvan atasozu de olabilirdi mesela.Fakat buna karar verecek ben degildim onlarin da bir meclisi vardo ve oturup karar alacaklardi.Oturmak muhim burada.Hayvan da olsa ogrenmistir oturmayi…Annesi babasi iki firca cekmistir ya da sevkat ciftesi.Sonuc: Egitim ailede baslar.

Her romandaki,filmdeki,dizideki (akasya duragi haric) karakterler gibi ben de dusunebiliyordum.Bu his bile beni mutlu ederken bir yandan da aci veriyordu.Birden “Aciyi sevmek olurmu” diye bir aforizma patlattim.Tiksiniyordum kendimden “mu,mü” ayri yazilirdi.Ama kimin umrunda.

Artik ariyla ilgilenme vakti gelmisti.Hazretleri kacmislardi amma velakin (surekli ayni baglaclari kullanmanin burukluguydu ) kuccuk ignemsi beyaz,kisa ve ince bir sey kalmisti.Kene ile ilgili afislerden bu igneleri oynatmadan cimbiz yardimiyla cekmem gerektigi soyleniyordu…”Cimbiz ne arar la bazaaarda” dedim kendi kendime kendi kendimden daha cok tiksinirken.Bu kadar tiksinmem hayra alamet degildi.Alamet alamet alamet … Et alam.

Uzamis,birkaci yenmis icinde toprak olan fakat disardan yesil gibi gozuken ,iki pazardir kesilmekten kurtulmus tirnaklarimla o nalet olasi seyi cimbiz ustasi edasiyla cektim attim.Sisecekti biliyordum ama buralarda et alacak bir yer yoktu.Olsa bile bes kurusum bile yoktu ki … Nasil alacaktim? Dusunmeliydim.Cicek Taksi deki Erdal gibi Hayat Bilgisi ndeki  Arif gibi( Pikacu ve ya Kopil de olabilir) Leyla ile Mec…. evet evet neden olmasin en nihayetinde insan da etten yaratilmisti ve yahut uzerinde et vardi..Ortega gibi ” Aha aha aha ” diyerek gulmeye basladim.Goren oksurdugumu dusunebilirdi.Kimin umrunda..

Uzerime koydugum elim acimi bir nebze de olsa dindirmisti.(su konuda anlasalim ki nebzenin kelime anlamini ikimizde bilmiyoruz sayin okur) Inceden midem bulaniyordu fakat dert edilecek bir sey degildi.Kendimle yasaya yasaya alismistim.Kendini bilmek guzel sey.Ancak dert etmem gereken bir sey de vardi.Ablam!Ablam muhtemelen camdan

“Bedddddddddddddretttttttttttinnnnnnn”

Evet.Ablam butun kisa unsuzleri bagirma esnasinda yakaladigi cumlede uzatma cabasi icindeydi.Bunun ne kelimeye ne de ona bir faydasi vardi.Cunku uzamiyormus gibi cikiyordu agizdan.Duzeltilebilir.

Heycanla eve geldigimde her sey heyecansiz bir sekilde siradandi.Hatta dusuncelerimi tescillendirmek icin ekmege falan da gonderdiler.Bir kucuk cips aldim ve binaya girmeden tenha belledigim mekanda gomdum.Paranin uzerini dusurdugumu saniyorlardi…Tedavi ettirilmeliydim

Futbolcu Tek Kaş Muharrem

Baba memur. Orada burada geçti ömrümüz. Bir şehirde aşk acısı çekebilecek kadar bile yaşamıyordum. Hani desen ki çocukken aşık oldun mu, bir kez oldum. Fırınıcının benden 7 yaş büyük oğluna, hala kulaklarım kızarır. Annemden yediğim ilk azar, daha büyük olmayı dilediğim ilk andı. Ama konumuz bu değil. Konumuz o şehirlerden bir tanesinde unutamadığım Muharrem. O ve onun kafa tuttuğu her şey.

Ortaokulda, aynı sınıftaydık  kahramanımız Muharrem’le. İnsanlar ortaokul zamanlarında çok acımasız olabiliyorlar. Bu acımasızlıktır sanırım onu zihnimden çıkarmayan. Şöyle ki;
Muharrem vardı bizim. Futbolcu, tek kaş muharrem. 160 boyu, kesilmeyen tırnakları, buna rağmen uzamayan tırnakları. Bizim muharrem, futbolcu tek kaş tırnaklarını yiyen muharrem. Kızların ilgisi tamamen üst sınıflardaki berkecanlardayken, mevcut haliyle durumun boşvermişliğine kapılan muharrem. Şansızlığının farkında olduğundan, koyveren muharrem.

Kantinde, köşede”olmmm nasıl koyduk geçen ahuahua” diye eğlenen muharrem. Ortaokuldaki merveler, zeynepler, melisler için her zaman bir öteki olan muharrem.

Bir gün bir kızdan hoşlandı muharrem. Okulda, sırada, sessizce mırıldandı. Bu hareket ona göre fazla iddialıydı. Yeşil sahalarda gol atmaya alışıktı muharrem. Kontra atak gelişen bu pozisyon.. şüphesiz muharremin elinde patlayacaktı. Ama umrunda değildi. Bir defans olmak istemiştim ona. Olamadım. Hala içimde çocukluğuma dair bir sızı. Hayır Muharrem, yapma diyemedim. O kız ileride duyarsızın teki olacak seninse aslan gibi yüreğin var Muharrem diyemedim. Muharrem’e dur diyemedim…

Bizim kız bağırdı, “seen ilk önce kaşlarının arasını al, ayrı bir cumhuriyet kurmuslar ahahahahah”. Böyle söyledi, aynen böyle. Muharrem’in yüzüne yüzüne. Yüreğinin tam ortasına. Beton gibi.

Sonra çekti gitti muharrem. Belki de değil, çok üzüldü; ertesi gün okul sırasında artık iki ayrı kaştı muharrem.

tüm sıfatlarını yitirdi, yeni bir sıfat kazandı muharrem.

artık ibne, ibne muharrem.

Peki ya kalbimiz❓

Beni anlamıyordu çünki Aşkın ne olduğunu bilmiyordu❗️
Ona göre eğlenceydi, biraz şarap, biraz da güzellikti.
Biz farklıydık onunla; zaten arkadaşları da hep sana göre değil derlerdi ondan için.
Bizim dünyamızda sevgi vardı, saygı vardı sonra düşünmek diye birşey vardı❗️
Dünyalarımız farklı seninle, bizden bi cacık olmaz derdim❗️
Gülerdi ve içinden bi tebessümüm yeterdi derdi.
Haklıydı belki onu çok seviyordum elimde değildi.
Neden bilmiyorum ama hiç onu sevmekten öteye geçemedim ben, belki o izin vermedi belkide ben istemedim.
Belkide hayat buna müsade etmedi Bilmiyorum ama kader hep geçmişiyle beni karşı karşıya getirdi. Gözümün önünden bazı şeyler hiç geçmedi ..
Eskiden olsa her şeye rağmen koşardım peşinden ama şimdi oturmak hatta oldum yere saplanmak istiyordum
Belkide istediğim sadece onu sevmektir onu sevmek bana iyi gelen tek şeydir❗️
Evet evet bencede bana iyi gelen şey sadece onu sevmektir 🙏
Zaten bizim dünyalarımız farklı ❗️❗️
Ben sevmek, sarılmak, koklamak isterim
Sadece o olsun yeter derim 🙏
Sevgi adamıyım ben❗️
Daha sevdiğimin beni sevdiğimden daha çok sevdiği görülmemiş❗️❗️❗️
Zaten o yüzden de o başka şeyleri istiyordu ya
Bazen hayal kurardım; eskilerde tabi onun bu hallerini görmezden evvel 🙏
Güya ben elimde beyaz güllerle evime gelecektim ona sürprizler yapıp mutlu edecektim. Sonrada şarkılar besteleyip türküler söyleyecektik beraber.
Bazen yemekten sonra bazen de yatmazdan evvel işte seviyoruz ya e bide başka adamız tabi biz bi dediğini iki etmezdik❗️Etmeyecektik 🙏
Adına yazdım şiirler gibi oldu bestelerim de Eskilerde; tozlu rafların gözyaşlarıyla silinmiş sularında yıkanmış❗️
Yazık olmuş oysa ne şarkılar ne şiirler yazmıştım 🙏
Kalbime Yüreğimi katarak❗️❗️
Gözlerine bakarak dudaklarına dokunarak.
Sabaha kadar seviştiğimiz günlerimiz olacaktı hayal bu ya 🙏
Neden böyle olmuştuk yada niye böyle olmuştuk❓ Ne önemi vardı ki artık bunların ben bencil değildim Sen cildim o da sencili sevmezdi bencildi 🙏🙏
Sonra bide sevgi var tabi 🎈
Kulaklarından tavana asmışlar, falakalara yatırmışlar
Neden böyleydi bunun da bi önemi kalmamıştı ki artık ..
Halil de zaten Çoktan rahmetli olmuştu 👍
Biz böyleydik abi işte tek kişilik dev aşk
Devlerin boyları hep büyük olurdu sanırdım
Babaannemin masallarında hep öyle söylerdi
Meğer bende bir devmişim bu hâlimle sonradan farkına varmışım ✌️
Hiç unutmam Perşembeleri
Hafta gelipte perşembeye durunca; ben sabaha önce o manzarayla uyanırım..
Hatta daha gözünü açmadığın ama uyandığın an vardır hani işte o an ben sanki o anmış gibi tekrar tekrar yaşar’ım😔işte Kaan diye biri gelip sarılır sonra öper yanağından sonrada Güler’ler işte 👊
O yüzden ben o anı anlatamayacağım için özet geçiyorum sadece ; O günden bu yana da Perşembelerim perişan olur❗️ Zaten benim de haftalarım 6 gündür ama bir hafta da 7 gündür 😳
Velhasıl haftası 6 olanın ömrüde haftası gibi ya az olur yada sakat ❗️
Sakat olmayıda ben kaldıramıyorum e ne yapacağız peki ❓
Sadece seveceğiz çünkü elimizde değil 🙏
Ne diyordu Oğuz abi ölüm değilse bizi ayıran yazık olmuş ❗️❗️

Aşkın Külleri ( Masal )

Uzak çok uzak bir galakside soğuğun ve Karanlığın hakim olduğu bir Gezegen varmış. Aslında bu gezegen çook uzun yıllar önce en az dünya kadar Aydınlık bir yer iken zamanla Güneş’i sönmüş bulutları dağılmış rüzgarları susmuş ve karanlığa hapsolmuş.
Bu gezende Mirus adında bir Baskın Tür yaşıyormuş, Miruslar birbirleriyle olan çıkar ilişkileri, bencillikleri ,benliklerini öne çıkarmaları ailelerini, yaşama biçimlerini unutmaları sonuc kimi efsaneye göre Tanrı tarafından cezalandırılıp güneşlerinin sönmesine sebep olmuş. Normalde Miruslar insanlar gibi duygusal ve kolonileşmeye elverişli bi türmüş, insanlardan farklı olarak nesillerini devam ettirmek için karşı cinse gerek duymazlarmış Dişi Mirusun dişi çocuğu, erkek Mirusun erkek çocuğu olurmuş. Miruslar dış görünüş bakımından insanlara çok benzerlermiş sarımsı ten rengi ve büyük kulakları dışında pek bi farklılıkları yokmuş. Miruslarda eskiden aile ortamı tahmin edilenin aksine insanlara göre daha çok gelişmiştir çünkü erkek bayan ilişkilerinde çıkarcılık yokmuş ve bir cinsiyetin diğer cinsiyete üstünlüğü gibi bir durum söz konusu değilmiş. Evlilik kavramı insanlardaki gibi işler ve fakat duygusal bağlılık masum bir sevgiden öte değilmiş eskiden. Nasrila ve Ultar’da bu sevgiyi paylaşan, kendi ruhlarının kokusunu henüz daha yeni birleştirmiş olan genç bir Mirus çifti. Nasrila ve Ultar gezegenlerinde Güneş’i Hayatları boyunca hiç görememiş soğuğun ve sonsuz kışın Çocuklarıymış ikiside. Bu nesildeki çocukları ayakta tutan tek şey umutlarıymış , Güneş’in bir gün tekrar doğacağına dair olan umutları. Nasrilla ve Ultar’ın evlenmesi miruslar Tarafından tuhaf karşılanmış çünkü Evliliğin ve ailenin mirusların gözünde bir amacı kalmamış artık çıkar ilişkisi olmayan hiç birşey mantıklı gelmiyormuş onlara. Açlık ve sefaletin , Karanlığın ve soğuğun hüküm sürdüğü bu gezegende çevre galaksilerdeki başka gezegenlerde olası bir hayat veya yasama elverişli ortam araştırılması için bir ekip hazırlanıyormuş. 2 buçuk milyar Mirus arasından yaşı uygun adaylardan kura seçimi sonucunda Ultar bu 20 Kişilik ekibe seçilmiş. Henüz daha 2 aydır ruhlarını birleştirmiş olan Ultar ve Nasrila bu haberden sonra çok üzülmüşler birbirilerinden Ayrı kalma düşüncesi bile onları ağlatmaya yetiyorken, Aralarındaki mesafenin bir kaç Işık yılı olacağını kabul etmek haliylen zor olmuş. Baskıcı bir yönetimi olan bu gezegende Mirusların alınan kararlara karşı çıkmaları isyan anlamı taşıyıp cezası ölümdür. Gitme vaktinin geldiği gün vedalaşan Nasrila ile vedalaşan Ultar hayatın ona taddırdığı her türlü zorlukla başa çıkmış, her düştüğünde yeniden kalkmış, güçlü ve mantıklı biri olmaktan hiç vazgeçmemiş fakat gözyaşlarına hakim olmak konusunda o kadar yetenekli sayılmazmış alın damarları ürkütücü bir şekilde şişen Ultar son bir kez Nasrilaya sarıldıktan sonra uzay Aracına binmiş. Ve Ultar kendi kendine “bir gün geri dönücem sevgilim sana söz veriyorum; gerekirse o güneş dedikleri şeyi sırtımda taşırım ama senin bu güzelliğini karanlığa mahkum etmicem, Çocuklarımızı aydınlığın içinde yetiştiricez.” Demiş. Nasrila Ultar’ın içinde bulunduğu Aracın havalanışına bakarken ağlamaklı bir halde ” Sen benim yanımdayken başka bir Güneş’e ihtiyacım var mı sandın, senin sesini duysam yeter başka bir ses duyar mıyım sandın, ateş olsa yüreğim bu ayrılığa dayanır mı sandın..” Demiş ve perişan halde eve dönmüş. Ultardan başka ailesi olmayan toplumdan da evlendikleri için dışlanan Nasrila evin içinde tek başına derin düşüncelere kapılmış günler geçmiş ve karnında bir büyüyen bir şişkinlik hissetmiş bu durumdan şüphelenen Nasrila telefondan karnını görüntüleyerek ekrana yansıtmış ve bir bebeğinin olacağını görmüş bu durum karşısında sevinip sevinmeme konusunda kararsız kalan Nasrila bir an bocaladıktan sonra sevinmeye başlamış tabiki de ağlayarak.. Ultar 5 kişilik bir araçla bizim yaşadığımız dünya adlı gezegene gelmişler insanlarla mirusların Şaşırtıcı benzerlikleri onları da şaşırtmış. Ilk başta sorun yaşayan Ultar ve arkadaşları sonradan ayak uydurmaya başlamışlar amaçları Dünya’daki yaşantıyı öğrenip rapor vermek ve gerekirse buraya taşınmalarını sağlamakmış Kaldıki Hayat koşulları arasındaki benzerlik mirusları çok mutlu etmiş ve hiç bir zaman görmedikleri masallarda duydukları o güneşi atmosferi kendi gözleriyle hisleriyle tatmak onlar için anlatılmaz bir zevkimiş. Ultar ve ekibi kısa sürede Dünya’ya uyum sağlamışlar. Ultar, insan çiftleri bebekleriyle sokaklarda parklarda gezerken ele ele tutuşurken görmesi aile kavramının kavramsallığını yetirmediği bir gezegen olması sebebiyle dünyayı çok sevmiş. Bu sırada doğumu gerçekleştiren Nasrila kendi kadar güzel bir kız doğurmuş, ismini Güneş koyan Nasrila Ultarın dönüşünü dört gözle beklemekteymiş. Ultar ayrılalı henüz daha 2 hafta olmuşken hayatında yaşanan değişiklikleri hazmetmekte tek başına zorlanan Nasrila geceleri hergün gökyüzüne bakarak ağlıyormuş. Günler geçmiş, aylar ardına dizilmiş, yıllar bir kuyruklu Yıldız’ın peşi sıra gelmiş. Ultar Dünya’daki hayata tam anlamıyla alışmış ancak Nasrila’nın sesini duymayalı okadar uzun bir süre olmuş ki artık hatırlamakta zorlanıyormuş gömleğinin cebinde sakladığı eski bir fotoğrafdan başka birşeyi yokmuş elinde. Ultar ve ekibi aradan geçen 5 yıl sonra kendi gezegenleriyle iletişime geçmenin bir yolunu bulup Dünya’da olup biteni aktarmışlar ancak farklı galaksilerde rölativite kavramından dolayı zaman kavramı Eşzamanlı olarak akmıyormuş, ayrıca Dünya’nın yerçekimi Mirusların gezegenine göre %12 daha fazlaymış bu sebeplerden dolayı Ultar ve ekibinin Dünya’da geçirdikleri 5 yıl 48 günlük süre Mirusların gezegeninde 18yıl 184 güne tekabül ediyormuş. Bunu iletişimi sağladıklarında farkeden Ultar ve ekibi olayın şokunu üzerlerinden atamamışlar birtürlü. Ultar yetkililerden Israrla Eşiyle Konuşmak istediğini söylemiş. Ertesi gün Nasrilayı evinden aldıran Mirus Uzay Üssü Çalışanları dünya saatiyle sabaha karşı 5:30ta Ultarla Bağlantı kurmuşlar. O an kalbinin sesinden kulakları sağır olacak kadar heycanlanan Ultar telefonda ilk merhaba dediğinde, Nasrila sessiz kalmış. Bunca geçen yılın ardından ağlamaktan Gözyaşları biten yada diğer bir deyişle içten içe Ağlayan Nasrila belkide telaffuzu en kolay olan kelimelerden biri olan “merhaba” kelimesini söylemekte çok zorlanmış. Ultar tekrar “-Nasrila bebeğim Ordamısın” diye sormuş. Evet o an Nasrila’nın geçen 18 yılını bir tek “merhabaya” sığdıracak kadar derin bir ses ile “merhaba” demesi belkide imkansızdı ama bunu başarmıştı. Ultar duyduğu sesle gözyaşlarına hakim olamadı. Evet, artık unuttuğu o sesi hatırlıyordu ama bu ses yaşlanmıştı yorgundu çok derinden geliyordu. Eski bir tını, kutsal bir ezgiydi sanki az önce işittiği. Aşkı romanlarda, masallarda hatta efsanelerde bir kelimeyle anlatmak zordur ama o derin “merhaba” Ultar’a Aşkı yeniden tasvir ettirmişti. Daha fazla konuşamayan Nasrila, Mirus Uzay Üssü’nden ayrılıp evine, genç ve güzel kızı Güneş’inin yanına gitmiş. O hafta içinde Nasrila’nın sesi kulaklarından gitmeyen Ultar karnında şişkinlik ve bir rahatsızlık hissetmiş hamile olduğunu anlayan Ultar çok büyük panik olsada ekip arkadaşları tarafından sakinleştirilmiş. Güneş babasını hiç görmeden büyümüş ve nerdeyse şimdiki yaşı annesinin Ultar gittiğindeki Yaşıymış. Mesosla adında bir erkek Arkadaşı olan Güneş babası dönenene kadar evlenmiyeceğine söz vermiş. Dünya zamanıyla aradan 3 yıl daha geçmiş, Ultar’ın Ateş adını verdiği bir oğlu olmuş onunla ilgilenen ultar bir yandanda dönüş hazırlıkları içerisindeymiş Dünya’da NASA’yla irtibat kurup gerekli izinleri aldıktan sonra buarada NASA Yapısal olarak çok benzediği için Mirusların gezegenine Venüs 2 adını vermiş. Geçirdiği 8 buçuk yılın ardından Kendi gezegenine dönüş için yola çıkan Ultar oğlu Ateş’i henüz küçük olduğu için yanına alamamış oğlunu Dünya’da bakılmak üzere dünyalılara emanet eden Ultar birde kendi defterini oğluna bırakmış. Aylar Süren bir yolculuğun ardından gezegenlerine geri dönen Ultar ve ekibi, gezegenlerinin içler acısı halini görünce üzülmüşler aradan geçen 32 yıl herşeyi daha kötü hale getirmiş. Biran önce eve gitmek isteyen Ultar resmi işleri hallettikten sonra yola koyulmuş burda hava hala çok soğuk ve karanlıkmış. Eve vardığında o kapının önünde hissettiklerini açıklayabilecek bir kelime yada bir cümle yokmuş. Usulca Kapıya dokunmuş elleri, sonra zile basan Ultar’a kapıyı hiç görmediği kızı Güneş açmış. 10 saniye süren sessizlikte Ultar : bu gözler bu yüz altın sarısı saçlar bu güzellik annnesinin son gördüğüm haline ne kadarda çok benziyor .. Şimdi bu kız benim kızımmı… Diye düşünmüş ve ‘Güneş?’ Diye seslenmiş. Gözleri dolan Güneş babasını içeri davet ettikten sonra bir duraksamanın ardından hiç görmediği Babasına öyle derin öyle içten sarılmışki başı omzundayken ağlamaya başlamış. Ultar Güneş omuzunda ağlarken kızının kulağına annen nerde güneş ? Demiş. Daha kötü ağlamaya devam eden Güneş Hıçkırıklar Arasında ‘o çok hasta’ demiş. Güneşin Kollarından sıyrılan Ultar içerdeki odaya doğru yönelmiş, kendini herşeye hazırlayan Ultar kapıyı usulca açmış ve içeri girmiş. Gördüğü kişi o çok sevdiği Nasrila olamazdı, bu eller bu kırışıklıklar bu beyazlamış birkaç tutam saç, yüzündeki lekeler, bu donuk bakan gözler … Şu gezegende İçini ısıtan tekşey Nasrila’nın bakışlarıydı oysaki.. Kabullenemiyordu Ultar , isyan ediyordu içten içe .. Yavaşça yanına yaklaştı eğildi ve yatakta uzanan Nasrlanın elinden tuttu, “ben geldim sevgilm” .. Nasrila konuşamıyordu gezegendeki ortalama yaşam Ömrünün üzerinde bir yaşta olan Nasrila , Hastalığın kol gezdiği bir ortamda ölümün kıyısında karşıya geçmeyi bekleyen bir yolcuydu adeta. Ultar elini tutarken gözyaşlarına hakim olamıyordu yaşadığı çok ağır geliyordu tuttuğu el bir yabancının elinden farksızdı fakat hissettiği his tıpa tıp aynıydı. 32 yıl önce aramaya gittiği güneşi, Yaşamının tek anlamı hasta yatağında usulca yatıyordu. O gece Nasrila’nın yanında ona sarılarak geçiren Ultar ertesi gün Dünya’ya taşınma protokolü için uzay merkezine gitti . Kafasında Nasrilnın Dünya’da tedavi olabileceğine dair bir umut vardı bütün gün hazırlıklarını ekiple ve yöneticilerle tamamlayan ultar tekrar eve döndü eve geldiğinde Güneş yiyecek birşeyler hazırlıyordu kızına toplanması için haber veren Ultar doğruca odaya gitti. Nasrlanın alnından öpen Ultar direk konuşmaya girdi Dünya’da ki imkanlardan iyileşebileceğini Ateş’in yanına gideceklerini orda Güneş’in olduğundan bahsetti hiç bir tepki almayan Ultar korkarak Nasrilayı dürtmeye başladı. Dürtmeye devam etti elini boynuna götürüp nabız arayan Ultar öyle derinden bağırdıki bütün evrende bir çığlık koptu sanki. Bir an herşey durdu Ultar için rüzgar esmiyordu, Evren dönmüyordu, umutlar doğmuyordu artık.. En zifiri karanalık aydınlıktı artık Ultar için, hiç birşey hissetmiyordu. Ruhunu kaybetmişti boş bir beden gibiydi. Kızı Güneş odaya geldiğinde ona öyle derinden sarıldıki saatlerce odada ağladılar.. Ertesi sabah uzay aracı 500 Mirusluyu Dünya’ya götürücekti Ultar onlarla beraber ailesini götürmek istiyordu ama artık napıcağını bilmiyordu düşünemiyordu ertesi gün kızı Güneş’i uzay istasyonuna bırakan Ultar eve dönüp Nasrila’nın bedenini Mirus geleneklerine göre defnetmek istiyordu bir uçurumun kenarına nasirlanın ölü bedenini taşıyan Ultar odunlardan büyükçe bir tabut yapmıştı Altınada yine odunları yığarak bir masa yapmıştı Nasrilayı içine yerleştiren Ultar , kendiside Nasrila’nın yanına uzandı elinde taşıdığı zinciri odunlardan geçirdikten sonra nasirla ile kendisinin ellerine doladı . Yanında getirdiği Ateş taşını elinde tuttu. Hayatın bildiği tek anlamı Nasrilaydı onun için.. Ve bu anlamsızlığa bir son vermek istedi Ultar. Ateş Taşı’nı Gazlı odunlara sürten Ultar alevlerin aniden tutuşmasıyla can çekişmeye başladı sıkıca Narsila’ya sarılan Ultar onu yalnız bırakmadığı için Çığlık atarken bile mutluydu taa ki alevler tüm vucudunu yakana kadar .. Karşılıksız ve sonsuz Bir Aşkın Külleriydi artık göğe yükselen, bilinenin aksine ruhların kavuşmasıydı belkide.. bir can çekişme değildi o çığlıklar, Özgürlüğün ve zaferin sesiydi. Acı acı Ağlayan yürekler değil geriye kalan kemiklerdi..tam buanda gökyüzüne Dünya’ya gitmek için bir uzay aracı havalandı içinde buğulu gözleriyle Güneş de vardı, Güneş babasının napıcağını bilmiyordu ama hareketlerinden tahmin edebiliyordu çünkü ayrılırken Ateş’i ona emanet etmişti ve birde mektup. Güneş uzay aracının penceresinden dışarı bakarken bir gürültü belirdi büyük bir Işık hüzmesi içeri doğru sızdı. Dışarısı aydınlanmıştı Güneş’in hiç görmediği büyüklükte bir ateş topu belirmişti gökyüzünde gözleri çok az görüyordu bu ışıkta daha yaşlı olan miruslar bunun Güneş olduğunu biliyordu, Sevinç naraları yayılmaya başladı. Uzay aracının kaptanları rotayı geri döndürerek iniş yaptılar. Miruslarının gezegeninde yıllar sonra Güneş tekrar doğmuştu büyük bir mucizeydi bu.. Miruslar sokaklarda oynuyor yıllarca Süregelen o kasvetli hava dağılıyor. Doğa tekrar yenileniyor hastalar iyileşiyordu.. 1 hafta kendine gelemeyen Güneş sonunda babasının mektubunu açmaya karar verdi. Mektupta Ultar’ın dünyadan geri geldikten sonra yaşadığı herşey düşünceleri hareketleri hatta kendisini nasrilayla beraber nasıl özgür kılacağını bile son cümlesinde yazmıştı ve bunu Ateş’e iletmesini istiyordu mektubun sonunda. Babasının hayat hikayesini anlatan mektubunun sonununu “ve o an ateş yaktı geceyi, gün doğdu küllerinden..” Diye tamamladı. Ateş’e ulaştırmak için uzay üssündekilerle iletişime geçen güneş mektubu Ateş’e ulaştırmış. Ultar Dünya’dan ayrılmadan önce Ateş’e kendi defterini vermişti sonu eksik olan hikaye Güneş’in Ateş’e gönderdiği mektupla tamamlanmıştı .. Uzun Yıllar sonra Ateş dünyada bir reklam bilboardın önünde uzun uzun bir afişe bakar ve yürümeye devam eder. Afiş, Aşkın Külleri adında bir filme aittir. Yazan ve yöneten Ateş Ultar.