Hikaye

NUR

İsmi Nur idi.

Saçları hep kısacık kesilirdi. Erkek saçı gibi… Çünkü yetiştirme yurdunda kalıyordu. Çünkü onun anneleri kızların uzun saçlarının bakımı ile ilgilenmek istemiyordu. Çünkü o kimsesiz bir kızdı ve saçlarını uzatmak istemesinin herhangi bir kıymeti yoktu. Çünkü onun isteklerinin bir kıymeti yoktu!

Birinci sınıfa başladığımızın ilk günleriydi. Unutamam. Saçları uzun arkadaşlarımızı hayran hayran izlemişti Nur.

Birinci, ikinci, üçüncü sınıfı ve dördüncü sınıfın bir kısmını beraber okuduk. Onu oyunlarımıza davet ederdik bazen. Evet, bazen! Çünkü ne zaman oyunlarımıza katılsa muhakkak hırçınlık yapar oyunumuzu bozardı. Biz de onu pek aramızda istemezdik.

Aslında kırgındı Nur…

Kime ya da neye kırgın olduğu konusunu ise ilerleyen yıllarda çözebiliyorum ancak. Nur, hayata kırgındı sanırım. Kırgın doğanlardandı.

Hakkında pek çok rivayet duyardık. Kimisi ailesinin onu yetiştirme yurduna bıraktığını söylerdi, kimi ise; ailesinin öldüğünü. Gerçeği hiç öğrenemedik. Çünkü kimse cesaret edip Nur’a ‘neden?’ diye soramazdı.

Hırçındı Nur…

Dördüncü sınıfa gidiyorduk. Bir gün okuldan eve dönmüş, annemin hazırladığı yemeği yemiş, televizyon karşısında hipnoz olmuşcasına çizgi film izliyordum ki; kapı çaldı. Nurdu gelen.

Annem ‘öğretmenlerinin’ haberi olup olmadığını sordu. Nur ise; ‘ annelerime’ söyledim, dedi.

Akşam geç vakte kadar oturdu bizde. Yemek yedik, ödevlerimizi yaptık, çizgi film izledik.

Odamdaki her eşyaya teker teker dokundu Nur. Odamı ezberler gibi baktı. Her ayrıntıyı inceledi.

Annem onu yurda bırakmayı teklif etti. Nur kabul etmedi. Üstüne basa basa ‘eve’ kendim giderim dedi.

Ertesi gün öğretmenimiz annemi aradı. Nur’un yurdundan aramışlar. Nur’un bizde olduğundan haberleri yokmuş ve çok telaşlanmışlar. Annemden rica etti öğretmenimiz, bir daha bize gelirse yurdu arayıp haber vermemiz gerekiyormuş. Yurdun telefonunu bırakmış anneme. Nur bize bir daha hiç gelmedi.

Kaç hafta sonraydı bilmiyorum, teneffüste arkadaşlarla okul duvarının üzerine oturmuş, kıkırdıyorduk. Yanımıza geldi. ‘ Yakında öleceğim ben.’ dedi. Umursamadık. Gitti.

Bir hafta sonra Nur öldü.

Okul dönüşü bir arabanın altında kalmış.

Kaza mı, intihar mı hiç bilemedik.

Dördüncü sınıfa giden bir çocuğun intihar edebileceği fikrine hiç ihtimal vermedim hayatım boyunca. Aklı yetmez, dedim.

Oysa şimdi dönüp Nur’u bir kez daha düşününce…

Çocukların dünyasının yetişkinlerinin dünyasından daha hassas ve narin olduğunu düşününce…

Kim bilir?, diyorum. Kim bilir?

RENKSİZ FOTOĞRAFLAR

Solgundu yüzü ve ölgündü elleri. Emanet bir ruhu taşır gibiydi. Bedeni de emanetti sanki. Boş boş bakan gözleri, istemsizce bir nefesle istemsizce kalkan göğüs kafesi harcanmış yıllarının tek nişanesiydi.

Odasına çağırdı beni. Tereddütsüz kalktım gittim. İşte o zaman çizgi halindeki dudakları hafif bir kıvrılışla gülümsemeyi anımsatan tuhaf bir kavis oldu. Gözlerinde beklenmedik küçük bir parıltı yakaladım.

Yatağının altından bir fotoğraf albümü çıkardı. Hepsi siyah beyaz fotoğraflar, fotoğraf çektirmekten asırlarca önce vazgeçtiğinin habercisiydi.

Bana, şimdi bedenleri erimiş bir sürü insanın fotoğrafını gösterdi. İtinayla, konuşmaya susamışçasına onların kim olduklarını anlattı usul usul…

Dinledim.

Ben dinledikçe o hayat buldu.

Ben dinledikçe o diriliyordu sanki.

Teni pembeleşiyor, ellerinin kırışığı geçiyor, saçının rengi koyulaşıyordu.

Yapayalnızdı.

Sevdiği, tanıdığı kim varsa yepyeni bir alemdeydi. Bu dünyaya yabancı, onun hasretle beklediği bir alemde.

Yaşlılıktan değil yalnızlıktan ölüyordu bu odada.

Hemşire odaya girip, dinlenme vakti, deyip bana çıkmam gerektiğini söyleyene dek kaldım yanında. Sustum. Anlattı. Dinledim. Yıllardır susuz kalmış çiçeği sadece varlığımla hafif de olsa canlandırdım.

Yeniden orta salona geçtim. Hemşire onu yatağına yatırdı. Aralık kapıdan görüyordum. Yatağına uzandı ve aniden derin bir uykuya daldı.

Yanına oturduğum alzhemier hastası teyzem beni görünce çok sevindi. Sonra bana sitem etti.

” Ne zamandır gelmiyorsun.” dedi. Daha az önce onun yanından kalktığımı unutmuştu. Yine yeniden gönlünü aldım.

Karşı koltukta saçları yapılı, elinde çantası, ayağında alçak ökçeli ayakkabılarıyla kurumlu kurumlu oturan emekli öğretmenin anılarını dinlemeye koyulduk.

 

BULANTI

“Yüzünüzü yıkasanız iyi gelir belki.”

Ya, öyle mi? Teşekkürler.

” Renginiz soldu iyice. İyi misiniz?”

“Midem bulanıyor.” Sözcüklerimi sadece ben duydum sanırım. İçimden mi konuştum yine?

Yüzüme öyle şaşkın şaşkın bakmaya devam ediyor. Sanki o değildi daha az önce ; “orada oturmam, burada oturmam.” diye beni bunaltan.

” Bayılacağım sanırım.”

Gerisi karanlık…

Gerisi keskin bir kolonya kokusu. Başımda iki kişi. İş arkadaşlarım ikisi de. Birisi kolonyayı koklatıyor diğeri bileklerimi yine o keskin kokulu kolonya ile ovuyor. Personel odasının kirli koltuğunda yığılmışım.

Şef giriyor içeri. Toparlanmaya çalışıyorum. Saygıdan. Öyle öğretildi bize. Yaşça ya da makamca üstün biri girdi mi içeri; toparlanılır.

“Tamam tamam.” diyor kadın şef, anne edasıyla. Sanki daha bir saat önce beni yolcunun yanında delicesine haşlamamış gibi. Şimdi annecilik oynuyor. Şefkatli.

” İyi misin? Hasta mıydın bugün?”

” İyiydim şefim. Altı saat ara vermeden oturdum o kontuarda. Ondandır.”

” Kızım sen deli misin? Tuvalete de mi gitmedin?”

Mesanem son alarmlarını verirken mırıldanıyorum.

” Fırsat olmadı şef. ”

” Yemek?”

“Yemedim.”

” Su içtin mi?”

” Kontuarlarda su içmemiz yasak.”

Son cevabımı ukalalık olarak alıyor sanırım. Çünkü yüzündeki anne şefkati silindi.

” İyi. Kendine gelene kadar dinlen. Bir daha da kendini kaybedene kadar çalışma. Az önce önünde bayıldığın bakan müsteşarı çok telaşlandı.”

” Emredersiniz şef.”

Burnundan soluyarak dışarı çıktı.

Benim bayılacak kadar çalışmam değildi önemli olan ya da sağlık durumum. Önemli olan ‘ Çok Önemli Yolcularımızın’ telaşlanmamasıydı.

Biraz toparlandım. Tuvalete gidip insani! ihtiyacımı üç saatin sonunda giderdim. Midem bulandığı için yemek yiyemedim. Midemi bastırsın diye biraz kuru ekmek atıştırdım,kana kana su içtim ve modern dünyanın modern köleleri gibi işimin başına döndüm.

Ne de olsa eskiden bir kişinin aldığı maaşı dört kişiye bölüştürdükleri  maaşı alan ve görünüşte çok havalı bir işim vardı ve ben bayılana kadar çalışan bir modern köleydim.

Kölelik ne zamandır yasaktı sahi?

 

Kızılderecansuderebuderebizimdere.com

20 Temmuz 1969 günü aya ulaşan Apollo 11 astronotları , bu seyehata başlamadan önce ABD’de uzun süre eğitim görmüşlerdir. Eğitimler sadece kapalı alanlarda değil açık alanlarda , arazilerde de gerçekleşmiştir.

Astronotların eğitildiği bu topraklar kızılderililere ait topraklardır.Yani Amerika’da , kızılderililerin yaşaması için öyle bir yer bırakmışlar ki bu yer aya benziyor . Nerdeyse hayat yok .

Astonotlar arazide eğitim yaparlarken kızılderili bir çocuk astrotları izlemektedir. Yanında da büyükbabası vardır.Çocuk astronotların yanına gelir ve der ki :

– Büyük babam sizin dilinizi bilmiyor ben okulda öğrendim. Büyükbabam size soruyor.”Beyaz adam bu garip kıyafetlerle ve araçlarla topraklarımızda ne yapıyor?”

Astronotlar da diyorlar ki çocuğa :

– Evlat biz aya gidiyoruz onun çalışması meşgul etme bizi hadi git.

Olayı öğrenen yaşlı kızılderili aşağıya astronotların yanına gelir ve kendi dilinde bir şeyler söyler.Fakat astronotlar anlamaz ve çocuğun yaşlı kızılderilinin ne söylediğini çevirmesini isterler.

Çocuk:

-Büyükbabamın aya bir mesajı var.Beyaz adamın bu mesajı aya iletmesini istiyor.

Astornotlar günledir çok yorulmuşlardır ve biraz dalga geçmek , gülmek isterler. Astronotlar çocuğa bir tape uzatır ve büyükbabasının mesajını bu tape’ye kaydetmesini söylerler ve söz verirler aya götüreceklerine.

Yaşlı kızılderili kendi dilinde çok kısa bir şeyler söyler , çocuğu aldığı gibi tepenin arkadasına gider ve gözden kaybolur.

Astoronotlar tape’yi defalarca dinlerler fakat hiç bir şey anlamazlar.Kendi aralarında yarın tekrar gelirler çocuğa sorarız derler ve işlerine devam ederler. Yarın olur fakat tepe bu sefer boştur.Diğer gün yine yoktur ve bir daha tepeye kızılderililer gelmezler.

Astonotların merakı sadece ayın nasıl bir yere benzediği olmaz. Tape’deki mesajı da en az o kadar merak etmektedirler.

Astronotlar meraklarına yenik düşer ve bu sefer NASA yetkilileri , astonotlar tepeyi aşarak kızılderililerin köylerine giderler ve çok yüksek de para ödeyip mesajın ne olduğunu bir kızılderiliden öğrenirler.

Kızılderilinin aya gönderdiği mesaj şudur :

-Bu adamlara dikkat edin.Topraklarınızı almaya geliyorlar.

PAMUK PRENSESE YENİ BİR BAKIŞ AÇISI

Doğduğunda minicik bembeyaz bedeni bir pamuğa benziyordu. Annesi onu görür görmez hoş geldin ‘ Pamuk’ dedi ve adı öyle kaldı.

Pamuk, kendini bildi bileli kitaplara düşkündü. Babasının kral olmasının avantajını sonuna kadar kullandı. Babası gittiği seferlerden hep elleri kolları kitap dolu döndü Pamuk’a. Farklı ülkelerden gelen kitapları, başka dilde yazılmış yazıları çözmek Pamuk’un en büyük hobisiydi. Kraliçe annesi bu durumdan hoşnuttu çünkü kendisi okuma yazma bilmiyordu. Kral babasının seferde olduğu uzun gecelerde Pamuk’un kendisine okuduğu kitaplarla zaman geçiriyor, başka ülkeleri ve kültürleri tanıdıkça hayretle, demek başka ülkelerde hayat başka türlü geçiyormuş, diyordu. Pamuk kitap okurken o da nakış işliyor arada bir yanında oturduğu pencereden uzaklara dalıyordu.

Pamuk büyüyor, kitaplığı genişliyordu. Kral babası yine elinde kitaplarla döndüğü bir gün, sarayın kapısına geldiğinde elindeki tüm kitapları düşürdü. Uzaktan solgun yüzünü gördüğü Pamuk’un kederli bakışları ona her şeyi anlattı. Kraliçe artık yaşamıyordu.

Kralın kendini toparlaması pek de uzun sürmedi. O bir kraldı; yönetmesi gereken bir ülkesi ve büyütmesi gereken bir prensesi vardı. Ayrıca Pamuk zamanının neredeyse tamamını okuyarak geçiriyor ve prensesliğin kurallarını öğrenmekle ilgilenmiyordu. Oysa büyüdükçe güzelleşen bir prensesti ve kısa zaman sonra komşu ülkelerin prensleri kapılarını aşındırmaya başlayacaktı. Pamuk, bir prensesti ve gelin gittiği ülkede onu temsil edecekti.

Kral ülkedeki en güzel ve asil kadını buldu. Yeni kraliçe Pamuk için iyi bir örnek olmalıydı.

Yeni kraliçe sevgi dolu bir kadındı. Pamuk yavaş yavaş yeni kraliçeye alışıyor ve gittikçe onunla daha çok vakit geçiriyordu.

Beraber ormanda yürüyor, gölde yüzüyor, güzellik hakkında konuşuyorlardı. Yeni kraliçe öyle güzel kalpliydi ki; kimseyle paylaşmadığı güzellik reçetelerini Pamuk’a veriyordu. Pamuk, yeni kraliçeye alışmış hatta onu sevmişti.

Ancak yeni kraliçenin tuhaf bir huyu vardı. Sabahları, çeyizle getirdiği aynadan başka bir şey bulunmayan odaya kapanıyor ve kendi kendine konuşuyordu. Pamuk başlarda tuhaf bulduğu bu duruma da alıştı. Ama yine de içten içe yeni kraliçede onu huzursuz eden bir şeyler olduğunun da farkındaydı.

Kraliçe odadan çıktıktan sonra Pamuk’a önce tuhaf tuhaf bakıyor sonra gülümsüyor ve o gün yapacaklarını sıralıyordu.

Kraliçe en çok, iyi bir prensesin lezzetli her yemeğin tadına bakmasını,söylüyordu.  Sonra mutfağa gidiyor Pamuk için çok güzel yemekler pişiriyordu.

Başlarda bu durumdan hoşlanan Pamuk hızla kilo almaya başladı. Ayrıca yeni kraliçenin verdiği kremler de yüzünde yaralar açıyordu.

Pamuk bir türlü karar veremiyordu. Yeni kraliçede tuhaf bir şeyler vardı. Gülümsemesinin ve sevgisinin altında bir şeyler yatıyor olabilir miydi?

Pamuk yeniden kitaplarına döndü ve odasından nadiren çıkmaya başladı. Yeni kraliçe buna çok sinirlendi. Onu sık sık rahatsız ediyor, hatta onunla sert konuşmalar yapıyordu.

‘ Bu kadar çok okuyup güzelliğini ihmal etmen bir prensese yakışmıyor Pamuk. Aaa verdiğim kremleri kullanmamışsın. Dün gece yolladığım tatlıları da yememişsin. Sen iyice başına buyruk oldun. Kral baban savaştan döndüğünde acı konuşmalara hazır ol, tatlım.’

Pamuk zeki bir kızdı.

Yeni kraliçenin niyetini açıkça görebiliyordu. Yeni kraliçe evinin içindeki sinsi bir düşmandı.

Kral babası geldiğinde huzuruna çıktı ve Yeni kraliçenin yaptıklarını anlatmaya karar verdi. Ancak yeni kraliçe daha erken davrandı ve Pamuk ile Kral babası arasında korkunç bir tartışma yaşandı.

Pamuk o gece en sevdiği üç beş kitabını ve bir kaç parça kıyafetini alarak saraydan ayrıldı.

Babasıyla çıktığı avlarda öğrendikleri işine yarıyordu. Pamuk güvenle ormanın içinde ilerliyor, avladığı hayvanlarla ve bulduğu yaban sebzeleri ve meyveleriyle karnını doyuruyordu.

Yedi cücenin yaşadığı kulübeyi bulduğunda bir süre dinlenmeyi düşündü. Kapıyı çaldı açan olmadı. Aralık kalmış bir pencereden içeri girdi. Eşyalar kulübenin yedi küçük adama ait olduğunu kanıtlıyordu. Ayrıca yeni sönmüş ocak külleri de küçük adamların kulübeden yeni ayrıldıklarını işaret ediyordu. Pamuk en rahat yatağı seçti ve uyudu.

Gün batmadan uyandı. Yedi cüce geldiğinde hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Bahçeye çıktı ve adamları beklemeye başladı.

Yedi cüce geldi. Hepsi Pamuk’un karşısında saygıyla eğildi. En yaşlıları konuşmayı başlatmayı uygun gördü:

‘ Siz güzelliği ile tüm ülkede nam salmış Pamuk prensessiniz. Saraydan kaçtığınız doğruymuş demek. Kraliçe anneniz sizi bulana ödül verecek. Herkes peşinizde. ‘

‘ Peki kral babam, o iyi mi?’

Sözü durmadan gülümseyen cüce aldı:

‘ Kralımız hastalanmış prensesimiz. Sizi bulmakla Kraliçemiz ilgileniyor.’

Prenses biraz düşündü. Karşısında duran yedi küçük adamı teker teker süzdü. Onlara güvenebilir miydi?

‘ Siz ne düşünüyorsunuz? Beni saraya götürüp ödülü almak ister misiniz?’

Cüceler birbirlerine baktılar. En yaşlı cüce tekrar söz aldı:

‘ Prensesimiz, bizler hayatı boyunca bedenlerinin yapısı nedeniyle alaya alınmış ve ciddiye alınmamış insanlarız. Birbirimizi bulduk ve insanlardan olabildiğince uzaklaşmak için şehirden kaçıp ormanda yaşamaya başladık. Biliriz ki; bir insan bir yerden kaçıyorsa kesinlikle bir zorunluluk vardır. Bu nedenle kaçışınızı anlayabiliyoruz. Belki bunu sadece biz anlayabiliriz. Dilediğiniz kadar misafirimiz olun. En kutsal bildiklerimizin üzerine yemin ederiz ki; sizi asla teslim etmeyeceğiz.’

‘ Şu gözlere baksana zaten teslim etmeye kalksak bile anlar anında toz olur.’

Herkes arkalarda duran sinirli cüceye baktı. Yaşlı cüce sinirliye delici bir bakış atıp Pamuk’a döndü. Pamuk güzel bir kahkaha patlattı.

Pamuk ve cüceler sağlam bir iş bölümü yaptılar. Zamanında madencilerin hikayelerini anlatan kitaplar Pamuk’un işine yaradı. Beraber çalışıyorlar, üretiyorlar ve paylaşıyorlardı.

Bir gün madenin önünde mola vermişken uzaktan yaşlı bir kadının varlığını hissetti Pamuk. Kadın yürümüyor uzaktan onu izliyordu. Kadına doğru yürüdü ve yaşlı gözlerin altındaki sinsi bakışları anında tanıdı.

Durumun tadını çıkarmak için yaşlı kadınla sohbet etti. Yaşlı kadın Pamuk’un ona inandığına inanç getirdiği anda kırmızı elmayı sepetten çıkarıp Pamuk’a uzattı. Pamuk en masum haline büründü:

‘ Siz benim bu hayatta gördüğüm en tatlı yaşlı teyzesiniz efendim. Ancak ailem bana büyüklerim yemeden asla karşılarında bir şey yemememi öğretti. Kötü üvey annem bile böyle bir kadındı. Lütfen önce siz bir ısırık alın, sonra bana verin. Hem paylaşmak harikadır. Böylesine güzel bir elmayı tek başıma yiyecek kadar bencil değilim efendim ben. ‘

Kraliçenin ikna çabaları sonuçsuz kaldıkça sinirleniyor, Pamuk ise arsız arsız gülüyordu.

Kraliçe sahnelediği oyunun başarısız olduğunu anlayınca pelerininin altından hançerini çıkardı ve Pamuk’la boğuşmaya başladılar.

Cüceler madenin derinliklerinde olan bitenden habersiz çalışırken Pamuk güzelliği ve zekasının yanında geliştirdiği kol kaslarının ödülünü alıyordu. Yeni kraliçeyi etkisiz hale getirdi. Belindeki ipi çıkardı ve yeni kraliçeyi bağladı.

‘ Yardıma ihtiyacın yok sanırım.’

Atının üzerinde ona doğru ilerleyen prense baktı. Gülümsedi.

‘ Herkesin her zaman yardıma ihtiyacı vardır. Lütfen bu paketi saraya bırak ve Kral babama onu burada beklediğimi söyle.’

Prens yol boyu çırpınan yaşlı cadıya rağmen aklını Pamuk’tan alamıyordu.

Kral baba ile tekrar madene döndüğünde Pamuk’a bir kez daha aşık oldu. Kral baba ile beraber Pamuk’un hikayesini dinledi ve tüm hayatını onunla geçirmek istediğine karar verdi.

Pamuk saraya döndü. Prensle arkadaşlıkları ilerledi ve o da prensin iyi bir hayat arkadaşı olacağına karar verdi.

Düğünde sinirli cüce bile çok eğlendi.

 

 

 

 

 

İlk eylemimiz

Cumhuriyet öncesi tramvay taşımacılık hattını Belçikalı bir şirket elinde tutmaktadır. Fakat cumhuriyet ilan edildikten sonra iş yapan bütün firmalarla tekrar masaya oturulur. Artık Türkiye Cumhuriyeti’nin de söyleyecekleri vardır, talepleri olacaktır. Yeniden anlaşmak isteyenler şartları kabul edenler kalacaktır , etmeyenlerle antlaşmalar feshedilecektir.

Belçikalı şirketle de masaya oturulur. Önüne şartlar konur ve tramvay haklarını elinde tutan şirket bu şartları kabul eder.O şartlardan biri şudur ;

“Tramvaya binen kişilerden, öğrenci kimliklerini göstermek kaydıyla, öğrenciler tam ücretin yarısını ödeyecek.”

O dönemde tam ücret 80 kuruştur.Öğrenciler ise tam biletin yarısını yani 40 kuruş ödeyecektir.

Fakat gelgelim kraldan daha çok kralcı olan tramvay durağındaki biletçi , öğrenciler kimliklerini göstermesine rağmen, onlardan tam ücret talep eder.

Tramvayda büyük olaylar yaşanır. Öğrenciler tepkilerini gösterir. “Bu bizim hakkımız , o antlaşmayı imzaladığınız gün benim artık yarı ücret ödeyeceğimi kabul ettiniz.” derler.

Olayı öğrenen şirket yetkilileri o yıllarda Sirkeci’de olan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gelir ve şikayette bulunur, derler ki :

“Bu öğrenciler tramvaylarda sorun çıkarıyor , bunlar anarşisttir. Her tramvaya bir adet memur koyun.”

Ne acıdır ki şirketin talepleri yerine getirilir ve her tramvay durağına bir adet sivil polis memuru görevlendirilir.Faket öğrenciler kararlıdır.

Tarih 15 Kasım 1924 , İstanbul’daki bütün öğrenciler bir karar alır. O gün İstanbul’daki bütün öğrenciler duraklardan geçerken tam ücretin yarısı kadar yani 40 kuruş ücret ödeyeceklerdir. Aslında bu öğrencilerin haklarından başka bir şey değildir.

15 Kasım 1924 günü İstanbul’un her yerinden öğrenciler tramvaylara binerler. Harbiye’den de öğrenciler tramvaya binmektedir. Tramvaya binerken öğrenciler biletçiye 40 kuruş uzatırlar. Biletçi kabul etmez. İtiş kakış başlar. Bir yanda öğrenciler kararlı. “Burası Türkiye Cumhuriyeti,bu bizim hakkımız .” derler,bir yanda biletçi kabul etmez , itiş kakış devam eder.

Daha sonra kenarda duran şirket yetkilileri ve işçiler olaya müdahil olup öğrencileri darp ederler. Olay daha da büyür.

Ardından iki el silah sesi duyulur. Kalabalık dağılır. Yerde yatan kanlar içinde iki öğrenci vardır…

Bugün hala toplu taşımalarda tam ücretin yarısı kadar ücret ödememizi ,15 Kasım 1924 günü Harbiye’deki iki öğrenciye ve cumhuriyetin kazanımlarına borçluyuz.

BİR KABİLE İNSANINDAN MERHABA

Merhaba…

Bu kelime dilinize Farsça’dan geçmiş sanırım. ‘Benden sana zarar gelmez.’ anlamındaymış. Özellikle bu kelimeyi seçtim. Benden size zarar gelmeyeceğini bilin istiyorum.

Dilinizi bilmiyorum. Söylediğim her şeyi beni kurtarıp ülkenize gelen gezgin kadın çevirecek. Ondan rica ettim; benden size zarar gelmeyeceğini belirtmek istedim o da bana bu kelimeyi önerdi. Ben de kabul ettim. Çünkü benim geldiğim yerde kelimelerin büyülü olduğuna inanılır.

Ben diğer yarım küreden geliyorum. İsmimi vermek istemiyorum çünkü korkuyorum. Çünkü türümüzden çok zarar gördüm. Sizden zarar görür müyüm? Bilemiyorum.

Şimdi size hikayemi anlatacağım. Yaşarken bitmeyecek sandığım karanlık günlerime götüreceğim sizi. Gelmemekte özgürsünüz elbette. Özgürlük benim kabilem için en kıymetli değerdir. Dolayısıyla benim için de öyle…

Kabilem pek çok savaş ve kıyım görmüş ben doğmadan önce. Belki size tuhaf gelecek ama değişen kabile reislerimizin kişiliğinde şekillenmiş yönetimimiz her seferinde. Dindar reis varken halkımız da dindar oluyormuş. Dinden uzaksa reisimizin ruhu halkımız da uzaklaşıyormuş dinden. Parayı seven reis döneminde çoğunluk cebini dolduruyor, reis katı ve sertse halkımız da o kadar sert oluyormuş.

Her neyse.

Umarım siz benim ne demek istediğimi anlamıyorsunuzdur. Daha doğrusu ne demek istediğimi anlamadığınızı umuyorum çünkü beni anlıyorsanız dediklerimi yaşamışsınız demektir.

Aslında komik geliyor bana, özgürlüğüne bu denli bağlı bir kavmin zihnini reislerine tutsak vermeleri.

Her neyse…

Günün birinde kabilemiz içinde bir büyücü çıktı. Kabileden o büyücüye inanlar çoğalmaya başladı. Benim gibi o büyücüye itimat etmeyenler de vardı ama büyücü çok saygındı. Kabilemin başına geçen reisler onunla görüşüyor, fikrini alıyordu.

Büyücünün gerçek yüzü ortaya çıkıyordu zaman zaman ama taraftarları ve reisler işlediği suçları örtbas ediyordu. Bazen büyücü ve tayfası hakkımızı yiyordu ama reise şikayetlerimiz nedense sonuç vermiyordu. Büyücü gerçekten herkesi büyülüyordu.

Derken bir gün reis ve büyücü kavga ettiler. Neden kavga ettiklerini asla öğrenemedik. Büyücü her yerde reisi aşağılıyor, reis ise insanların ondan yüz çevirmelerini istiyordu. Kabilemizde korkunç bir kutuplaşma söz konusuydu. Neşemizi çalmışlardı.

Benim kabilemde neşe de önemli bir değerdir. Zor günleri neşeyle atlatırdık ama bu kutuplaşma neşemizi berbat etmişti.

Benim gibi bir avuç insan, ne büyücüden yanaydı ne de reisten. Büyücü ve reisin tayfası bizi lanetlemeye başladı. Her iki kutba göre de biz haindik.

Bizim kabilemizin bir büyüsü vardır. Kullanılması asırlarca önce yasaklanmış bir büyü… Zihin bağlama büyüsü.

Fakat ilginç bir şekilde büyü bize tesir etmiyordu. Büyü tesir etmedikçe iki tarafın tayfasının da bize olan nefreti büyüyordu.

Benim kabilemde nefret sadece bir duygu değildir. Gözle görülür, elle tutulur ve bir zaman sonra nefesinizi kesebilir.

Ben ve arkadaşlarım bir dağın yamacında nefessizlikten ölmek üzereyken bizi gezgin kadın buldu. Masal bu ya; kurtardı bizi.

Bu mektubumu okuyanlara sesleniyorum. Her ruh her zihin ve her beden- bu dünyayı deneyimleme ekipmanımızdır bedenlerimiz- özeldir. Taraf olmadığımız için, üçüncü bir yol açmanın da mümkün olduğunu savunduğumuz için nefretle nefessiz kalmış insanlardan biri olarak diyorum ki; sizden farklı düşünen sizin düşmanınız değildir. Kabile toprağınızı, kabile bayrağınızı daima koruyun çünkü onlar varsa siz ve torunlarınız var olacaksınız. Mesele şu ki; sizin gibi düşünmeyen kimseyi nefretinizle boğmayın.

Benim kabilemde bir zamanlar farklılıklar zenginlikti. Siz de zengin olun. Yaşamınıza sevgi egemen olsun.

Mektubumu bitirirken size bir kez daha, merhaba, demek istiyorum.

Merhaba…

Sanatın gücü

  • Orta Afrika’da bir ülkede darbe olur. Bütün sanatçılar,yazarlar,şairler,muhalifler içeri alınır.

Hapishanedeki mahkumlar hiç kimseyle görüştürülmezler. Aradan 2 yıl geçer Dünya’daki bütün sivil toplum kuruluşları , özgürlükçü toplumlar, dernekler harekete geçer.

Bu olayın hukuksuz olduğunu , mahkumların yakınlarını görmeleri gerektiğini gösteren bildiriler yayınlarlar. Bir yandan da yetkililerle görüşmeler yapılmaktadır .

En sonunda 2 yıl sonra darbeciler ikna olur ve tutukluların kısa bir süre yakınlarıyla görüşmesine izin verilir. Fakat herkes sadece bir yakınını görebilecektir . Herkese kağıt kalem verilir ve görüşmek istedikleri yakınlarının adını yazmaları istenir .

Tutuklular arasında haksız yere içeri atılmış bir şair de vardır. 8 yaşındaki kızının ismini yazar . En son 2 sene önce 6 yaşında görmüştür kızını .

Görüş günü gelir.

Herkesin yakınları kapıdan içeri girer . Bir süre sonra şairin kızı da kapıda görünür. Elinde bir kağıt vardır küçük kızın.

Tam babasının yanına ilerlerken , gardiyan kızı durdurur.

“O kağıt da ne? ” der gardiyan.

Kız:

-Babama resim yaptım , ona vereceğim.

Gardiyan:

– Ne resmi o ver bakayım.

Kız:

-Kuş resmi .

Gardiyan hemen yasak şeylerin yazılı olduğu kitabı açar ve kuş resminin olup olmadığına bakar. Kuş resmi yasaktır içeri sokulamaz . Gardiyan resmi kızın gözü önünde yırtar ve atar.

Kız çok üzülür bi yandan ağlar ve babasının yanına gider.

Kız hıçkıra hıçkıra ağlayarak “Baba sana resim yapmıştım , kuş resmi,  ama izin vermediler yırttılar onu.” der.

Babası daha kızını teselli edemeden görüş biter ve kızı dışarı alırlar .

Aradan 1 sene geçer. Tekrar bir görüş günü düzenlenir . Şair yine kızının adını yazar. Kızı artık 9 yaşında olmuştur biraz daha büyümüştür .

Görüş günü gelir .

Kız yine kapıda belirir. Kızın elinde yine bir kağıt vardır.

Babasına doğru ilerlerken gardiyan kızı durdurur .

-Elindeki ne?

-Resim yaptım babama , ağaç resmi.

Gardiyan kitabı açar ve bakar. Ağaç resmi yasak değildir. Tekrar bakar yine bulamaz. Müdürünü arar.

-Efendim , burada bir kız var babasına ağaç resmi yapmış izin verelim mi?

Müdür

– Yasaklılar listesinde var mı ?

-Hayır efendim

-O zaman yapacak bir şey yok.

-Ama nasıl olur efendim? Ağaç bu. Dalları var , yaprakları var yeşil renkte.

-Yapacak bir şey yok alın içeri.

İstemeyerek de olsa küçük kızın yaptığı ağaç resmini babasına vermesine izin verirler .

Kız babasının yanıma gider. Resmi verir çok sevinçlidir.

Babası resmi çok beğenir.

– Kızım ne güzel bi resim bu . Bu dallardaki da ne ? Ne meyvesi bunlar?

Küçük kız:

– Hişşt baba sessiz ol. Onlar meyve değil . Kuş ,kuş !

Davetiye Challenge

İrlandalı ünlü oyun yazarı Bernard Shaw gecesini gündüzüne katar ve bir tiyatro oyunu kaleme alır. Tiyatro ilk kez sergilenecektir.Bernard Shaw’a denir ki “Bu ilk gösteri için öyle matbaada davetiye bastırmayalım.Özel konuklar gelecek. İlk gösteri için sen el yazınla yaz ilk davetiyeleri.”

Ama Shaw davetliler listesini eline aldığında bütün keyfi kaçar. Çünkü listenin ilk sırasında dönemin İngiltere başbakanı Winston Churchill vardır.

Shaw , Churchill’den nefret etmektedir. Tarikteli Churchill hakkındaki en sert , en acımasız eleştirileri Shaw yapmıştır.

Shaw , “Ben bu adama davetiye falan yazmam.” der.

Diğer arkadaşlarına davetiyeyi yazmıştır.

Shaw’ın masasında bir tek boş davetiye vardır.Churchill’in davetiyesi.

En sonunda Shaw, Churchill’in davetiyesini eline alıyor ve diyor ki kendi kendine ” Yazayım şu Churchill’e de bir davetiye. Şu İngilizler gerçek centilmenlerin biz İrlandalılar olduğunu öğrensin.”

Shaw yazıyor Churcill’in davetiyesini ama vicdanı da rahat değildir ve Churchill’in davetiyesinin altına şu notu düşüyor.

-Sayın Churchill elinizdeki bu davetiye iki kişiliktir.Gösteriye gelirken yanınızada bir arkadaşınızı da getirebilirsiniz. Eğer bir arkadaşınız varsa.

Gösteri anı gelir. Oyun sergilenecektir. Shaw’ın gözü salonun ortasındaki en ön sıradaki boş koltuktadır.Churchill’in koltuğu.Acaba gelecek mi , gelmeyecek mi?

O an Bernard Shaw’a bir zarf ulaştırılır.Bernard Shaw zarfı açar.Churchill’in el yazısı vardır. Kağıtta yazılı olan şudur.

-Sayın Shaw, ince davetinizi aldım. Teşekkür ederim. Oyununuzun ilkine gelemiyorum.İkincisine gelirim. Tabi oynanırsa.

 

kısa hikaye

baba, iki tarafına selam verdikten sonra burnunu çeken oğluna sormuş:
-neden ağlıyorsun?
oğlu cevap vermiş:
-sen neden ağlamıyorsun?

Baba adaleti

Hayallerden insan hic korkmali mi ,mucizelerden ya da yasanmamis hikayelerden?  Bazen düslediyin baharlardan kislar sicriyo ama icine dalmayinca goremiyor insan.Gunese bu yuzden dokunamayiz belkide yakar diye…ama ben dokundum çünkü o kadar guclu cektiki beni kendine durduramadim adimlarimi hatta kostum diyebilirim.öyle bir kucakladiki beni kül oldum ama yinede geriye adim atmaya cesaret edemedim sonunda anladimki bazi hayaller hayal kalmali cunki onlar öyle guzeller yetisirsen her kösesinde bir adaletsizlik bir zalimlik oldugunu farkedersin ve oda bunu farkeder ve öfkesine kapilmis seni siler ezer.Sen aşk dıye kalırsın askın kurbanına helal olsun bee ve tum yalnışlar tüm dogrular hakkı bulacaktır nezaman babaların en büyük olanı hesab sorucaktır.Işte o gün tüm maskeler düşüp herkes hakettıgını bulucaktır .

Gönderemediğim mektuplar…

Vakti gelince yapıcaklarımız ve yarım kalmış hikayelerimiz vardı seninle.
Benim gönderemediğim mektuplara yazdığım ve senin gittiğin yerde hatırlayamayacağın kadar eski ve “biz”olduğumuz zamanlara ait
Hikaye bu ya;
Geçmiş zamanların biyerlerinde yaşamış epeyce genç ve çok aşıktık birbirimize.Sen gözünden ziyade kalbinin gülen yüzüyle bana bakar “Karım” derdin.
Sen bana “karım”der susardın.benim içimde bişeyler nefesimi keserdi.Ne ben cevap verdim nede sen devamını getirdin.Biz sustuk öylece ve hep yarım kaldı hikaye.
Azımsanamayacak kadar çok vakit geçti “biz yaşlandığımızda” diye başlayıp sabahlara kadar kurduğumuz hayallerin üzerinden.
Bir evimiz vardı…Senin gittikten sonra yolunu unuttuğun,benim içinde hapsolduğum.
Ben o kapının ardında seni beklerken mektuplara yazdım hikayemizi,döndüğünde okursun diye…

Aylar geçiyordu!
Sen gelmiyordun!
Ben gel diyemiyordum!

Yıllar geçiyordu ,
Sen gelmiyordun,
Ben gel diyemiyordum.
Kapının ardında benimle beraber bıraktığın
çocuk büyüyordu…

Sen gelmiyor,
Ben gel diyemiyor
Mektuplar birikiyordu…

Yıllar geçti,
Sen gelmedin,
Ben gelmeyeceğini anladım,
Çocuk büyüdü…

Yıllar geçti,
Sen unuttun,
Ben unutmaya alıştım
Çocuk hatırlamıyordu

Yıllar geçti,
Hikaye anlamını yitirdi
“biz yaşlandığımızda” dediğimizden bu yana
“Biz yaşlanıyoruz” tek başımıza

Yıllar geçti
Biz artık vazgeçtik…