Hikaye

SEVİNÇ / ÖYKÜ

Verdiğim kararlar yüzünden hayatımın karışık olduğu bir dönemdi. İçimden dalga dalga isyan sesleri yükseliyordu. Canım çok sıkkındı. Yaşantımı bu hale getiren bendim, biliyordum, hatalı kararlarımın sorumluluğunu alıyordum ancak kendime ve çevreme duyduğum öfkem yakamı bırakmıyordu.

Kendimden, bedenimden, ruhumdan, duygusallığımdan, duygularımla aldığım kararlardan tam manasıyla nefret ediyordum. Yaşama sarılmak için yaptığım her şey tek manasıyla geri tepmişti.

Şimdi yaşama sarılmak bir yana her şeyden uzaklaşmak istiyordum. İlgimi çeken tek bir kişi, olgu ya da olay yoktu. Kaybolmuştum. Boğuluyordum. Geçim sıkıntısı, maddi yetersizlik, her gün başka yerinden çatırdayan ilişkilerim beni hızlıca kör bir kuyuya hapsediyordu. Hissediyordum, bu şekilde daha fazla ilerleyemeyecektim. İşin en fenası intihar fikri an be an zihnimde ve ruhumda kök salıyordu.

Hayatımı sonlandırmanın kötü bir fikir olmakla birlikte, acılarıma son vereceğini düşünüyordum. Annem, babam, kardeşlerim, arkadaşlarım, yıllarca emek verip elde ettiğim kariyerim… Her şey bomboştu. İçimde açılan dev boşluk beni çağırıyordu. Hayat çirkinliklerle doluydu. Umutla sarıldığım her şey, istisnasız her şey bana ihanet ediyordu.

Yaratıcıya kızgındım. İnsanları , dünya, denilen cehenneme atıp, hallerine bakıp güldüğünü düşünüyordum. İsyan bayrağını açmıştım.

Bir sabah isyanımı, yalnızlığımı, içimdeki dev boşluğu alıp yürüyüşe çıktım. Baharın ilk günleriydi. Eskiden beni neşelendiren bahar sabahı da o sabah gözüme pek çirkin ve manasız geliyordu. Uykusuz geçen gecemin hediyesi mor göz altlarımı ve bakımsız saçlarımı bir kasketle kapattım.

Perişan ve isteksiz parka ulaştım. Nefes alamıyordum. Bir banka oturup etrafı hissiz gözlerle süzmeye başladım. Düşüncelerim karamsarlık ekseninde hızla uçuşuyordu. Artık fikirlerimi takip edemez haldeydim. oturduğum yerde düşünürken yoruluyordum.

Soğuk bir metalin dürtmesiyle irkildim. Başımı kaldırdığımda yirmili yaşlarda, güneş gözlüklü ve dünyanın en kocaman gülümsemesini yüzüne yapıştırmış sarışın, çok güzel bir kızla karşılaştım.

‘ Özür dilerim. Yanınız boş mu?’

Bocaladım. Kekeleyerek ,evet, diyebildim.

Yavaş fakat kendinden emin bir tavırla boşluğu bastonu ile belirleyip oturdu.

Gülümsemesi geçmiyordu. Sanki asırlardır o gülümseme ile yaşıyordu ve yüzünün başka ifadesi yoktu.

‘ Baharda en çok kuşların cıvıltılarını seviyorum. Bir de taze çimen kokusunu.’

Yüzünü incelediğimi fark etmiş olmalıydı.

‘ Çok güzel bir sabah, değil mi? Neşe, umut, mutluluk dolu…’

Susuyordum. Gözleri görmeyen birinin neşesi, umudu ve hayattan zevk alışı, hırçınlığımı arttırıyordu.

‘ Adım Sevinç.’

İçimden, tam sana göre bir isim, diye alaylı bir cümle geçirdim. Zaten karanlık olan dünya onun için daha da karanlıkken, nasıl bu kadar neşeli oluyordu? Belli ki rol yapıyordu.

‘ Sizin?’

Kafa dinlemek, herkesten kaçmak ve kimseyle konuşmamak için tek izin günümde kaçtığım parkta, konuşmak için can atan ama ve saf bir kızla karşılamak… İyice gerilmiştim.

‘ Umut.’ Sesim bıkkındı. Bir an önce yakamı bırakmasını umuyordum. Biraz gücümü toplayınca kalkıp gidecektim.

Gülümsemesi, nasıl olduysa biraz daha yayıldı yüzüne:

‘ Harika bir isminiz var.’

Cevap vermedim.

İkinci dalga gülümsemesini geri çekti:

‘ Fakat sesiniz umutsuz. Sanırım bir derdiniz var. İsterseniz anlatabilirsiniz. Parkta rastladığınız kör bir kıza derdinizi açmanızın bir zararı olmaz. Bir daha karşılaşmayız bile. Hem karşılaşsak da siz sessizce yanımdan geçip gidebilirsiniz. Yanınıza kar kalan biraz konuşup rahatlamak olur sadece.’

Hayretle kızın yüzüne bakıyordum. Canım konuşmak istemiyordu. Fakat hırçınlığım bir perde düşmüştü. Kızda bir şeyler sevimli gelmeye başlamıştı.

Nazik olmaya ve gerginliğimi saklamaya çalışarak:

‘ Teşekkür ederim. Fakat gerçekten düşünmeye ihtiyacım var. Konuşmak istemiyorum.’ dedim. Ancak pes etmiyordu:

‘ Ölümü ne sıklıkla düşünüyorsunuz?’

Cüreti canımı sıkmaya başlamıştı. Huzursuz bir biçimde homurdandım ve kendimden beklemediğim kadar dürüst davrandım:

‘ Bu sıralar her gün.’

‘ İntihar boyutunda değil.’ dedi. Kızın biliş gücü beni şaşırttı.

‘ Bu aralar öyle…’ diye mırıldandım.

‘ Lütfen cesaretimi hoş görün. Ben yirmi üç yaşındayım ve doğuştan engelleyim. Fakat görme yetimin olmamısı, düşünmeme, hissetmeme ve komik gelecek ama görmeme engel değil.’ Gülümsemesini yine ikinci perdede genişleterek devam etti:

‘ Ben parmaklarımla görüyorum, koklayarak görüyorum, işiterek görüyorum. Kendimce bir hayal dünyam var. Babamı üç yaşındayken kaybetmişim. Fakat bilgin bir anneye sahibim. En büyük şansım o. Biliyor musunuz? Psikoloji son sınıf öğrencisiyim ve akademik kariyer yapmayı hedefliyorum. Her zaman bu kadar umutlu ve neşeli miydim? Asla! Görme yeteneğim olmadığı için hayatım hep daha zordu ve özellikle gençliğe geçiş yıllarımda büyük isyanlar yaşadım. Günlerce yataktan çıkmadığım ve hatta annemle konuşmadığım zamanlar da oldu. Eğer izin verirseniz, size o dönem annemle yaptığım ve hayatımı değiştiren bir konuşmayı anlatmak isterim. Umarım zamanınız vardır.’

Zamanım boldu. Ayrıca kız ilgimi çekmeye başlamıştı. Üstelik engelli bir kızın, engelsiz bir insana yaklaşımından biraz utanmaya başlamıştım:

‘ Zamanım müsait Sevinç, dinlemek isterim.’

‘ Sevindim.’ dedi. Gülümsemesi sinirimi bozmuyordu artık. Hatta güzel bir kızdı ve gülümseyince daha da güzelleşiyordu.

‘ Bahsettiğim dönemde, annem bir gün odama geldi. Yanıma uzandı. Bana sarıldı. Onu hafifçe ittim. Fakat o bu sefer daha sıkı sarıldı. Saçlarımı kokladı ve okşamaya başladı. Merhameti iyice sinirimi bozdu. Ona bağırdım, Umut. Ona çekip gitmesini, söyledim. En çok sana kızgınım, dedim, beni karanlık bir dünyaya getirdiğin için en çok sana kızgınım. Ancak o sakindi. Babanı hatırlıyor musun?, dedi. Babamın tütünle karışık kolonya kokusu burnuma geldi. Evet, diye mırıldandım. Sence baban yok mu oldu?, diye sordu. Bu konuyu önceden düşünmüş ve insanın yok olmayacağına karar vermiştim. Sadece bedenimizi bu dünyada bırakıyorduk. Ruhlarımızın başka bir alemde yaşadığına emindim.

Hayır, dedim. Babam hala yaşıyor ama başka gezegen gibi bir yerde. Sadece oraya gidebilmek için bedeni bu dünyada bırakmak gerekiyor.

Annemin gülümsediğini hissediyordum. Benim güzel kızım, biliyorum, zor bir yaşantın oldu, hala öyle ve öyle de olacak. Ancak unutmaman gereken bir şey var. Hepimiz bir gün bedenlerimizi bırakıp, babanın gittiği yere gideceğiz. Ancak insan olarak büyük bir sorumluluğumuz var. Sahip olduklarımızı kullanarak yapabileceğimizin en iyisini yapmak, sevebileceklerimizi en iyi şekilde sevmek, öğrenebileceklerimizi en iyi şekilde öğrenmek, sorunlarımızı en yapıcı şekilde çözmek gibi. Benim tüm uzuvlarım tam olabilir ama biliyor musun, senden eksiğim ben. Görme yeteneğin yok ama diğer yetilerin benimkilerden kat kat fazla. Daha küçücükken fark etmediğim otobüsün sesini duyup, karşıdan karşıya geçerken hayatlarımızı kurtardın, ocakta pişen yemeğin yanık kokusunu alıp beni uyandırdın ve bizi yangından kurtardın. Ezber yeteneğin muhteşem. Sen asla eksik değilsin bir tanem. Hatta sen fazlasın. Durumun böyleyken ve sen de bedenini bir gün bu dünyada bırakıp gidecekken, kendini dünyadan ve diğer insanlardan koparman doğru mu? Ölümü her gün düşün güzel kızım. Ama umutsuzlukla değil. Onu bir gerçek olarak ele al. Sen öldükten sonra, ardında kalanlar, hatta tüm dünya seni sevgiyle ve minnetle ansın. İnsanların hayatlarına dokun. Hayatlara katabileceğin her şeyi kat. Üzüntüler, sorunlar, eksiklikler her zaman olacak. Hayata karşı duruşun hep yapıcı olsun. Sevgiyi, merhameti, çalışmayı, öğrenmeyi, hissetmeyi ihmal etme. Zaman çok hızlı ilerliyor ve her geçen gün bu dünyadaki süremiz kısalıyor. Bunu her gün her gün her gün hatırla.’

Sevinç sustu.

Yüzüme tokat gibi çarptığı gerçeklerin farkındaydı ve bunu doğal karşılıyordu.

Konuşamıyordum. Yorum yapamıyordum.

Ayağa kalktı:

‘ Ben her sabah bu saatlerde buralardayım Umut. Konuşmak istersen beni görünce yanıma gelebilirsin. İstemezsen yanımdan geçip gidebilirsin. Lütfen cüretimi mazur gör. Fakat unutma, her ne için üzülüyorsan bil ki geçecek. Sana kalan ise tüm bunlar karşısındaki tavrın olacak. O tavırlar sana yeni kapılar açacak. Eğer o gün annemin dediklerini yabana atsaydım hala o yatakta sinmiş olurdum. Belki de hayatıma son vermiş… Bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var. Ölüm.’

‘ Görüşürüz.’ dedim. Sesim titriyordu. Yeniden kocaman gülümsedi. Bastonunun yardımıyla ezberlediği yolları başı dik yürümeye başladı.

Biraz ilerleyince durdu. Cebinden çıkardığı yemleri yere serpmeye başladı. Güvercinler ve serçeler yemlere doğru üşüşürken, her zaman gördüğüm ve insanlardan ürken kör kedi Sevinç’in bacaklarına sürtündü. Sevinç yere oturdu, kör kediyi kucağına aldı ve onu sevgiyle okşamaya başladı.

Dev Himalaya Zambağı

Tatil boyunca Hülya ile birlikte her anımızı sualtında geçirmeyi seçer ve çevre gezilerinden uzak dururuz. Ancak, oluşacak basınç farkından dolayı göklerde vurgun yememek için uçak yolculugu öncesinde yirmi dört saat tüplü dalış yasağı vardır. Bu kuralı sadece masa başında düşünerek mi bulmuşlar, yoksa yolculardan birisi kabinde kıvranmaya başladıktan sonra mı akıl etmişler bilemiyorum ama bu spor tehlikelidir.

Dolayısıyla son gün sokaklarda boş boş gezerek zaman öldürmek veya gökdelenlerin yemek katlarında göbeklerimizi test etmek yerine, rehberimizin önerisine kulak vererek gözümüzü yeşile doyurmak üzere yola koyulduk. Borneo’nun zümrüt rengi ormanları, koruma altındaki zeki canlıların eviydi güya, ama tepeye ulaşana kadar bir tane bile orangutana rastlamadık. Çok da dert etmedik bu durumu, çünkü turumuzun amacı başkaydı.

Yüzlerce basamağın sonunda bizi, iki metreyi aşkın boyuyla alışılmadık bir bitki ve önünde sıraya girmiş bir kalabalık karşıladı. Doğal vatanına kıyasla minicik bir tepenin üstündeydi, ama bakıcılarının özenli gayretleri sonucunda olgunluk çağına erişmişti. Adından da anlaşılacağı üzere Dev Himalaya Zambağı bu coğrafyaya yabancıydı ve Çin hükûmetinin bölgeye bir armağınıydı.

Bu Çinliler gercekten de uyanık adamlar, sadece ucuz işçilikle milyarı geçkin nufuslarını doyuramayacaklarını bildikleri için, kimi zaman kıyasıya rekabeti  bırakıp uzun vadeli  işbirlikleri kuruyorlar. Devlet destekli politikalar neticesinde dünyanın saygın hayvanat bahçelerine panda yolluyor, iklimi uygun yerlere nadir bulunan bitkiler gönderiyor ve kültürlerinin sadece yelpaze ile dans etmek, çubukla yemek yemek ve dövüşmekten ibaret olmadığını gösteriyorlar.

Malezya’nın payına düşen bu Dev Himalaya Zambağı’nın etrafını sarmış meraklılar arasındaki yerimizi alarak beklemeye geçtik. Takvimlere göre bugün Dev Himalaya Zambağı’nın çiçek açması gerekiyordu ve bu olay pek nadiren gerçekleştiği için hem yöre insanı hem de turistler icin özel bir tarihti. Gövdesi o kadar heybetliydi ki, bitkinin çiçeklenmek için gereken enerjiyi biriktirmesi altı buçuk sene sürüyordu.

Dev Himalaya Zambağı’nı ilk duyduğumda, tek bir bitkinin, çevre köylere gelir kapısı olması garibime gitmişti. Ancak dimdik bir tepeye çıkmak icin bir saate yakın ter dökmenin verdiği yorgunluk, yüksek irtifada oksijenin azalmasıyla oluşan sarhoşluk hissi, ve onlarca insanın bulaşıcı heyacanı neticesinde anın büyüsüne kapılmıştım. Ağzım kurumuş, soluk alışverişim sıklaşmış bir şekilde sıranın bize gelmesi için sabırsızlanıyordum.

Hülya ile her yurtdışı seyahati, kimin çektiği fotoğraf daha çok beğenilecek, diye aramızda tatlı bir yarışın başlamasına vesile olur. Makinelerimizin kapasitesi ölçüsünde az bulunur pozlar yakalar ve eve döner dönmez, uygunca rötuşladıktan sonra sosyal medyadan paylaşırız.

Elimde mütevazı kameram ile gösterişli çiçeğin bize hoş geldiniz demesini beklerken gözüm bir taraftan ellerinde daha büyük objektif tutanların üstündeydi. Belki bir şeyler öğrenir de kendime avantaj sağlarım diye kemaralarını hangi ayarda tuttuklarını görmeye çalışıyordum. Fotoğrafçılık da aynen dalış gibi, ekipmanın başarınızı doğrudan etkilediği bir hobidir. O kadar yatırım yaptıklarına göre ışığın açısından, kompozisyondan falan benden daha iyi anlıyor olmalılardı.

Etrafı kolaçan ederken gözüme kara gözlüklü ve beyaz bastonlu bir kadın takıldı. İlgimi çektiği ve de beni fark edip ayıplama olasılığı olmadığı için biraz daha dikkatle inceledim. Basbayağı kördü. Peki ne işi vardı ki burada, Dev Himalaya Zambağı’nı göremeyecek olduktan sonra bunca zorluğa niye katlanmıştı acaba.

Aklım, görme yetisini kaybetmiş bu ziyaretçi ile meşgulken flaşlar çakmaya başladı. Süleyman hadi, diye arkamdan ittirdi beni Hülya. Sevgili karımın verdiği ivmeyle atılırken kadıncağızın da karşı yönden bana doğru ilerlediğini fark ettim. Patlayan flaşların sesinden mi, insanların hayranlık dolu ifadelerinden mi, artık nerden anladıysa ellerini öne uzatmış vaziyette çiçeğe yaklaşıyordu. Fotoğraf makinesinin omuz kayışı elime dolandı ve kendimi koruyacak hamleyi yapmakta geciktim. Çarpmanın şiddetiyle, sendeleyerek iki adım attı ve dengesini toparlayamayınca, seyredenlerin hayret nidaları arasında devriliverdi.

Aslında can havliyle en yakınındaki cisme sarılmak yerine ellerini yere koysaydı, basit bir kaza olarak geçiştirilebilecekti. Fakat ileriye doğru açılmış olan elleri havada savrulurken, buraya toplanma sebebimiz olan doğa harikasının gövdesine denk geldi. Dev Himalaya Zambağı, bir anda cüce bir bitkiye dönüştü; üçte ikilik bölümü kırılmıştı.

Etraf bu denli kalabalık olmasa, belki bir omuz darbesiyle kendime yol açıp koşa koşa uzaklaşırdım olay yerinden. Beni ense fotoğrafımdan tanıyıp da yakalamalarına imkan yoktu. Oysa beni bulmak için aramalarına bile gerek olmadı, çünkü kaçamadım. Hülya bir polis edasıyla sımsıkı bileklerimden kavramış tutuyordu beni. Bir hafta öncesinde Malezya haberlerine çıkacağım kimin aklına gelirdi ki? Hülya ile iddiaya girmiş olsam, sağlam bir bahis kazanabilirdim. Yine de oldukça şanslı olduğumu itiraf etmeliyim. Kırılan bitki, türünün tek örneği değilmiş, civarda bir sürü kardeşi varmış. Yoksa muhtemelen para cezasıyla paçayı yırtamazdım.

KAVGA (HİKAYE)

‘ Bir çay daha getireyim mi abi?’

Garsonun sesiyle irkildi.

‘ Olur, getir.’ dedi.

Gözlerini tekrar denize dikti. Hava kapalıydı, deniz hırçındı. Üşüyordu. Montunun yakasını rüzgardan korunmak için biraz daha kaldırdı. Koca çay bahçesinde yalnızdı. Sabahın bu saatlerinde, insanların çoğu ya işte ya okulda olurdu. Saatine göz attı. On sıfır üç…

Hayatının bir gününe daha başlamıştı işte. Bir gün daha… Boş boş oturmasına rağmen gün yine hızla akıp geçecekti. Yine akşam olacak, o yine tek göz bekar odasına dönecek, bir parça peynir ekmek yiyecek, biraz kitap karıştırıp, bir iki cümle okuyup uyuyacaktı. Sonra bir daha erkenden uyanacak, üstüne montunu alıp çıkacaktı. Tekrar buraya gelecek, yine bu masaya oturacak ve çay söyleyecekti.

‘ Beklettim mi?’

‘ Hem de nasıl…’

Deniz dalgalarını seyre dalmışken o sessizce gelip karşısındaki iskemleye gelip yerleşmişti bile.

Garson geldi. Çayı bırakıp gitti.

‘ Neden böyle yapıyorsun?’

‘ Sen neden öyle yaptıysan, ondan. Neden bırakıp gittin?’

Kadın siyah uzun saçlarını el çabukluğuyla toparlayıp sırtından aşağı saldı. Ne zaman işin içinden çıkamasa öyle yapardı. Gözlerini önüne dikti. Cevap vermedi.

Bir müddet sessiz oturdular. İki kara bulut arasından güneş hafifçe kendini gösterdi. Bulutların arasından hafif ışık hüzmeleri gönderdi onlara.

Sessizliği adam bozdu:

‘ Ben sana o gün gitme dediğim halde neden gittin? Neden sözümü dinlemedin. ‘

‘ Bunu her gün konuşuyoruz.’ dedi kadın. Yorgundu.

‘ Evet ve her gün konuşacağız. Seninle buluştuğumuz her gün sana bu soruyu soracağım. Çünkü anlamıyorum. Sana öfkeliyim. Sen sadece kendi hayatını bitirmedin. Benim hayatımı da söndürdün. Eğer her gün yanıma geleceksen, her gün bu soruyu duymaya hazır ol.’

Kadın denize baktı. Rüzgar saçlarını okşuyor sonra saçlarının kokusunu adamın burnuna taşıyordu. Adam uzanıp kadının saçlarına dokunmak istedi. Acaba eskisi kadar yumuşak mıydı saçları?

Adamın gözleri doldu. Bakışlarını kaçırdı ondan. Ağlamamak için verdiği mücadeleyi kaybetmek üzereydi. Her gün bu noktada göz yaşlarına yeniliyordu.

‘ Ailenin sana ihtiyacı var. ‘

‘ Benim ailem sendin.’ Adam netti ve konuyu kapatmıştı. Kadın anladı, sustu.

Dalgalar çay bahçesinin kenar duvarlarını sinirli sinirli dövüyordu. Gel git sesi de öfkeliydi. Sanki adamın ruhunda biriken öfkenin dış dünyadaki temsilcileriymiş gibi çılgınca yükselip alçalıyorlardı.

‘ Eğer o gün, gitmeseydin, eğer o gün gitmeseydin… Bugün gerçekten karşımda oturuyordun. O fırtınada çıkmak zorunda mıydın yola? Dur, söyleme. Hastanın hayatı tehlikedeydi değil mi? Hastanın hayatı… Ya şimdi benim hayatım. O gece bile bile ölüme gittin sen. Sadece sen ölmedin. Doğmamış bebeğimizi, umutlarımızı, hayatımızı, beni de öldürerek gittin. Senden nefret ediyorum. Sevgimin büyüklüğü kadar, anladın mı, sevgimin büyüklüğü kadar nefretim de büyük sana. Git, gelme, bir daha gelme. Rahat bırak beni.’

Garson yanına geldi. Elini omzuna koyup adamı sakinleştirmeye çalıştı. Adam bir an duraladı. Zihnindeki bağrışların gerçeğe döküldüğünü anladı. Garsonun elini omuzundan çekti.

‘ İyiyim, tamam.’ diye mırıldandı.

Garson masanın üzerinde duran soğumuş çay bardağını aldı. Sakindi.

‘ Abi.’ dedi. ‘ Üşüdün sen burada, gel içeriye sana sıcak bir çay vereyim. Sobanın başında ısın. Olmaz mı?’

Adam sessizce başını salladı. Karşısındaki boş sandalyeye umutsuzca baktı. Sevdiği kadın gitmişti.

Ayağa kalktı. Hafifçe sendeledi. Mafsalları boşaldı bir an. Sonra toparladı. Garsonun önüne düşüp, mutfağa gitti.

O gün işe başlayan garson hayretle olanı biteni izliyordu. Garson sessizce adamı sobanın yanındaki sandalyeye oturttu. Yeniden sıcak demli bir çay hazırlayıp adama verdi. Adam dalgın dalgın çayını yudumlarken yanından ayrıldı. Gözlerini onlara dikmiş bakan yeni garsonun yanına gitti.

‘ Alış bu duruma. Aman doktor beye de iyi davran. Buhran geçiriyor. Geçen kış karısını, doğmamış bebeğini fırtınada kaybetti. Böyle gelir, bütün gün oturur, kendi kendine kavga eder, gider. Zararsızdır. Akşama da babası gelir. Yediğini içtiğini öder, durumunu sorar, gider. Ne yapsın garibanlar. Doktor beyi uzaktan izleyip sahip çıkıyorlar. Yoksa çoktan meczup olmuştu gariban. Aman kardeş sen de dikkat et, geldiğinde gözün üzerinde olsun.’

Yeni garson şaşkın şaşkın başıyla evet dedi. Doktor beye baktı.

Sandalye tepesinde bir yığın gibi oturmuş, titreyerek çayını yudumluyor, uzaklara boş boş bakıyordu.

ENKAZ (HİKAYE)

Yalancı baharın aldatıcı güneşini sevmiştim. Sonbaharın bitmez tükenmez rüzgarı ve yağmuru bir kaç günlüğüne mola vermişti anlaşılan. Evdeki ufak tefek işlerimi haline yoluna koyup sahil boyunca yürümek, belki ince belli bardakta demli bir çay içmek için kendimi dışarı attım.

Kalın eşofman takımım güneş kendini bulutların arasında sakladığı kısa zaman dilimlerinde beni ısıtmaya yetmiyordu. Fakat güneş halime acıyor olsa gerek, fazla nazlanmadan beyaz bulutların arasından sıyrılıyor, sıcak şualarını bedenime gönderiyordu.

Kendimden, yaşamımdan hoşnut uyanmıştım. Gün aynı hoşnutlukla devam ediyordu. En yoğun çalışma zamanlarımda emeklilik günlerimin tadını çıkarmak için ettiğim yeminleri tutma vakti gelmişti çoktan. Dik yokuştan ilerlerken az sonra kıyısında kenarında nemli hafif rüzgarını içime çeke çeke yürüyeceğim sahili seyrediyor, tatlı, sakin mavide miyop astigmat gözlerimi dinlendirmeye çalışıyordum.

Birden keskin bir fren sesi ve akabinde gelen çığlıkla sıçradım.

Gövdem ve başım içgüdüsel, aniden ve tereddütsüz sesin geldiği yöne doğru döndürdüler ruhumu.

Genç bir kız kanlar içinde yerde yatıyor, şoför koltuğundan inmiş orta yaşlı adam şoke olmuş, kıpırdamadan kıza bakıyordu. Nasıl olduğunu anlamadan kendimi genç kızın nabzına bakarken buldum. Çevrede toplanmış bir genci parmağımla işaret ederek, avazım çıktığı kadar bağırdım:

‘ Derhal acili ara ve açık adresi ver. Çabuk!’

Sürücünün titrediğini açıkça görüyordum. Kekeleyerek yaşayıp yaşamadığını sordu. Nabzı zayıf, dediğimde dili çözüldü. İnişli çıkışlı ses tonuyla kızın aniden yola fırladığını, onu görmediğini, frene bastığında her için çok geç olduğunu, ara sokağa uygun hızla gittiğine dair çevredeki herkesin şahit olduğunu anlatıyor, ara ara eğilip kıza bakıyor, sonra tekrar ayağa kalkarak elleriyle kendi başını ovuşturuyor sonra ritüeline devam ediyordu.

Çevredeki seyirci grubundan birine sürücüyü sakinleştirme görevini verdikten sonra ilk yardım bilgilerimi uygulamaya başladım genç kıza. Bir önceki sene çalıştığım şirketin verdiği eğitimden sonra hafızamdan silindiğine emin olduğum tüm bilgiler adeta akıyordu.

Ambulans gelene dek yapabileceğim her şeyi yapmıştım. Ambulans sirenleri, polis araçları, buhran geçiren sürücü ve hafif nabzı ile yaşamla ölüm arasında asılı kalmış bir genç kız…

Bir kaç saat süren keşmekeşten sonra ameliyattan sağ salim çıkan kızın haberiyle rahatlamıştık. Çantası ya da kimliği yoktu. Mahalleli de tanımıyordu onu. Şahitler sürücünün yavaş gittiği konusunda beyan vermişler, zaten kayıtta olan kameralardan da gerekli tespit yapılmış, adam serbest kalmıştı. Serbest kalır kalmaz hastaneye gelmiş, kızın odasının koridorunda volta atan bana katılmıştı.

Genç kızın önlem olarak yoğun bakımda kalacağını söyleyen doktorlar beni, sürücü Ahmet beyi ve bize sonradan katılan eşi Nur hanımı evlerimize gönderdiler.

Ertesi sabah uyanır uyanmaz hastaneye gittim. Odasının kapısına uzandığımda kapı açıldı ve iki tane polis memuru ile burun buruna geldim. Bir önceki günden tanışıklığım olan polis memurları genç kız için kimsenin hastaneye baş vurmadığını, genç kızın kazadan hemen önce karnından iki kere bıçaklandığı bilgisini benimle paylaştılar. Hiç tereddüt etmeden genç kızın bakımını üstlendiğimi, söyledim onlara. Birden beynimde bir gelecek tasarladığımı fark ettim. Nerden geldiği ve başında ne gibi bir dert olduğunu umursamıyordum. Annelik duygusunu hiç tatmasam da genç kıza bir anne şefkati ile destek olmak için yanıp tutuşuyordum. Hastaneden çıktığında onu evime götürecek, yalnızlığıma can yoldaşı katacaktım onu. Memurlardan onunla görüşmek için izin istedim ve odaya girdim.

Elinin üzerindeki kurumuş kanlar temizlenmiş, ince bileklerinden uzun parmaklarına uzanan motifli kına şekilleri gün yüzüne çıkmıştı. Başını biraz ilerdeki pencereye çevirmiş, yavaş ritimle, zorlanarak nefes alıyordu. Kızıl saçları yer yer kurumuş kanla uyumlu, parlıyordu güneş hüzmelerinde.

İçimi yakan bir şey vardı. Yatağının yanı başında az önce memurlardan birine ev sahipliği yapmış iskemleye çöktüm yavaşça. Başını bana doğru çevirdi. Göz pınarlarından ip gibi süzülen göz yaşları kalbimin tam ortasına damladı. Bir müddet sustuk. Dün bilinci kapalı da olsa, sanki bugün beni tanımıştı.

Her ne kadar onu yormak istemesem de merakıma engel olamıyor, ara ara sorular soruyordum. Fakat o sükûnetini bozmuyor, gözleriyle beni anlamadığını anlatmaya çalışıyordu.

Biraz sonra Ahmet bey ve Nur hanımın sesi de koridorda yankılanmaya başladı. Memurlardan genç kızla ilgili bilgi alıyorlardı.

On dakika kadar sonra polis memurları yanlarında bir doktorla içeri girdiler. Genç kız Türkçe bilmiyordu ve muhtemelen Araptı. Doktor ona Arapça bir şeyler sordu ve kız gözlerinde parıltıyla cevap verdi. Iraklıydı, on altı yaşındaydı, babası onu para karşılığı satmıştı ve buraya getirilmişti. Onu satın alan adamlara direndiği için sokak ortasında bıçaklanmıştı ve kaçarken kaza geçirmişti.

Polis memurları beni, Ahmet beyi ve Nur hanımı odadan çıkarıp ifade almaya devam ettiler.

Koridorda beklerken tasarılarımı genişletiyordum. Gerekli mercilere baş vuracak, genç kız için ne gerekiyorsa yapacaktım. Belki ona yeni bir kimlik vermelerini bile sağlayabilirdim. Belki nüfusuma alırdım onu. Hayat boyu biriktirdiklerim ile ona güzel bir gelecek sağlayabilir, hayatta bir şansı olması için vesile olabilirdim.

Odadan çıkan polis memurları, olayın boyut değiştirdiğini, adli bir vaka olduğu için daha fazla müdahil olmamamızı istediler. Ayrıca Ahmet beyden de şikayetçi değildi genç kız. Ahmet bey kendisine uzatılan bir kaç forma imza attı ve hafifleyen yüreğinin yüzüne vurduğu sevinç mimiklerine engel olamadan, eşini alıp hastaneden ayrıldı.

Ancak ben gitmek istemiyordum. İyileşene kadar genç kızın yanında tüm bakımını üstlenmek, hastane çıkışı ona yeni bir yaşam hediye etmek istiyordum.

Polis memurları daha fazla kalmamam için beni ikna etmeye çalışıyor, bunca işin arasında bir de laftan anlamaz meraklı bir kadınla uğraşmaktan alenen bunalıyorlardı.

Sonunda yenileceğimi bile bile ısrarlarımı sürdürdüm. Fakat sonunda zaten yorgun düşmüş memurlara eziyet ettiğimi istemeden de olsa kendime itiraf ettim ve hastaneden ayırılmaya karar verdiğimi ancak her gün uğrayıp bilgi alacağımı, söyledim.

‘ Nasıl isterseniz.’ dedi sesi bıkkın memurlardan biri.

Telefon numaramı onlara bıraktım ve gece gündüz istedikleri saatte gereken bir şey olursa bana ulaşmalarını rica ettim. 

‘ Son bir sorum olacak memur bey.’

‘ Buyurun.’ Sor ve çek git artık, tonlamasını alt yazıda okudum.

‘ Adı nedir?’

‘ Hasibe.’

Gün boyu ismi beynimde döndü durdu. Avukatımla görüşürken, Hasibe için kıyafet alış verişi yaparken, evdeki boş odayı onun için temizleyip paklarken… Hasibe… Benim hiç sahip olamadığım evlat… Hasibe.

Hayatımda ilk kez kendimi anne gibi hissediyordum. Kızım evine dönecekti, bana gelecekti, tanımasam da tanıyordum onu işte… Hastaneden çıkar çıkmaz yuvamıza dönecekti, belki zamanla bana anne diyecekti.

Ara ara çarpan yüreğimin sesini işitiyordum. Hayallerimin içinde Hasibe vardı. Ona öyle güzel bakacaktım ki; kısa zamanda kilo alacak, eli yüzü açılacaktı. Yepyeni elbiseleri olacak, Türkçe öğrenecekti. Sıkı bir eğitim alacak, bol bol kitap okuyacak kendini geliştirecekti. Zamanla işi olacak sonra aşık olacaktı. Bana anlatacaktı her şeyini. Anne diyecekti bana, anne.

Kendimi çok kaptırmamam konusunda beni uyaran avukatıma inat, sen ne yapıyorsun öyle bilmediğin biri evine alınır mı, diye hayallerimle oynamaya kalkışan akraba ve komşularıma inat… Biz anne kız olacaktık Hasibeyle.

Her gün ziyaret saatinde soluğu hastanede alıyor, getirdiğim hediyelerle Hasibe’nin yüzünü güldürmeye çalışıyordum. Hafif bir sevinç dalgası gözlerinden geçip gidiyor ardından durgunlaşıyordu kızım. Aradan geçen zamanla Hasibe biraz daha toparlanmış, artık tasarılarımı dinleyebilecek kadar dinlenmişti. Arap doktordan tercümanlığını rica ettim. Doktor Hasibe’ye hayallerimi ve gelecek planlarımı anlatırken Hasibe’nin yüzü hafif hafif bulutlanmaya başladı. Doktorun konuşması biterken hıçkırarak ağlıyor, kesik kesik bir şeyler anlatıyordu. Dilini bilmesem de her kesik kelimenin hayal yapımın altından bir tuğla çekişini yüreğimde duyumsuyor, acı içinde kıvranmaya başlayan ruhumu dizginlemeye gayret ediyordum.

Resmi makamlar gerekli işlemleri başlatmıştı, Hasibe’nin annesi ve kız kardeşleri Türkiye’ye getiriliyordu. Sosyal kurumlar onlara destek olacak ve hasretiyle tutuştuğu gerçek annesi ve kardeşleriyle yeni bir hayata başlayacaktı Hasibe. Kurduğum iki kişilik dünya doktorun her cümlesinde yıkılıyor, enkazının tozu toprağı bulaşıyordu her yerime.

Kısa zamanda umutsuz bir aşka bağlanmış yeni yetme bir gencin acısı ile sarsılıyordum. Bir yanım Hasibe için sevinirken, diğer yanım, daha büyük bir parçam kendime ağlıyordu.

Omuzlarımı düşürmüş hastane kapısından bahçeye çıkarken, Hasibe için ayırdığım maddi gücümü Hasibe, annesi ve kardeşleri için harcamaya karar vermiştim. Ancak daha önce başa çıkmam gereken çok büyük bir sorunum vardı. Yarattığım enkazdan ben nasıl çıkacaktım?

 

Zindandın ruhum

Zindan her yerdeymiş, kuyu zindan, zaman zindan, hayat zindan, onu Yusuf gibi güzelleştirmek senin elinde müjdesi aha varmış imtihan çilesi ve zindanın sırrı zaman , Yusuf’un en büyük sırrı insanlığın sırrına yol alıyordu nasıl mı ?

Hele zaman geleceğin düşmanı, hele gelecek şimdiyi yıkan en büyük silah.

CAN KIRIĞI

Bana bıraktığın acıları not ettiğim defterden hesapladım tüm varlığını. Çıkan sonuç hep eksiydi. Yanlış hesaplamış olma ümidiyle tekrar tekrar denedim çıkan sonucu. Bendeki bir artı o eksiyi götüremedi.
Farklı camlardan baktığımız aynı gökyüzü, aynı tadı asla vermiyordu artık sana günyüzü . Bir daha asla çıkmayacaktı aynı kapılar bana. Ben kapattığım kapıları bu kez daha iyi kilitledim. Geçen giden bir roman
konusu olacaktık. Belki torunlarımız okuyacaktı bilmeden . Tek bir soru var aklımda. Beni neden bu kadar üzdün?Continue reading

Maviye Hasret

Denizle mavi bir olmuş köpürüyorlar, gördüğümde neden dedim bu kadar azgınlığın sebebi, demesin mi biz asıl maviden uzağız, nasıl yani, gök yüzüne aşık olmuşlar meğer, yağmurda o yüzden kavuşmak adına yağarmış ki deniz daha kavuşamadan hengamelerle boğulurmuş

İnsanlık Yolunda

“İnsan ölmeli, ölmeli aslında
Görülenler yetmeli, yetmeli şekiller insanlık dünyasında”
Kepenklerin indirildiği, birilerinin ölürken birilerinin dünyaya geldiği, bazılarının uyurken bazılarının güne yeni başladığı belli belirsiz, zamansız bir vakit… Bu vakitlerde kalem tutmakta zorlanıyor insan. Düşünemiyor bile karşında o dururken. Hele gözlerinin kıvılcımlarını, gülücüklerinin enerjisini başkalarıyla israf ederken, bu kadar kalabalık ve gürültünün ortasında bir tek onu düşünürken, bir şeyler oluşturmalı zihinde. Düşünmeli ve bulmalı çıkış yolu. Çabaladıkça bozuk plak hissi veriyor ve kapatıyor kulaklarını. Kıvrandıkça yerinde daha çok dikkat çekiyor. Gülüşmelerin, alayların hedefi, okların yönü değişiyor. Bulamıyor doğru yolu. Yoruluyor hissetmekten ve yazmaktan. Düşünemiyor artık insanlıktan ya da dünyadan. Hele yalnız değilsen hislerde başka şeyler bürünüyor gözlerinde. Her şey göze alınıyor oysaki dökülmüyor eyleme. Dışarıdan gülerken içinde patlamalar, yangınlar zuhur ediyor. Hali hal değil. Gelemiyor istediği yere. Bir de tutanlar var. Düşünür katil olmayı, o elleri tek tek kesmeyi ve koparmayı.
Sustukça biriken ve sapıtan düşünler var. Engelleyemiyor bunu. Kalbinden geçeni işliyor, çalıştıramıyor mantığını. Konuşamıyor, kelimeler dokunamıyor diline. Ancak elinde kalem bütün beyazlara yazıyor dile getiremediklerini. O da bilmiyor galiba gerçekten ne istediğini. Aslında bunu biliyor ama kabullenemiyor. Eh, kolay iş değil, kolay değil kabul etmek ve alttan almak ya da reddetmek. İnsanlık hali, insan olmanın bir tür halidir hatta. Sen sus diyorlar o da yazıyor kendini sayfalarca hayata. Bir tek o görüyor aslında görülmesi gerekenleri ve görülmeyenleri ama sus diyorlar, küsüyor hayata ve insanlığa.
Temizinden bakıyor insanlara. Hele böyleyken riyakârlık yapmamak, marifet sayılır doğrusu. Dile getirtmiyor yüzüne ya da arkasından. Övülesi geliyor ama sonunda görüyor insanların aslında kirli olduğunu, kirlilik içinde olduğunu ve susuyor, susuyor dilinin yettiği kadar.
Açılan yaralar yetmiyor bedenine. Acıların acısı lazım, bitmese bile ondaki çile. Böyle seviyor, uğraşmak istiyor. Ne de olsa insan olmak istiyor. Kabullenemiyor başkasını. Dağıtmak istemiyor aklını. Bir o olsun. Bir tek o olsun ama sadece kendinde olsun. Ne olurdu sanki. Çok mu şey istedi ey hayat! Bir köşede oturup ağlasa, herkes ona baksa ama istedikleri olsa ona da razı gelir. Fakat ne gelir elinden, o bu dünyada kral değil. Sözünü dille söyleyemeyen her şeyden önce insan olan biri o. Bir insan. Gördüklerini yargı süzgecinde bulunduran, olanları olmayan şekliyle kendi kafasında uyduran, hayatı yardımcı kabul eden fakat gerçekliği unutan bir insan, yazmaktan kolu ağrıyan, sevmekten ve sıkılmaktan kalbi acıyan bir insan o. İnsan sonuçta bu ne beklenirdi ki. Ya sev ya söv hayata. Beraber görme duyguları, ancak tekdüze yaşa. Sonra senle duygudaş biri gelsin. Paylaşamasın hayatı, o düşündüklerini yapabilsin. Böyle birisi çıkar gerçekten, hele de o varken. Onlarca insan burada toplanmışken, gözler bir şey ararken. Aslında gözler onu ve bir rezillik çıkartmasını ararken. Sonunda çıktı insanların arasından, ite kaka. Küfürlerin arasından savuşup geliyor hayata, şevke. Belinde bir silah, onda bir ayrıcalık var. Sen nasıl benim sevgimi çalarsın diyor. Kızıyor hayata. O da bilmiyor kime söylediğini ve kimi sevdiğini. Bilse, anlasa her şey daha güzel olacak kendi görüsünden. Gerek kalmayacak çünkü konuşmasına. Belki o da sevecek, gelecek hayata ve insanlara. Ama araya bağırgan ve duygudaş engel girdi. Defetmeli onu insanlıktan. Görmemeli en çirkin hali, almamışsa insanlıktan nasibini. Sonunda hala bakmasına sinirlendi, çıkarıyor belinden silahını. İki el ateş ya da üç, sayamadı. Önünde kıvırcık, nemli saçlar dağılıyor ama göremiyor yüzünü son bir kez daha. Sevgisi parçalandı ve insanlıktan uzaklaştı. Kalmadı onun da böyle olacak insanlıkta durmasına lüzum. Ve dili çözülmeye geldi. Birkaç kelime döküldü diline. İnsan olabilenlerce süzüldü:
“Yine ölemedik…
Çok mu insan oluyoruz bu güllerin arasında
Dikenine mi batıyor elimiz, ölmek isterken aslında”

Mavinin izinde temiz sevmeler

Dilimden sana karşı en kısa dökülen sözdür bu, hercai “mavinin tevafuku” birde kışa hasret seninle derinlerinde anlam bulmuştu, seninle beklemeler güzelleşmişti, beklemeden nefret eden bu kıza bu duyguyu öldürttün ya ne diyim, sen yokken buralar muştuluktan  uzak, çöl iklimindeydi. Sahi ben sana nasıl tutuldum ki,  öylesine uzaklardan sevmenin tadını yaşatmak nasibi düşmüş deme ki, sanırım en çok,  o göz alıcı özgür ruhun başka diyorlara uçurşun,  sakinliğin, bilirim sen her şeye kederlenmessin, keder sana uzak bir yazgı,  varsa içte yaşamayı seversin duygunun her  türlüsünü, galiba ben en çok aşık olduğum yanın ruhundadır,  çünkü…

hasret kaldığım ne varsa ruhunda birikmişti hercai.

Öyle bir duyguymuş ki aşk,  nasibimize uzaktan sevmeler, hayranlıkla, dualar düşmüş dikkat ettin mi dualar dedim, çünkü tek elimden gelen rabbime sığınıp dua etmelerim oldu,  nasibime seni yazacak olana yani,  elimi her semaya açtığımda seninle ilgili en güzel duam ne biliyormusun, Rabbim onun gönlünü sende daim kıl, iman ateşini alevlendir, söyle hercai kim kime bu ahir zamanda böylesi dua etti cennetliğine ve temiz sevdi , hele birde uzaktan sevmekse temiz olsun sevdalar diye, ahh haberin olsa bana ilk bu sebepten aşık olman gerek,  seni kalbimin diyarına aldığım ilk kişi,  sen belkide ikinci sebebinide bu olmalı hercai,  sen gelmezsen eğer,  gelecek olana ben ne anlatırım korkum ondandır en çok,  senden önce birine kalbimin diyarlarını açtım demek beni ürkütüyor ve fazlasıyla yoruyor ahh bilsen  hercai.

Kirliden Daha Kirli

 

Zamanın hızına ayak uydurmaya çalışırken kendinden ödün verenlerin yok olup gittiği bir dünyanın parçası olmak, ıstıraplarını körükledikçe körüklüyordu. Anlatılan efsanelerin varlığına inanmayı bırakalı, çıkan her fırtınanın esiri olmuşçasına fırlattığı yöne, itiraz etmeden savrulması artık ona yabancı gelmiyordu… Fakat bugün farklı bir gündü. Yıllar sonra ilk kez kâbus görmeden uyanmıştı. İçindeki huzuru yok etmeye çalışan tek şey pencereden yüzüne vuran güneşti.

Bugün güneş de onun huzurunu yok edemeyecekti. Yıllardır planladığını bugün gerçekleştirecekti. Saat ona dayanmıştı. Öksürük nöbetini atlattıktan hemen sonra doğruldu. Güzel bir kahvaltıya ihtiyacı vardı. Çay için suyu ısıtıcıya koydu. Dolaptan aldığı bir yumurta ve sucukla hemen bir omlet hazırladı. Yanına dolapta yenmek için can atan zeytin, peynir ve reçeli pencerenin hemen yanındaki masaya koydu. Omleti hazırladı. Isınan su ile bir sallama çay yaptı. Dünden kalan bayat ekmeğin eşliğinde masada olanların hepsini sildi süpürdü.

Bugün 23.03.2003. Bundan tam yirmi yıl önce yirmili yaşlarındayken kalbiyle olan bütün bağlarını kopardığı günün yıl dönümü. Camdan dışarıya baktı. O gün gökyüzü onun yerine ağlarken o gözyaşlarını içinde büyütüyordu. Şimdi gökyüzü gülerken o da tebessümün kırışıklıklarını ortaya çıkarmasını umursamadan yerleştiriyordu yüzüne. Ne de olsa eskiden beri unutmadığı tek anısıydı bugün. Önü kırmızı, arkası siyah, özel bir cilt ile kaplanmış tek sayfalık kitabı eline aldı. Yatağının karşısındaki sallanan sandalyeyi pencereye doğru çevirerek oturdu. Uzunca bir süre o tek sayfaya baktı… baktı… baktı… Gözleri nemlendi, ancak tebessüm yüzünü hiç terk etmedi.

Doğruldu.  Bilgisayarına dün indirdiği Rodrigo’nun gitar konçertosunu açtı. Tekrar tek sayfalık kitaba döndü. Pencerenin önündeki kalemi aldı ve sayfanın alt kısmına bir şeyler yazdı. Gözlerini pencereden dışarıya dikti. Boynunda asılı olan bir jileti konçertonun en sesli bölümünde başparmağının bitiminden aşağıya doğru çekti. Önce fışkırırcasına akan kan, zaman geçtikçe yavaşlamıştı. Yüzündeki tebessüm yine gitmemişti. Gökyüzü ise bir anda kapanmış ve gözyaşlarını bırakıvermişti yeryüzüne…

Tam bir hafta sonra evdeki kokudan rahatsız olan komşuların şikâyeti üzerine eve gelen polisler cesedin kucağında duran ve üzerinde yedi damla kurumuş kan lekesi bulunan tek sayfalık kitaptakileri okuyarak yalnızca: “yazık… çok yazık…” dediler.

Kitapta yazanlar:

Jülie, bu bir gidiş mi, kaçış mı tanımlayamıyorum. Birikintilerim girişimlerime anlamlar yükleyemiyor. Bu anlamsızlıklar silsilesinde çırpınıp duruyorum. Sen de biliyorsun ki hiçbir yağmur dünyamı kuşatan bu kirleri temizleyemeyecek, yok edemeyecek. Bu bir gidiş de olabilir, kaçış da ama senden değil.

Oluk oluk akarken damalarımdan kanlar belki de şimdi anlamlar yükleyecek, birikintilerim girişimlerime. Sen, bu karanlık dünyamda küçük bir ışıksın ama ne dememişti Goethe: “Işık, biraz daha ışık…”

Hoşça kal…

23.03.1983

Murat, gittiğinden beri her şey, her geçen gün daha da çirkinleşti. Sensiz savaşmayıp izlemeyi tercih ettim.

Ne sen değiştirebildin ne de ben değiştirebilirim…

Gücüm kalmadı, izlemeye dayanamıyorum.

Çünkü; her şey ve herkes şimdi, kirliden daha kirli.

Jülie…

23.03.2003

 

emprovizasyon bir kesit

“ Ah Üsküdar! Dört mevsim de seninle güzel. Kız Kulesi! Ah İstanbul! Benimsin! Papatyalar, ve günün en sarı anı! İşte deniz havası, hoş geldin bahar! İyi ki geldin! “ sığmıyordu içi içine Rayiha’nın. Puslu, gri geçen uzunca bir kıştan çıkmıştı. Bahar onun için yeniden doğmaktı, yeni bir hayattı.

 

 

Bahar güzeldi, Üsküdar onun için her şeydi. En güzeli Enes gelmişti. Tüm bu çığlıklar, bundandı. Netti. Koşar adım Fethipaşa Korusuna çıktı. Buğlem gelecekti ve denize şöyle bir bakıp kahvelerinden birer yudum alacaklardı. Buğlem acı kahve söyleyecekti her zamanki gibi. Rayiha ise sütsüz ve şekersiz kahve içemezdi. Az sonra Buğlem geldi. Aralarında kardeşten öte bir bağ vardı. Kardeş değillerdi. İki kardeşin çocuklarıydılar. Kardeş gibi büyümüşlerdi. Buğlem ağlasa, Rayihanın gözünden gelirdi yaş. Buğlem utansa Rayiha kızarırdı.

 

 

Buğlemi görünce elmacıkları kocaman şişerek gülümsedi. Duramıyordu yerinde. Durmadı da. Hemen sarıldı Buğlem’e. İçiçe geçmişlerdi sanki. Buğlem alışkındı Rayihanın doruklardaki heyecanlarına. Gülümseyerek “Güzelim, yüzünde açan güllerin sebebi nedir?” dedi. Rayiha sevincini paylaşmak ve olur ya hayallerim yıkılırsa batar mı kırıkları kalbime düşüncesi arasında kaldı.

 

Böyleydi Rayiha. Sevgisini kalbinin en derinliklerine gömer bir daha asla çıkarmazdı oradan. Korkardı karşılık bulmamasından yastığının altına sakladığı hayallerinin. Bir müddet sustu. Düşündü. Olur muydu ki? Buğlem ne olduğunu anlamaya çalışırken Rayiha toparladı kendini. “ Burada olmayı çok seviyorum. Hem yaz tatilinin habercisi değil mi bahar? “ Buğlem cevaptan tatmin olmadığını belli eden bir bakış attı. Gülüştüler…

 

 

Kim bozabilirdi ki bu tabloyu? Kimin ne haddineydi iki kardeşin gülüşlerine sus payı olmak. Uzun zaman konuştuktan sonra son kez Üsküdar’a baktılar. Aynı şehir içinde iki ayrı kıta. Ortak sevgilileriydi Üsküdar. Buğlem aldatsa da bazen, Rayiha bir şeyin yerini asla başka bir maddeyle dolduramazdı, konduramazdı.

Vapura binip karşıya geçme vakti. Eminönü yolcusu kalmasın!

 

Rayiha motorun yaptığı köpüklere bakıp çocukça hayallere dalmışken Buğlem birden “ Rayiha, bugün ders çıkışı birini gördüm. Üzerinde koyu mavi, lacivert olmayan bir ceket vardı. İlk kez gördüm. Garip bir his oluştu içimde. Ben sadece olduğum yerde kalakaldım. Gözlerinin rengi elaya çalan kahverengiydi. Bakışları gece gibiydi, içine hapsetti sanki”

 

Rayiha pek dikkate almadığı konuşmanın son cümlesini duyunca Buğlem’e dönerek “gözgöze mi geldiniz?” hayat ne garip diye düşündü Rayiha. Bir kez bakamamıştı öyle derin çocukluğunu paylaştığı Enes’e. Çözememişti bile gözrengini. Buğlemse bir bakışıyla emri altına almıştı daha ismini bilmediği delikanlının.

 

Buğlem kayıtsızca devam etti “ sadece bu kadar mı sanıyorsun” anlatacak çok şeyi olduğunu gösteren bir gülümseme belirdi yüzünde. “ olur o iş, ben istersem tabi”. Emindi Buğlem kendinden. İlk değildi bu. Son olur muydu ?  Hiç sanmıyordu.

 

Rayiha tekrar daldı yarım kalan düşüne. Yola Buğlemle devam etmek istememişti. Küçük görüyordu Buğlem’in dev egosunun yanında kendini. Vapurdan inerken yolları ayırmanın bir fırsatını kolluyordu.  Gerek de yoktu. Buğlem bir grup arkadaşını görünce çoktan Rayihanın yanından uzaklaşmış yola onunla devam edemeyeceğini el sallayarak ifade etmişti.

 

                                            *                     *                  *

 

 

 

Güne kahveyle başlamak için bahanesi vardı Rayihanın. Durgut beye yardım edecekti. Uykusunu açmanın bir yoluydu nasılsa. Durgut bey giyim sektöründe çalışan muhafazakar bir adamdı. Kardeşlerinin aksine namazında hatta hacca gitmiş, akrabalarından bu konuda eleştiriler almış ama dik duruşu secde dışında eğilmemiş bir adamdı. Adam gibi adamdı. Varlığını çocuklarına adamış, çocuklarına Allah yolunda peygamber adımlarıyla yürümeyi öğretmeye çalışmıştı yıllarca. Yüzünü kara çıkarmamıştı evlatları. Durgut bey Rayihanın hayallerindeki başrol Enes’in babasıyla ortaktı. Rayihaya bir sürprizi vardı. Uzun zamandır üzerinde çalıştıkları ihaleyi almış semtin göbeğine Selehattin Beyle dev bir plaza kurmuşlardı. Rayiha habersizdi selehattin bey ve Durgut beyin ortaklığı aynı çatı altında sürdüreceklerinden.

“ Ben hazırım baba! Çıkalım.”

 

Durgut bey Rayiha’ya bir sürprizinin olduğunu kaçamak tebessümleriyle yeterince belli ettikten hemen sonra farklı yola sapmasıyla Rayihanın heyecanını katlamıştı. Az sonra araba yavaşladı. Karşı caddece bir açılışın olması Rayihanın merakına ve heyecanına cevaptı işte. Kapıyı açtı ve yüzündeki kocaman gülümsemeyle plazaya baktı.

 

Enes. Enes miydi o? Aradan geçen dört yılda Enes tam bir delikanlı olmuş tebrikleri kabul ediyor davetlileri karşılıyordu. Durgut beyi ve Rayihayı fark eden Enes uzun bir süre bakakaldı.

 

Her ikisi de değişimin şaşkınlığıyla donakalmıştı. Kalbinin sıkıştığını hissetti Rayiha. Yutkunamıyordu. Bir yumruk inmişti sanki boğazına. Bir an nefes alamadığını fark etti arkasına döndü ivecen bir hareketle. Yine bir astım nöbeti miydi? Bilmiyordu. Sebep Enes’ti. Özlemdi, vuslattı bu tek taraflı. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir andı. Arkasında bir ses hissetti ve irkildi Rayiha. Kadife bir sesti bu. Dertlerine deva olan bir ses. Tanıdık, yılların etki etmediği. En sevdiği sesti. Saatlerce dinlemek istediği. Deniz şırıltısıydı, baharda kuş cıvıltısıydı. “Rayiha!”

 

 

Kalbine hükmedemiyordu, dur diyemiyordu ki Rayiha. Ritmi değişmişti çoktan kalbinin, ismini hiç kimse böyle seslenemezdi. Kulağında bir name, bir melodiydi. Nefes aldı zorlukla. Döndü.

 

Aklında bir soru vardı şimdi. Enes miydi, Enes sabi miydi tıpkı küçüklüğündeki gibi. Cevabını bulmaya yoktu hali. Şeftali kırmızısı yanakları yangın yeriydi. Gözlerini kaldırmasıyla çoktan dolmuştu gözleri. Sadece tebessüm edebildi.

 

Enes Rayihanın kalbiydi artık. Enes ‘hoş geldin’ dedi farkına varmış gibi. Utandırmak istemedi daha fazla belki, belki yere eğilmiş başını kaldırmasını istedi. Rayiha kapalıydı artık her şeye. Titreyen sesiyle “uzun zaman oldu.” Diyebildi.

 

Asırlar oldu sanki, zaman dondu, vakit durdu. Yıllar, mevsimler bitti sen gelmeyeli. Hasretinle yandı gönlüm, kül oldu. Kahvenin telvesi gibi acı buruk bir tattı yokluğun. İyi ki geldin. Gelmeseydin ölecektim..

 

 

                                 *                             *                             *

 

 

 

Aradan geçen günler haftalar aylar vardı. Aynı şehrin havasını almak da vardı lakin. Sevda büyük şeyler aramaz. Rayiha yıllarca aynı gökyüzüne bakıyor olmayla teselli bulmuştu. Aynı semtte iki farklı sokaktılar belki hiç kesişmeyen. Ama aynı şehirdeydiler işte. Mesafeler maddeler içindi. Ancak ruhlar başka!

 

 

Enesin yokluğunda Buğlemden fırsat buldukça bu bahçeye gelirdi Rayiha. Tıpkı iki küçük çocukken Enes’le geldiği gibi. Rayiha yere bakar susardı hep. Enes ise Rayihanın sessizliğine ses olurdu. Dizginleyemediği hayalleri vardı enesin. Rayihanın hislerini anlayamayacak kadar uçarıydı.

 

Papatyalar gelecek bahara dönmek üzere gitmişlerdi. Hava yeniden sonbahara dönmüş, serin rüzgarlar esiyordu.

 

Kollarını bağladı ısınmak için. Ki aniden bir ceket inmişti şöyle omuzlarından. Arkasına dönmeye kalmadan karşısında buldu Enes’i. Ne zaman gelmişti? Neden gelmişti? Bunları düşünemiyordu. Kalbi çoktan deli gibi çarpmaya başlamıştı. Gözleri yere inmedi bu sefer. Karanlığın verdiği cesaret…

 

“Gözleriniz madam!
Gözlerinize bakıyorum da;
Sanki bir yangın yeri!
Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
Aldırmaksızın patlayan bombalara, şiir söylüyor gibi…

Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
Siz koşuştururken lise bahçelerinde,
Dilinizde Goethe’den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
Yalan asla olmayacak; çünkü ‘aşk’ üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
Bir gün sizi de ıslatacak!..
Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
Orada yenilmiş bir şarklıyı göreceksiniz!..
Biz şarklılar, yani Allah’a inananlar, oruç tutanlar,
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kuruldu tarihimiz!..

-Diyorum ki…
Vaktin varsa bu akşam…
Bizim yüzümüz kızarır madam,
Söylemeyiz!
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
Biz kristal gençleriz madam,
Kolayca tuz buz oluruz!

-‘Eve gitsem daha iyi’…

-İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye…
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
Bir tek sevda sözü fısıldayamamanın sıkıntısını…
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsunuz madam?
Merdivenlerde peşinizden koşup da,
İsminizi haykıramamayı…
Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?

Rayiha artık hükmetmeye çalışmıyordu kalbine. Ne de bir söz söylemeye çalışmıyordu. Tekrar indirdi gözlerini. Sonra tekrar kaldırdı. Bir çift gözyaşı.. Şimdi yanık kahvesinin içinin, en dibinin gözlerinden akan iki damlayı silmek istese, silemezdi.. Sarılmak istese, kaburga kemiklerinden içeri soksa, olmazdı, yapamazdı. Bir sevda sözü fısıldasa, bu ona yakışmazdı.

 

Kalakalmıştılar öylece. Rayiha bu iki damlaya verecek bir karşılık bulamadı. Ve yanaklarından düşen onlarca inciyi biraz sonra anladı. Ağladı. Ağladıkça anladı, anladıkça daha ağladı.

 

                                                                     *

 

Şimdi ellerine alsa Rayihanın ellerini, olmazdı, yapamazdı. Avuçlasa yanaklarını, silse gözyaşlarını, silemezdi. Ona verecek bir karşılık bulamadı. İstemsizce bir tebessüm belirdi yanaklarından.

 

Ve fark etmişti ki Rayihaya hayat vermişti.

 

 

                                                                    *

 

Artık hayallerinde çift kişilik roller vardı Rayihanın. Yine de hayalini bile kuramazdı bir kez elini tutmanın. Kalbinin hızla çarpmasına alışmıştı. Sonbaharda bile gülebiliyordu. Anlık şeyler mutluluk sebebi olamazdı Rayihaya göre. Öpmek, sarılmak .. anlıktı. Fakat bir duyguyu kalbinde yaşıyor olmak başka, bambaşkaydı. Hayaller aleminden Buğlemin mesajıyla ayrılıyordu. Buğlem dışarı çıkmak istediğini ona bir sürprizinin olduğunu söyleyen bir mesaj atmış ve sürprizinin ne olduğunu da anlatan başka bir mesaj atmıştı.

 

 Rayiha sonunda Buğlem’in bakışlarını gece gibi diyerek tasvir ettiği kişiyle tanışacaktı.

 

Buğlemle nicedir görüşmediğini, onu ihmal ettiğini anımsadı. Biraz vakit geçtikten sonra Buğlem zile bastı. Koşardım indi merdivenlerden rayiha. Boynuna sarıldı Buğlemin. Ve kokusunu içine çekti şöyle bir. “ özlemişim.. nasıl ihmal ettik böyle birbirimizi?” Buğlem; “ Farklı bir alemdesin uzun zamandır çünkü. Umarım çıkmışsındır artık. Hadi yürü gidiyoruz “ dedi fazla bekleyemeden.

 

Rayiha ne soracak olsa “ soru yok sabret işte şok olacaksın” gibi cevaplar verince Rayiha da tebessümle karşılık veriyor plazanın sokağına girdiklerini farketmiyordu bile. Buğlem neredeyse zıplayacak kadar heyecanla yürüyor Rayiha Buğleme kıyasen yavaşlamış neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.

 

Birkaç adım attıklarında sanki fırtınalar kopuyor, gök delinmiş gibi yağmur yağıyordu. Hava birden kararmış, sırılsıklam olan insanlar kaçışıyorlar, bağrışıyorlardı. Ve Enes.. Plazanın kapısından çıktığı gibi Buğlem birkaç adım ilerisinde olduğu Rayiha’ya dönüp yüzünde Rayiha’yı yakan bir gülümsemeyle Enesi işaret ediyordu. “İşte o!” Buğlemin dudaklarından düşen kelimeler Rayihanın yanaklarından düşüyordu bu defa.

 

Yağmurlar yağıyordu gözyaşlarına inat. Üstelik hiçbir sığınağı yoktu bu sağanağın. Adım atamadı. Titriyordu. Yağmur gözyaşlarına perde olmuştu. Şimdi ne oluyordu? Ne olacaktı? Buğlem bu cümleyi nasıl kurabiliyordu. Neyden aldığı cesaretti bu? Enes neden bu şaşkınlıkla bakıyordu?! Ki Rayiha Buğlemi ezer gibi sevmeye devam edebilir miydi Enesi? Bilmiyordu. Dizlerinin üstüne düştü. Öylece kaldı..

Güzel’in Çirkin’e Aşkı

Bir an göz göze gelmişlerdi. Genç kız merak etmişti aralarına yeni katılan gencin kim olduğunu. Biri atılıp tanıttı, ismini, okulunu, bundan sonra onlarla beraber çalışacağını. Genç kız hayırlı olsun deyip işine devam etti, zaten yoğundu yeni gelen genç ile ilgilenecek vakti yoktu. Genç kız etrafındakiler tarafından güzel diye nitelendirilen, akıllı, çalışkan ve becerikli biriydi. Herkes onu çok seviyor, ve çalıştığı bölgedeki hemen herkes onu tanıyordu. Aradan geçen zaman aralarına yeni katılan arkadaşın genç kıza aşık olmasına sebep oldu, öyle ki kız ile konuşamıyordu artık. Çünkü yanakları kıpkırmızı oluyor, istemsizce başını öne eğiyordu kız konuşunca. Genç kız akıllıydı fakat ona aşık olan genci anlayamayacak kadar da meşguldü. Genç çok çirkindi. Mükemmel bir ahlakı, iyi bir kariyeri ve güçlü bir imanı vardı ne yazık ki sureti göze hitap etmiyordu. Klasik aşk işte, çirkin güzele vurulmuştu. Güzel, insanların onu uyarması ile çirkinin ona aşık olduğunu geç de olsa anlamış ama umursamamıştı. Nefisine uyup tüm güzel özelliklerini görmezden gelerek çirkinin nasıl böyle bir hadde sahip olabileceğini düşünüyordu. Zamanla güzel ve çirkin birçok etkinlikte bir arada bulunmuş ve iyice birbirlerini tanımışlardı. Çirkin çok çaba sarf etmişti. Elinden geldiğince güzele çeşitli mesajlar vererek sevdiğini hissettirmişti. Güzel ise kimi zaman bu mesajlardan hoşnut olmuş, kimi zaman ise kim oluyor da benim hayatıma bu kadar müdahale edebiliyor diye söyleniyordu. Söyleniyor söylenmesine ancak epey alışmıştır etrafında dönüp duran, saf duygularla onu seven çirkine. Güzel artık hep onu düşünmeye başlamıştı. Gün geçtikçe çirkinin ahlakını, efendiliğini, dürüstlüğünü ve ona ait olan bir çok güzel şeyleri görüp suretinin çirkinliğini unutmuştu. O kadar çok bağlanmıştı ki çirkine her anında onu düşünür, yürürken bile onun eşi olmayı hayal eder duruma gelmişti. Giyimini, konuşmasını, davranışlarını hep onun eşi olsam böyle olur, ona layık olmalıyım diye düşünerek yapmaya başlamıştı. Evlilikten çok korkan biri olmasına rağmen aklına geldikçe evinin her köşesini hayal etmiştir. Çirkin üniversitenin sonuna yaklaşan, güzel ise henüz üniversite hayatına yeni başlamış olan biriydi. O kadar çok kişi seviyordu ki güzeli, evine gelenler olsun, kendisine iletenler olsun birçok kişi bir şekilde güzele ulaşıp onu sevdiğini belirtiyordu. Bir gün evine onunla evlenmek istediği için gelen birini güzelin anneside çok beğenmişti, damat adayı akıllı, ahlaklı ve hemen her yönden uygun bir eşti. Çirkin olmasa güzel mantık ile haraket ederek onunla evlenebilirdi. Ama nasıl evlensin, ya çirkin ne olacaktı? Onun sevgisi herşeyden vazgeçmeye değerdi. Öyle sevmişti ki güzel sadece çirkin olsa onun için herşey tamamdı. Çirkin bu arada bazen güzele yazıyor bazen ise ondan uzak duruyordu. Güzelin aklı karışmasına rağmen öylesine seviyordu ki onu kendisini beklediğine dair güveni tamdı. Bir gün güzel bir şarkı dinledi, şarkı acıklı bir şarkıydı ve birbirine kavuşamayan sevgililerden bahsediyordu. Birden duraksadı aklına çirkin gelmişti kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözleri dolmuştu güzelin bir an önce çirkine ulaşmak istedi, ama ulaşamazdı. Çünkü güzel gururluydu, her zaman yazmaz, ona çok cevap vermezdi. Gururundan öte İslam’a da bağlı bir genç kızdı. Sevmenin bir zararı olmadığını düşünüyor ama harama bakmaktan korkuyordu. Belki de çirkinin yazıdıklarına düzgün bir şekilde cevap verememesi bu yüzdendi. Şarkıyı dinleyip korkmasından tam bir gün geçmişti ki güzel çirkinin evlendiğini öğrendi. Evet söz değil, nişan değil evlilikti. Güzel inanamamıştı. Kendisi ile evlilik hayalleri kurduğu çirkinin birden evlenmesine akıl sır erdirememişti. Güzel ağladı, çok ağladı. Odasına kapanmış bir şekilde diğer odada oturan babası duymasın diye içine içine ağladı. Hayretler içindeydi güzel, nasıl olur da çirkin birden evlenebilirdi. O kadar çok yanıyordu ki yüreği sesi çıkmadan gözyaşları süzülüyordu yanaklarından. Derin bir yara misali acı hissediyordu sol yanında. Artık herşey bitmişti güzel için. O hayallerini kurduğu evlilik birden kayıp gitmişti ellerinden. Herşeyi çirkine göre hayal etmişti güzel. Bir başkasını sevmek bir kenara dursun, çirkini düşünmeden nasıl yaşayacaktı güzel onun derdindeydi. Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün… Güzel alıştı yanan yüreğinin acısına. Haftalarca ağladı. Sonra ağlamayı da bıraktı, çünkü çirkin artık başkasının eşiydi ve güzele başkasının yâri için ağlamak yakışmazdı. Güzel çok pişmandı, zamanında nefsine kapılıp güzelliğinden ötürü çirkine müsade etmediği için çok pişmandı. Çirkinin onun için çırpındığı her an onu kendinden uzak tuttuğu için çok pişmandı. Onu sevmeye başladıktan sonra belli etmediği için çok pişmandı güzel. Geç kalmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödemişti. Artık ne yapsa boş. Bomboş hayaller kalmıştı güzele. Gece yastığına başını koyup düşüncelere daldığı vakit düşüneceği kimsesi gitmişti. Herkesten bıkıp hayata yenik düşeceği vakit sarılacağı sevinci gitmişti. Ancak güzelin pişmanlığının, üzgünlüğünün, ne güzele ne de onu çok seven çirkine bir faydası vardı artık. Bundan sonra kimseyi sevememekten korkuyordu güzel. Çünkü öyle çok sevmişti ki çirkini, kimi severse sevsin onun boşluğunu doldurmayacağını biliyordu. Sonra nasip dedi ve sustu güzel. Çok şey öğrenmişti çirkinin aşkından. Bir güzelin bir çirkine nasıl da aşık olabileceğini, çirkinin suretinin gönlünün güzelliğine etki etmediğini, esas sevilmesi gerekenin sureti değil, gönlü güzel olan olduğunu çok büyük acılarla öğrenmişti. Aşk’ın maddeden ibaret olmadığını, sevgilinin bir gün görünüşüne aşık olmaktansa her gün gördükçe güzel huylarına aşık olmanın çok daha fazla değerli olduğunu, evlilik denen şeyin bir gün güzellikler gidince de devam edebilmesi için aranması gerekenin kalp güzelliği olduğunu görmüştü. Bu sevgi çok şey öğretmişti güzele. En sevdiğinden vazgeçebilmeyi bile bu sevgiden öğrenmişti. Çok değişmişti güzel, artık seveceği insanın nasıl biri olması gerektiğini çok iyi biliyordu. Birdaha sevememekten korkan güzel, çirkinin mutlu olması için dua ediyor, kendisi için de hayırlı bir sevgi diliyordu. Bir dileği daha vardı, o da seven ve sevilenlerin kendi hikayesinden ders alıp geç kalmamalarıydı.