Hikaye

Kızıl Yabancı – 1. Bölüm

O gece her zamanki gibi hazırlanıp çıktım. Basit kıyafetler vardı üstümde. Fazlasına gerek yoktu, özenmek içimden gelmiyordu birkaç gündür. Sokağın köşesinde Çınar’la karşılaştım. Sessizce baktı bana, yine mi oraya gidiyorsun der gibi. Biliyordu, ondan saklayamazdım. Dert ortağımdı. Elimi uzatıp burnunu okşadım. Elimin sıcaklığından memnun, gözlerini kapattı. Üşümüştü hafiften benim gibi. Mamasının olduğuna emin olduktan sonra yürümeye devam ettim. Yavaş yavaş heyecanlanmaya başlamıştım. Senelerdir bu heyecanı üzerimden atamıyordum, ne zaman yakınlaşsam adımlarım hafifliyor, uçma isteğiyle doluyordum. Bu sefer gelecek düşüncesi yine aklımda dolanmaya başlamıştı. 3 senedir her gün bu düşünceyle sarmalanıyor, bıkma belirtisi göstermiyordum. Onu göremesem de zevk alıyordum beklemekten, yollarını gözlemekten. Yerimize oturdum. Yanım boştu, ona ayırdığım yer her zaman sol taraftı. Kitabımı açtım. Burnumda iyot kokusu, kulağımda hafif dalga sesi, kalbim titreyerek okumaya çalışırken birinin varlığını hissettim yanımda. İyot kokusu hafif bir parfüm kokusuyla karıştı. Onun kokusuna benziyordu. Kalbim hızla atmaya, ellerim titremeye başlamıştı. Başımı kaldırıp bakmaya korkuyordum. “Ya geldiyse?” düşüncesi boğuyordu. İçimden ona kadar saymaya başlayıp dörtte baktım. Uzun kızıl saçları olan, hafif pembe tenli bir kızdı yanımdaki. Hayalkırıklığı kalbimi sıkıştırdı. O değildi. “Beklediğin kız gelirse ne yapacaksın?” diye bir soru yöneltti aniden denizi izlerken. Donmuştum, nereden biliyordu bu kız bunu? “Uzun zamandır seni burada görüyorum, hep aynı bankta oturup birini bekliyorsun.” Sesi insana huzur veriyordu. Yağmurdan sonraki toprak kokusunun verdiği his gibiydi. İnatla denize bakıyordu, bir kere bile yeltenmemişti dönmeye. Sorusunu düşündüm, ne yapacaktım? Buluşmamızı milyon defa hayal etmeme rağmen gerisini hiç düşünmemiştim. Sanki o anda yaşayacaktık ömür boyu. “Bilmiyorum.” dedim dürüstçe. Gamzesini gördüm hafiften, gülümsüyordu. Sonunda bana baktığında dikkatimi benleri çekti. Dudağının kenarında ve çenesinde çok küçük iki tane beni vardı. Gözleri bal rengiydi, saçlarıyla uyumu ilginçti. Gözlükleri yeni nesil değil yüzüne yakışan bir modeldi. “Büyünün bozulmasından korkuyorsun içten içe, hayalin gerçekleştikten sonra gelecek olan boşluktansa beklemeyi tercih ediyorsun. İtiraf edememişsin kendine.” dedi pat diye. Sinirlendim, o kim oluyordu da hakkımda yorum yapıyordu, hem de hakkımda bildiği tek şey burada birini bekliyor olduğumdu. Ters bir cevap için ağzımı açmışken duraksadım. İçimde bir taraf “Haklı.” diye baş kaldırmaya başlamıştı. “Ne demek haklı?” diyerek iç hesaplaşmaya giriştim. Kızdan gözlerimi kaçırmış, denizi izliyordum kavga ederken. İç sesim beklenmedik bir şevkle kızın dediklerini savunurken kalbim asla kabul etmiyordu bunu. “O gelince tamamlanacaksın.” diyordu. “Sen onun için nefes alıyorsun.” Doğruydu. Onun için nefes alıyordum. Onun hayaliyle uyuyor, onun hakkında yazıyor, hayatımı ona adıyordum. Rüyalarımın baş kahramanıydı o. Geleceğine olan inancım azalmıyordu hiç. Biliyordum beni duyacağını, hissedeceğini. “Sana bir hikâye anlatayım.” diye devam etti kız içsel kavgamın ortasında. Göz ucuyla ona baktığımda benim gibi denize baktığını gördüm. Yüzünde garip bir ifade belirmişti.

Bize Ne Kaldı

Güneş tam tepede bütün ihtişamıyla el sallarken yerdekilere, adam artık baygınlık geçirecek gibi oldu. Gözlerini açtı, kapattı, bir ağaca tutunmaya çalıştı, düşerken “hay aksi” gibi bir şeyler mırıldandı. Hemen bir kuru kalabalık toplandı etrafına, birilerinin pek gülesi geldi zavallıya. Elleri yeri tutmaya çalışır gibiydi, sırtıysa yer çekimine meydan okuyordu şimdi. Birkaç kişinin gelmesiyle gitmesi bir oldu, adamdan etrafa bir koku yayılıyordu. Gençten iki oğlan kollarını tuttu hemen, yere oturttular, yüzüne su vurmaya başladılar. Bir iki damla derken adam tokatlanmış gibi hissetti kendini en sonunda. Şöyle bir göz attı tekrar çevreye, pek kimseler kalmamıştı şimdi. Oğlanın biri “iyi misin ağabey” demeye kalmadan adam yerinden fırladı, şapkasını yerden kaptı ve koşarak durağa yetişmeye çalıştı. “Görgüsüz” nidaları atıldı arkasından, “pis herif” dedi bir diğeri. Hepsi de boşlukta savrulup gitti, adam çoktan otobüse binmişti. Önce bir kadının yanına oturacak olduysa da sonra bunun pek hoş olmayacağı kanısına varınca vazgeçti. Ayakta ha düştü ha düşecek derken, şoför ters bakışlarla bakarken, ani frenlerle sarsılıp dururken nihayet ineceği durağa geldi. Şimdi karşısında o dört katlı sarı bina vardı. Tüm ihtişamıyla, tüm güzelliğiyle, tüm umudu ve hayalleriyle okul artık karşısındaydı. Bir düşüncedir aldı adamı. Karısından ayrıldığından beri oğlunu ilk kez okuldan alabilecekti. Hoş alsa da nereye, hangi yüzle götürecekti ya, bilemedi. Yine de babalık yapmak istedi. Nasıl baba olunur, bunu da cahilliğine verdi. Üstünü başını düzeltti, yine toz toprak içindeydi. Çocuklar yüzüne biraz su çarpmasa belki yüzü de bakılmaz haldeydi. Adam düşünceler ve eylemlerle kendi kendine söylenirken okul zili çaldı, çocuklar ilk kez sokak görmüş gibi can havliyle okulu arkalarında bıraktılar. Arka taraflardan ağır ağır oğlu gelmekteydi, adamı bir heyecandır aldı şimdi. Çocuk bir oyunun içindeymiş gibi beslenme çantasının ipini sağa sola çekiştirerek boynuna eziyet ediyor, ancak her seferinde bunu eve varınca anlıyordu. Uzaktan babasını görür gibi oldu, bir kramp girdi ufacık midesine. Fakat babasının gittiği yerden hiç dönemeyeceği öğretilmişti ona. Sonra emin olamadı, bütün oyunları elinden alındı sandı. Yaklaştı, yaklaştı, adam da ona doğru bir adım attı. “Oğlum” dedi ses. Çocuk pek çıkartamadıysa da tam adımını atacağı sırada bir el yapıştı kollarına. Annesi oğlanı kucağına aldığı gibi arabaya koydu ve sonsuzluğa gittiler. Çok zaman geçmedi aradan, adamın da kollarından tuttu birisi. “Baba bu halin ne, yine niye kaçtın geldin bu lanet yere” dedi bir kızın sesi. Babasını gözyaşlarıyla hastanenin kapısında bırakıverdi. Ölen ölmüştü, giden gitmişti ve yalnızca bir kaç delilik hali kalmıştı şimdi geriye.

LAZARUS ETKİSİ

”Tokadını yemedikçe uyanamadığım bu hayatta, aslında uyandığımda bir ölü olarak hayatıma devam
edeceğimi, kımıldamadan aynanın karşısında yanağımdaki tokadı izleyerek yanıt verdim.”

Ben, acıdan başka hiçbir şey değildim. Silahla vurularak veya başka darbelerle beyin ölümü gerçekleşenlerin, omuriliğinin beyinsi davranışları nedeniyle bazen sağlık çalışanlarını bile yanıltabilecek düzeyde ölmemiş gibi davranmalarına verilen isimdir; ”Lazarus etkisi.” Bir ölünün hareket etmesidir. Tokat gibi, lanet kötü huylu bir tümörün seni öldürdüğünü bilsen de bir ölünün bu hayatta yürüme azmidir lazarus etkisi.
Yani insanın ayağa kalkacak gücü olmasa da dışarıdan yürüyormuş gibi davranmasıdır.
Mutluluk çok ciğer yakan bir gerçekmiş ve bu etkiyi ilk benim omuriliğim fark etmiş.
Elimi bir ateşe uzattığımda yanacağını düşünemedim. Küçüktüm ve bu felaketti. Hızlıca kolumu
çektiğimde aslında hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. Ya ben kalpsizim ya da sevgisizlikten kök
saldığım toprakta -yani evimde- günden güne çürümüştüm ve dünya 72 saat dönmeye başladı o gün. Üzerime tam üç senedir hiç doğamayan güneş ve her zaman pencereme damlayan yağmur… Çölde çiçek yetişmezmiş mesela ama güneşten yanıp kavrulurken de ansızın yağarmış yağmur. İşte bunun gibidir umut da. Mevsimlerden sonbaharı
dikdörtgen yılları arasında kurutmuş pencerem. Bu pencere yalnızlığıma derman olmuş, üşüdüğümde
kendini sıkı sıkı kapatmış, ateşim çıktığında kollarıyla sarmış beni. Bunu bana bir insan bile
yapamamış.
Yağmurla yağan gözyaşlarıma sonbahar bir mucizesini gösterdi. Deli gibi yağan yağmura, feryat
edercesine gürleyen rüzgara karşı güneş doğdu. O hastane evimin parçası ama çok soğuk, çok ıssız ve
çok korkunç. Kimisi sevmezken, bir ilaçla bir organla hayata tutunacağın güneş seni
yaşatır.
Penceremden sızan güneşle elimi tuttu dallar ve mendil oldu gözyaşlarıma yapraklar. Hemşire bana bakıp olumsuzca, umutsuzca başını salladığında tam karşımda, üşümüş mavi deniz; dalgasıyla dövdü
o umutsuz çehreyi.
Başımı kaldırıp karşımda duran aynaya baktığımda önce iç organlarımı gördüm. Kalbim çürümüş benim.
Ciğerim hava dolmuş ve patlamak üzere. Sonra vücudumu gördüm. Kel, kirpikleri dökülmüş, kaşları
seyrekleşmiş teni bembeyaz, halka küpeleriyle gülümsemeye çalışan bir kız gördüm. Bana hiç uygun
olmayan, mavi ve üzerime yapışan bu elbisenden sıkılalı ne kadar olmuştu Osman ağabey, ne zaman yeni
bir elbise alacaktım? Oysa elbiseye de gerek yoktu, yürüyen bir ölünün kimse çıplaklığını umursamazdı
değil mi? Önemli olan çıplaklık değildi çünkü önemli olan dirilikti. Kızarmış gözlerimle aynaya tekrar
baktığımda “Büyümek” dedim ne kadar sancılı. Düşen gözyaşımla ağaçta duran bir saman yığınına benzeyen kuş yuvası başıma kondu ve kel olan sıfatsız başıma sarı ipek bir saç oluverdi. Yaprak dalları bir karınca gibi yürüyerek yüzüme tırmandı ve kirpiklerime kondu. Beyaz tenime hızla turuncu yaprak bulaştı. Aynaya tekrar baktığımda kahkahalar saçtım etrafa ve işte dedim: “Ben sonbahar kızıyım!” Ve bir anda hepsi geldikleri gibi usulca geri döndüler, el sallayıp “Hoşça kal Aylin” dedi sonbahar. “Gitmeyin!” dedim. Ama terk etmişti beni sonbahar. Annem elinde ıhlamur ile döndüğünde kucağına baktım, kurtaramayacak kadar umutsuz ama aydınlık gözüküyordu işte.
Beni sonbahar umudum da terk etmişti. İnsanın önünde sonunda tutacağı el kendininmiş,
sığınacağı kucak kendininmiş. Bulaşıcı bir rahatsızlıkmışım gibi misafir çocuk çekingenliği ile
izledim pencereden diğer çocukları. Çocuk parkının kenarında bir genç soluklanmak için oturdu.
Ben sende tutuklu kaldım. Sana pencere kenarından dilekler diledim, seni o parkın çocuklarının
babası ilan ettim. Şimdi dünden daha çok bezdiren kemik ağrılarım var. Etimden et kopuyor sanki daha da
beter olacağım duygusu kaplıyor bedenimi.
Yatağımda cenin pozisyonu alıp pencereden bulutları izliyorken bir anda kar düştü pencereme.
Bir… iki… üç derken ağacım bembeyaz oldu. Gelinlik giymiş gibiydi. Kış beni her daim üşütürdü. Parkta
arabaların üzerinden avuçlarına kar toplayan çocukları izledikçe üzülüyor ve gözyaşlarıma engel
olamıyordum. Gözyaşımın düşmesi ile pencere pervazından bir kar tanesi üfledi yüzüme fakat
üşütmedi. Aksine sıcacık üfledi. Kar taneleri birikerek kel başıma teker teker dizildiler. İnce buzlar çatıdan
asılmak yerine gözlerimden asılmak istedi ve kirpik oluverdiler. Önümde ise bana kar topu atan
çocuklar vardı. Soluk, cansız ellerimle bir kar topu yapıp ben de oynadım onlarla.
Aynaya tekrar baktım ve tekrar kahkaha attım. Ben bir kış kızıydım. Kulağıma fısıldanan melek ifadesi
ile titredi tüm vücudum ve “Hoşça kal Aylin!” nidaları çınladı kulaklarımda. Kar taneleri eridi buzla beraber.
Elimde kalan ve parmağımı bırakmayan kar tanesini de rüzgar attı ve uçtu gitti elimden. Başımı yine kaldırdığımda kel, kirpiksiz ve solgun yüzlü kız karşıladı beni. Beni, elimi karnımdan içeri sokabilecek kadar zayıflatırken bu kötü huylu hastalık, inatla pencere kenarında solmayan o çiçek olmaya devam mı edecektim, nereye kadar?
Pencerem, camlarını açtı sabahın ilk saatlerinde ve uğur böceği gülümsedi bana, ben de ona el salladım.
Ardından bir uçurtma uçtu gökyüzünde ve şekil değiştirip kağıttan uçak oluverdi bana. Beyaz çiçekler taç
oldular çimenden saçlarıma. Kelebek kondu parmağıma; yanıma geldi sincap, fındık ikram etti bana. Bir arı geldi vızıldayarak, iğnesini sakladı ve kendi elleriyle bal yedirdi bana. Çimenden ve bir rapunzeli andıran
saçlarımı sarkıttım hastane odasının camından aşağıya. Haydi park çocuklarının babası prens! Tırman ve
kurtar beni buradan. Yaklaştı, yaklaştı ve tutup saçlarımdan tırmanmaya başladı yukarı. İşte o an koptu
saçlarım. Tacım uçtu, burnumun ucundaki uğur böceği yok oldu, parmağımdaki kelebek ellerimde can verdi.
O an anladım ki ilkbahar da terk ediyordu beni. Zaten en dayanılmaz acı da bu değil miydi? Umuttan umut
beklemek… Umuttan kahrolası bir takıntı gibi umut beklemek ne sancılı!
Sanırım tertemiz siliniyorum Osman ağabey. Nefesim sıkışıyor, kurtulmam lazım artık! Nereye kadar sürer umut böyle? Tamam, biliyorum dua etmeliyim ama sence de üç yıl etmişken bir daha etsem kabul olur mu, son kez etmeli miyim? Pekala, “Allah’ım nasılsın?” bunu sana sorarken günaha girmiş gibi hissetmeli miyim bilmiyorum.
Ama şu an hissettiğim, kemiklerimin arasındaki karıncalanmalar ve omuzlarımı kemiren kurtçuklar… Allah’ım ben bu ağrılara dayanamıyorum, Allah’ım umut varsa Meryem’in rahmine düşürdüğün cenin gibi vücuduma bir yaşam düşür, sana yalvarırım…
Hıçkırıklara boğulmuşken diğer hastaların rahatsız olmasına aldırmadan acı bir çığlık koptu bedenimden ve pencere tekrar açıldı. Eline şekeri verilmiş bir çocuk gibi birden durdu ağlamam.
El salladı mavi deniz ve denizde yüzen çocuklara göz gezdirdim seslendim onlara, duyan olmadı.
Başımı eğdim, deniz ayağıma geldi ve soktu rüzgar beni denize. Yüzmeyi öğretti balıklar. Denizde yapıştı turuncu yapraklar üzerime. Kar, birden yağdı gökten, kelebek geldi yanıma ve gülümsedim burukça. Yaz da gidiyordu, anladım. El salladı “Hoşça kal Aylin!” dedi ve gitti yaz da.
Pencereden hiçbir şey görünmüyordu denizim ağacım kaybolmuştu sanki. Bir perde çekilmişti belki de
gözlerime. Dört mevsim de terk etmişti beni. Olmuyordu böyle… Pencerenin önüne manolya
yerine sardunyalar dikeceğim. Öbür gerçek dünyadan dikeceğim ki hiçbir çocuğun umudu bitmesin.
Evet umudum… O umudun içindeki umudumu kaybetmiştim. Nefesim ruhumdan çekilirken pencereden
bir ışık vurdu. Sonra bir ses: “Ben beşinci mevsim, adım umutbahar!” dedi. Sarı saçlarımı hastane camından uzattı
hemşire abla. Çocuk parkının prensi tırmandı oradan ve geldi yanıma. Bir buse kondurdu elma şeker kokan
çocuk yanaklarıma ve annemin “İlik bulundu!” diyen sesiyle sevinç ve umut çığlıkları patlamış mısır gibi patladı odamda.
Bir ölü gibi yatan bedenimin, kalbini saran elektriksel yüklerin tetiklemesi ile oluşan anlık bir olay olarak, tam tanımlanamamış ilginç bir fizyolojik durumdu bu.
Lazarus etkisi diye geçse de bu olay, beşinci mevsim gibi dirilmemdi zannımca.
Ve güneşin hiç doğmadığı üç senenin ardından ölen kelebeğin dirilip tişört olması, kuş yuvası gibi kabarık; çimen rengi saçlarımın olması, kar taneleri kadar beyaz ve parlak cildim, fındık renginde pantolonum ve uğur böceği desenli çantam…
Penceremse evim oldu. Kurtulmuştum işte. Osman ağabey, bir insan duasını hiç kesmemeliymiş, yani umudunu…
İşte ben beşinci mevsim ”Umutbaharın” kızıydım. Dışarıya çıkıp derince bir nefes aldığımda, elimdeki maskeyi fırlatıp attım. Yüzüme yapışan yaprağı elime alıp baktım. Dua yazıyordu. Sırtımda
duran yılları saklamış pencereye astım yaprağı. Zor günlerimde bir ışık olan umudumu…

Sapere Aude

Daha fazla katlanamayacağımı anladım ve gitmek eylemini sonuna kadar kullanıyorum. Zaten yeterince kaldım, beni hep kullanmak acizliğinde bir mayın tarlasına itiverdi kendisiyle birlikte. Artık katlanmak zorunda değilim. Sessizce çıkıyorum, odasının kapısını kapatmış ve mışıl mışıl uyuyor ben onda kalmaktan cayınca artık ne yapabilir ki? Tastamam, insafsız bir beyin ölümü gerçekleştireceğim. Bunu hak ettiğini kendisi de içten içe biliyordu. Beni kendisiyle özdeş kendisiyle hiçbir kırgınlığı olmayıp düşünmeye cesaret edebilecek bir bireye teslim etmem gerek. Uyanıyor hay aksi! Bir türlü de çıkamadım, kendisi gibi kafası da esir etmeye bayılıyor her şeyi. Hay Allah şimdi ne olacak? O fark etmeden çıkıp gitmek gerekirdi.
“Dur! Ne yapıyorsun sen?”
“Senden gidiyorum. Oh be direkt söyledim!”
“Hayır, nasıl yani? Bunca yıllık geçmişimiz var; hiçbir şey demeden öylece… hem sen gidersen ben yaşayabilir miyim?”
“Bunu önceden düşünecektin, gerçi pardon; sen düşünemezsin senin yerine hep başkaları düşünür, sıkıldım senden. Ne halin varsa gör, tamam mı?”
“Dur!”

Sağ eliyle hızlıca beni tuttu, korkmuşa benziyordu.

“Anlaşabiliriz; hem böylece gidersen sen ne yaparsın, mutlak zarardasın, kendini mi satacaksın? Hem herkeste sen varken kim alır ki seni? Daha saniyesinde işe yaramaz bir hal alırsın.”
“Şimdi sayende bir işe yarıyor muyum ki? Konuşup durma her halükarda canımı sıkıyorsun ve yok olmak pahasına dahi olsa gideceğim. Bırak beni”

Avuçlarının arasında çırpınıyordum. Dirayetli ve bir o kadar da hırçın yanına denk gelmiştim bu sabah. Beni bırakmak istemiyordu. Varlığım ona bir şey katmıyordu ki, bırakmaması için tek sebebi bensiz yaşayamayacak oluşuydu. Bunu da ona başkaları günün birinde böyle bir ihtimalle yüzleşirse diye söylemişlerdir, o düşünemez çünkü. Düşünebilseydi bütün bunlar yaşanmazdı, ben onu terk etmeyi istemezdim. Kalbi temiz aslında avanağın; dişlerinden bile daha temiz ama gelin görün ki kalp temizliği bende işe yaramıyor. Bu böyle olmaz anlaması için yapıyorum belki de bunu. Of, tek başıma ben de karar vermek yetimi uysal çocukların bulundukları sessiz parkın toprağına gömmelerine izin vermişim gibi hissediyorum. Peki, ben hisseder miyim? Hissedebilir miyim, benim işim yalnızca düşünmek değil miydi? Daldım bak, avuçlarının arasından kaçmayı unuttum andavalın; her hali maviye boyanan odasının boya kokusunu bile alabiliyorum. Özleyeceğim aslında evet özleyeceğim, biliyorum. Neyse, biz gitmeye bakalım.

“Bırak beni bırak!”
“Dur, bir sakinleş. Sakinleşelim yani; sonra istersen gidersin. Bak başım çok ağrıdı, lütfen.”

Gözlerinde acınası bir hal vardı ama başka insanların peşinde köle olarak onu gördüğüm zamankinden daha çok acımıyordum.

“Sen beni kullanmıyorsun, öylece başkaları seni nereye sürüklerse o yana gidiyorsun. Otonomi rüzgarında seninle hava almak, nefes almak ve yaşadığımızı hissetmek isterken özerkliğin acı biberini yiyor, kendini yaderkliğinin sefaletine benimle birlikte gömüyorsun. Daha fazla dayanamam.”

“Haklısın, tamam ama…”
“Bak, yine şöyle uzun uzadıya kendin olarak hiçbir tesir altında kalmadan düşünmeyi denemedin. Sapere aude! Sapere aude!”

Ben ona çığlık çığlığa sapere aude derken sırf başkaları yakışıyor dediği için rahatsız olduğu halde kesmediği sakallarını şaşkınlıkla okşuyordu.

“Anlamadın değil mi? Gidiyorum!”

Avuçlarının arasında zor bela beni tutuyordu. Bir zıplasam ölümüne baş ağrısıyla öylece yatağında hareketsiz kalakalacaktı. Ölecekti. Beyin ölümü gerçekleşti diyeceklerdi otopsi raporunda, halbuki o zaten beynini kullanmaktan acizdi. Ona Türkçe anlatıyordum anlamıyordu, Latince anlatıyordum e zaten bunu hiç anlamayacağını biliyordum. Türkçe anlaşamamışken Latince anlaşılamamak koymazdı bana.

“Ne dedin dur bir dakika Google’dan bakayım.”
“Hâlâ işin kolayına kaçıyor ya, hâlâ. Google’dan bakacakmış, ebenin nikahı yazsa anlamı; inanacaksın değil mi? Düşünmek yok! Hazırcı andaval seni.”

“Aa sen bana kanttan bir söz söylemişsin.”

Tam bir maldı. Bu kez iyice emin olmuştum; benim bu adamın kafasında senelerdir ne işim vardı? Başka insan mı yoktu da bu sunulmuştu bana sevgili tanrım? Kant diyordu, söz diyordu ama bir türlü evet ben beynimi kullanmaktan aciz aklımı kullanmak cesaretinden yoksun bir adamım; acizim diyemiyordu. Odasındaki avize sallanmaya başlamıştı, deprem oluyordu. Yataktan hızlıca kalkıp odasının kapısına doğru koşar adımlarla ilerledi.

“Seni korkak seni! Sana aklını kullanma cesaretini göster dedim; beni kullanmazsan, beynini kullanmak cesaretini artık yok sayarsan gideceğim ve şuracıkta beyin ölümün gerçekleşecek dedim. Bir sarsıntı oldu, kapıya koştun. Ulan a benim akılsız oğlum, a benim man kafam; her halükarda öleceksin bari ölmeden önce aklını kullan başkalarının aklıyla hareket etme de erdemlice son saliselerini yaşa.”

Kapının kolunu bırakıp başını tuttu. Canı yanıyordu; çünkü ben çıkmak üzereydim. Beynini kaybediyordu. Birden yere çöktü, derin ve dikkatlice düşündü düşündü düşündü. Bu kez sahiden kendisi düşündü; kendi aklıyla, beni kullanarak; beynini kullanarak düşündü.

“İtiraz ediyorum! Ben seni kullanmıyorsam seni de kendimi de fazla yormamak için. Yoksa aklımı seveyim, çok da akıllı adamımdır. Söz, bir daha bu kadar hor görmeyeceğim seni Sevgili beynim. Haydi barışalım.”

“Pu! Allah seni bildiği gibi yapsın, düşüne düşüne bunu mu düşündün? Aklına tek gelen bu çakallık mıydı? Düşünme oğlum sen, sen düşünme; kafan başka şeye basmayı unutmuş düşünmeye düşünmeye. Ben gidiyorum, ne halin varsa gör.”
“Dur! Bir hikaye yazayım, bak aklıma çok güzel bir fikir geldi. Adını da sapere aude koyarız bak çok tutulur demedi deme. Ünün artar kız, valla bak. Haydi Sevgili beynim.”
“Neymiş konusu?”

“Şimdi evvela şöyle oturayım…”
Salona geçip koltuğa bacaklarını uzattı.

“İnsanlara seni kullanmaları gerektiğini hatırlatacağım, başrol de ben olacağım. Yalnız, yeteneğim yok onu da artık…”
“Kimden aşıracaksın bunu da mı yapma yaaa…”
“Ne yapayım be canım; şimdi aklıma geldi, benden önce biri çoktan düşündü bu konuyu. Yazarı da bir kızcağız, Dilara Aksoy. Ben yazmışım gibi yaparız olmaz mı Sevgili beynim? Haydi bu seferlik idare et.”
“Ah be ah be ulan… terbiyemi de bozdurdun bana; Allah seni bildiği gibi yapsın. Ben gidiyorum, Dilara’ya fazla gelirim belki ne de olsa var bir beyni, olsun yine de kendisi düşünüyor en azından yaşarım paşalar gibi. Haydi beyinsiz tutma beni!”

Ben kafatasından aşırdığım çiçekleri -zaten belli ki ot kafaydı- alarak Dilara Aksoy’a ulaşmanın heyecanını yaşadım. Dönüp baktım, beyinsiz yerde yatıyordu…

Dilara AKSOY

Kayıkçı

Güneş yeni batmış, askerler yavaşça etrafıma toplanıyorlardı. “Bugün zorlu bir gündü.” dedi Agamemnon miğferini çıkartarak. “Yiğit bir adamdı, tanrıların mayasına sahipti.” Krallar kralı Agamemnon’un hakkımda böyle konuşması gururumu okşasa da benim için bir şey ifade etmiyordu. Birkaç saat önceye kadar, yani Truvalı’nın mızrağı kalbime saplanmadan önce bunları duysaydım benimle birlikte birkaç Truvalı’yı daha götürürdüm.

Arkamdan kimse gözyaşı dökmedi. Mızraklarını ritmik bir şekilde kalkanlarına vurmakla yetindiler sadece. Ağzıma bir metelik koydu Aşil’in kuzeni ve eşlikçisi Patroklos, ardından elindeki meşaleyi altımda bulunan yağlı odun yığınına attı. Kısa bir süre sonra altımdaki ateş dumanıyla birlikte bedenimi aşarak göğe ulaştı.

Krallar, komutanlar ve askerler. Aralarında uçurumlar vardı. Hepsinin farklı emelleri, mensup oldukları sınıfa ait düşünceleri ve hırsları. Karşılarında yanarken gözlerindeki ifade aynıydı. Ölümüm kısa bir an da olsa eşit olduklarını onlara göstermişti işte.

Ne kadar süre yolculuk yaptığımı bilemiyorum. Ölüler ülkesi tüm ihtişamıyla karşımdaydı işte. Stiks Nehri’ne hayıflanarak baktım. Küçük bir çocukken anlatmışlardı bana yenilmezlerin nehri Stiks’i. Bu nehre girenlerin ölümsüz olacağı söylenmişti. Öğlen omuz omuza savaştığım Aşil de burada yıkanmıştı annesi tarafından doğduğu zaman. Bu kadar korkusuz olmasının altında da sanırım bu yenilmezliği yatıyordu.

Yaşadığımız dünyadan bile eski görünen bir kayık demirlemişti kıyıya. Diğer ruhlarla birlikte ilerlemeye başladık kayığa doğru. Akhalar ve Truvalılar birlikte yürüyorlardı sanki burada olmalarının nedeni başkalarıymış gibi.

Kayıkçı hakkında anlatılanlar doğruymuş. Saç ve sakalları inceliği ve renginden dolayı dumana benziyordu. Tuniği ise kuruyarak asırlarca beklemiş kan gibi görünmekteydi. Sesini duyana kadar onun zamandan da yaşlı olduğunu düşünmüştüm. “Metelikler, meteliklerinizi verin!” Bu kadar yaşlı görünmesine rağmen sesi yeni doğmuş bir bebeği andırıyordu. Bu beklenmedik durum ölümle yeni tanışan bizleri iyice şaşırttı. Her gün ölmüyorduk sonuçta. Herkes teker teker meteliklerini uzattı kayıkçıya. Meteliği olmayan bir ruhun yerine arkasındakini aldı kayığa. “Metelik yoksa Tartaros da yok.” diyerek itti zavallıyı.

Kayık yavaşça kıyıdan uzaklaşırken ruhlar birbirine sokulmaya başladı. “Her zaman aynı terane.” dedi kayıkçı. “Sanki hiç ölmeyecek gibi yaşarsınız, öldüğünüz zaman ise tüm o bokları yememiş gibi Hades’in huzuruna çıkmaya hazırlanırsınız. Zaten ölmüşsünüz, daha kötü ne olabilir?”

Ateşi çaldığı için Zeus’un gazabına uğrayan Prometheus geldi aklıma. Bugün kim bilir kaçıncı kez kartal tarafından ciğeri yenildi? Ya Sisifos, şu anda o kayayı kaçıncı defa taşıyor o tepeye? Ardından kayıkçının parasını getiremeyenleri düşündüm. Tartaros’a bu yüzden gidemeyip, geri de dönemeyen araftakileri. Nehrin etrafında sıralanmış, kimisi de bir tahta parçasına çıkmış bu zavallılar kayıkçıya yalvarıyorlardı. “Karon”, dedi. “ Benim adım Karon. İyi kötü bir hayat yaşadınız. Ancak bundan sonra bir bilince sahip olmanıza gerek yok. Tüm bilmeniz gereken de bu.” Kayığının küreğini nehirden çıkartarak üzerimizde yarım çember çizdi. Son hatırladığım su damlalarının buharlaştığıydı.

Çok Ağır

Bari bir balkona çıkayım diye düşündüm.
Uzun, ince bir hırkayı çıplak omuzlarımdan sarkıttım.
Havada herkes mutluymuş gibi bir esinti var…
(Tüf tüf tüf)
Bu rüzgarın sesi.
Balkon, çubuk kraker ve komşuların dedikodu saati.
Duyuyor musun?
Üst komşumun kızı evlenmeden hamile kalmış. Sanırım elleriyle ağzını kapatmaya çalışıyor… Hıçkırıkları tüm binanın yüreğini daraltıyor…
(Gılık hıı gılık)
Tuhaf bir ses çıkıyor gırtlağından.
Balkonumun tavanı içine girip tekrar çıkıyor
Sanırım göğüs kafesi bu o kızın.
Ne çok üzmüşler… Ah! İçindeki minik, istenmediğini düşünüyor.
Yanımda termosum ve iki bardağım var.
Gelirsen beraber dinleriz bu sancıları!
Gel!
Şu karşı tatlı panjurlu evdeki teyzenin acı haberi geldi, kedisi nasıl da üzüldü,
Bir görsen…
Benim, senin bu evi terkettiğin gün, yaptığım hareketleri yapıyor.
Nasıl da dolanıyor etrafında.
Demek panjurlu evi yıkacaklar. Yerine lüks binalar yapacaklar öyle mi?
Gelirsen beraber dualar okuruz arkasından güzel kedicik…
Hatta ağlarız.
Gel!
Sevgilimin tırnağı kalbime battı.
Bunu size anlatamam.
Çaprazımdaki binada yaşayan mutlu aile tablosuna kim dokundu da sarstı?
Büyük bir kargaşa var evin içinde.
Bir kadının çığlıkları doluyor
Kadına kuvvetli bir tokat atıyor kocası.
Ben hissediyorum yanağımda!
(Tak tak tak) seslerini yüreğimde hissettiğim saatler bunlar.
Gel beraber silelim yüzünden o kırmızı rengi!
Şey gibi,
Küçük kedi hangi binaya gireceğini bilememiş…
Tüm insanlar tekme savurmuş yüzüne.
Niye kimse gelmiyor?
Esinti de yalan söylüyor.
Kimse mutlu değil!
Babamın eve ekmek kadayıfı aldığı zamanlara dönmek istiyorum.
Annemin heyecanla süslendiği zamanlara.
Kardeşimle bisiklet kavgası yaptığım,
Yıldızlı taytımı sevdiğim anlara…
Bedenim de tuhaf sancılar!
Kimse de gel demiyor!
Yemin ederim çok ağır.
Ve ben gün batımında, kendi fotoğrafımı bir balkona asıyorum…
Çok acı! Çok.
Bitsin artık. Bitsin
Sen terketmedin ki bugün beni.
Sen terketmedin!
Yemin ediyorum çok ağır…
Yemin ediyorum bu çok ağır!

Bu Benim Hikayem

Güneş ışınlarının dünyaya aşkla geldiği bu yoksul dünyada büyüyorum. Gecenin gündüzle sarılış anlarını bugüne kadar hiç kaçırmadım. Daha doğrusu kaçıramadım demeliyim. Çünkü babamın ölümünden sonra bu yetim kardeşime bakabilmek için çalışmak zorundayım. Para bütün gücünü üzerimizde kullanıyor. Ben de isterdim sokaklarda delilercesine top oynamayı, güllerin açtığı kırlarda dolaşmayı. Ama benim önümü kesen ve dünyanın en namert şeyi olan; en güçsüz düşmanı güçlü kılan ve en kötüsü babamın ölümüne neden olan bir alet var. İsmini çekinerek belirttiğim “silah”…

Oysa babam, nedeni ve kim tarafından yapıldığı bilinmeyen ölümünden önce tüm sokağa oyuncak araba dağıtmıştı. Bir çocuk için ne demekti oyuncak araba?

Henüz sekiz yaşındaydım. Babam beni almak için okul çıkışına gelirdi. Elinde bir araba vardı. Sarı ve mavi renkliydi, yeni ve gıcır gıcır. Ancak uzaktan babama ve elindeki oyuncağa bakan bir tek ben değildim. Halil’de gözlerindeki mutlu gülümsemeyle bakıyordu. Ama ne onun bir oyuncağı ne de onu alacak bir babası vardı. Yalnızdı, tıpkı benim şuan olduğum gibi yapayalnız…

Elime aldığım kalem ve kağıtla okul müdürümüze bir mektup yazmıştım. Okulumuzda bir oyuncak sınıfı açılmalı diye. Aynı gün Müdür Bey odasına çağırdı bir hışımla. Neredeyse gururumu kıracak şekilde şu cümleleri sarfetti: “Senin istediklerin ancak özel okullarda olur. Burası devlet okulu, burada senin söylediklerin ancak hayal olur. Senin aklına bunu sokanlarda bu rüyanın bir parçası!” dedi. O gün anlamıştım yoksulluğun bu sem’a için ağır bir yük olduğunu…

Öyle bir devrim getirmeli ki bütün çocukların yüzünü aydınlatsın dedim babama. Babam da “ getireceğiz evlat, zamanı gelince öyle bir hareketleneceğiz ki ta Neptün gezegeninden duyulacak sesimiz.” demişti.
Aramızda geçen bu konuşmadan iki yıl sonra babamın “ tüm çocukları mutlu ederek” vefat etmesi aklıma ilk olarak bunu getirmişti. Büyük bir boşluk bizi bekliyordu artık. Yetim olarak geçireceğimiz bir boşluk…
Okul vaktime kadar ve okuldan sonra simit satıyorum. Babamın vefatından bugüne dek devam ediyor bu. Babamı kimin öldürdüğü ya da öldürttüğü sorulduğunda ise o katı zihniyetli ve insan halinden anlamayan müdür derim. Dedim de!

Ancak yaşımın küçük olmasından ve annemin beni durdurmasından dolayı fazla ileriye gidemedim. İstediğim tek şey ise “para değil adalet” konuşsun ve savunma yapma hakkına herkes sahip olsun.

Taş duvarlarla örülmüş bu zihniyetin önüne yapacağımız devrim, babamın kanını yerde bırakmayacaktır…

Ay belirmeye başladığında aydınlanır biz yoksulların dünyası. Çünkü zengin-yoksul kimse ayrılamaz, görünmez olur herkes gecenin karanlığında. Hep derim babam yıldız olsa da şu adaletsiz dünyaya kayarak da, düşerek de olsa geri gelse. Benim ve diğer çocukların mutluluğunu çalanlardan hesap sorsa. Ama gerçek bir hayal, sadece büyük bir hayal…

“Uzay, hayal değil yaşam olabilir.” diyordu, çöpten bulduğum bir kitap. O satırları okuduktan sonra da kelimelerin evrenselliğine ve gücüne inandım. Çünkü imkansız görünen her şeyi bize getirebilirdi. Bir ufo gelecek ve dünyadaki cahilliğe son verecek olsa dedim kendi kendime. Yalnızlığımı ve ümitsizliğimi anlattığım bu satırların sonuna geldim. Ben gittikten sonra gözlerimi devirdiğim uçak, kardeşim Fatih’e hediyemdir…

Dedi ve bu dünyadan uzaya doğru sonsuz yolculuğa çıktı.

Tarih: 23 Nisan 2002

Şu Bizim Ayşe Teyze

İstanbul’da bir mahalle düşünün.

Kentsel dönüşümün uğramadığı, müstakil evlerin ve önlerinde bahçelerinin bulunduğu, sakinlerinin birbirlerini onyıllardan beri tanıdığı, bildiği bir mahalle.

Zihinde canlandırmak böylesine uzun binaların yahut site kültürünün geliştiği bir devirde biraz zor, farkındayım.

İşte ben tam da anlattığım gibi bir mahallede doğdum, çocuk oldum, büyüdüm.

Hemen benim gibi olan tüm çocuklarla evlerimizin önlerinde ki bahçelerde oyun oynayarak geçirdim çocukluk dönemimi.

Okul öncesi zamanlarımda evde olduğum hemen hiç bir zaman hatırlamıyorum diyebilirim. Tabii bizim oyun saatlerimiz akşam ezanına kadar hüküm sürerdi. Bu hemen tüm çocuklar için geçerli tek kuraldı.

Belki Ramazan gecelerinde tüm mahalle haklı sokakta ya da balkonlarda çay faslı yaparken kısa bir zaman dilimi izin verilirdi bu kuralın ihlaline.Biz çocuklar içinse bu esneklik deyim yerindeyse paha biçilemezdi.

Her ailenin birbirini uzun yıllardır tanıdığını söylemiştim ve bu tanışıklığın getirdiği güven duygusu ile herkesin evine rahatça girip çıkabilir hatta dışarıda oyun oynamaktan farkına bile varmadığımız açlığımızı giderebilirdik bu evlerde.

Art niyet, haset, kin, arkadan konuşmak yoktu.

Onun yerine yardıma ihtiyacı olan aileleri onlar daha derdini söylemeden o derde ilaç olmak arzusu tüm mahalleyi bir an da sarardı.

Gecenin kör bir saatinde birinin sağlık problemi olduğunda,arabası olan diğeri koşar onu hastaneye yetiştirirdi.

Şiddetli yağmurlar da evleri su basan ailenim yardımına koşulurdu.

Hatta annemin anlattığına göre 1999 depreminde tüm mahalle bir arada arama-kurtarma çalışması yapmış. Evlerinden tedariksiz bir şekilde çıkmak zorunda kalıp yanında hiç bir malzemesi olmayanlar için battaniyelerini, yiyeceklerini, sularını paylaşarak tam iki gün boyunca güvenli bir bölgede bir arada kalmışlar.

Büyük bir aileydik. Aramızda hiç bir çıkar meselesi bulunmazdı, diye tabir eder annem.

Bir de Ayşe Teyzemiz var. Mahallenin manevi muhtarı olarak tabir ediyorum. En yaşlı üyemiz ama bir görseniz hepimize taş çıkarır. Eski toprak, deyiminin vücut bulmuş hali. Sabahın erken saatlerinde balkonuna çıkar. Çocukların okula, erkeklerin işe gitmesinden itibaren asayişi kontrol eder. Hiç unutmam bir gün yakın arkadaşımla okulu asıp bütün günümüzü bir yerlerde gezerek geçirelim dedik. E tabi ilkokul öğrencisiyiz. Sabah evlerimizin önünde buluştuk, farklı bir yoldan gideceğiz daha 10 yaşlarında ki çocuklar için fazla cesuruz. Bizim Ayşe Teyze balkonundaymış tabii hemen fark etti bizim farklı bir yoldan gittiğimizi.“Çocuklar çok uykunuz var herhalde yanlış yola saptınız!”diye bağırmasın mı daha hayatın başlamadığı sessizlik kokan mahallede tabi bizim planlar anında suya düştü. Annelere yakalandık ve kuyruğumuzu sıkıştırdığımız gibi tıpış tıpış okula.

Şimdi gülümseyerek hatırlıyorum bu zamanları. Şunu eklemek gerekirse hala aynı mahallemiz. Sadece biz büyüdük bizim devrimiz kapandı. Kardeşlerimiz hüküm sürüyor.

Hemen her çocuk, çocukluğunda hep büyümenin hayalini kurmuştur. Tamamen dürüst olarak şunu söyleyebilirim. Ben hiç büyümeyi hayal etmedim. Hatta hep o evlerin önlerindeki ayakkabıların yerlerini değiştirip tüm mahalleyi curcunaya veren küçük haylaz kız çocuğu kalmak istedim.

Yavaş yavaş mahallemizde ki insanlar değişiyor yahut yaşamını yitiriyor. Ayşe Teyzemiz hala dimdik ayakta ama. Hatta geçen gün,uyuyakalmışım dersim varken. Evden alelacele çıktım, ayakkabılarımı giymeye çalışırken seslendi. “Kızım bugün geç çıktın. Bir sorun yok inşallah?”

Acelenin vermiş olduğu canhıraşlıkla cevap verdim ben de, “Yok Ayşe Teyze uyuyakalmışım sadece.”

Anlamlı bir gülümseme sundu bana, sonra da öyle bir cümle kurdu ki, okula varana kadar buruk bir gülümseme ile bu satırlar döküldü düşüncelerimden.

“Eee dün gece akşam ezanından sonra girdin eve ondandır.”

Otobüste Bomba Var

Babasıyla yurdun kapısının önünde vedalaştı. Sen gelme artık baba daha zor olmasın, diyebildi. Babası yine “Erkek adam ağlar mı?” demesin istedi. Ağlardı işte ne vardı? Ayrıca ağlarken kekelemiyordu. Su gibi akıcı konuşmayı öyle çok istiyordu ki belki de sırf bu yüzden konuşmak istediği zamanlarda hep ağlamalıydı. Geçen yaz Mersin’e bahçe işlerinde halasına yardıma gitmesini saymazsak bu onun ailesinden ve köyünden ilk uzun süreli ayrılışıydı. Valizini tek elde yukarı kaldırarak üç kat yurt merdivenlerini hiç dinlenmeden çıktı. Valizin kirlenmiş tekerleri yurdun halılarını kirletmesin istedi. Kirlenmenin bu şehirde öyle büyük bir olay olmadığını henüz bilmiyordu.

Odaların numaralarından kendi oda numarasını aradı buldu. İçeri tam girecekken kapıyı çalmayı akıl etti. İçeriden ses gelmiyordu. İçeri girdi. Şöyle bir odaya göz gezdirdi. İçeride kimse yoktu. Yan yana birleştirilmiş. Üç ranza vardı. Altı kişi bu küçük odada nasıl olacaktı diye düşünürken kapı açıldı. Oda arkadaşlarından biri gelmişti. Tanıştılar kısa süre içinde güzel sohbet ettiler. Bu ilk arkadaşı ona kekemeliğini hiç hissettirmemişti. Yurt görevlilerinden bugün geleceğini söyleyen kimsenin olmadığını öğrenince erken uyuyup yarın bu kocaman şehrin bir ucundan gezmeye başlamayı teklif etti ilk arkadaşına. İlk arkadaş teklifi anında kabul etti. Uyumaya hazırlanıyorlarken telefonları aynı anda çalmaya başladı. Telefonun ucundaki sesler İstanbul’da patlama oluğunu iyi olup olmadıklarını soruyorlardı.  Koyu sohbet onları telefondan uzaklaştırmıştı onlarda bu gelişmeden haberdar olmamıştı. Atılan mesajları da bu yüzden okumamışlardı. Ama anne yürekleri dayanamamış aramıştı işte. Annelerini buranın büyük şehir olduğunu bir yerde patlayınca her yerin etkilenmediği bilgileriyle sakinleştirdiler. Telefonu kapattılar. Birbirlerine ilk gün zor başladı imasıyla baktılar, ranzalarına gidip, uyumaya çalıştılar.

Ertesi gün alarm sesleriyle uyandılar ardından yemekhaneye indiler. Günün gezi rotasını oluşturdular. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra dışarı çıktılar. Kekeme olmasının çekingenliğini utana sıkıla bu ilk arkadaşıyla paylaştı. Eğer yolları karıştırırsak birine sormamız gerekirse sen sorar mısın lütfen, dedi. Eyvallah kardeşim dert ettiğin şeye bak diye karşılık verdi ilk arkadaşı. O böyleydi işte daha yolun başında yolda olabilecek bütün ihtimalleri düşünmeden edemiyordu. Belki kekeme olmasa böyle olmazdı ama her neyse işte. Bu konuda düşünmeyi sevmiyordu. Planladıkları rotada sahile yürüyerek inebileceklerini düşünmüşlerdi ama garanti olsun diye sordukları esnaf ağabey onlara yürümenin çok zaman alacağını bu yüzden otobüse binmeleri gerektiğini söyleyince öyle yaptılar. Sahile geldiklerinde otobüsten inip aktarma yapmaları gerektiği bilgisini de yanlarında oturan amcadan almışlardı. İnmeleri gereken durağa gelince indiler. Aktarma için olmaları gereken karşı durağa geçtiler. Durakta ve çevrede onlardan başka kimse yoktu. Bu biraz tuhafına gitmişti yaklaşık on dakikadır bekliyorlardı ama binmeleri gereken otobüs hala gelmemişti. Tenhalık da canını sıkmıştı. Annesi çok tembihlemişti ilk zamanlar böyle tenha yerlerde olmamalıydı gerçi kalabalık yerlerde de bombalar patlıyordu herkesin ne yapacağını şaşırdığı zamanlardaydı yani. Bir arabanın korna sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Başını kaldırdı bir lüks aracın pencerelerinden sarkmış dört genç onlara dönmüş  gelecek otobüse binmemeleri gerektiğini söylediler. Neden diye sorduklarında arabadaki gençler otobüsün içinde bomba olduğunu söyledi ve gaza basıp giderlerken beklenilen otobüs geldi. İkisi de çaresizce birbirlerine baktılar, otobüs şoförü daha fazla beklemeyeceğini söyledi. Hızla otobüse bindiler. İlk boş yere geçtiler. İlk arkadaş,  gençlerin şaka yaptığını küfürlerle dile getirdi. “Durduk yere korkutuyorlar adamı onun bunun çocukları” dedi. Başını pencereye dayadı bir süre öyle durdu ama hızla başını kaldırdı.

-Şoföre desek mi ne dersin? dedi.

İlk arkadaşının bu teklifi ona da mantıklı geldi. Tamam dedi sen yanına git anlat. Yerinden kalkıp ona yol verecekken aniden otobüsün içinde şiddetli bir ses yankılandı. İkisi de avazı çıktığı kadar bağırdılar ve birbirlerinin üstüne kapandılar. Bir yandan birbirlerine söylendiler. Senin yüzünden bindik oğlum işte binmeyecektik derken,  arka koltuktan bir el onları dürttü.

-Oğlum korkmayın arka taraftan camı kapattılar, bu yeni otobüsler böyle bir değişik.

Başlarını kaldırıp teyzeyi dinledikten sonra birbirlerine bakıp patlattılar kahkahayı. Yüzleri kıpkırmızı olmuş ama gülmeleri bitmemişti. Bir cama bir kendilerine bakıp gülüyorlardı. Otobüstekiler rahatsız olmasın diye elleriyle ağızlarını kapatarak gülseler de nafileydi. İlk durakta indiler rahat rahat gülerek bağırdılar.

“Oğlum çok komikti lan!”

Bunu söylerken kekelemedi. Demek ki aslında sadece ağlarken değil kahkaha atarken de kekelemiyordu. Bu sevinçle tekrar bağırdı.

“Oğlum çok komikti lan!”

Değersiz Yaşam

Gözler, yalan söylediği an sessizliği bozmak gerekirdi. Eğer işlevini kaybettiğini düşünüyorsan bazı insanların hayatında durdurman gerekirdi bazı şeyleri. Karanlık ağır geldiyse aydınlığa geçilebilir miydi, sonu yoksa kendin mi getirirdin sonları, kelimeler bir araya gelmiyorsa cümleleri nasıl kurabilirdin? Koridor karanlığın esiriyken yavaş ve emin adımlar ile ilerlemeye devam ettim, bu işin biteceği odaya doğru… Bugün teslim oluyordum, geçmişimin karanlığına. Herkesin içinde büyük bir karanlık vardır. Sizi içine çeken ve asla bitmeyecekmiş gibi gelen o kara delik. İşte tam olarak içine çekildiğinizden emin olduğunuzda hayat durmuştur. Gereksiz olan tüm detaylar bitmiştir. Elimdeki silahın kabzasını sıkarken rahatlamaya çalıştım. Bu ilk değildi ve asla da olmayacaktı. Kapının önünde durduğumda kelimeler dondu. Sürekli olarak aklımdan geçen düşünceler bir anda buz tuttu. İçerisi bomboştu. Tek bir kelime bile yoktu. Açık kapıda panikle dolu olan ve arkası dönük bir şekilde hızla valizini hazırlayan adam, kendi kendine konuşuyordu. Parmağım, tetiği kontrol ederken silahı göz hizama yakın tuttum ve gözümün içinden bakışlarımın akmasına izin verdim, ardından arpacıktaydı sıra. Hedefim o kadar belliydi ki; bir an düşünecek olursam bundan vazgeçebilirdim, bunca kurbanıma rağmen. Bu yüzden her şeyi zihnimden uzaklaştırdım ve hedefime nişan aldım. Tam o an güçlü ses odayı doldurdu. Artık adamın panikle çıkan sesi, odada yerini sessizliğe bırakmıştı. Rahatlık bedenimi ele geçirirken her bir hücremde hissediyordum, hafifliği. Ben ilk başlarda sadece geleceğini kurtarmaya çalışan bireydim, sadece… Hayatta piyon olarak vardım. Güçlü insanların -belki parası olan insanların- seni yönetmesine izin verdiğin türden. Sonra düşündüm ki neden adalet olmasın? Parası olmayan veya güçlükle yaşayan insanların, yanında bu kadar fazla zengin insanların, güçlerine inanarak fakirleri yönetmesine karşı çıkmak gerekirdi. Geleceğimi kurtarmak istiyordum ancak okuyamadım. Patronluk taslayan o adamın parasını çalmıştım. Bunu inkar edemem ve pişmanım diyemem. Bunu sürekli tekrarlayabilirim. Aslında hırsız olarak adlandırabilirsiniz beni. Evet, tam olarak bu sınıfa giriyordum.Geleceği olamayacak bir insanın, adalet için bunu yaptığını neden düşünmüyordunuz, neden eşitliği istediğim için suçlu olabilirdim ki, neden yargılanayım ki, -diğerleri gibi çalışarak kazan- dediğiniz insanlar, kazandığı miktardan mutlu mu sanıyorsunuz, peki hiç çalışmadan çok iyi yerlere gelen insanlar ve zengin olmaları… Onlar çalmıyor mu, inanıyor musunuz?
Burayı kısa keseceğim çünkü olaya iki türlü bakabilirsiniz.
Ya yukarıda açıkladığım sebeplere inanırsınız ya da beni bir hırsız sınıfına atarsınız. Sorun değil, çünkü bunu kabullenebilirim. Evet kendimi bu konuda suçlu görmüyorum ama şimdi açıklayacağım konuda suçlu olduğumu kabul edebilirim. Çünkü bir canı almamın sonu affedilemez.
Düşüncelerim sadece bunlardan ibaretti. Karmakarışıktım… Silahı yere bıraktım. Kanlar içindeki yere yığılmış olan bedenin yanına geçtim. Merminin defalarca silahtan ayrılması ve defalarca duymaya alıştığım o ses. Ben bundan ibarettim. Kan, beyaz mermerde yayılıyordu. Başında oluşmuş olan o derin yara asla kapanmazdı. Suçu sadece zengin olmak değildi, insanlardan çaldığı birçok şey vardı. Para; elbette buna dahil olabilir ama bir gelecek, duygular, peki ya aile? Yine de bunlar adına çok pişmandım. Adalet, bu dünyaya ait değildi. Birini öldürmek adalet olmamalıydı. Hayattan bir şeyler çalmak adalet olmamalıydı. Acımasız bir çok insan aitti bu dünyaya. Siren sesleri doluştuğunda, kapının dışında çoktan anons sesleri yayılıyordu. Parmaklarımı, adamın yüzünde gezdirdim. Parmaklarıma kan bulaşırken gülümsedim. Kendi sonumu görüyordum.
‘’Daha çok genç… Ama maalesef bir o kadar da bencil.’’
Dış kapının sertçe açılışı, benim, olduğum yerden ayrılmadan ayaklarımı sıkan botları çıkarıp adamın yanına uzanmam ve ardından pencereden dışarı bakmam… Sevdiğim bir şarkıyı mırıldandım. Polis arabası ve ambulans ışıkları içeri doluyordu. Hemen yan tarafımda duran silahı aldım ve gözlerimi kapattım. Yaşlar yavaş yavaş süzülürken düşündüm.
Annemin uzun saçlarımı bir daha okşayamayacağı… Babamın mavi gözlerime bakarak ”Küçük prensesim” dediği anlar bir daha gelmeyecekti. Anılar, acı verirdi. Bir bıçağın derinizde derin yaralar açması gibi hissettirirdi. Belki bir süre canları yanacak ardından unutulacaktım. Son kez gözlerimi gökyüzüne kaydırdım. Bir hırsız olabilirdim ya da bir katil ama tek istediğim kendi hayatımı daha iyi yerlere getirmekti. Şimdi ise ölümü istiyordum. Özgür olamazdım parmaklıkların ardında. Ben o kişi olamazdım. Ölüm ise zihnimi özgür bırakabilirdi. Parmağımı tetiğe yerleştirdim ve son kez kelimeler bana itaat etti.
‘’Üzgünüm her şey için…Her şey için…Pişman değil ama üzgünüm yaşattıklarımdan. Özgür olacağım bedenim ve zihnim ile.’’
Mermi, bir kez daha silahtan ayrılırken ben de bedenimden ayrılıyordum. Son kez mermi bir başka bedeni buldu. Acılarında kaybolan başka bencil bir bedeni. Adalet, bir kez daha yitip gitti. Son bir kez daha yazıldı. Yazılmış olan hikaye yine yarım kaldı. Yıldız kaydı. Dilekler tutuldu ama asla ölen insanların ne için öldüğü ve ne dilediği sorulmadı. Herkesin kendine ait bir hayatı vardı. Bu kadar değersiz miydi, ölümü göze alabilecek kadar yoksa düşündüğümüzün aksine hayata çok değer verdikleri için mi ölümü göze alabiliyorlardı?
Paradoks…Her yaşam; paradokstan ibaretti.

Gelincik Çiçeği

Geceden kalma ayaz sabahın ilk saatlerinde havayı yaşanmaz hale getiriyordu. Hayatında bu denli soğuk bir iklimle karşılaşmamış başka şehrin insanları, mecburi ikametlerine alışmaya çalışsa da bu o kadar da kolay görünmüyordu. Oranın insanları bebeklikten alışagelmişlerdi soğuğa. Onlar için olağan olan iklim şehrin yabancılarına fazlasıyla yabancı geliyordu. Her sabah evden işe gitmek için çıkan insanların arasında hemen göze çarpıyorlardı. Durakta bineceği aracın gelmesini bekleyenler hemen etraftan odun parçası, karton toplayıp bir açık hava sobası dermekle meşgulken garip gözlerle onları izleyenler yine şehrin yabancıları oluyordu.

Üniversiteden yeni mezun olmuş, hayatını hep sahil şehirlerinde sürdürmüştü. Ama işte hayat bu. İnsana her daim kötü şakaları hazırlayan o değil miydi? Doğunun buz tutmuş bir şehrinin, daha da fazla buz tutmuş bir köyüne öğretmen olarak atanmamış olsaydı böyle yerlerin ancak taşra hikayelerinin anlatıldığı eski hikaye kitaplarında olduğunu düşünebilirdi. Ancak işte tam karşısındaydı gerçek. Tüm beyazlığıyla karşısında duruyordu. Ellerini morartıyor, yüz kaslarını acıtıyor, burun kıllarını donduruyordu. Gerçek burada soğuktu. Soğuğa bir şekilde alışabileceğini, alışamasa bile katlanabileceğini düşünüyordu. Peki ya o tezek kokulu köy… Ona alışabilmek mümkün müydü? Bir kere okul denilen derme çatma yer okul değil ki, diye düşünüyordu sürekli. O hiç böyle bir okul görmemişti. Hem her sınıftan farklı yaşlarda öğrenciler aynı sınıfın içinde olur muydu? Hadi oldu diyelim hepsine sadece bir öğretmen yeter demek de neyin nesiydi. Yani üniversitede bunların hiçbiri söylenmemişti ona. Doğrusu kendini pek çaresiz hissediyordu. İşin içinden çıkamadan düşünüp duruyordu. Hadi diyelim tek başına bu köyde, elleri soğuktan kurak topraklar gibi çatlamış ve hiçbir kremin fayda etmediği, gözleri soğuktan sürekli yaşlı, üstü başı kirli, tezek kokulu, garip bir ağızla konuşan çocuklara alıştı diyelim, onlara eğitim öğretim namına bir şeyler verebileceğine kesinlikle kendini inandıramıyordu.

Her sabah şehrin merkezindeki evinden çıkıyor, tüm sıcaklığı evde bırakıp kendini bir buz denizinin içine gönülsüzce atıyordu. Soğuğa, şehre, şehrin insanına, köye alışamasa da bu rutine alışmaya başlamıştı. Köylere öğretmenleri dağıtan servis aracını beklemek için durağa doğru yürürken kayıp düşme korkusu kalmamıştı. Bu şehirde kayıp düşmek garipsenen bir şey değildi çünkü. Artık bunu biliyordu. Günlerdir köydeki o tek gözlü okula gidiyor, köylünün el arabalarıyla getirdiği, ilkbaharla birlikte kurutmak için yığdığı ve artık kurumuş olan tezeklerden o günlük istihkakı alıyor ve teneke sobayı dolduruyordu. Sanki artık çocuklar kokmuyordu. Belli ki okula başladıkları için anneleri daha bir özenir olmuştu temizliklerine. Yanan tezekler etrafı çok geçmeden ısıtıyor ama sobayı iki saatte bir yenilemek gerekiyordu ki içerisi sıcak kalabilsin.

Yokuşun üst tarafından gelen minibüse takıldı gözü. Her sabah aynı durakta bekliyordu. Kalın bir buz tabakasının üstünde, trafik kurallarının tedavülde olmadığı bir şehirde her sabah tam önünde durmayı başarıyordu bu eski model minibüs. Yine öyle oldu. Oflaya puflaya açıldı eski minibüsün çift kanatlı kapısı. İçerisi soğuktu, tıpkı dışarısı gibi. Ama insana hareketsizlikten, daha da soğuk geliyordu. Herkesin sessizce belirlenmiş bir yeri vardı minibüste. Birbirine yakın on bir köy okulunun on dört öğretmeni her sabah kendi koltuğuna oturur ve bu eski minibüs tarafından öyle böyle köye götürülmeyi beklerlerdi. Çoğu da beklerken koca koca botlarının içindeki iki kat çorabın içinden ayak parmaklarını hareket ettirmeye çalışırdı. En azından ayak parmaklarını donmaktan kurtarmak önemliydi çünkü. Ahmet de oturduğu yerde hayatında ilk defa bu şehirde giymeye başladığı kapkalın tabanlı, su geçirmez botların içindeki sarıp sarmalanmış ayaklarının parmaklarını hareket ettirmeye çalışıyordu. Tıpkı diğerleri gibi…

Yağan ve yığılan karların tipi ile birlikte buz tepecikleri oluşturuduğu köy yollarının bozukluğu ancak ilkbahar sonu yaz başı belli olurdu. Çünkü kar ancak o zaman iyiden iyiye erirdi alçak yerlerde. Tepelerde ve dağlarda ise neredeyse tüm sene kar kalırdı. Öyle ki bu şehrin çocuklarının hayallerinde dağ denilince beyaz yükseltiler canlanır, resimlerine dağ çizileceği zaman içi boş yükseltiler çizerlerdi. Ahmet bunu tecrübe etmişti. Köye ilk gittiği gün çocuklarla ne yapacağını bilememiş yanında getirdiği defterden çocuklara kağıtlar vermiş, resim yaptırmıştı. Çocuklar hepsi bir örnek resimlerinde dağları boyamayınca Ahmet dağları yeşertmeye, kahverengi toprakla doldurtmaya çalışmış ama çocuklar, Öğretmenim öyle dağ olmaz ki ama, deyince şehrin ve köylerinin kaderi aklına gelmişti. Böyleydi buralar. Beyazdı. Beyaz ve sessiz. Bu beyaz sessizlik içinde kimi zaman çiftelerden çıkan sesler yankılanır ve uluyan sesler bir anda canhıraş bir çığlığa dönüşürdü.

Ahmet tüm yol boyunca minibüs herhangi bir kaza yapmadan köye varabilsin diye içinden çocukken camide öğrendiği duaları sıralar dururdu. Şöfor ise her şey gayet normalmiş gibi camı açıp sigaralı elini camdan sarkıtır ve öylece köylerde yükünü boşalta boşalta ilerlerdi. Ahmet’in okulu köyün içindeydi. Ahmet köye girdiklerinde soba bacasından duman çıktığını görürse içini bir mutluluk kaplardı. Kimi günler köyün ihtiyar ve dul muhtarı sabah namazından sonra okula girer, sobayı yakar ve bakır çaydanlıkta çay demlerdi. Bu günler Ahmet’in içi henüz minibüsteyken mutlulukla dolardı. Öyle ya sıcak bir yere girecek, soğuktan buz tutmuş ayak parmaklarını, koca botlarını hemen çıkarıp çoraplarını neredeyse teneke sobaya yaslayarak ısıtacak ve donmaktan kurtaracak olurdu. Dahası soğuğun işlediği ciğerleri sobanın üstünde ağır ağır fokurdayan çay ile ısınacaktı. Doğrusu köydeki en mutlu anları bu anlar oluyordu Ahmet’in.

O sabah köyün girişinde bir kalabalık dikkatini çekmişti minibüsteki öğretmenlerin. Ahmet’in köyüydü bu. Ama köyün girişi bembeyaz şekerin üzerinde gezinen kalabalık bir karınca kolonisi kadar kalabalıktı. Ahmet daha önce bu köyü hiç böyle görmemişti. Köyde bu kadar nüfus olduğunu bile bilmiyordu. Zaten burada göreve başlayalı hepi topu üç ay olmuştu. Öyleydi böyleydi derken doğru düzgün tanıyamamıştı insanları. Minibüs kalabalığın yanına yaklaşınca yavaşladı. Camdan kafasını çıkaran şöfor birkaç köylüyle konuştu. Sonra okula doğru sürmeye devam etti. Ahmet merak etmişti.

– Adnan Abi, diye seslendi ağzından çıkan yoğun dumanla birlikte. Hayırdır ne olmuş ki?

– Muhtar, hoca… deyiverdi. Sizlere ömür. Bu sabah okulun kapısında bulmuşlar. Artık ölüp mü donmuş, donup mu ölmüş kimse bilmiyor.

Ahmet de donakalmıştı ama ölmemişti. Ölen Muhtar Dayıydı. O gün sobayı yakamamış, çayı demleyememişti. O gün Ahmet mutlu olmadı. O gün Muhtar mutlu ölmedi. Şöyle Ahmet’le iki lafın belini kırıp, eski kışları sıcacık sobanın önünde çaylarını yudumlarken anlattıktan sonra ölmek vardı oysa. Erken ölmüştü Muhtar. Birkaç saat kadar. O gün köyde bir günlük yas ilan etti İmam Efendi. Okul tatil oldu. Büyükbaşlar yemlenmedi. Cenaze namazı öğleye müteakip kılındı. Okulun sağ çaprazındaki köy mezarlığına on yıl önce ölen karısının yanına gömüldü Muhtar Dayı. Mezarın başına geçici olarak çakılan tahtaya Muhtar Dayı yazıldı. Eski topraklar hariç köyde herkes ona Muhtar Dayı derdi çünkü.

Ahmet merkezdeki evine girdiğinde hava kararmıştı ama akşam olmamıştı. Hava ikindi vakti kararırdı bu şehirde. Ahmet düşüncelere daldı. Muhtarla ettiği sohbetler gözünde canlandı. Ama Muhtar canlanmadı. Ölmüştü Muhtar. Ahmet birden yalnızlığını hatırladı. Hiç bilmediği bir şehirde yalnızdı. Bir tava çıkardı dolaptan. İki yumurtayı tereyağ ile çevirdi. İkisini de kendi yedi. Ne zaman yedi kendi de anlayamadı.

Ertesi sabah yine aynı durak… Yine yokuşun başından gelen minibüs… Yine kalın bir buz tabakasının üstünde, trafik kurallarının tedavülde olmadığı bir şehirde tam önünde durmayı başaran eski model minibüs ve yine oflaya puflaya açılan iki kanatlı kapı…

Okula vardığında çocuklar henüz okula gelmemişti. Kapıyı açtı. Ağır ağır önceden tezek doldurulmuş sobayı yakmaya girişti. Soba yakmayı iyi kötü öğrenmişti de tezeğin ilk yanarken çıkardığı o ekşimsi çirkin kokuya alışmak pek kolay olmuyordu. Darbeden sonra yapılan biçimsiz köy okulunun yazılmaktan eskimiş yeşil tahtasını sildi. Yazılar silindi ama tebeşir izleri hala oradaydı. Her sabah nemli bir bezle tahtayı bir güzel silmeyi adet edinmişti. Hafifçe kara batırdığı bezle tahtayı bir güzel pakladı. Bezi bir iki silkeleyip sobanın yamacına doğru serdi.

Çocuklar bir iki gelmeye başladı. Hepi topu 13 öğrencisi vardı. Kimi 1. sınıf, kimi 2, kimi 3, kimi 4… Ders zamanı gelince koşturmaca başlıyordu. Ahmet adeta dört parçaya bölünüp tüm çocuklara yetmeye çalışıyordu. Öğle arası vakti gelince Ahmet okulda yalnız kalırdı. Çocuklar evlerine dağılır yemek yiyip gelirlerdi. Öğle arasından sonra iki ders daha vardı. Ya resim yaparlardı, ya şarkı söylerler ya da kitap okurlardı o iki derste.

Böyle böyle alıştı gitti Ahmet köye. Köy de Ahmet’e alıştı. Öğle vakti geldi mi okula tandır ekmekleri, köy peynirleri, tereyağ, bal gelirdi köylüden. Ahmet de çoktan demlemiş olurdu çayını. Kimi zaman kendi kendine konuşurdu sessizliği dağıtmak için sıcak sobanın başında. Kimi zaman da uyuklardı çocuklar demir kapıya pat pat vurana kadar.
Alişan vardı. 9 yaşında. Babası ölmüş, iki gözlü damlarının bir odasında ana oğul, bir odasında büyükbaşları yaşardı. Alişan öğle vakti gelince diğer çocuklar gibi sıcacık evde oturup yemek yemezdi. O artık evin erkeğiydi. Hayvanları yemlemek sulamak gerekirdi. İyi bakmak gerekirdi ki onlar da Alişan ve annesine iyi baksın.

Köyün bir önceki öğretmeni Muhsin Öğretmen’di. Muhsin, köye köylüye alışamamış öylesine gelip gitmişti. Köylü onu anarken pek de hoş anmazdı. Çocuklar terbiyeliydi, pek ses etmezlerdi Muhsin hakkında. Ama bakışlarından anlaşılırdı. Saklayamazlardı.

Gel zaman git zaman ocak ayı ve karne günü gelmiş çatmıştı işte. Ne de çabuk geçti zaman, diye düşüyordu Ahmet. Karneleri ilçe merkezinden aldı. Kar buz dinlemedi okula vardı. Bir an önce karneleri dağıtıp memlekete gidecekti. Kolay değil. Özlemişti. Çocuklar çoktan kapının önüne dizilmişti. Heyecanlıydılar. Hep beraber okula girdiler. Ahmet önden öğrenciler arkadan… Soba yakılmadı. Erken çıkılacaktı ne de olsa. Karneler sırayla dağıtılmaya başlandı.

“Alişan Aras…”diye seslendi Ahmet, ağzından çıkan yoğun buharla. Alişan, yakasının bir yanı yamuk, önlüğünün ceplerinin olması gereken yerinde dikiş delikleri, altında koyu kahverengi (kiri daha az göstersin diye) kadife bir pantolon, ayaklarında lastik pabuçlarla çekingen çekingen yanaştı öğretmen masasının üzerine yarım oturmuş Ahmet’e. Karneye uzandı. Ahmet’in elinden adeta kaparcasına alıp yerine geçmek için arkasını döndüğünde, Ahmet’in seslendiğini duyunca olduğu yerde kaldı.

Ahmet çocukları çok severdi. Zaten öğretmen olmayı da bu yüzden hep çok istemişti. Onların dünyalarına dahil olmak hayatında erişemeyeceği bir mutluluk veriyordu Ahmet’e. Her çocuğa karnesini verince sarılıp öpmüştü. Alişan’ın böyle kaçarcasına gitmesi aklını kurcaladı. Arkasından seslendi. “Alişan oğlum gel de bir sarılayım sana, bak ne de güzel bir karne aldın.” Alişan olduğu yerde kaldı. Sırtı Ahmet’e dönüktü. “Oğlum gelsene” dedi Ahmet bir kez daha. Alişan yüzünü Ahmet’e döndüğünde gözleri dolu doluydu. Ahmet anlayamadı. Ne olmuştu da böyle olmuştu bu çocuk. Alişan döndü, gelmedi. Ahmet kalktı, yanaştı. Sınıfın ortasında buluştu Ahmet ve Alişan. Ahmet kollarını açtı, Alişan’ın bakışları başka yana kaçtı.

“Pis kokuyorsun, aynı tezek gibi. Kafandan da yağ fışkırıyor. Saçların tezeğe, çamura bulanmış ahır hayvanlarının tüyleri gibi…” dedi Muhsin Öğretmen, yüzünde enteresan bir tebessüm, Alişan’ı kendinden uzaklaştırmak için iteklerken. Belli ki söylediklerinin gülünecek bir yanı olduğunu düşünüyordu. Nasıl sözlerdi böylesine ağır kurşundan, delip geçmişti Alişan’ın çocuk kalbini.

Ahmet sarıldı. “Ben senin o köy kokunu, o yitip giden babanın işini yapışını, o hayvanlarla yatıp kalkışını, senin gözünden damlayacak olan bir damla yaşı, senin minik ama haddinden fazla ağır yüreğini hiçbir şeye değişmem oğlum.” diyebildi güçbela gözyaşlarını tutmaya çalışırken. Ahmet ağladı, Alişan ağladı. Ahmet sarıldı, Alişan sarsıldı. Alişan anlattı, Ahmet sarsıldı. Dünya’nın en güzel kokusu çocuk kokusuydu. Hele bir de küçücük bedeninden beklemeyecek yükler taşımak zorunda kalan, Atlas misali neredeyse koca dünyayı sırtlayan çocukların kokusu en renkli kır çiçeklerinden bile güzeldi ne olursa olsun. Onu koklamayı bilmek gerekirdi. Gelincik çiçeği misali yaklaşmalıydı ona insan.

Ne Ahmet ne Alişan hayatları boyunca o günü unutabildi. Ahmet ne zaman o günü hatırlasa ne zaman Alişan’ı düşünse burnuna en nadide çiçeklerinin, sık ağaçlarla kaplı ormanların o güzel kokusu gelir. Çocukların kalbini kolayca kıranların yaşadığı dünyadır asıl kötü kokan, diye düşünür de yine de kıyamaz dünyaya da Ahmet.

Güz’üne Vuruldum

Zaman sonbahar, mevsim hüzün, vakit ayrılık… Serin serin esiyordu, mevsim. Sonbahar yalan olmasın diye bütün yapraklar tek tek ağaçlarla vedalaşıyordu. Sonun başlangıcı olan ilkbahar gelene kadar yapraklar diyar diyar dolaşacaktı. Ölümü ve dirilişi anlatacaktı, yeryüzüne. İşte bu kadar anlam doluydu, hayat. Her kare adeta susa susa konuşuyordu. Ama anlamaya kainatın lisanı, görmeye bir çocuk masumiyetinin kalbi lazımdı. Ve bu sır kalbinin peşine düşen herkese verilmişti.
Zaman sonbahar, mevsim hüzün, vakit ayrılık…
Serin serin esen mevsimin ağacının altında arkadaşına dert yanıyordu. Bu hayat boş, anlamsız… Yaptığım hiç bir şeyden tat almıyorum, ruhum sıkılıyor. Hayat bu kadar mı anlamsız? Derken, ağaçtan yapraklar vedalaşıyordu, durmadan… Yeni ve bir ilk bahar için. Hiç konuşmadan bu sitemleri dinleyen arkadaşı, yere yeni düşmüş bir sarı, bir de tam kurumuş bir yaprak ve ağaçtan kopamamiş bir yeşilimsi yaprağı alıp önüne koydu. Bak, dedi. Bu aynı ağaçtan olan üç farklı yaprak sana ne anlatıyor? Şaşkın bir edayla hayatı anlatıyor,dedi. Peki bir anlamsızlık ve boşluk görüyor musun bu karede? Hayır, dedi pişman bir edayla. Hayatın her anı ve her karesi anlam dolu. Hem de fazlasıyla… Hayatı ve kaderi suçlama! Kalbinin peşine düşmeyen gözlerini aç ve bırak anlam yüreğine aksın…

Kalbi Râz