Hikaye

VAROLUŞ

                            

  Elimden gelseydi; alaca bulaca hayatın bir köşesinde oturur; geleni, gideni, dertliyi, öleni, doğanı, doyanı, doymayanı, seveni, üzeni… ve daha nicesini bir deli aklıyla izlerdim. Nihayetinde gecesi gündüzü olmayan mutluluğun saf hâlini yakalayan onlardır. Bunu nasıl anladın? Dediğini duyar gibiyim. Biraz sabret de anlatayım…

 Yıllarca çalıştım, çabaladım sırf ailem istiyor diye mimarlık fakültesini dereceyle bitirdim. İlk başvurduğum şirketle de anlaşıp işe başladım. Şu an bulunduğum konuma gelmem hiç kolay olmadı. Dedim ya hepsi ailem içindi. Annem, kendisi gibi mimar olmamı istedi, başka tercih hakkı bırakmadı bana. Şirkette her yükseldiğimde başarı değil de yapmam gerekeni yapmışım gibi davrandı. Bir defa olsun ‘’Aferin’’ demedi, takdir etmedi… Tüm bunlardan çok yorulan ben…

Bir hafta önce istifa edip muhteşem kariyerimi(!) yerle bir etmiştim. Canım son derece sıkkındı önce bir avuç ilaç içerek sonsuz uykuya kavuşmayı düşündüysem de hemen vazgeçtim. Çünkü aklımda bambaşka bir fikir vardı. Bir emlakçıyla anlaşıp ederinden elli bin düşük bir şekilde aynı gün evimi sattım. Evin parasını, bankadaki tüm paramı,  bütün elbise ve eşyalarımı bir hayır kurumuna bağışladım.  Arabamı da yan komşunun kızına düğün hediyesi olarak verdim. Çantamda; 100 lira, telefonum, bir paket sigara üzerimde ise bir pantolon ve kazak vardı. Tüm eşyalarım bu kadardı.  Sahile indim, bir dal sigara yaktım ve denizi izlemeye başladım. Rüzgârın da etkisiyle bir o yana bir bu yana savrulan dalgalar beni anlatıyordu. Ben de adeta bir dalga gibi kendi isteğimi önemsemeden savrulmuştum. Etrafımdaki herkes beni anlamak yerine yönetmeyi seçmişti. Peki, neden kimse benim duygularımı önemsemiyordu ? Ben bile bilmiyordum ki kim olduğumu. En son ne zaman kendim için bir şeyler yaptığımı hatırlamıyorum bile. Sahi en sevdiğim yemek neydi benim, hatta boş versene en son ne zaman içten bir kahkaha atmıştım…

“Hey çocuk neden bu saatte hâlâ buradasın?” Bu cümle kendime gelmemi sağlamıştı. Çok düşünmekten feci halde başım ağrıyordu. Yanımda, yaşlıca ve bakımsız bir adam oturuyordu. Gözlerine kan oturmuştu. Birbirine karışmış saçı sakalı ayırt etmeyi bırakıp adamın sözlerine kulak kesildim. “Yaklaşık bir saattir yanında oturup seni izliyorum, sadece tırnaklarını yeyip ağlıyorsun, çocuk; derdin ne senin, buralar bu saatlerde serserilerle doludur bilmiyor musun?’’ Ne diyebilirdim ki ilk defa rastladığım bu adama nezaketen zoraki de olsa gülümsemeye çalıştım “Yorgunum, hepsi bu, teşekkür ederim ilgilenip sorduğunuz için.” dedim. “Pek de zarifsin çocuk. Okumuş yazmışsın bu halinden anlaşılıyor ama ben de hayat okulundan mezunum. Bilirim bu yorgunluk değil, içini kemiren bir derdin var, ha bu arada adın yok mu senin? Bana buralarda ‘’Aksak Cemil’’ derler. Aha gördüğün şu teknelerden ben sorumluyum, tekne bekçisiyim yani. Bir hafta gece bekler, bir hafta tatil yaparım. Haydi sen anlat derdini. Unutma çocuk, duvarı nem, insanı gam yıkar.’’

Fark ettim ki adamın bir bacağı kesikti, protez bacak takılıydı. Öyle içten konuşuvermişti ki bir anda kanım kaynamıştı, Cemil amcaya. Tam anlatacaktım ki telefonumun sesiyle irkildim. Arayan annemdi. Büyük ihtimalle babam da yanında, yaptıklarımı öğrenmişler hesap soracaklardı. Cemil amcadan müsaade isteyerek açtım telefonu.

“Efendim anne!’’

“Türkü sen nasıl yaparsın bunu, nasıl? Babanla aklımız almıyor, mimarlıktan genel müdür yardımcılığına kadar yükselmiştin. Kariyerini bir çırpıda nasıl silersin?  Ama sen, arkanda biz olmadan bunu da beceremedin değil mi? Sana yazıklar olsun!’’

“Anne, baba sadece özgür olmak istedim. Bugüne kadar siz ne derseniz onu yaptım. Artık özgür olmak istiyorum.”

“Özgürlükmüş, ah benim aptal kızım ama şunu bil bundan sonra ne ben ne de baban varız. Senin ailen öldü Türkü. Sana bol hürriyetler” diyerek kapattı telefonu. Bu sayede Cemil amca adımı da başımdan geçen hikâyeyi de öğrenmiş oldu. Sabah olmaya, gün ışımaya başlamıştı. Cemil amcanın evine gittik. İki göz odası vardı. Birini mutfak olarak kullanıyordu. Tuvaleti dışarıdaydı. Çay içerken anlattı, bir kız sevmiş vermemişler. O da üzüntüden kanser olmuş. Durmamış memleketinde, tedavi olmak bahanesiyle buraya gelmiş. Sonra da bu işi bulmuş, hiç evlenmemiş. Öylece yaşayıp gidiyormuş, yolları benimle kesişinceye dek.

 

***

Psikiyatri uzmanı Doktor Cemil Çağlayan, onkoloji merkezinde tedavi görmekte olan hastası Türkü Sözer’in intihar haberini az önce almış, arabasına doğru ilerliyordu. Çok değil, bir hafta olmuştu, onkolog arkadaşı onu kendisine yönlendireli. Hastasında şiddetli depresyon ve çoklu kişilik bozukluğu vardı. Hastaneye geldiğinde Türkü’nün cansız bedenini morgda buldu. Kaldığı odanın canımdan -binanın yedinci katından- kendini bırakmıştı. Defin işlemleri için kimsesi yoktu. Yetimhane yurdunda büyümüş,  erken yaşta hayata atılmıştı. Muhtemelen belediye defnedecekti. Seçil hemşire yaklaşıyordu. “Günaydın hocam, hastanız Türkü Hanım’ ın yatağının üzerinde bulduk bu defteri.” Diyerek uzattı elindeki yeşil defteri. “Günaydın Seçil, teşekkür ederim.” Dedi defteri alırken. Kantinden bir kahve alıp Türkü’nün defterini okumaya başladı. İlk sayfaya ‘’VAROLUŞ’’ diye başlık atmıştı. Varmak, oluşmak, yani var olmak kelimesinin anlamını ne büyüktü. Bir anda varken bir bakmışsın ki yok oluyordu insan.  Diğer sayfaya geçtiğinde ise; ‘’Elimden gelseydi; alaca bulaca hayatın bir köşesinde oturur; geleni, gideni, dertliyi, öleni, doğanı, doyanı, doymayanı, seveni, üzeni… ve daha nicesini bir deli aklıyla izlerdim. Nihayetinde gecesi gündüzü olmayan mutluluğun saf hâlini yakalayan onlardır…

Diye başlayan bir anda tüm kariyerini yerle bir eden mimar kız olarak hayal etmişti kendini. Tabii doktoru da tekne bekçisi Cemil amca. Ancak hikâye yarım kalmıştı, tıpkı Türkü’nün hayat hikâyesi gibi. Bir tekne bekçisi olsam nasıl olurdu, diye düşünerek kapattı defteri, Doktor Cemil. Daha yapılacak çok iş vardı. Türkü’nün cenazesine yetişecekti…

Güllü ŞAKAR / Dilek Eylem TAŞDEMİR

 

 

 

Bir Hesaplaşma

“Kimse yokken bile yalnız sen vardın” dedi, gözlerini karşıya dikerek. “Ağlarken yanımdaydın ve çoğu zaman sebebi sendin. Senin acizliğin, içinde biriktirmiş olduğun kara bulutların, tam ayağa kalkarken geri yerine oturuşların, hepsi gözlerimde birikti ve sen bunların olmasına hiç saşırmadın. Evet kimseler yokken sen vardın, ama belki de hiç olmamalıydın. Yeni bir hayat istiyor oluşum senin kalbinde hiç yer etmedi, böylece ben de inancımı kaybettim. Seni hep sevdim, ama hiç tasvip etmedim. Keşke herkes olsaydı, sen olmamış olsaydın. Yanımdaydın, ama beni düşürmek için vardın. Aslında anlayamadığın koca bir hayat vardı. Onu yakalamaya çalıştığım ve sana bir sihirli değnek gibi uzatmaya çalıştığımda, beni ilk sen yoldan çıkardın. Beni daima sen yıktın, ama hep toparladın. Kızgınlık veya kırgınlık hissetmiyorum. Aksine seni her gün anlamaya çalışıyor,  büyütmeye uğraşıyorum. Bazen bir ateşin üstünden geçtiğimi anladığım anlarda sesini çıkarmadın, fakat yandıktan sonra yanımdaydın. Görüyorsun ya, hep sen ve ben vardık, biz vardık, ben vardım” . Sözlerini bitirdikten sonra aynanın önünden yavaşça kalktı, yorulmuş ve yıpranmış hissederek yatağa uzandı ve biraz uyumaya çalıştı.

Araf Kuşatması

 

Ne kadar da huzur kokuyor burası; rüzgâr desem sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi, ya kuşlar, kulaklarımı kendilerine hayran etmek için birbirleri ile yarış içerisinde, sırtımı kendisine emanet ettiğim toprak ise evimdeki yatağımdan rahat. Gözlerim ise bu huzur dolu yeri görecek kadar hazır değil henüz. Acaba diyorum gerçek mi bunlar, acaba gözlerimi açınca hepsi bir anda kaybolacak mı yoksa bana eşlik mi edecekler. Evet, bir cesaret açıyorum gözlerimi ve beklenen an; hepsi gerçek, tepemde kocaman ceviz ağacı, üstünde binbir çeşit kuş, gökyüzü masmavi, güneş mavinin içinde kendini gösterme çabasında ve ben, yere uzanmış gönül kafesimi dinlendiriyorum.

Şu an buraya nasıl geldiğimi bilmesem de keyfimi hiç bozmaya niyetim yok. Hatta biraz Kristof Kolomb’culuk yapsam fena da olmaz, malum gönül kafesi bu devirde uzun süre bir yerde kalmıyor kıta kıta geziyor. İlk olarak ceviz ağacının o muhteşem gövdesini keşfe çıkmak için yerden kalktığımda; karşımda başlangıcı ve sonu olmayan, boydan, saydam cam desem cam değil, ayna desem ayna değil, kısacası ismini bilmediğim bir cisim. Anlaşılan burası o kadar da huzur veren bir yer değil, ben neredeyim, nerden geldim buraya, kim getirdi beni.

-Hey, kimse yok mu? Hadi biri çıksın ve bunun bir şaka olduğunu söylesin. Bu şeyde kırılmıyor, hay aksi bunun bir yerde çıkışı olmalı.

-Yok, yarım saat geçti ve ben hala buradayım. Kimse de yok, şu kuşlar da susmadı gitti. Bir susun artık yeter!

-Ah kafam bu da neydi şimdi. O kadar şeyin üstüne -kafama ceviz- senin de düşmen, tam sırasıydı. Yalnız bu bildiğim cevizlerden değil. Üstünde kocaman harflerle “TEBESSÜM” yazıyor. İçini açtığımda ise küçük bir kâğıtta, “Çıkış kapısının anahtarlarından biri, hayatında tebessüm ettiğin vakitleri bulmak.” Anahtar orda bir yerde saklı.

Bundan kolay ne var demek isterdim ama benim tebessüm ettiğim vakit yoktu ki. Ancak başka çaremde yok sanırım. Düşün Adem düşün bir yerde, bir zamanda etmiş olmalıyım. Acaba annemin, babamın, kardeşlerimin, öğrencilerimin yanında nerde bu tebessüm. Ah Adem unutkan da bir insansın şimdi tüm anıları nasıl hatırlayacaksın ki demeden ismini bilmediğim ama aynaya benzettiğim şey üzerinde yaşantılarım belirdi. Hızlandırılmış film sahnelerini izler gibi izliyordum. Birkaç yerde tebessüm ettiğime rastladım ama istemeyerek rol icabı etmiş olduğumdan anahtarı oralarda yoktu. Ayrıca oynatılan başrolünde kendimin olduğu film süresininde bitmesine az kalmıştı.

-İşte buldum, kesin burada olmalı. Çünkü ilk defa orda karşılıksız insanlara gülümseyen birini görmüştüm. Hatta göz göze geldiğimizde içten tebessümle kendisini selamlamıştım. Doğruda tahmin etmişim anahtar, onun evinin bahçesinin kapısının üstündeydi. Hemencecik oradan aldım anahtarı.

-Eee bitmedi mi oyun buldum anahtarı artık bu kafesten çıkmam gerekmiyor mu demeye kalmadan kafama yine ceviz düşüverdi. Bu sefer üzerinde kocaman harflerle “MUHABBET” yazıyordu.

Başka Bakma Buluşması

Elinde defterleri, sokakları hızlı adımlarla tek tek geçerken, içinde birdenbire ağlamak isteği uyandı. Evine geri dönmek, defterlerini tekrardan çekmecelere kitlemek, sonra da bu yazarlık konusunu sonsuza dek kapatmak istedi. Başı dönmeye başlamıştı ve kalbi daralmıştı. “Neden kendime böyle eziyet ediyorum, neden diğerleri gibi okulumu bitirip de öğretmen olarak yaşamımı idame ettiremiyorum” diyerek ağlamaya başladı. Öyle bir ağlamak ki, sıkıca tuttuğu defterlerin yaprakları ıslanmaya başlamış, yol gözünde buğulanmıştı. Yine de devam etti. İstemeyerek, bütün hevesi yok olarak ve hatta nefret ederek, adımlarını ileriye attı. Buluşma yerine geldiğinde çayını karıştıran adamı gördü. Biraz sonra ona ya devam et, ya da yok ol diyecek kişiyi iyice gözden geçirdi. Arkasında topladığı yağlı saçları ve gözlerinden okunan kibirli ruhuyla hiç ümit verici değildi. Defterlerini yan tarafa alarak masaya yaklaştı, elini uzatarak kendini tanıttı ve masaya yerleşti. Bir çay da kendisine istedi. Karşısındaki bu ufak tefek adam fazla önemli biri sayılmasa da, en azından iki kitabı çıkmış ve dergilerde deneme yazmış bir adamdı. Aslında kendisi için onunla tanışmak, fikirlerini almak, yazılarını okutmak büyük bir şans olsa da, hiç boyun eğmiyor, yer yer “gayet iyi bir kalemim var” diye içinden geçirerek adamı umursamayacak duruma geliyordu. Sohbet biraz kendisini anlatmakla biraz da adama teşekkür etmekle geçti. Sıra yazılarını okutmaya geldiğinde önce beyaz renkteki, az önce ıslanmış ince defterini verdi. İçinde ufak cümleleri ve bir iki kısa hikayesi vardı. Adam biraz göz attı, bazı sayfaları hiç okumadı. Yalnız ıslanmış yerleri fark etti, eliyle üstünden geçti. Geri uzattığında “umut verici” demekle yetindi. Çayından bir yudum aldıktan sonra karşısıdakinin şaşkınlığından istifade ederek elini büyük deftere uzattı ve hemen kapağını açtı. Okumaya başladı, satırların her birini itinayla süzüyor, bazen gülümsüyor bazen de karşısındakine ciddi bakışlar atıyordu. Yolda gelirken o defteri okutmaktan vazgeçmiş olan, içinde utanç verici sayılabilecek öyküler olduğunu düşündüğü bu defterin şimdi başkasının yüzünde aydınlandığını gören genç, kendinden geçmişçesine adamın elinden defteri kaptığı gibi kapattı ve elini üstüne koyarak masaya sabitledi. “Özür dilerim ama bunu okutmaktan vazgeçmiş bulunuyorum” dedi. Adam hiç istifini bozmadı, sanki hep bu anı beklemiş gibi, “biliyorum, çünkü en güzelleriydi” dedi. “Eğer bir şeyi saklamak istiyorsan, bir dahakine sürekli gözlerini üstünde gezdirme. Hırsıza yardım etmek için de bu kadar ısrarcı olma, yoksa çalan suçlu olmaz”. Utancın ve heyecanının yanında daha ağır basan bir duyguyla genç yazar o gün masayı terk etti. Umut vericiydi, ve demek en vasat bulduğu aslında en güzeliydi. Bir daha baktı kendisine, başka bir yerden baktı. Yazılarını da başka türlü, başka gözle okudu artık.

GÖRÜŞMEK ÜZERE..

Sıcak bir yaz günü işten çıkmış eve dönüyordum. Hava da mis gibi bir bahar kokusu,her yerde rengarenk çiçekler açmış, sıcağın etkisiyle serinleyen bir akşamüstünde herkes kendini sahillere ,kafelere atmış. Bense işten çıkmış kulağımda kulaklığımla eve gidiyordum. Yorulmuştum bir hayli. Müziğin etkisiyle yavaş yavaş yürüdüm durağa doğru. ‘İçimdeki sen’ çalıyordu kulağımda..
Durakta beklerken etrafı izliyordum insanların eğlenmelerini,sevgililerin el ele, kol kola gezmelerini,annelerin çocuklarının peşinden yakalamak için koşuşturmalarını.. O anda gördüm seni. Yolun karşısındaydın,durakta bekliyordun. Seni daha önce de görmüştüm ama bir daha görebilme ihtimali bile vermemiştim.Oradaydın karşımda yanında bir adam vardı,senden biraz daha kısaca. Bir şeyler anlatıyordun ona,elinle gösteriyordun bir yerleri. Sonra bana doğru döndün bir an.Kalbim yerinden çıkacaktı. Yüzünü ilk gördüğümde heyecandan ölecektim. Evet o sendin. Daha önce gördüğüm ama bir daha asla göremediğim sen. Yine çıkmıştın karşıma.

Bir anda elim ayağım birbirine dolanmıştı. Olduğum yerde kaldım. Kalbimin çığlıklarını duyuyordum kulaklıkta,müzik gelmiyordu artık.Sanki bir kelebek ordusu havalanmıştı bir anda, kanat çırpışlarından sağır olacaktı kulaklarım. Gözlerim bulanık görmeye başladı.Elim ayağım birbirine karıştı . Anlamıyordum ne olduğunu. Korkmaya başladım. Ama bitmesini de istemiyordum bu duyguların. Acı çekmeyi mi seviyordum, bu anın büyüsünden mi çıkmak istemiyordum bilmiyorum. Sen görmemiştin beni ama beş saniyelik göz göze gelmemiz yetmişti bunları yaşamama.. Sense anlatmaya devam ediyordun bir şeyleri heyecanla. Daha sonra arkadaşınla kalktınız duraktan ,vazgeçmiştiniz belli ki beklemekten. Bir yere gidiyordunuz. Bekleyemezdim orada öylece. Bende düştüm peşine. Bir daha karşılaşıp karşılaşamayacağımdan emin değildim çünkü. Bu riski göze alamazdım. Koymuştum kafama . Gelemesem de yanına, nerede oturduğunu ne yaptığını öğrenmek istiyordum. Yüz metre ileride bir çay bahçesine girdiniz. Hala konuşuyordunuz. Sen anlatmaya devam ediyordun belli ki anlattığın şey önemliydi ve ayaküstü konuşulacak bir konu değildi. Önemli değilse de sen anlatınca zaten herşey önemli olurdu. Yolun kenarındaki masaya geçip oturdunuz sohbete o kadar dalmıştınız ki beni farketmedin bile. Fark etmeni de istemiyordum zaten sessizce geçtim iki arka masaya. Garson geldi ve çay söylediniz. Başka birşey isteyip istemediğinizi sordu, küllük isteyip teşekkür ettiniz. Konuştuklarınızı net anlayamıyordum ama ağzınızı okuyabiliyordum. Öyle dikkatli dalmışken seni izlemeye garsonun yanımda ‘hanımefendi‘ diye seslenmesiyle irkildim bi anda. Sanırım sipariş vermem gerekiyordu. Hemen bir çay söyledim bende. Başka birşey istemiyorum teşekkürler. Garsonu uzaklaştırmak istedim yanımdan bir an önce . Beni farketmeyin diye ..

Karşılıklı oturuyordunuz seni yandan görebiliyordum ancak. Geriye yaslandın elini cebine attın ve sigaranı çıkarttın. Tam çıkarıp yakacakken garson geldi çaylarınızı getirdi. Şekersiz içiyorsun sanırım çayını. Şeker atmadan kaşığı çıkarıp tabağın yanına bıraktın, bir yudum aldın çaydan. Sigaranı götürdün ağzına yakmaya çalıştın. Hafif rüzgar olacak ki tek seferde yakamadın. Bir kaç deneme sonunda başardın. Derince bir nefes çektikten sonra uzunca bir duman bıraktın havaya. Bir şeye sıkkındı canın belliydi çekişinden dumanı.. İçindeki zehri kusar gibi üflüyordun dışarı. Seni ve dumanını izlerken ”küt” diye bir sesle irkildim. Çayım gelmişti. Garsonun bardağı masaya hızlıca bırakmasıyla kendime geldim. Hemen bir yudum aldım çaydan, çok sıcaktı dilim yandı. Ama yanan yüreğimin yanında dilimin acısı umrumda bile değildi. Kaçırmak bile istemiyordum bir saniye seni. Bu sefer izin vermeyecektim gitmene. Yarım saat olmuştu hesabı istediniz, ödemeyi yapıp kalktınız masadan. Yolun karşısına geçtiniz tekrar. Bu sefer gidecektiniz belli ki. Başını sürekli arkana çeviriyor minibüs yada otobüs bekliyordun . Bir yandan da hala konuşuyordunuz. Bu kadar konuşacak ne vardı bilmiyorum.Sohbetin nasıl güzeldi kim bilir.
Uzaktan seni izlemeye devam ettim durağa kadar. Beni görmenden korkuyordum. Başını her çevirdiğinde yüreğim yerinden çıkacak gibi oluyordu,yine arkana dönmüştün bu sefer göz göze geldik seninle. Bir kaç saniyeliğine de olsa gözlerini üzerimde hissettim ve kalbim sanki ağzımda atmaya başladı çıkacaktı yerinden. Heyecan ve korkuyla arkada duran büfeye girdim hemen. Çok korkmuştum, neredeyse heyecandan bayılacaktım. Seni takip ettiğimi anlamandan korkuyordum,beni farketmenden,anlamandan hislerimi.. Büfede elime ilk çarpan şeyi almıştım,bir yandan korkarken diğer yandan gitmiş olma riskini alamadığımdan dışarıya bakmak zorundaydım. Gözümün ucuyla bakıyordum dışarıya, hala bu tarafa bakıyor musun diye. Göremedim seni. Parayı verip üzerini bile bekleyemedim çıktım hemen. Etrafa bakındım telaşla. Yoktun ..

Gidebileceğin istikamete doğru koşmaya başladım. Yoktun..

Yol üstündeki bütün kafelere,büfelere, duraklara uğradım..Yoktun..

Sen ve sana benzeyen bir kimse bile yoktu.. Durdum..

Yolun ortasında kaldım öylece. Gitmiştin. Tam yakaladım seni buldum derken kendi ellerimle, yine benim yüzünden kaybettim seni.. Yanımdan geçenler çarpıyordu bana . Karşılık veremiyordum.” Yolun ortasında ne duruyorsun kenara geçsene ”diye bağırdı bi kadın. İrkildim. Sonra tık nefes sahil boyu koşturmaya başladım. Bir aşağı bir yukarı tekrar tekrar bakarak yürüdüm,koştum delirmişcesine. Ama yoktun işte.. Bulamadım seni.

Oturdum durakta hava kararana kadar bekledim . İnsanlar geldi geçti arabalar park etti,gitti. Caddeler boşaldı iyice ,kimse kalmadı ama ben bekledim orda seni. Gelmedin. Nereye gittin,minibüse mi bindin,otobüse mi? Bindiysen hangi hatta bindin acaba. Nerde oturuyordun, tekrar seni görebilecekmiydim,gelirmiydin acaba yine ..Bir sürü soruyla kaldım öylece. Onca çabamın sonucunda ufacık bir şey öğrenemeden tekrar kaybettim.
Ertesi gün işten çıkıp koşarak daha erkenden geldim durağa.Karanlık çökene kadar bekledim. Yoktun.. Gelmedin..
Ertesi gün tekrar ve tekrar..
Ne sana ne de arkadaşına rastlayamadım bir daha ..

Hande ARSLAN

İnstagram; @meftunn.biri

instagram;@kalemine.meftunn

Bir Adam ve Telaş

Denizin kenarındaki banka yavaşça oturduğu zaman adam artık çok bitkin hissetmeye başlamıştı. Sanki son nefesleri ağzının içinde dolanıyor, dışarı çıkmak ve yaşamı terk etmek için gün sayıyorlardı. “Biraz daha sabretsem” diye düşünmekten kendini alamadı. “En azından çocukların büyüdüğünü görsem, elbet bir zaman bana ihtiyaçları olacak” derken gözlerindeki yaşları sildi elinin tersiyle. “Benim suçum değil, benim suçum değil.” Çok çabaladığını söyleyebilirdi insanlar, hayata tutunmak için, kaybolmamak ve kaybetmemek için ne kadar emek harcadığını ona en uzak insan bile kolayca anlayabilirdi. Kimsesiz olarak büyümüştü ve zorlukları sevinçlerinden çok olsa da hayatı bütünüyle kabullenmişti. Bir yuva kurmuştu hem de kendi isteğiyle. Büyüdüğü bir yuvası olmamıştı, ama büyütmek istediği üç çocuğu olmuştu. “Kadını çok üzdüm bazı vakit” diye düşünürken, suçu kendisine değil de içine doğamadığı aile evine atmıştı. Bir olmak nedir bilemese de zamanla, deneyerek, bazen kırarak ama çoğu zaman toparlayarak iki kişiyi bir bütün etmeyi başarmıştı. “Daha çok iş vardı” dedikten sonra bir küfür savurdu, ağrıyan karnını tutarak. “Kadıncağız üç çocuğu nasıl adam etsin, belki de gider evlenir, beni mezar başında bekleyecek hali yok ya”. Tepetaklak giden hayatlara kaderin hiç de yardımcı olmadığını, araba başta güzel gitse de illa bir yerde tıkandığını anlamıştı. Hastaneye geri dönmesi ve tetkikleri tamamlaması gerekiyordu, “sonuçlar çıkmıştır şimdiye” dedikten sonra yola koyuldu. Akşam eve gittiğinde karısına “biraz mideyi üşütmüşüm, sen bana bir çorba koysan” derken derin ve sakin, mutlu bir nefesin tadını çıkartıyordu.

Gökyüzünde Sır

Yürürken sürekli başımı gökyüzüne kaldırdığım için artık boynum ağırmaya başlamıştı, fakat yine de kendimi oraya bakmaktan alıkoyamıyordum. Çam ağaçlarının arasından görünen ay, bütün güzelliğiyle beni kendisine çekiyor, yürürken tökezlememe sebep oluyordu. Etrafını kahverengi bir küme sarmış, sanki ayı korumak için bir halka oluşturmuşlardı. Ben yürüyordum ve ay yürüyordu, çocukluk hatıraları da yolumuza eşlik ederken gülümsemekten alamadım kendimi. Yer yer yıldızlar da gözüme çarpmaya başladı. Birini yakalasam, ah birini yakalasam da sonsuza kadar bir sihirle yaşasam diye geçirdim içimden. İnsan hiç büyümez, büyümek istemez belki de. Bütün gün iş yerinde yorulmuştum fakat neşemi hiç kaybetmeden yıldızlarla eğlenebiliyordum. Eve yaklaşık on dakika daha yürüme mesafem vardı, ayakkabımı bağlamak için durağın köşesine geçtim. Eğildim, ipleri birbirine geçirdim, yürümeye devam edecektim ama bir his beni geriye doğru çekti. Kafamı arkaya çevirdim, birisinin bütün dikkatiyle bana baktığını fark ettim. Gözdağı vermek için sert bir ifade takındım, ama adamın aldırış ettiği yoktu, aksine ellerini cebine koymuş bana doğru gelmeye başlamıştı. Herhalde yanlış görüyorum, belki de durağa geliyor diye düşünerek yoluma devam ettim. Ayla bakışarak yürümeye devam ediyor, kulağımdaki müzikle yol daha bir tılsımlı hale geliyordu. Binanın önüne gelmiştim, evdekiler apartman kapısını açsınlar diye zile basmaya yeltendim, fakat arkamda birini hissettim. Ben sırtımı dönecekken, az önce gördüğüm adam birden önüme geçti. Elimi tuttu ve yavaşça aşağı bıraktı. Korkudan ağzımı açamadım, baştan aşağı her hücrem titredi, terledi ve ürperdi. “Aya o kadar düşkünsen, artık bir kere olsun yanına gitmeyi denesen iyi edersin” dedi ve karanlıkta arkasına bakmadan yürüyüp, kayboldu.

Panjur

Ben bir çocuktum
O bir çocuktu
Ben bir acıydım
O sevinç
O bir selam
Ben hoşça kal keyhüdâsı
O ilk numara
Ben son
O öldü
Ben yaşadım

Şimdi bu dizelerin üstünde direnmeye çalışırken
Anlıyorum ki
Onun bedenini koydukları toprak benim içimde yaşamış.
Toprak yaşamış ben değil.
Şimdi ise o yaşıyor
Ben ölüyüm.
Onun kanı benden akıyor…

Ragıp Bey biliyor musunuz?
Şimdi anlıyorum, kardeşliği…
Annem et tırnak falan felan bir şeyler anlatırdı; birbirimize ettiğimiz her küfürde,
o üstüme çıkıp beni hırpaladığında, ya da ne bileyim, onun çikolatasını sormadan dolaptan alıp mideme götürdüğümde…
O senin gören gözün derdi, ben elimi gözüme götürür, yerinde mi diye kontrol ederdim.

İnsanın annesini anlayamadığını bilmesi de çok zormuş.
Yıl olmuş 1980…
Onu dinlememe engel olan bir direnç ağzı gevşek bir eşeğin salyasından sızıyor torbama.
Elimi o torbaya her soktuğumda parmaklarımı itinayla geri çekmeye çalışıyorum…
Neyse Ragıp Beyciğim…
Ben etmişim o tırnak
Çöpe layık görülmemiş mezara görüldüğü kadar.
Uğursuzluğu taşırmış, yersiz olmalı, gömülmeliymiş karanlıklarda saklanan oyuk duvarlara…
İzi, dişinde görülmez bir devrimmiş. Ben de bu devrimin çocuğu olmuşum.
Görevi yok
Vaziyeti belli…

Başını eğmesine sebep olan
Dengesiz bir hatanın
Süt liman olması için verdiği bir baş var ortada.
Var da kaldıran yok.
Küreksiz korkuların yok olması için
Verdiği bir hayatı var benimse ıslak topraktan yapmaya çalıştığım kuleler…
Hatırlıyorum yaptığım kuleleri ayaklarıyla ezen sulu çocucukları…
Ulana ulana biçimsiz kalan kumlarım…
Onlara bir şey yapamamanın verdiği sinirle olsa gerek bir hışımla kalan kulelerin içine ateş gizleyip patlatıyordum…
Bilmem ki belki de benim olanı sadece ben mahvedebilirimi göstermek istiyordum kendimce…
Tilki kürklü kabarık insanlar geçiyordu zamanımdan böyle böyle …

Sana artık Ragıp demek istiyorum.
Çünkü burayı söyleyebilmem için senin bana bir adım daha yakın olman gerekir. Prensibim böyle. Merak etmiyorsanız da şimdi susabilirim. Evet, ne diyorsunuz?
“Buyur tabii. Tamam anlaştık, Sultan…”

Ragıp, …
Onun kemikleri gömülürken benimkiler kırılmış…
Gözleri açık gitmiş benimkiler yuvalarından çıkarken…
Şimdi geriye sadece bir pencere panjuru kalmış.
Ona da şimdi seninle bakıyoruz…

Selcen Öcal

Fotoğraf: Elif Nur Konuk

Çiçekli Balkonlar

Kadının içinden bugün hiçbir şey yapmak geçmedi, öyle ki pencere kenarında ölüme biraz daha yaklaşmış bitkilere bile su veresi gelmedi. Kendini zorladı, açık kahverengi kaba biraz su doldurup özenle çiçekleri besledi. Başka bir vakitte, az daha neşesi yerinde olmuş olsa balkonu büsbütün temizler, saksıları bezle iyice siler, terlikleri de bir güzel yıkadıktan sonra dikine duvara koyardı. Son zamanlarda sinirleri öyle yıpranmıştı ki, çıplak ayaklarla elinde su kovası balkonda dikiliverdi. Anayola baktı, gelen giden derken türlü hülyalara daldığını anladı, sandalyeyi yanına çekti usul usul. Yemek yapılması lazımdı, çamaşırların asılması, ocağın temizlenmesi cabası. Ne kadar can sıkıcı şey varsa, hepsini büyük bir gururla yapmalıydı. Yapmadı, gururu da kırılmadı. Balkon demirlerine yaslandı, aşağıya doğru bir göz attı, körolası kadın evde herhalde diyerek küstüğü komşusuna içten içe çattı. Yüreği binbir çeşit ateşle kavrulurken bir serin rüzgar esti, gözyaşları gözünde birikti. Hasretti, sevmeydi, sevilmeydi, gurbetti, anneydi ve hep daha nice duyguların adıydı. Niçin başka memlekete gitmesine izin verdim, neymiş ekmek parası, neymiş yuva kurması gerekmiş. Neyine lazımdı, yanımda duraydı, yemeği hazırdı, diye içinden geçire geçire ağladı kadın. Oğlu artık yanında olmayacaktı ve bunun getirisi bir hüzün hep yanında kalacaktı.

Cennet Kapısı

CENNET KAPISI
Okulumuzda başarılı bir İngilizce Öğretmeni Yakup Bey. Mütevazi, yardımsever ve kendi halinde biridir. Geçen yaz düğününe gitmiş. Söz verdiğim gibi şarkı söylemiş halay bile çekmiştim. Geçen hafta güzel bir haber ile geldi öğretmenler odasına.
‘’Herkese bugün çayı ben yapıyorum çünkü baba oluyorum milleeeeet’’ diye sevinç çığlıkların atmış bizde sevinçle ona sarılmıştık. Ama bu haberden sonra günlerce hüzünlenmişti. Sebebini hiç anlayamadım. Normalde etrafa gülücükler saçan pozitif enerji yayan Yakup Bey iki gündür tenefüste okulun bahçesindeki banka oturuyor ve uzaklara dalıyordu. Yine öyle bir tenefüs vakti gidip yanına oturdum ama benim gelip oturduğumdan hiç haberi olmadan dalgın dalgın uzaklara bakıyordu.
‘’Hayrola Yakup Hocam ne var uzaklarda bizede söyle bizde uçalım.’’ diyince kendini silkeleyip,
‘’Sen mi geldin Hasan Bey’’ diyip dalmaya devam etti. Sonrasında dayanamayıp ‘’Be hocam ne güzel çocuğun olacak nedir bu halin anlatta yardımcı olalım bir şey mi oldu’’ diye sorunca ‘’Uzun konu hocam dersler bitince istersen sahile gidelim anlatayım.’’ Diyince hemen kabul ettim.
Derslerden sonra benimde arada dalga seslerini dinleyip huzur bulduğum sahile gittik. İki sıcak çay alıp ‘’Hadi çaylarımızı içimize dökerken sende dök bakalım bana içini Yakup Hocam diyerek sessizliği bozdum. Başladı ince sesiyle hüzünlü hüzünlü anlatmaya…
‘’Çocukluğumda babamla Pazar günleri sinemaya giderdik.İki haftada bir giderdik.Çünkü o zaman izinli olurdu.Ben o pazarın gelmesini iple çekerdim.Sinemaya gider film başlarken babam: Oğlum şimdi geleceğim beni burda bekle diyerek; giderdi.Her gittiğimizde aynı şey tekrarlanırdı.Ve ben babama çok kızardım baba neden hep aynı ayakkabıyı giyiyorsun neden hep aynı elbiseleri diye hayıflardım.Ama baba olacağımı öğrenince çok düşündüm. Meğer babamın parası yetmediği için film işim var diyerek gider film bitincede işim yeni bitti diyerek beni almaya gelirmiş.Meğer babam benim yeni ayakkabılarım yeni elbiselerim olsun diye kendine almaz kendi senelerce giyer bana alırmış.Bende öyle baba olabilecek miyim çocuğum için fedakarlık yapabilecek miyim diye düşünür dururum.Ah benim Babam Ah benim Babam…’’ diyerek gökyüzünden yağmur boşalırcasına gözlerinden yaş boşaldı bana sarılıp ah babam ah babam kıymetini bilemedim diyerek uzun uzun ağladı.
Ah benim narin kalpli güzel hocam diye içimden geçirip ‘’ Yakup Hocam üzülme gider şimdi öpersin babanın elini yaptığı fedakarlıklar için teşekkür eder bende oğluma senin gibi baba olacağım dersin’’ deme gafletinde bulundum.
‘’Ah Hasan keşke olsa da şimdi gitsem bırak elini ayaklarını öperim onun. Mezarına gidiyorum babam diyorum ama toprağa…’’ diyerek baba hasretini anlattı.
Eminim Yakup Hocam sen baban gibi fedakar baba olacaksın ama evladın nasıl olur onu bilemem. İnşallah hayırlı evlat olur…
Babalar yaparlar ama bilemezsin keza sende baba oluncaya kadar. O yüzden babalar Cennet Kapısıdır.
Ömer Dilbaz

Son Sokak

Hafif bir rüzgar uğultusu kol geziyor etrafta.Yağmur şimdiden kendini göstermeye başladı.Bazı deyimler vardır hayatta.Ne kadar sıradanlaşmış olsalar da başka türlü anlatamazsın bazı şeyleri.İşte tam o anlardan birine kapanıp kalmış durumdayım.Sokakta adeta “in cin top oynuyor.”-Bunu bu şekilde değil de başka kelimelerde ifade etmek zorunda kalsaydım ne derdim,bilemiyorum.Belki sessizlik,yalnızlık,pişmanlık ve dahası.Fakat insan kısa ve öz ifade edebilmeli bazı şeyleri.O yüzden bu deyimi kullanma ihtiyacı duyuyorum.-Sarıya benzer bir ışık veren sokak lambası aydınlatıyor işte bu sokağı.Benim son sokağım…Bazı düşünceler ve anılar beliriyor kafamda.Kimisi rengini bulamıyor kimisi melodisini.İşte bu yüzden bu haldeyim.Ne söküp atabiliyorum zihnimden,ne de renge ve melodiye bulayıp hayat verebiliyorum.

Yağmur iyiden iyiye bastırmış durumda.Saçlarımdan süzülen bir damla, yanağıma ardından da usulca boynuma doğru bir yol çiziyor.Ölümün kıyısında bir yerlerde dolaşıyorum.Elimde sıkıca tuttuğum silahın namlusu yüzüme dönük.Ancak kesik kesik nefes alabiliyorum.Bir takım sesler geliyor zihnimin en ucra köşelerinden.Biliyorum,bu zihnimin bir oyunu.Ve hayır, henüz delirmiş sayılmam.Sesler gittikçe artıyor,büyük bir gürültü haline geliyor.Ellerimle kapattıkça kulaklarımı,sanki zihnim ne yapmaya çalıştığımı anlıyor gibi daha da şiddetleniyor sesler.Ta ki geçmiş bir anının filmi perdede oynamaya başlayana kadar.

Yaşam kamerası küçük bir odada köşede duruyor.Üstü tozlarla kaplanmış.Duvarlar kapranlık.Tıpkı küçük çocuğun ruhu gibi.Çocuk sessizce yatağında uzanıyor.Hiçbir şey düşünmüyor.Sanki düşünme yetkisini kaybetmiş gibi.Ağlamıyor.Sebebi güçlü olmasından ve ya öyle hissetmesinden değil.Hissediyor bazı şeyleri ve konuşma gereği duymuyor bundan dolayı. Konuşsa da ,kime konuşacak ki zaten!Kim anlayacak onu!

Dış kapının açılma sesiyle irkiliyor.Fakat bu öyle bir irkilme ki tir tir titremeye başlıyor.Hızlıca yataktan kalkıp dolaba saklanırken çekiyor yaşam kamerası onu.Bu hayattaki sahnesi bitmek üzere.Hüzünlü bir final dolaşıyor ekranlarda.Baba, kapıyı kırarak odaya giriyor.Gözü dönmüş bir şekilde ilk bir kaç saniye odanın ortasında dikiliyor.Elindeki biradan son birkaç yudumunu alıyor.Bittiğini görüp sinirli bir şekilde duvara fırlatıyor.Kırılan camların sesi tüm odada yankılanıyor.-Adem sımsıkı olan gözlerini tam bu anda korkuyla aralıyor.Daha fazlasına katlanamazken bir türlü susturamıyor zihnini.Ve gözler kapanıyor,perde devam ediyor.-Çocuk küçücük elleriyle kulaklarını kapatma çabasında,ağlamaya başlıyor.Adem sinirle dolaba doğru yönelirken bir yandan eliyle belindeki silahı gün yüzüne çıkartıyor.Dolap açılıyor,küçük çocuk gözlerini babasına dikiyor.Silahın namlusu çocuğun alnına doğru bir yola çıkıyor.Çocuk kaderine boyun bükmekten başka bir şey kalmayacağını anladığında ağlamayı kesiyor ve o an gerçek katiline bakıyor.Yerdeki cam kırıkları…Kalan son birkaç damlanın döşemede bıraktığı yol.İşte,diyor çocuk,benim gerçek katilim bu şişenin içindeydi.Şimdi babamın damarlarında dolaşıyor.Son düşünceleri bu oluyor çocuğun.Yaşam kamerasına sıçrayan birkaç damla kanla beraber perde sona eriyor.

Gözümü yavaşça aralıyorum bu sefer.Bir damla gözyaşı beliriyor gözümün hemen altında.Tetikteki  elim biraz daha sıkılaşıyor.Geçirdiğim bu buhranlı durumuna yaraşır bir söz bulmakta zorlanıyorum açıkçası.

Ne kadar da masumcaydı halbuki içişim,diyorum kendi kendime.Farkında olmadan tükettim kendimi.Biten yüzlerce şişenin gerisinde bende bittim.Hala nefes alabildiğim,yaşayabildiğim şu anda bile yaşadığımı anlamakta güçlük çekiyorum.Zehir hala damarlarımda dolaşıyor.Beynim tamamen bulanmış halde.Renkler anılara,geçmişim geleceğime dolanmış durumda.Tek bir his gerçek manada ölüme itiyor beni:Pişmanlık.Eğer her şeyin ötesine gidebilseydim eğer o ana gitmek isterdim.İlk yudumu aldığım o ana.Perde yeniden açılıyor ve sahne ışıkları bir sahil kenarında oturan arkadaş grubunun etrafını aydınlatıyor.

Saat gece yarısını geçiyor.Adem huzursuzca yerinde kıpırdanıyor. “Arkadaşlar siz benim kusuruma bakmayın.Biliyorsunuz,evleneli henüz bir ay bile olmadı.Hanım yeteri kadar yalnız kaldı evde.Ben kalkayım.”diyor.

-Dur otur hele,gece daha yeni başlıyor.

-Hiç de içmedin.Bir iki yudum bir şeyler iç öyle git bari be kardeşim!

-Ulan sende amma hanımcı oldun bir ayda!Bekleyiversin,ne olacak!

Vs. sözlerle Adem içmeye ‘birkaç’ yudumluğuna da olsa ikna ediliyor.Sonralarda olacaklardan habersiz…Yaşam kamerası bu sefer denizin üzerinden yükseliyor ve Adem’i çekiyor.Bu soluk çehrede ve bu gözlerde bir zamanlar yaşamın kaynadığını işte bu sahneden anlıyoruz.Perdedeki ışık sönüyor ve perde yavaşça kapanıyor.Eş zamanlı olarak Adem’in de zihnindeki sis duvarı kalkıyor ve gerçek mekana geri dönüyor.

Uzaktan bir yerlerden bir siren sesi kulaklarımı dolduruyor.Şehrin sağır edici uğultusu bir rüzgar tufanıyla kulağıma ulaşıyor.Artık neyin gerçek olup olmadığına karar veremiyorum.Bildiğim tek bir şey var.İçtiğim o ilk yudum benden tahmin edebileceğimden çok daha fazlasını çaldı.Gücümü,direncimi,irademi,çocuğumu…Artık kim olduğuma ben bile karar veremiyorum.Sahi,kim bu  yağmurlu havada,elinde silahla yerde oturan adam?Ben miyim yoksa o birkaç yudumun,beni benden alıp yerine bedenime yerleştirdiği o katil ruh mu!

Kafamı kaldırıp önümdeki sokağa bakıyorum.Benim son sokağıma… Silahı tutan elimi kaldırıp namluyu yavaşça kafama doğru çıkartıyorum.Artık susmalı,diye düşünüyorum.Artık susmalı anılar,susmalı vicdanım,susmalı gerçekliğim,susmalı farkındalığım.Ve son bir damla süzülüyor yanağımdan,gerisi karanlık.

Farkındayım,

Hiç ışık yok…

“Adem’in mesajı:BAĞIMLI OLMA,ÖZGÜR OL”

 

Acıya Ramak Kala

4 tekerlek 5 6 saniyeliğine o binanın önünde duruyor. Arabanın içinde bir kız çocuğu o pencereye doğru bakıyor . Sonra da yavaş yavaş kafasını kaldırıyor… Şimdi de pencerenin panjuruna baktığını tahmin ediyorum.
Ağzı açılıyor
Dudakları kıpırdıyor
Yanındakilerin ağzı kapalı
Ne diyor anlayamıyorum tabii.

Ben böyle her gün aynı şekilde bir korna sesiyle irkilene kadar gaza basmıyor, o kızı gözlüyordum.

Sonra bir gün ne oldu biliyor musun?
O arabadan indi o binaya doğru ilerledi. Ben de kendimi peşinden giderken buldum.
Karşıdan karşıya geçerken biri sayıştırdı ben döndüm.
Hızla yoluna devam etti…

Artık binayla yüz yüzeydi
Ben de arkasındaydım
Onu izliyordum. Göz kapakları seyriliyor, dudakları titriyor ve sonunda beklediğim gibi çenesi düşüyordu. Boyaları dökük, soyulmuş bir insanı andıran bu binaya girebilir mi, bilmiyordum.
Dizleri tutmuyor, dizlerinin üstünde dikilmeye çalışıyordu. O sırada, bir savaşta telsiz cızırtısıyla yükselen kalp atışları gibi büyük bir sesle biraz korkmuş biraz daha heyecanlanmış kafasını yukarı kaldırdı.
Biliyor musun Filiz, ben de başımı onunla kaldırdığımı fark ettim nice sonra. Bunları neden yapıyordum. Bu şeyler başıma neden geliyordu… Arabama atlayıp Pierre Loti’de yeni hayallerimle iki lafın belini kırmak varken burada ne işim vardı….

Bir uçak tepemizden hızla geçti…
O an kulaklarını avuç içleriyle sıkıca kapatmaya çalıştığını, çocukluğumdaki demir tasonun rengini nasıl iyi hatırlıyorsam bunu da öyle hatırlıyorum. Bir el çabukluğuyla çaktırmadan kaptığım tasolar, atılmış demir bir pençe olup kan tadı bırakıyordu ağzımda. Sızanları ise avuçlayarak geri tepiyordum ceplerime. İnsanın utanma duygusuyla ceplerime izinsiz doldurduklarımda tanışmıştım.
Bir sebebi olmalıydı bu rahatsızlığın….
Yüzünün yarısını karanlıkların seyrettiği bu ülkesiz prensesin sesini duymak için can atıyordum.
-Duyabildin mi?
-Dur acele etme. Hikâyenin başındayız daha. Ben de senin gibi acele ediyordum tabii.

Bir eğiyor başını bir kaldırıyordu. Kelimeler aklında köşe kapmaca oynuyor gibiydi.
Birkaç tanesini oturtmak istiyor:
“Şöyle buyurun burası sizin yeriniz, çekinmeyin; evham, zaman,insan falan…” Bütün kelimeler birbiriyle yarışıyordu. Bir ara tamam dedim şimdi oldu. Soluklanmak istiyor… İlk defa o an bir ses duydum ondan.
Dedi ki…
“Ne dedi Yılmaz, çatlatma insanı karpuz gibi ortadan ikiye.”

 

Selcen Öcal