Hikaye

Senin Bende Devamın Var

…Seni bana bir türlü unutturmuyor…

Şimdi yeter miydi bana sadece geçmişi özlemek…
Eski anıları karanlık boş tavanıma baka baka hatırlamak mı benim payıma düşen…
Sadece “ahhh be” diyeceğin bir telefonunla bile elimde yol iz olmadan,koşa koşa şehrine geleceğimi bildiğimden bizden bu kadar kaçmam,susmam,senden kaybolmam….
Bir “özledim” duyarsam senin sesinden ,önüme dizilmiş bütün duvarları yıkıp,soluğu yanında alacağımı bildiğimden bu vaz geçmişliğim….
Anılaaarrr ahhh bomboş tavanıma bakarken susmayan geçmişimizi hatırlamamak için;
Gülerken çektiğimiz Bütün resimlerimizi,mektuplarımızı,çocukluk ve askerlik albümlerini dahi atamayışım. Atmayıp  bakamayışım..Şimdi hepsi sandık altında bir ayakkabı kutusunun içindeler ama elimi ne zaman uzatsam ,anahtarları sende unutulmuş 40 kat kilitlenmiş gibi sanki açamıyorum.
Sen bilmezsin ama biri adını geçirse bana herhangi birinden bahsediyormuşcasına!! İçim,elim,ayağım buz keser  titreme nöbeti geçiririm.Senin adın geçer öylesine benim nefesim kesilir,sanki boğazımda keskin bir bıçak unutulmuş da ,her yutkunduğumda içime batıyormuşçasına acıtır!ben bunları yaşarken içimde Dünyaya susuyorum ama saklarım…kimsecikler de anlamaz..
Akşam olup da el ayak çekilince girip üzerime kilitlediğim mabedim,sığınağım.Her dertten kurtarıp kucaklıyor da .Konu senden açılınca en çok o sıkıştırıyor yaa beni!Şimdi bizim bile diyemediğim ama görür görmez aşık olup birlikte aldığımız gri koltuk takımım,bir türlü anlaşamayıp sonunda ikimizinde kendi beğendiğini aldığı senin ki İstanbullu,benim ki Parisli nevresim takımlarım,sen siyah istiyorken sırf ben beyaz seviyorum diye bütün mobilyacıları bir bir gezip de bulduğun devasa bembeyaz yatak odam.Sana daha çok vakit ayırayım diye sürpriz yapıp evi karıştırmışlardır hikayesiyle gönderdiğin bulaşık makinem ve eskiden bir tarafı sana ayrılmış şimdi ise yüklük olan gardropumun sağ tarafı…Evimdeki hiçbir şeye bizim diyemiyorum asla.Onları seninle hatırlamak yasak ve bana günahmış gibi.Hiçbirinin hikayesi yokmuş da sadece eşyalarmış gibi…
Resimler 40 kat kilit altında durabiliyor,Seni soranlara otomatik cevaplarım ve daha da meraklısına ezberlediğim 3-5 hazır metnim bile var artık! Eşyalarımı ise sadece eşya olarak kabullendim… Neredeyse 3 yıl olacak ve artık öğrendim hepsinin içinde sensiz de yaşayabilmeyi…
Ama..Ama…Ama…
Peki ya senin kopyanı ellerimle büyütmek…
Her şeyiyle sen olan bir adama büyümeyi öğretmek…Daha dört yaşında ama ;
Bana olan aşkını anlatışı,kızdığında gözlerini kocaman açıp bakışlarıyla herkesi korkutması,titizliği,damak tadı,suratı,ten rengi,saç rengi,kirpiklerinin kıvrımı,yanağımı yada saçımı severek uyuyabilmesi,kabus gördüğünde gece beni uyandırıp dehşetle anlatması,yapamıyorsa kolayca kabullenip vazgeçmesi,hırs yapmaktansa yenisini keşfetmeyi tercih etmesi,domatesi elma gibi ısırarak yemesi,meyvelere düşkünlüğü,ilgi görmeyince delirmesi,ellerinin sanatçı eli olması,takdir edilmeyi ve ilgiyi sevmesi,verilen görevleri kusursuz yerine getirmesi,tükçeyi düzgün telaffuz etme çabası,tatlı sevmeyip sütünü bile şekersiz içmesi,güzel kokmak için her gün parfüm sıkıp hep duş almak istemesi,yüzüme bakarken gülümseyerek dalması ahhhh… dört yaşında bir çocuğun öcülerden korkması gerekirken “ben hepsini döverim sen sakın korkma Annecim”deyip bana güven vermek için karşımda dimdik duruşu…
Seninle büyümekten,seni örnek alma hakkından yoksun bırakılmış bir çocuğun bakışıyla,duruşuyla,karakteriyle birebir senin kopyan olması…
İçimdeki ateşi zamanla köze çevirebildim. Beni nasıl yakmayacağının yollarını da buldum bulmasına ama bu senin çocuğunun bana sen gibi bakmasına bir çare bulamadım…Yüzüne bakmaya doyamıyorum ama o yüze bakınca senin silüetini görmeye de dayanamıyorum…
Tam geçti bitti sanıyorum “rüyamda babamı gördüm.O da bizimle brraber yatıyordu” diyor
Tam acıtmaz artık bu acı,bitti diyorum.evdeki Priz bozuluyor.”Anne dur babamın alet çantasını getireyim,babam bana öğretmişti.Ben tamir ederim” diyor
Sonra yine unuttum derken,pat diye “Anne ben babama gittiğim zaman seni çok özlüyorum” diyor
Sonra baktım unutulmuyor içip içip ağlıyor ,Onunla dertleşiyorum “baban da burada olsaydı keşke değil mi?” diyorum
“Ben babamla konuştum bana dedi ki ‘ağlarsanız gelmem ben’Sakın ağlama annecim yoksa babam hiç gelmez,sen şimdi uyu ben onu sabah arayacağım” deyip gözlerimi öpüyor.Ben ağlıyorum diye korkup ağlayacağına bana hikaye uydurup,ikna ediyor!!
Yani olmuyor be Adam!
Ne zaman unutsam oğlun bir cümle kuruyor içimdeki köz cayır cayır alevleniyor.
Ne zaman Özledim be yeter artık deyip içip içip kussam,”çorapsız bastın yerlere üşüttün ,hasta oldun annecim”deyip üzerime battaniye örtüp uyuyana kadar başımda bekliyor…
Oğlun diyorum…ne Seni bana unutturuyor ne de canımı yakmana izin vermiyor!!!
Oğlun diyorum..Sen tanımıyorsun onu ama aynı sana benziyor…

Yedi Kız Kardeşler

Tanrıların, kahramanların, çiftlik hayvanlarının ya da tanıdık nesnelerin isimleri kültürden kültüre farklılık gösterdiler. Fakat Antik Yunanların ve batı dünyasının Pleiades bizim ise Yedi Kız Kardeş veya Ülker olarak bildiğimiz yaklaşık 100 milyon yıl önce oluşmuş çok güzel bir yıldız kümesi vardı. Her biri Güneşimizden yaklaşık 40 kat daha parlaktır. En parlakları olan Alcyone ise, Güneşimizden 1.000 kat daha parlaktır. Ülker çağlar boyunca Dünya’nın dört bir yanında göz testi olarak kullanıldı. Eğer en az altı tanesini görebiliyorsanız normal sayılırdınız. Eğer yediden fazlasını görebiliyorsanız ideal bir savaşçı ya da izci adayıydınız.

Antik Keltler ve Britanya Adaları Druidleri arasında Yedi Kız Kardeş’in rahatsız edici bir önemi olduğuna inanılırdı. Yılın bir gecesi, geceyarısı gökyüzünün tam tepesine ulaştıklarında ölülerin ruhlarının Dünya’yı dolaştıklarını düşünürlerdi. Bunun önceleri Samhain bugün ise Cadılar Bayramı olarak bilinen bayramın kökeni olduğuna inanılır. Dünya’nın her yerinde atalarımız Yedi Kız Kardeş’in gökyüzünde nasıl oluştuğuna dair harika hikâyeler anlattılar. Kuzey Amerika’nın Kiowa halkı için hikâye aşağı yukarı şu şekildeydi: Çok uzun zaman önce, birkaç genç kadın, yıldızların altında özgürce dans edebilmek için kamplarından gizlice kaçtılar. Avcı Orion bir gün etrafta gezerken onları gözetlemişti ve arzu ile çılgına dönmüştü. Yedi yıl boyunca onları durmak bilmeden kovaladı. Kaya, bizi kurtar! Kaya, bize merhamet et! Kaya onların haykırışlarını duydu ve yükseldi. Sonunda bugünkü “Şeytan Kulesi” şeklini aldı. Bakireler ise Yedi Kız Kardeş’teki yıldızlara dönüştüler ve kış ortasında kulenin üzerinde görünür hale geldiler. Antik Yunanlar da bu yedi mücevheri yedi bakire olarak gördüler bu sefer ayılarca değil, Avcı Orion’ca takip edilen Atlas’ın yedi kızı olarak.

– Yorgunluktan Zeus bize yardım et! kurtuluş için Zeus’a dua ettiler. Zeus, tanrıların tanrısı, onlar için üzüldü ve bu yedi bakireyi Yedi Kız Kardeş’e çevirdi. Fakat tanrılar, hiçbir şey değillerse, kaprislilerdir. Orion bir akrep iğnesiyle öldürüldüğünde Zeus onu yedi güzel kardeşi kovalamaya devam edebilmesi için göğe yerleştirdi. Atalarımız ustalıkla yaratıcı hikayeler örmüşlerdir. Fakat bu hikayeler bizi yıldızlara en fazla rüyalarımızdaki kadar yaklaştırır.

ANNE OLDUM! ÖNCE KANATLARIMDAN VURDULAR!

MARTIYDIM BEN ASLINDA! ANNE. OLDUM!
ÖNCE KANATLARIMDAN VURDULAR!

Yavrum,karnımın içi,sen ki beni,içindem can çıkarma izin veren Tanrı’ya inandıran İlahi varlık.Sen Gün gece de olsa evimize Güneş’i sığdıran,her “annem “dediğinde karnımda kelebekler uçuran,Sen ki o küçücük bedeniyle annesini sarıp,sarmalayarak koynunda uyutanım..
Sen annenin rahmine düştüğünden beri sevgilim;
Beni vicdanımla,aklımla,bedenimle,kadınlığımla,özgürlüğümle,karnımızın tokluğuyla,başımızı soktuğumuz yuvamızla ve en son senin kaybınla öyle büyük büyük sınadılar ki yavrum…Ben ki senin yeryüzündeki tek rehberin Annen!Sırf seninle kan bağları var diye evimizdeki bu huzuru bile büyük bedeller karşılığında sattılar bize…Bütün sessizliğim,tahammülüm sırf sana olan saygımdan Adam!Büyüyünce ayırırsın sen nasılsa etliyi de sütlüyü de…
Karnımın içi;ben sana gebeyken derdim ki;Bende anne olucam,benimde ellerim cennet kokacak…
Sen doğdun ve bana dediler ki “Bir Bebek doğduğunda bir anne doğarmış”..
Çok sonra anladım yavrum sen doğunca beni ilk önce kanatlarımdan vurmuşlar!!!Ben Tanrı’nın bana verdiği bu armağana kendimi kaptırmış anlayamamışım nasılda içten içe kanadığımı.Taki ilk tehlikeyi hissedip seni kanatlarımın altına alıp da Uçmaya çalıştığımda beceremeyip yere çakıldığımda anladım artık!Yavrum yarın öbür gün sorma bana yarım aklımın sebebini ben ilk o zaman kaybettim işte vicdanımla,aklımın yarısını…Sonradan anladım ki vakti zamanında en çok da uçuşuma,özgürlüğüme aşık olan o Adam,yani ilk baban vurmuş sol kanadımdan!!!

“Bir Bebek doğduğunda bir anne doğarmış” dediler ya hani bana…
Sol kanadım kırıldıktan çok sonra anladım beni vurdular..Sıcağı sıcağına hissetmiyorsun evlat,onuda çok geç anladım.
Evladım diye sarılan ama hiç bir yarayı sarmadığı gibi kabuk bağlayanları da oyun oynar gibi kanatıp duran,her tökezlediğimde elini uzatıp yardım eden ama ne Zaman iyileşip uçmaya kalksam acımadan en sert silahıyla her defasında en yaralı yerimden vuran kadın var ya oğlum…O kadın işte sana düşünmeden Canını verecek kadar aşık annen…Hani ben ki annesinin ilk göz ağrısı,en terbiyelisi evlatlarının,hani şu yaşlanınca bana Bi o bakar dediği evlat…Aşkla bağlı olduğu torunu doğuran kadın kendi doğurduğu kadın ben !!! Her uçmaya kalkışımda kanadımı kırmış da çok sonra çıktı acısı…Şimdi artık ayağının dibindeyim…Kendince Mutlu işte,torununu doğuran kendi doğurduğu kadını kafese kapattı…

Uzunca bir süre tekrar uçmaya çalıştı annen yavrum,her yerim yara bere olsa da, arada aklım gidip gelse de direndim,her kalkışımda bir öncekinin acısı yüzünden daha çok yandı Canım.Zamanla baktım ki vicdanımın kalan yarısı,iç huzurumu,bıcır bıcır konuşan dilimi,kalbimin aşka bakan yüzünü kaybetmişim,Cennet kokan ellere de inanmıyorum artık ve en acısı da Tanrı’nın içine ruh üflediği tüm canlılara olan güvenimi,inancımı,saflığımı kaybettim…
Zaman en iyi ilaç derler,sana da söyleyeceklerdir büyüdüğünde .inanma sakın Yalan!Zaman ne unutturur ne iyileştirir seni.Sadece alışırsın,bıçak zoruyla kabullendirir sana her şeyi o kadar…
Hayat bana öğretti ki karnımın içi;
Artık eskisi kadar genç ve çesaretli değilim yavrum.Hayal kurmak yerine önümüzdeki 10 yılın net planını yapıyorum mesela.En önemlisi o yaralı kanatlarımın Altında büyüyen bir sen varken eskisinden de güçlü olmak gerek.Anladım ki sen bu kadar küçükken yara almadan da uçmak mümkün değil…
Artık sabredip seni kanatlandırmak gerek…Bu yürek seni büyütebilmek için kimseye boyun eğmediğinde ve Sen kanatlanıp da tek başına, kimseye boyun eğmeden istediğin gökyüzüne uçabildiğin zaman iyileşir bu kanatlar ancak…

Birde benden dinleyin Bayım

Evet bayım;
Sizinse gördüğünüz gibi elimden başka türlüsü gelmiyor.Ortaya rezillikten başka bir şey çıkaramıyorum.
Ve üzgünüm bayım,ben annenin senin için uygun gördüğü o çok hamarat,iyi kalpli,saf,namusunu ve edebini korumuş o babasının küçük Prensesi cici kız değilim.
Ne yazık ki bayım
Benim çok sert kalkanlarım,Canım yandığında küfrettiğim çok sivri bir dilim var. O cici kızları koruyan anne babaları. Benimse kendimi korumak için ağız dolusu. “Siktir git” lerim var.
Sevgili bayım,size layık görülen o hanım kızlarımızın evinde kırk kat kilitten daha güvenlidir denilene Babaları var. Benimse güvende hissetmediğim için akşamları içmeden uykuya dalamadığım alkolüm var
Ahh bayım,
O size layık ömür boyu korunup kollanarak büyütülen o masum kızların evlendiğinde de ailesinin alıştırdığı gibi kocalarının ilgisine,merhametine ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Hep korundukları için kötü niyetli yabancılardan.Temiz kalmışlardır bu hayatta o Hanımefendi kızlar.
Ve üzülerek söylüyorum ki bayım;
Korunup kollanmadan kendi kendine büyümeye bırakılmış bir kız çocuğu yıllar sonra kadın olduğunda başka adamlar tarafından yakalamaz,ele avuca sığmaz,kandırılamaz ve asla kimseye ait olamazlar….

Bir Vazgeçiş Hikayesi

”Benden etkilenmediğini söyleme bana,” dedi kadın sesindeki burukluğu saklayamayarak.

Boğazının düğümlenmesine karşı koyamıyor, ruhundan gözlerine doğru akmakta olan acıyı dindirmeye çabalarken nasıl bir mücadele verdiğini anlayamıyordu. Ne yapması gerektiğini ya da ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Ne yapmalıydı? Kalbine konuçlanan bu canın tarifini nasıl vermeliydi? Hiçbir şey düşünmemesi gerekiyordu. Ne düşünmeliydi ne de onun için mücadele etmeliydi. Onu düşünmek dahi hayat amacını sorgulamaya yeterken, onun gözlerini, gülümsemesini, sesini, bakışlarını ve ruhunu bedeninin her bir hücresinde hissetmek nefes almasını zorlaştırıyordu.

Bu hale ne zaman gelmişti?

Nefes aldığı her an göz kapaklarında belirip, bütün bedenine hükmetmesini sağlayan yüzü, gülümseme sebebinin tek bir bakış olması, onunla konuştuğunda rahatlaması, ruhunda her ne varsa bir anda yok olup, tam anlamıyla ona odaklanabilmesi, gözlerini ondan olamıyor olması, sürekli olarak konuşma ihtiyacı hissetmesi, ona dair olan bilgi açlığı, merakı ve en önemlisi bu sevgi, bu saf sevgi nereden gelmişti?

Bir bakıştan mı? Bir gülümsemeden mi? Peki ya karşıt görüşler? Onlar mı birbirlerine çekilmelerini sağlamıştı? Tartıştıklarında dahi birbirlerinin gözlerinin içerisine bakıyor olmak her şeyi bir anda etkisizleştiriyor muydu?

Kadın, onunla konuştuğunda bütün algısını yitiriyordu. Adamın her bir kelimesinde dudaklarına yayılan gülümsemeyi geri alamıyor, ona bakarken dinlemek yerine incelemeyi seviyordu. Onu seyretmek, sahilde denizi seyretmekten farksızdı kadın için. Sonsuzluğa uzanan bir gökyüzü gibiydi. Ruhunun dinginleşmesini sağlayan bir deniz, kalbine serpiştirilmekte olan dalgalardı. Onları ne durdurabilirdiniz ne de kıyıya gelmesini engelleyebilirdiniz. Onlar her zaman vardı. Öyle ki artık inkar etmek yerine kabulleniş başlıyordu artık. Her saniye onunla birlikte olmak, onu gözünün önünden ayırmamak ister olmuştu. Gittiğinde özlüyor, bakmadığında vicdanına dolan huzursuzluk yerini olumsuz düşüncelere veriyordu.

Kadın, başından beri onunla olamayacağını biliyordu. Onu sevmemesi gerektiğini, severse olacakların ne denli kötü olacağını biliyordu, ama bunu görmek istedi. Sıkıntılı geçen hayatında tutunacak bir dal istedi. Sevgi istedi. Mutluluk istedi. Aşk istedi. Ve biliyordu ki bütün bunları ondan alabilirdi. Karşılıksız olarak yapabileceğini biliyordu. Kendisine olan bakışından, gülümsemesinden, konuşmasından ve tavırlarından… Bunları hissetti. Bir şeyler olabileceği umudu bedenine yayıldı, ama aslında bir umut yoktu. O, hiç var olmaması gereken umut, kadının içerisinde yeşerirken karşısına çıkan dikenli çalıları göremedi. Belki de görmek istemedi.

Adam ve kadın, güneş ile ay gibiydi. Balık ile kuş gibiydi. Öyle imkânsızdı ki birisinin yeşermesi için birisinin ölmesi gerekiyordu. Hiçbir şekilde bir araya gelme şansları yoktu. Ortada öyle büyük engeller vardı ki her şey zamana kıyaslanmıştı. Zaman eğer biraz daha yavaş geçseydi, eğer ‘o şeyi’ hiçbir zaman yapmasaydı ve eğer başka hayatlarda karşılaşsalardı, adam ile kadın için her şey olduğu gibi ilerleyebilirdi. Duygular, bakışlar, gülümsemeler ve de birçoğu daha anlamlı gelebilir, artık soyut bir şey olmaktan çıkarak mutlu bir şekilde somut anılara dönüştürülebilirdi. Kaygı, endişe ve hüzün olmadan birbirlerine dair olumlu anılar yerleştirebilirlerdi.

Kadın ağlıyor olmaz, adam da vicdanının rahatlığıyla ona dokunabilirdi.

Adam, kadının burukluğu karşısında, gözlerini bir kez olsun gözlerinden ayırmayarak kelimeleri kalbine itaat ederek dudaklarından dökülmesine izin veremedi. Sadece başıyla hafifçe onaylamakla yetindi. Bu bile kadının gözyaşları içerisinde dudaklarında beliren gülümsemeyi aydınlatmıştı. Bunun hem olmasını istiyor hem de bundan deli gibi korkuyordu. Başaramamaktan korkuyordu. Duygularını yeteri kadar gösterememekten, ona yeteri kadar yetememekten ya da her şeye rağmen bütün bunların sadece kendi kafasında olan yanılsamalardan ibaret olmasından korkuyordu. Bunun da tıpkı diğerleri gibi olmasından korkuyordu.

Onu istiyordu. Daha önce hiçbir şeyi istemediği kadar çok istiyordu. Onunla sabahlara kadar konuşmayı, hiçbir şey düşünmeden sadece onu izlemeyi, güldüğünde sebepsiz yere gülmeyi, ağladığında onunla birlikte ağlamayı, bir şeyler anlattığında etraftaki her şeyi sonlandırıp sadece onun gözlerinin içine bakarak rahatlamayı…

Bütün bunları saf bir duyguyla isterken, bir yandan da adamı incitmekten korkuyordu. Gözlerinden korktuğunu hissedebiliyordu. Bunu dile getirmese dahi bakışlarından bunu anlayabiliyordu kadın. Sadece onunla konuşurken gülümseyebilmesi bile kadın için yeterliydi. Ondan hoşlanıyordu. Bunu kendine dahi itiraf edemese de kalbi her damlasına kadar bunu haykırıyordu.

Belki de kulağını tıkamayı seçmişti. Onu sevmemesi gerektiğini bildiği için, bunun yanlış olduğunu her defasında kendisine hatırlatması gerektiği için kendisinden nefrette etmişti. Neden yanlış olduğunu düşünmek istemiyordu. Düşündüğünde kendine olan saygısı azalıyor, böyle olması gerektiği için endişeleniyordu.

Adamın duygusallığı kadının duygusallığıyla birleştiğinde ortaya fırtınalar yaratıyordu. Birbirleriyle daha fazla birlikte olma isteği uyanıyordu. Bütün o konuşmalar, hayata dair olan bakış açısı bir anda değişiyor, o konuştuğunda ruhunun dinlendiğini hissediyordu. Mutluydu. Hayatında hiç olmadığı kadar mutluydu. Bu mutluluğun bozulmasını istemiyor, sonsuza kadar onunla olma isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Bu yanış, kendisini yakma ihtimali olsa da aldırmak istemiyordu. Sadece olmasını istiyordu.

”Seninle mutluyum,” dedi kadın yaşlı gözlerini adama sabitlerken. Sesi kırıldı.

Adam parmaklarını ürkekçe kadının yaşlı yanaklarında gezdirirken, ”Ağlama,” dedi. ”Ağlamak sana yakışmıyor,” Bu cevap kadını tatmin etmemişti. Dudağını ısırdı istemsizce.

”Bana, seninle olmak yakışıyor,” dedi kadın, boğazında oluşan yumruya rağmen. Canı yanıyordu. Her şekilde canı yanıyordu ve bu kısa süren birlikteliğinin sonlandığını biliyordu. Parmakları teninde hissederken ağlamaktan yorgun düşmüş gözleri kapandı.

”Benden daha iyilerine layıksın,” dedi adam son derece nazik bir ses tonuyla. Buna kendisinin inanıp inanmadığını bilmiyordu. ”Bunu biliyorsun.”

Kadın birkaç saniye bekleyip gözlerini araladı. Adamın parmakları hala kadının yüzündeydi. Bu söz, duygularının yansıması değildi. ”Ben, seni istiyorum,” dedi kadın her şeye rağmen.

”Bunu yapamayacağımızı biliyorsun,” dedi adam sıkıntıyla. Kadın, adamın yüzündeki anlık değişimi görünce gözleri dolu dolu oldu. Adamın da kendisi gibi ne kadar hassas olduğunu biliyordu. Aniden adamın gözyaşları usulca süzülmeye başladı yanaklarından. Kadın hızla onları sildi.

”Ağlama, lütfen,” dedi kadın yumuşak bir şekilde. ”Evet, yapamayacağımızı biliyorum.”

”Bu yüzden buraya kadar,” dedi adam birkaç dakika sonra. Kelimeler dudaklarından zorlukla çıkıyordu. ”Üzgünüm.”

”Biliyorum,” dedi kadın aniden gülümseyerek. Başını yana yatırdı. Nefes almaya çalıştı. Yaşlı gözleri adamın hüzünle dolan gözleriyle buluşurken devam etti. ”Olsun. Demek ki buraya kadarmış,” dedi aniden bedenine yayılan bir kabullenişle. Gülümsemesi dudaklarında acı içerisinde kıvrılıyordu. Bunun yanlış olduğunu başından beri biliyordu. Bu son kaçınılmazdı.

”Buraya kadarmış,” dedi adam sesinin titremesini bastırmaya çalışırken. Adam gülümsemiyordu. Kadın ise dudaklarındaki gülümsemeyi sabit tutuyordu. Hayatında geçirdiği en güzel dakikalara bakıyordu. Bunlar belki başına tekrar gelebilirdi, ama onu unutacağını sanmıyordu. Kadın, hayattaki dönüm noktalarına inanıyordu ve bu da onun bir diğer dönüm noktasıydı. Bu, üzücüydü, ama bir sonraki üzücü olacağı anlamına gelmiyordu. Bu bir vazgeçişti belki de, ama gerçekten güzel zamanlar geçiren iki insanın aşk dolu vazgeçişiydi.

Kadın, son kez adama yaklaşarak hayatında son kez mutlu olma pahası olursa olsun adamın dudaklarıyla kendi dudaklarını buluşturdu. Bunu bir daha asla yapamayacağını bilerek, gözyaşlarına hâkim olamadı. Bu öpücük veda öpücüğüydü. Bu öpücük bir teşekkür öpücüğüydü.

Kadın, onunla konuşmayı, bakışlarını, gülümsemesini özleyecekti.

Adam, onunla konuşmayı, bakışlarını ve gülümsemesini özleyecekti.

İkisinin bir diğer ortak noktası ise, birbirleriyle geçirdikleri mutluluğun paha biçilemez olduğunu hatırladıklarında yüzlerinde oluşan tebessüm, gözlerine dolan birkaç damla yaşta saklıydı.

Yaşlı Adam

Acı bütün bedenini ele geçirdi. Hücreleri kimsenin duyamayacağı şekilde çığlık atıyordu. Etrafındaki insanlar buna kulaklarını tıkıyordu sanki. Elini kulaklarına bastırdı. Kalbinin sesi başını döndürüyordu. Anlamıyordu. Nasıl oluyordu da kimse bunu duymuyordu? Nasıl oluyordu da diğer insanlar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyordu?

Karşıdan karşıya geçen adamı seyretti. Elinde kendisini dengede tutacak bir baston vardı. Yüzündeki ifadeyi gördü. Etrafına bakmıyordu. Gözlerindeki boşluğu karanlık havaya rağmen görebiliyordu. Yağmur öfkeyle asfaltı dövüyordu.

Yoldan hızla geçen arabaları görmüyor mu diye düşündü. Yaşlı adam bir adım attı. Diğer bir adımı peşinden sürüklendi. Neden sağa sola bakmıyordu? Neden kimse ona göz kulak olmuyordu?

Son bir adım daha attı. Ölüme giden son bir adım gibi.

Sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi karşıdan, kendisine doğru çarpan arabaya son bir hamle dahi yapamadı. Öylece olduğu yerde sürüklendi. Bir gürültü koptu derinlerden. Ağır bir fren sesi. Lastikler asfaltı yaktı.

Artık çok geçti.

Yaşlı adam yolun neredeyse yarım metresinde sürüklendi. Elindeki, kendisini rahat hissettirdiği bastonu daha da fazla ileriye gitti. Sokakta hiçbir şeyden habersiz gezinen insanlar, şimdi bütün düşüncelerden sıyrılıp adamın etrafına toplandı. Her şey olup bittikten sonra adamı düşünmeye başladılar.

Yaşlı adam cansız bedeninin sardığı kanlarla boylu boyunca yatıyordu. Bir adam geldi koşarak. Sesindeki çaresiz çığlık gökyüzünü parçalıyordu.

”Baba!” dedi boğazını yırtarcasına.

İnsanlar çaresiz, evlatlar üzgün, hava yağmurlu ve acı her daim derinlerde.

Yaşlı adam acılarından kurtuldu belki, ama arkasında birkaç acı bıraktığının farkında değildi.

Sadece bir kazaydı denildi sonunda.

”Adam bir anda önüme çıktı. Onu fark edemedim bile.”

Aşk Bize Göre Değil

”Seni istemiyorum!” diye bağırdı kadın. ”Senden nefret ediyorum! Seni sevmiyorum!” 

Kalbinden geçen kelimeler bunlar değildi. Dudaklarında sıraladığı kelimeler ilk defa kalbini simgelemiyordu. Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Şuursuzca sarf ettiği sözler bedenini parçalıyordu.

Kolundaki basıncı geri ittirmeye çalıştı. Hışımla elini çekti, ama adam kızın kendisinden kurtulmasına izin vermedi. Parmaklarıyla kızın narin kolunu öyle bir tutuyordu ki, bırakırsa gideceğinden korkuyordu. Bunu, bütün kalbiyle hissetmiş gibiydi.

”Yalan söylüyorsun.” dedi adam kızın kulağına doğru. Dişlerinin arasından tıslama gibi çıkardığı sözler nefesiyle kızın bütün bedenine doldu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Buralara nasıl geldiklerini bilmiyordu.

Adam kızı belinden tutarak kendisine bastırdı. Kız, adamın göğsünde hıçkırmaya devam ederken daha fazla kurtulmayı denemedi bile. Öyle çok yorulmuştu ki, bu kokuyu bir daha duyamayacağından içten içe endişeleniyordu.

”Beni seviyorsun. Bunu biliyorum.” dedi adam tekrardan. ”Bunu daha önce de söyledin. Bensiz yapamayacağını daha önce de söyledin ve olan yine oldu. Benim yanımdasın. Her zamanki gibi.” dedi adam kızın kendisine döneceğini bile bile. Nefesini kızın kulağına daha fazla yaydı. Yumuşak dudaklarını kulak arkasına bastırdı. Öpücüklerini sıklaştırdı. Ellerini daha fazla bastırdı kızın bedenine.

Onu hissedercesine, onu bir daha kaybetmek istemezcesine.

”Hayır!” diyerek direnmeye çalıştı kız. Güçsüz kolları adamın güçlü bedeninin arasında sıkışmıştı. ”Bunu bir daha yaşamak istemiyorum. Bunu yapamıyoruz. Bu aşk bize göre değil.” dedi. Yaşlı gözlerine adamın gözlerine sabitlemek istercesine başını kaldırdı. 

Mavinin en koyu tonundaki gözlere baktı genç kız. O gözlerde ki güveni bir saniye de tattı. Öyle bir doyumdu ki, saniye de yaşanan duygu bütün bedenini ele geçirdi. O gözlerdeki tadı aniden tattı.

”Ne demek bize göre değil? Aşk, daha önce kime göre olamamıştı da şimdi bize göre olmuyor? Buna sen, tek başına mı karar veriyorsun?” dedi mavi gözlü adam. Kaşlarını çattı. Yumuşak yüzündeki hatlar aniden gerildi. Kızın gözlerinin içine bakıyordu. Cevap bekliyordu. Bu kadar şeyden sonra neden ayrılmak istediğini merak ediyordu. Yaşadıkları küçük bir anlaşmadan dolayı, hassas kalbinin bu kadar kırılacağını tahmin dahi etmemişti genç adam. Şimdiyse neredeyse birbirlerine sarılarak ayrılmayı planlıyorlardı. Nasıl bir acı bu böyle?

”Bunu bize neden yapıyorsun?” diye devam etti genç adam. ”Neden korkuyorsun?”

”Korkmuyorum.” diye tersledi kız tekrardan.

”Yalan söyleme. Korkuyorsun. Aşktan korkuyorsun değil mi? En küçük bir tartışmamızda hemen ayrılmak istiyorsun. Hemen beni sevmediğini söylüyorsun. Bu kadar mı geliyor sana bu sözler? Canımı yakmak bu kadar kolay mı geliyor?” diye sordu genç adam. Gözlerinden bütün acı okunuyordu.

Genç kız derin bir nefes aldı.

”Bilmiyorum.” dedi başını öne eğerek. Ardı ardına birkaç nefes daha. ”Ben sadece… Anlayamıyorum. Sorun ben de sanırım.” diye ekledi genç kız. Bir anda bütün olayı üzerine almak genç kızın hep yaptığı bir şeydi.

”Hayır. Sorun sen de değil. Belki de sorun biz de. Bunu gerçekten de yürütemiyoruzdur. Belki de senin de dediğin gibi bu aşk bize göre değildir.” dedi adam kıza sıkı sıkı sarılırken. Nefesini tuttu. Boğazından gelmekte olan hıçkırığı yutkunarak bastırdı. Gözlerini kapattı. Dişlerini sıktı. Sert bir şekilde kıza sarılmaya devam etti. Biliyordu ki, kollarını gevşettiğinde, narin kuş uçacaktı ve belki de arkasına bakmadan gidecekti.

Üç yılını boşa harcayacaktı. Şimdi, yağmurlu bir haziran akşamında, sırılsıklam olmuş bir şekilde birbirlerine sarılırken aşkın ne kadar da karmaşık olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

”Özür dilerim.” dedi kız çocuğa son bir kez sarılırken. Üç yılını boşa harcamak gibi bir durum değildi bu. Geçirdiği en güzel üç yıldı. Bunu kimse inkar edemezdi.

”Aşk bize göre değil.” dedi adam yüzünü kıza yaklaştırırken.

”Aşk bize göre değil.” diye tekrar etti kız hıçkırıkları arasında. Gözyaşları tıpkı bir şelale gibi akıp gidiyordu serbestçe.

Dudaklarını buluşturdular.
Son kez birleşti o dudaklar.
Son kez aşk dolu öptü nefret ettiğini söylemesine rağmen.
Bir daha üzülmemek için son kez ayrılık öpücüğü verdi genç adama.
Zihninde yarattığı durumu kabullendi genç kız.

Bir şey söyleyemedi genç adam. Aşkına yenik düştü. Her zamanki gibi kaybeden o olmuş gibi geliyordu.
Sırılsıklam olmalarına rağmen, aşk ilk kez denizin sonsuzluğu kadar uzak geliyordu onlara. Bu ayrılık değildi belki de kendilerine göre başka bir başlangıçtı.
Ama bilmiyorlardı ki her fırtınanın ardında parlayan bir güneş olduğunu.
Ve o güneşi bir daha göremeyeceklerdi.

YANMAK VE ÖTESİ

Yanmak, kül olmak üzere yaşam düşünün, amaçları doğrultusunda hareket eden bir kul olmakla birlikte birden arada kalmak, insan arada kalınca kulla kül olmak gibi nasıl gider bu yol bir bilseniz, her yanışta kül ve ahh diyerek kulluk kalkanı ve yeniden filizlenmek, bunun her miliminde değişen bir şeyler oluyor, artık her şey eskisi gibi olmuyor, en güzeli bu olmalı işte, hayattan bıktım arık değilde onun içinden hikayeler çıkarmak olmalı seni kulluğa bağlayan,seni yolculuğa çıkaran, seni sen yapan…

The Oscar goes to 31.

Eski Osmanlı zamanında da insanların cinsel istekleri vardı. Düzenli olarak cinsel birliktelik yaşamayan erkek bireyler daha çok mastürbasyon yaparlardı. Bu durumu sohbetlerinde el çekmek olarak tabir ederlerdi. El çekmek deyimi o kadar popüler olmuştu ki hemen her yerde karşılaşmak mümkündü bu tabirle. O kadar yaygındı ki, benim pazara meyve sebze almaya giden bacımın kulağına gider olmuştu. Bunu kabul edemeyen sivil toplum kuruluşları eylemlere başladılar. Çok geniş kitlelere yayılan el çekmek tabiri karşıtları bu tabiri kullananlara bir çözüm üretmelerini istediler. Nitekim demokrasinin beşiği olan bu topraklarda el çekmek tabirini kullanan bu insanlarımız durumu anlayışla karşılamış ve bir çözüm üretmesi için hemen ünlü matematik üstadı Tekel-i bin Yunus hazretlerine gitmişlerdir. Tekel-i bin Yunus çok önemli bir matematik ve din âlimiydi. Sarayla yakın ilişkileri vardı. Hz.Tekeli sorunu çözmek üzere 12 iş günü gerektiğini söyledi. Hz.Tekeli kati suretle hafta sonları çalışmazdı. 12 iş günü sonunda Hz.Tekeli bir bildiri yayınladı. Bu bildiri de artık el çekmek deyimi yerine herkesin 31 çekmek deyimini kullanmalarını söylüyordu. 31 çekmek deyiminin nereden geldiğini detaylı olarak “Fiveroads Journal” de Tuna el Kazim ile beraber ele almışlardır. Bu kaynakta 31 in , el kelimesinin ebced hesabına göre elif(1) ve lam(30) ın sayı değerlerinin toplamı olduğu anlatılmıştır . Günümüze kadar yaygın biçimde kullanılan bu tabirin hikayesi bu şekildedir.

Tanrı’nın Unuttuğu

Dalga dalga büyüyordu akşam şehrin üstüne bütün mecburiyetiyle. Hava da soğumaya başlamıştı ki içinin ürpermesi ile kurtardı gözlerini dalıp gittiği dünyalardan. Tıpkı bir rüyanın ortasındaymış gibi buraya ne zaman nasıl ve neden geldiğini bilmiyordu. Boş gözlerle etrafına bakındı, insanlar gündüzden edinebildiği bütün faydaları çantalarına ve de ceplerine doldurmuş koşar adım tutmuştu evlerinin yolunu. O ise sanki bir ihanete uğramışçasına sitemkar, sırf midesine kuru ekmeğin yanında soğan da girsin diye geceler boyu fabrikada yaptığı uzun mesailerin izlerini taşıyan ellerini cebinden çıkarıp fazlasıyla yıpranmış ceketinin cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Ağır hareketlerle bir tanesini ağzına iliştirdi. Çakmak gülümsedi gaz yandı tütün tutuştu. İlk fırtını geri bıraktı olduğu gibi havaya ardından derin bir nefes çekti ve bunu vücudunun derinliklerinde hissetti. O kadar keyif vericiydi ki saatlerdir sigara içmediğini anımsadı. Etrafındakilere baktığında bir yere gitmesi gerekiyormuş gibi hissetti fakat gidecek bir yeri var mıydı anımsamıyordu. Ait olduğu bir yer…
Günlerdir telefonu çalmamış sabahtan beri tanıdık bir yüze denk gelmemişti. Merak edeni de mi yoktu ki bu adamın? Sonra aklından eve gitmeliyim, soba sönmüştür, annem beni bekler diye geçirdi ki üç buçuk sene boyunca ağır bir hastalıkla boğuşan annesini yeryüzünde tutunduğu tek dalını iki gün önce toprağa verdiğini anımsadı.
Babası ikinci sınıf bir pavyon konsomatrisini onlara tercih edip evi terk ettiğinde henüz orta okulu bitirmek üzereydi. Bütün yükü sırtlanan kadın, oğlu okula devam edebilsin diye günde iki işe koşturuyordu ki bu yoğun iş günleri ona getirdiği paradan daha fazlasına mal oldu. O pis fabrikalarda ağır bir hastalığa yakalandı. Hastalığının ilk zamanlarında oğlunun okula devam etmesi konusunda ısrarcıydı. Fakat günden güne ağırlaştı durumu. Yıllar önce eski kocası için bırakıp geldiği evin kapıları da kapalıydı yüzüne üstelik. En sonunda yatağa düştüğünde roller değişti artık o çalışıp annesine bakıyordu. Annesi de artık bu duruma karşı gelebilecek kadar güçlü değildi. On yedi yaşını yeni doldurmuştu ki zaten istemeyerek gittiği okulu bırakıp şehrin dışında bir seramik fabrikasında işe başlamıştı. O günden bu yana zor bela baktığı annesinin, hayatındaki tek kadının sıcaklığı çekildi hatıralarından.
Hayat, kenarları dikenden bir ortada sıçan oldu onun için. Hep ortada ama hep kan revan…
Bu mücadele onu hep dışında tuttu bu akışın. Öyle ki kısa sürede arkadaşları ile görüşmez olmuş, lise yıllarında çokça sahiplendiği kadına annesine ihanet etmemek için reddettiği kızın düğünü bir hafta önce mahalledeki evlerinin önünde olmuştu. Penceresinin kenarında bir sigara tüttürüp kızın evet demesini dinlemekle yetinmişti.
Boğazı düğümlendi ağlamaklı oldu fakat tuttu kendini. Yaşaran gözleri az sonra derin birer kuyuya döndü ve sanki anlamaya çalışıyormuş gibi etrafına bakındı. Omuz omuza vermiş betondan dağlar ruhunu daralttı. Önünden geçen gençlerin büyük büyük gülmeleri onu daha da rahatsız etti. Zaten akşam trafiğinin o rezil görüntüsü ve ardı arkası kesilmeyen korna sesleri katlanılacak gibi değildi.
Sonra birden ayağa kalkıp yolun diğer tarafına oranla daha aşina olduğu yöne doğru ağır ağır bacakları üzerinde tabut varmışçasına yürümeye başladı. Sanki yürüyen o değil yollar ayakları altından kayıp gidiyordu. Havanın iyice soğuduğunu hissedip boynunu soğuktan biraz olsun korur diye ceketinin yakalarını kaldırdı. Sonra henüz bitmemiş sigarasının közüyle bir diğerini yaktı. Kafası yerden kalkmıyor sürekli yere bakıyordu ki birden sarsıldı. Hatta elindeki sigarası bile düştü. Pek umarsız bir gencin görmeyip ona çarpıp gitmesi Ben de gözlerindeki anlamsızlığı öfkeye dönüştürdü. Öyle ki öfkeden kızarmış, yumruklarını sıkmıştı. Sonra birden gırtlağı yırtılırcasına avaz avaz bağırmaya başladı:
– Ben de varım laaaannn!! Ben de varıımm! Ben deee.. !!

Zamanın Savaşı

Savaş var bu mevsimde :tüm belirsizliklere, zorbalıklara, keşmekeşlere karşı savaş ve kış damlacıkları haykırıyor sadece bunları, temizleyen benim de basit mi oluyor sizce, damlacıklarımla size çığlık çığlığa bağırdığım halde bu ruhsuzluk neden anlamıyorum ki, siz neden kesmiyorsunuz bütün keşmekeşleri siz çoğaldıkça zorbalıkları, bende haykırışımı çoğaltacağım tüm isyanlara bedel savaşlarımla hemde…

YAVRU KEDİ VE ELEKTRİK KABLOSU

Aylak günlerimden birini yaşıyordum. Annemle bir kaç sokak ötedeki markete gitmeye,hem yürüyüş yapmaya hem de evin ihtiyaçlarını karşılamaya karar verdik.

İkindi vaktiydi. Yaz mevsimi tüm acımasızlığıyla günü ısıtmaya devam ediyor, güneş indikçe daha çok sıcaklık yayıyordu sanki.

Park halindeki bir arabaya yaklaşırken, arabaya yaşlı bir adam ve kadın biniyordu. Biz onlara iyice yaklaşırken yaşlı adam sürücü koltuğuna yerleşmiş, arabasını çalıştırmaya hazırlanıyordu. Tam arabanın önünden geçerken bir ses dikkatimi çekti.

Yavru bir kedinin sesi…

Dikkat kesildim ve kedinin arabanın motor kısmında olduğunu fark ettim. Tabii tüm bunlar olurken arabayı bir kaç adım geçmiştim. Derhal arkama döndüm ve olanca gücümle yaşlı adama seslendim. Bereket versin ki sesimi duydu ve bana baktı. Arabanın ön kısmını göstererek: ‘İçeride kedi var.’ diye bağırdım. O sırada yolda yürüyen insanlar da durmuş, bize bakıyorlardı. Yaşlı adam kaputu açıp arabadan indi. Kapağı kaldırdığımız gibi zavallı yavru kedi kendini dışarı attı.

Bir anlık keskin dikkatim masum bir canı kurtarmıştı. Hani bir iyilik yaptığınızda içinizi derin bir tatlılık sarar ya; işte ben de o günü öyle bitirdim.

Ertesi gün işlerimi halletmek için dışarı çıkmış, yapacaklarımı tamamlamış, yaz sabahının henüz ısınmayan saatlerinde sakin sakin yürüyordum.

Aklıma birden yavru kedi geldi. Nasıl da çıkmıştı can havliyle arabanın içinden.

Tam o sırada yaya geçitindeydim. Bir araba geliyordu. Durdum. Arabanın geçmesini beklerken şiddetli bir gürültü duydum. Ne olduğunu anlamak için başımı kaldırmaya bile fırsat bulamadan sırtımdan şiddetli bir rüzgarla bir şeyin geçtiğini hissettim. Sırtımı milim farkıyla geçmişti.

Bu iki bina arasındaki kocaman bir elektrik kablosundan başka bir şey değildi.

Yanıma koşup gelenlere, iyi olup olmadığımı soranlara, büyük bir şaşkınlık ve minnet içinde tek bir şey söyleyebildim:

Yavru kedi.