Verdiğim kararlar yüzünden hayatımın karışık olduğu bir dönemdi. İçimden dalga dalga isyan sesleri yükseliyordu. Canım çok sıkkındı. Yaşantımı bu hale getiren bendim, biliyordum, hatalı kararlarımın sorumluluğunu alıyordum ancak kendime ve çevreme duyduğum öfkem yakamı bırakmıyordu.
Kendimden, bedenimden, ruhumdan, duygusallığımdan, duygularımla aldığım kararlardan tam manasıyla nefret ediyordum. Yaşama sarılmak için yaptığım her şey tek manasıyla geri tepmişti.
Şimdi yaşama sarılmak bir yana her şeyden uzaklaşmak istiyordum. İlgimi çeken tek bir kişi, olgu ya da olay yoktu. Kaybolmuştum. Boğuluyordum. Geçim sıkıntısı, maddi yetersizlik, her gün başka yerinden çatırdayan ilişkilerim beni hızlıca kör bir kuyuya hapsediyordu. Hissediyordum, bu şekilde daha fazla ilerleyemeyecektim. İşin en fenası intihar fikri an be an zihnimde ve ruhumda kök salıyordu.
Hayatımı sonlandırmanın kötü bir fikir olmakla birlikte, acılarıma son vereceğini düşünüyordum. Annem, babam, kardeşlerim, arkadaşlarım, yıllarca emek verip elde ettiğim kariyerim… Her şey bomboştu. İçimde açılan dev boşluk beni çağırıyordu. Hayat çirkinliklerle doluydu. Umutla sarıldığım her şey, istisnasız her şey bana ihanet ediyordu.
Yaratıcıya kızgındım. İnsanları , dünya, denilen cehenneme atıp, hallerine bakıp güldüğünü düşünüyordum. İsyan bayrağını açmıştım.
Bir sabah isyanımı, yalnızlığımı, içimdeki dev boşluğu alıp yürüyüşe çıktım. Baharın ilk günleriydi. Eskiden beni neşelendiren bahar sabahı da o sabah gözüme pek çirkin ve manasız geliyordu. Uykusuz geçen gecemin hediyesi mor göz altlarımı ve bakımsız saçlarımı bir kasketle kapattım.
Perişan ve isteksiz parka ulaştım. Nefes alamıyordum. Bir banka oturup etrafı hissiz gözlerle süzmeye başladım. Düşüncelerim karamsarlık ekseninde hızla uçuşuyordu. Artık fikirlerimi takip edemez haldeydim. oturduğum yerde düşünürken yoruluyordum.
Soğuk bir metalin dürtmesiyle irkildim. Başımı kaldırdığımda yirmili yaşlarda, güneş gözlüklü ve dünyanın en kocaman gülümsemesini yüzüne yapıştırmış sarışın, çok güzel bir kızla karşılaştım.
‘ Özür dilerim. Yanınız boş mu?’
Bocaladım. Kekeleyerek ,evet, diyebildim.
Yavaş fakat kendinden emin bir tavırla boşluğu bastonu ile belirleyip oturdu.
Gülümsemesi geçmiyordu. Sanki asırlardır o gülümseme ile yaşıyordu ve yüzünün başka ifadesi yoktu.
‘ Baharda en çok kuşların cıvıltılarını seviyorum. Bir de taze çimen kokusunu.’
Yüzünü incelediğimi fark etmiş olmalıydı.
‘ Çok güzel bir sabah, değil mi? Neşe, umut, mutluluk dolu…’
Susuyordum. Gözleri görmeyen birinin neşesi, umudu ve hayattan zevk alışı, hırçınlığımı arttırıyordu.
‘ Adım Sevinç.’
İçimden, tam sana göre bir isim, diye alaylı bir cümle geçirdim. Zaten karanlık olan dünya onun için daha da karanlıkken, nasıl bu kadar neşeli oluyordu? Belli ki rol yapıyordu.
‘ Sizin?’
Kafa dinlemek, herkesten kaçmak ve kimseyle konuşmamak için tek izin günümde kaçtığım parkta, konuşmak için can atan ama ve saf bir kızla karşılamak… İyice gerilmiştim.
‘ Umut.’ Sesim bıkkındı. Bir an önce yakamı bırakmasını umuyordum. Biraz gücümü toplayınca kalkıp gidecektim.
Gülümsemesi, nasıl olduysa biraz daha yayıldı yüzüne:
‘ Harika bir isminiz var.’
Cevap vermedim.
İkinci dalga gülümsemesini geri çekti:
‘ Fakat sesiniz umutsuz. Sanırım bir derdiniz var. İsterseniz anlatabilirsiniz. Parkta rastladığınız kör bir kıza derdinizi açmanızın bir zararı olmaz. Bir daha karşılaşmayız bile. Hem karşılaşsak da siz sessizce yanımdan geçip gidebilirsiniz. Yanınıza kar kalan biraz konuşup rahatlamak olur sadece.’
Hayretle kızın yüzüne bakıyordum. Canım konuşmak istemiyordu. Fakat hırçınlığım bir perde düşmüştü. Kızda bir şeyler sevimli gelmeye başlamıştı.
Nazik olmaya ve gerginliğimi saklamaya çalışarak:
‘ Teşekkür ederim. Fakat gerçekten düşünmeye ihtiyacım var. Konuşmak istemiyorum.’ dedim. Ancak pes etmiyordu:
‘ Ölümü ne sıklıkla düşünüyorsunuz?’
Cüreti canımı sıkmaya başlamıştı. Huzursuz bir biçimde homurdandım ve kendimden beklemediğim kadar dürüst davrandım:
‘ Bu sıralar her gün.’
‘ İntihar boyutunda değil.’ dedi. Kızın biliş gücü beni şaşırttı.
‘ Bu aralar öyle…’ diye mırıldandım.
‘ Lütfen cesaretimi hoş görün. Ben yirmi üç yaşındayım ve doğuştan engelleyim. Fakat görme yetimin olmamısı, düşünmeme, hissetmeme ve komik gelecek ama görmeme engel değil.’ Gülümsemesini yine ikinci perdede genişleterek devam etti:
‘ Ben parmaklarımla görüyorum, koklayarak görüyorum, işiterek görüyorum. Kendimce bir hayal dünyam var. Babamı üç yaşındayken kaybetmişim. Fakat bilgin bir anneye sahibim. En büyük şansım o. Biliyor musunuz? Psikoloji son sınıf öğrencisiyim ve akademik kariyer yapmayı hedefliyorum. Her zaman bu kadar umutlu ve neşeli miydim? Asla! Görme yeteneğim olmadığı için hayatım hep daha zordu ve özellikle gençliğe geçiş yıllarımda büyük isyanlar yaşadım. Günlerce yataktan çıkmadığım ve hatta annemle konuşmadığım zamanlar da oldu. Eğer izin verirseniz, size o dönem annemle yaptığım ve hayatımı değiştiren bir konuşmayı anlatmak isterim. Umarım zamanınız vardır.’
Zamanım boldu. Ayrıca kız ilgimi çekmeye başlamıştı. Üstelik engelli bir kızın, engelsiz bir insana yaklaşımından biraz utanmaya başlamıştım:
‘ Zamanım müsait Sevinç, dinlemek isterim.’
‘ Sevindim.’ dedi. Gülümsemesi sinirimi bozmuyordu artık. Hatta güzel bir kızdı ve gülümseyince daha da güzelleşiyordu.
‘ Bahsettiğim dönemde, annem bir gün odama geldi. Yanıma uzandı. Bana sarıldı. Onu hafifçe ittim. Fakat o bu sefer daha sıkı sarıldı. Saçlarımı kokladı ve okşamaya başladı. Merhameti iyice sinirimi bozdu. Ona bağırdım, Umut. Ona çekip gitmesini, söyledim. En çok sana kızgınım, dedim, beni karanlık bir dünyaya getirdiğin için en çok sana kızgınım. Ancak o sakindi. Babanı hatırlıyor musun?, dedi. Babamın tütünle karışık kolonya kokusu burnuma geldi. Evet, diye mırıldandım. Sence baban yok mu oldu?, diye sordu. Bu konuyu önceden düşünmüş ve insanın yok olmayacağına karar vermiştim. Sadece bedenimizi bu dünyada bırakıyorduk. Ruhlarımızın başka bir alemde yaşadığına emindim.
Hayır, dedim. Babam hala yaşıyor ama başka gezegen gibi bir yerde. Sadece oraya gidebilmek için bedeni bu dünyada bırakmak gerekiyor.
Annemin gülümsediğini hissediyordum. Benim güzel kızım, biliyorum, zor bir yaşantın oldu, hala öyle ve öyle de olacak. Ancak unutmaman gereken bir şey var. Hepimiz bir gün bedenlerimizi bırakıp, babanın gittiği yere gideceğiz. Ancak insan olarak büyük bir sorumluluğumuz var. Sahip olduklarımızı kullanarak yapabileceğimizin en iyisini yapmak, sevebileceklerimizi en iyi şekilde sevmek, öğrenebileceklerimizi en iyi şekilde öğrenmek, sorunlarımızı en yapıcı şekilde çözmek gibi. Benim tüm uzuvlarım tam olabilir ama biliyor musun, senden eksiğim ben. Görme yeteneğin yok ama diğer yetilerin benimkilerden kat kat fazla. Daha küçücükken fark etmediğim otobüsün sesini duyup, karşıdan karşıya geçerken hayatlarımızı kurtardın, ocakta pişen yemeğin yanık kokusunu alıp beni uyandırdın ve bizi yangından kurtardın. Ezber yeteneğin muhteşem. Sen asla eksik değilsin bir tanem. Hatta sen fazlasın. Durumun böyleyken ve sen de bedenini bir gün bu dünyada bırakıp gidecekken, kendini dünyadan ve diğer insanlardan koparman doğru mu? Ölümü her gün düşün güzel kızım. Ama umutsuzlukla değil. Onu bir gerçek olarak ele al. Sen öldükten sonra, ardında kalanlar, hatta tüm dünya seni sevgiyle ve minnetle ansın. İnsanların hayatlarına dokun. Hayatlara katabileceğin her şeyi kat. Üzüntüler, sorunlar, eksiklikler her zaman olacak. Hayata karşı duruşun hep yapıcı olsun. Sevgiyi, merhameti, çalışmayı, öğrenmeyi, hissetmeyi ihmal etme. Zaman çok hızlı ilerliyor ve her geçen gün bu dünyadaki süremiz kısalıyor. Bunu her gün her gün her gün hatırla.’
Sevinç sustu.
Yüzüme tokat gibi çarptığı gerçeklerin farkındaydı ve bunu doğal karşılıyordu.
Konuşamıyordum. Yorum yapamıyordum.
Ayağa kalktı:
‘ Ben her sabah bu saatlerde buralardayım Umut. Konuşmak istersen beni görünce yanıma gelebilirsin. İstemezsen yanımdan geçip gidebilirsin. Lütfen cüretimi mazur gör. Fakat unutma, her ne için üzülüyorsan bil ki geçecek. Sana kalan ise tüm bunlar karşısındaki tavrın olacak. O tavırlar sana yeni kapılar açacak. Eğer o gün annemin dediklerini yabana atsaydım hala o yatakta sinmiş olurdum. Belki de hayatıma son vermiş… Bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var. Ölüm.’
‘ Görüşürüz.’ dedim. Sesim titriyordu. Yeniden kocaman gülümsedi. Bastonunun yardımıyla ezberlediği yolları başı dik yürümeye başladı.
Biraz ilerleyince durdu. Cebinden çıkardığı yemleri yere serpmeye başladı. Güvercinler ve serçeler yemlere doğru üşüşürken, her zaman gördüğüm ve insanlardan ürken kör kedi Sevinç’in bacaklarına sürtündü. Sevinç yere oturdu, kör kediyi kucağına aldı ve onu sevgiyle okşamaya başladı.

















