Hikaye

Hüzün Bulutu

Birkaç gündür işe gelmiyordu. Sıkıntılı günler yaşıyoruz. Hastalık ve salgın konusunda ne kadar güçlü olduğunu bilsem de kendinden ufak bir şüphesi varsa bile etrafındaki insanları düşünüp pimpirikli davranırdı, o yüzden gelmedi diye düşünüyordum.

Sabah erkenden iş yerinin kapısında arabasını görünce sevindim. Yine geliyor deli diye düşündüm içimden, gelip “günaydınlar”, “merhabalar” demesini beklemeden ben atıldım bugün “günaydın” diye.

Hafif bir tebessümle karşılık verdi

-günaydın

Duymayı beklediğim cevap buydu fakat ses tonu, bakışları çok yabancı gelmişti. Hüzün vardı yüzünde fark etmemek mümkün değildi.

Tanıdığım ilk andan itibaren çelimsiz gibi görünen vücudunun aksine ne kadar güçlü bir insan olduğunu görmüştüm.

Hem fiziksel olarak hem de duygusal olarak.

En sert, katı geçinen arkadaşlarımın bile hassaslaştığı, duygusallaştığı dönemleri görmüştüm.

En neşeli görünenlerin bile bütün günü somurtarak geçirdiğine şahit olmuştum.

Kötü, mutsuz gün kavramına tepki olarak doğmuştu sanki. Etraftanızda böyle bir insanın olması sizi sadece mutlu ediyor. Hayata dair umutlarınıza güneş gibi doğuyor.

İşte bu güzel tebessümün sahibi olacak dünya tatlısı kadın her zamankinden çok farklıydı bugün.

Her zaman içi gülen mavi gözler şimdi kan çanağına dönmüştü, kıpkırmızıydı.

Hüzün sarmıştı her yanını, hissetmemek mümkün değildi.

İyi değilim derken dudaklarının titremesi, sesinin çatallaşmasına alışık olmadığını o da fark etmişti muhtemelen.

Anlamadım neler olduğunu.

Kendisi de anlatamamıştı zaten.

Bu yazıyı okuyorsanız başlıktan anlamışsınızdır siz hikayenin sonunu ama hayatı bir başlık altında yaşamıyoruz.

Ya da bir konu belirleyip bunu yaşayım bugün de diye bir seçenek yok.

Olsa daha kolay olurdu galiba. En azından birazdan üzüleceğim, duygusallaşacağım diyerek hazırlık yapardık.

Soramadım daha fazla, üstelemek istemedim.

Sadece ufak da olsa bir tebessüm ettirmek için ufacık bir çikolata uzattım.

Başını kaldırıp teşekkür etti ve hafifçe bir tebessüm etmeye çalıştı.

O tebessüm çabasının çırpınıp düşen bir kuş gibi başarısız oluşu canımı yakmıştı, yapamadı.

Çok acıtmıştı, acıdığını ben bakarken bile hissetmiştim.

İşe döndük, biraz daha çalıştıktan sonra dayamadı muhtemelen izin alıp erken ayrıldı işten.

En yakın arkadaşı gelip

-Babasını kaybetti.

Dedi.

Kanser hastasıymış. Normalde fırsat buldukça ziyaretine gidermiş ama araya salgın girince uzun zamandır görememiş.

Cumartesi günü de kansere yenik düşmüş.

Uluslararası seyahat yasak olduğu için cenazesine de gidememiş.

Son vazifesini yapamamanın üzüntüsü de eklenmiş bütün acısına.

Bütün taşlar yerine oturmuştu kafamda.

Daha önce yaşamadığım bir depremin sarsıntısını tanıyamamışım doğal olarak, tahayyül bile edemediğim acının, hüznün yansıması buymuş demek ki.

Bir tebessümün, dudağınızın kenarına düşme fikrinde bile canınızı yakmasıdır babanın ölmesi.

Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.

Siz isteseniz bile olmayacaktır.

Bedel Ve Gözyaşı

Radyo çaldı da çaldı. “Yalanların, çekici yalanların.” Konserve kutusu gibi ses çıkarıyordu. Bir de annesi anlayabilseydi bunu. Ne yapacağını bilemezdi hiç bu baş belası radyoyu. Hep onarımdaydı. “Yalanların, çekici yalanların.” Yorulmaz mıydı hiç bu şarkıcı? Güldü kız. Saçmalıyorum yine. Plak işte! Maria Roza sandalyeden indi. Spiker reklamları okuyordu şimdi. Bu reklamlar da hiç değişmez diye düşündü. Kendini bildi bileli anımsardı onları. Ayakkabılarının izleriyle kirlenmişti sandalye; bilinçsizce temizledi onu. Masayı da temizlese miydi acaba? Bulaşıkları toplamaya başladı; mutfakta lavaboya yığdı. “Bugün yıkamayacağım bunları.” Yine erteleme hissinin verdiği rahatsızlık içini düğümlese de hemencecik geçivermişti. Evin karanlık koridorunda yavaşça ilerledi. Ayak bileklerine sürtünen tüy yumağını hafifçe irkilerek itti. Islak ellerini eteğinin pilisine çaldı. Tangır tangır çektiği paslı taburenin üzerine tıpkı bir kuş gibi konup patlamış lambayı bir sağa bir sola hafifçe oynattı: ‘Yahu bu kaçıncı!’ dairenin elektrik tesisatında mı bir sorun vardı acaba? Gerçi bu dairenin sağlam bir yeri mi vardı ki, işe bak sen! Holden salona geçişteki eşikte küçük bir çivi yarı sökük halde duruyordu. Sonra halledeceğim, dedi. İnce iki dörtgeni burnuna hafifçe düşürmüş anneannesinin ‘bu huydan ne zaman vazgeçecek bu kız’ dediğini sandı. Belki de demişti, öyle ya pek severdi homurdanmayı, söylenmeyi. İki üç kilimi yerden toplayıp balkona çırpmak için çıktı. Öyle kuvvetli çırpıyordu ki el işlemesi ağırca kilimleri; gören zannederdi eline dünyayı versen çırpacak, dert tasa koymayacak. Balkonun demirlerine yığdı elindekileri. Hafif nasırlaşmaya başlayan dirseğini önce kaşıdı daha sonra dayadı öylece. Minik elini çenesine götürdü. Dudakları pek dolgun sayılmaz fakat gözleri kocamandı. Henüz allaşmayan yanakları çil çil olmuş burnu iki yandan boş yüzüne bırakıvermişti kendini. Evinin önünde çıplak ağaçlar tüm yapraklarıyla bir bir vedalaşmış hüznünü çökertmiş kışı sanki ölümü bekler gibi bekliyordu. İçeriye geçtiğinde annesini de anneannesinin yanında bu sefer cızırtılarıyla başını şişiren televizyonla uğraşırken buldu. Eteklerini topladığı gibi oturdu anneannesinin dizinin dibine ‘mere’. Küçük bir gülümsemeden sonra, aniden elindeki şişleri dizlerine koyuverdi kadın. Gözlerini kısarak bir şeyler fısıldadı. Maria her zamanki sabrıyla bekledi. Biliyordu ki yaşlı kadın yineleyecekti sözlerini. Geç kalmadı cümlesi: ‘Aşk için dökülen gözyaşı ve savaşta akan kana bedel biçilmez’. Yaşlı kadın defalarca yinelediği hikayesini yeniden anlatmaya başlamıştı: ‘ Sevdiğim adam dizlerimin dibinden bir boncuğun ipinden düşüvermesi gibi kayıp gitti. Onu çok severdim. Öyle severdim ki karnımda küçük bebeğini taşıyordum. Ah. Kahrolası düşmanları bizim için kovmaya gitmişti.’ Sonra uzunca bir sessizlik ve bu sefer örgüsünü eline alarak devam ederdi anlatmaya: ‘hiç unutmam küçük yavrum, toprak biz insanlığa küsmüş gibi verimsiz, kuraktı. Çobanların gütmediği bir kaç keçi evlerin sığ bahçelerinde cılız inlemelerle yaşardı. Yalnızca süt ve ekmekle geçinmek zordu. Çarşılara kurulan tek tük tezgahlarda dahi parası en çok olan aileler durabilirdi. Bunlardan öte benimse derdim sevdiğim adamın geri dönüp dönemeyeceğiydi. Genç kız olduğum ilk günden vurgundum ona. Hareketli hiç durmayan bir mizaca sahipti, Hiç unutmam ki kapımızın önündeki duvara yaslanır çeşitli kuş sesleriyle beni güldürür ben çıkana değin penceremi izlerdi. Beni beklemesinin verdiği hoşnutlukla nazlı kızlar gibi saklanır ne kadar bekleyeceğini ölçerdim. O hiç gitmezdi. Ben çıkana kadar orada beklerdi ve bu ona olan aşkımın büyümesine yol açardı. Aşkta iyi fakat işte kötüydü. Çok fakir bir ailenin tembel evladıydı. Bizim de fakir oluşumuzdan mıdır bilmem babam ondan hoşnut olmadığı gibi bir de tembelliğinden dolayı her görüşünde sinirlenir içinden sessizce fakat bazen bizim duymamızı istercesine sesini arttırarak küfürler ederdi. İki kız kardeşin birinin gönlünün bu adama gitmesi onun için felaketti. Benim gönlümün tıpkı bir kuş gibi o adama uçuvermesi babamı kalpten götürmek için sanki yegane sebepti. Fakat zaman kızım her şeyi çözmeye yeterlidir. Büyükbaban çok zorla bizi ayırarak türlü çileler çektirerek de olsa benim onunla evlenmeme izin vermişti. Yine de bu ailemden uzaklaşmama sebebiyet verdi. Bunca ayrılıktan sonra kavuşan iki aşık için bu savaş, yalnızca bir bela değil binbircesine eş değerdi. Ağrılarım günden güne artıyor bebeğim büyüdükçe büyüyordu. Hayret ediyordum ki bunca açlık ve üzüntü onu doğurmama engel olmamıştı. Tanrı bize bu hediyeyi sunmak için her şeyi yapmıştı. ’ Ve yaşlı kadının daha sonra anlattığına göre savaş uzun sürmemiş her yerde şenlikler bayramlar yaşanmıştı. Askerler ganimetlerle dönmüş ve sanki tanrı savaşın bitmesiyle halkı affedip topraklarına bereket getirmişti. Kadın bu hikayenin en sevdiği yerine geldiğinde gözlerini kızına diker ve devam ederdi ‘Babasının acısını bir gün bile dindiremediğim küçük kızım kollarıma koyulduğunda, ilk defa unutmuştum tüm acılarımı. Ve tanrının bana sunduğu en büyük bereketimin kulağına fısıldadım: Bernice.’ Tam burada tekrar sessizleşir. Küçük bir dua eder mecalsiz parmaklarını sanki bir tolerans sunar gibi kızına uzatırdı. Maria bu hikayenin devamını anneannesinden hiç duymamıştı. Her zaman olmasa da annesi, komşuların ve köylülerin ona anlattığı hikayenin devamını getirirdi. Dediklerine göre annesi üç dört yaşlarına gelene kadar anneannesinin hiç sesi çıkmamış acısını bir kere dahi dillendirmemiş. Fakat kızı elden düştükçe mi yoksa acısı kalbine sığmayınca mıdır bilinmez ağıtlar yakar olmuş. Evlenen her genç kızın düğününe gider sevdiği adamla ellerini üst üste koyar onlar için şarkılar söyler ve şarkının daha ilk cümlesinden sesi kesik kesik olmaya başlarmış. Her düğünde çevre buna üzülür, kimisi delirdiğini düşünür kimisi de acısına ortak olurmuş. Maria annesinden hikayenin devamını duyuncaya dek anneannesinin yarım bıraktığı hikayenin ardından neden Fransızca eski bir şarkıyı dillendirdiğini anlamazdı. Çok geçmeden şarkıyı kısık sesle söylemeye başladı kadın. Maria eteklerini oturduğu gibi toplayarak küçük adımlarla mutfağa gitti. Radyoya gerek duymadan yıllardır ezbere bildiği şarkıyı söylerken anneannesine eşlik ederek ertelediği bulaşıkları ovmaya başladı. Kalpten kalbe yol vardı. O acı hala Maria da ilk anlatıldığı gündeki gibi taze ve ölümü bekleyen ağaçların kökleri kadar sağlamdı.

Hatice Kurtipek

*Hikaye bir alıntının devamı şeklindedir.

ÖMÜR ve GECE

ÖMÜR ve GECE
Güneş tepelerin üzerinde yavaş yavaş kayboluyordu. Akşam serinliğini hissetmeye başladı sırtında Koca Hasan. Doğruldu, alnından akan terleri kolunun içiyle sildi. Önünde biçmeyi bitiremediği buğdaylar hafif bir akşam yeliyle salınıyordu. Biraz ötede daha yeni tutmuş fidelerin otunu ayıklayan eşine seslendi. “Azıcık el ver, karanlık çökmeden bitirelim şu ekinleri…” dedi.
Yaşının vermiş olduğu yavaşlıkla zorla ayağa kalktı Şerife Ana. Bir köşeye attığı orağı alıp buğdaylara doğru sallamaya başladı. Tutam tutam biçilen ekinler iki çınarın ardında uç uca biriken destelere dönüyordu. Epeyce uğraştıktan sonra son buğday demetlerini de biçip destelere eklediler. Koca bir yükü sırtından atmanın ferahlığıyla doğruldu Koca Hasan. İki nefeslik moladan sonra hemen eşyalarını toparlayıp eve giden yolu tırmanmaya başladılar.
Şerife Ana gördüğü çeri-çöpü kucağına toplaya toplaya evin önüne ulaştı. Az ileride bulunan odunluktan birkaç çıra ve kozalak toplayıp iki göz bir salondan oluşan evinin giriş kısmına bıraktı kucağındakileri. Bir kaç adım ileride bulunan biber ve domates tarhlarının içinde bulunan hortumu çekti. Elini, ayağını üstünü başını bir güzel temizledi. Hortumu tekrardan biberlerin içine bıraktı. Hızla eve doğru geçti. Mutfakta birkaç çıra ve kozalakla ocağı tutuşturdu. İbriğe su doldurup ateşin üzerine koydu. Akşam yemeği için hazırlığa başladı.
Koca Hasan evin iki cephesi açık salonunda çoktan yerini almıştı. Yorgunluk sigarasını keyifle tüttürüyordu. Kulağı, akşam ezanın uzaktan gelen sesiyle dolarken; etraf iyiden iyiye kararıyor, gece çöküyordu. Yorulduğunu o an fark edebildi. İş onlardan geçmiş, yıllar çok fazla şeylerini alıp götürmüştü.
Koca Hasan’ın varı -yoğu, bütün ömrü bu köyde geçmişti. Doğup büyüdüğü ana-baba toprağıydı. Vazgeçemiyordu; toprağından, köklerinden, hatıralarından. Oysa birçok farklı işte çalışarak yaşlılık zamanlarına yatırım yapmıştı. Rahat edecekti, zorlanmayacaktı. Fakat yıllar geçerken sağlık öylece dipdiri kalmıyordu. Hastalık da yaşlılık kadar belini bükmüştü.
Radyosuna uzandı. Antenini ayarladı. Radyoyu açtı. Yunanca bir şarkı çalmaya başladı. Haberleri dinlediği frekans yine karışmıştı. Uğraştı uğraştı en sonunda bulabildi TRT Radyo’yu. Spiker “Türkülerle Baş Başa” programını sunuyordu. Neşet Ertaş’tan ‘Gönül Dağını’ anons etti. Şimdi cızırtılar içinden tüm bozkıra sesleniyordu Neşet Ertaş…
“Seher vakti garip garip bülbül…” dizeleriyle gençliğine dair özlemle ve efkârla gökyüzünü seyretmeye koyuldu Koca Hasan.
Ayın, evin karşısındaki yamaçtan yavaş yavaş kendini göstermeye başladığı anda Şerife Ana’nın sesiyle mutfaktaki sofraya doğru yöneldi.
Zaman akmaktaydı. Ayın ışığıyla zifiri karanlık, alaca karanlığa doğru dönüyordu. Gece böceklerinin sesi ve su şırıltısı duyuluyordu uzaktan uzaktan. Radyodan yeni bir programın başlangıç jeneriği işitilmeye başladı: ‘Bir Roman Bir Hikâye…’
Koca Hasan bunu duyunca mutfaktan hızla çıkıp; salonda köşesine oturdu. Radyonun cızırtılı sesini biraz daha yükseltti. Romanı seslendiren spiker, Charlotte Bronte’nin “Jane Eyre” romanına kaldığımız yerden devam edeceğiz, dedi. Ve başladı okumaya.
Şehirden uzak, her türlü teknolojik donanımdan yoksun; fakat bir o kadar insan ruhunu doyuran ve dinginleştiren bu bakir köyün gecesine çok uzaktan gelen bir mesaj gibi düşüyordu roman. Kelimeler ağır ağır ilerlerken, Koca Hasan’ın keyifle dinlediği bir serüvendi roman. Bu serüvenle başka mekânlara gidiyor; gençliğinden kalan emellerini bir bir gerçekleştiriyor gibiydi…
Su şırıltısı, gece böceklerinin sesi, Şerife Ana’nın kap kacak tıkırtısı, Koca Hasan’ın müzmin öksürüğü ve radyonun sesiyle akıp gidiyordu zaman. Bizde bu akışın içinde fark ediyorduk; varlık içinde ne kadar yoksun olduğumuzu.
Durdu A. İNCE /Asudebahar@

Gebe Toprak

Yeni acılar tatmaya başladığım yaşlardaydım. Çamurlu ayakkabıların iz bıraktığı yeni gıcırtılarıyla horlanan tozlu bir verandaydım daha. Bir yağmur rüzgarına kirlerini salıverecek, acıları patır patır toprak gibi akıp gidecek… Küçük değildim. Büyük hiç değildim. Öyleyse, neydim? Başım göğe ermiş yanaklarım nemli ha açtı açacaktı çiçekleri gamzelerimin. Küçük bir toprak parçasına dikmiştim gözlerimi. Toprak.. ana eli gibi sıcak sevgi kadar verimli nefret kadar bucaksız. Yeşeren bir yaprağın onlarcasının yüzlercesinin hikayesine gebe. Bizlere gebe. Ve şu hikayeye;

Tohum yuvarlandı. Aradı kendini salıvereceği, göklere günbegün uzanıvereceği bir avuç kahverengiyi. Yuvarlandı, yuvarlandı. Her yer ondandı. Her yer koskocaman toprak. Dolu dolu toprak. Fakat neden bir yuva da tohuma açılmıyordu? Elbet açılacaktı. E kanun bunu gerektiriyordu. Yorulmadı tohum, daha da yuvarlanadı. Dağ eteklerine, ova düzlüklerine, dere yataklarına… Mevsim en güzel halinde. Erik dalları beyazlamış güneş soğuğu ardına almıştı bile. Tohumun keyfine diyecek yok. O dere benim şu tepe senin, gez babam gez.  Vadi vadi geziyordu artık. Bir gezgin! Fakat arayış içinde. Otların çiçeklerin öğütleri en güzel toprağı bulması içindi. En verimlisini! Sıcak olmalıydı; yağmur da yağsındı. Ha aman gübre olmazsa tohum nasıl daha güzel güller verebilirdi? Şüphe yoktu artık, önemliydi her biri. Artık sadece gezmiyordu.Sanki sadece en güzelini bulursa sızabilecekti içine toprakların. En güzeli hep onu beklemekteydi. Ona uygun bir toprak elbet de en güzeli olmalıydı. Fakat o fark etmedi mevsimin geçtiğini. Kucak açan torakların cemreyi beklemek için bir bir uykuya yattığını. Diğer tohumlar çiçeklenmiş güllerini solduruyor ve geri iniyorlardı sıcak topraklarının kucağına. Şimdi nafile. Girse tohumu hangi toprak kabul edecekti? Artık yorulmuş bedenini kabul edecek bir avuç kahverengi bulamazdı. Uçları sararmaya başlamış yaprakların birine kondu. Derinden izliyordu vadiyi. Hakim olamadığı rüzgar onu bir oraya bir buraya savuruyordu. Yalnız bir ağaç dibine düşmüş kahrından ağlıyordu. Sıcak gözyaşları ve kuru dallar ona yuva oldu. Torak avcunu değil yüreğini açmıştı. Kabul etti tohumu. Tohum yapraklarıyla gün yüzüne çıktığında vadi hatırlamadığı kadar beyaz ve soğuktu. Ve tohum. Hiç olmadığı kadar yalnızdı. Artık ne olursa olsun devir dönmüştü. Tohum zamanını değiştirmişti. Daha iyisi derken elindekinden olmuştu. Kuşlar diğer çiçekler yaramaz böcekler yoktu. Varsa yoksa bir iki karga… Evet olmuştu. E kanun! Bunu gerektiriyordu. Açmak kaderde olsa da tohum bağırdı. ‘hayır, bu şekilde değildi bu yalnış’ geriye döndüğünde hatrında kalan yalnızca kendi seçimleriyle yürüdüğü yolun sonu oldu. Kader biçilse de yol yine onundu. Bundan böyle boynu bükük çiğdemler yükselmeye korkar oldu. Ağaç diplerinde bir iki dal ve yeni uyanan yer yüzünün sabah mahmurluğu içinde asırlarca gösterdi kendini. Tek bir tohumun kaderi artık binlercesinindi.

Cennetten Çiçeğime

Nergis, binanın girişindeki posta kutusunda adına gönderilen zarfı görünce iki adım geri gidip şeffaf kutunun önünde durdu. Gönderenin adının olmadığı saman zarfı eline aldı. Önceden olsa ‘’Ucuz olduğu için alınmıştır’’ diye düşünürdü. Oysa günümüzde değer verildiği için tercih edilmişti ya da saman kâğıt ve zarfı sevdiğimi bilen biri diye aklından geçirdi. Giriş kattaki evinin çelik kapısını açtı, dirseği ile çabucak kapattı ve alelacele zarfı açtı.

-Aman Allah’ım bu da ne!  Dedi şaşkın ve etkilenmiş bir ses tonuyla.

Yine saman kâğıdı üzerine, daha önce hiç görmediği bir kalem ile yazılmış bir mektup. Simli kalem mi kullanılmış, yok yok, sırmalı iplik ile nakış nakış işlenmiş bu harflerin, kelimelerin ve cümlelerin bir sırrı olmalıydı; tıpkı varlığımızın sırrı gibi…

 

ÇİÇEĞİM

Yavrum, Nergis’im, güzel kızım biliyorum beni çok özlüyorsun, özlüyorsunuz.  Ben de seni ve sizleri özlüyorum. Cennette bana zor gelen tek şey; siz yavrularımın hasretidir. Çok şükür baban da geldi yanıma, kavuştuk…  Sizi sordum hemen:

-Evlatlarım nasıl?

Anlattı baban her şeyi bir bir.

Yuva kurduğunda yanında idim.  Beyaz sana çok yakışmıştı, saçını okşadım, öptüm, kokladım defalarca.  Mehdi oğlumu da sevdim, sana kıymet veriyor. Gözlerim yaşardı mutluluktan. Mutlu ol, mutlu olun…  Şanslı adam, şu baban. Tüm çocuklarının mürüvvetini gördü….

Torunlarımdan bahsetti uzun uzun…  İlk göz ağrım, Can Mehmet’im hariç hiçbirini dünya gözü ile göremedim, yavrularımın yavruları torunlarımı…  Dualarında beni unutmuyorlar. Çok mutlu oluyorum. Ömer, Yusuf, Abdullah, Samet, Dudu; Elif, Mert, Zeynep, Ahmet ve Mehmet’ten gelen Fatihalardan. İki damla gözyaşım düşüyor, cennet topraklarına.

İşte diyorum, işte hayırlı evlatlarımın, hayırlı evlatları (Maşallah). Allah Allah nidam yankılanıyor cennetin her köşesinde.  Hamdolsun Rabbim’e, fakir ama gönülleri zengin bir aile idik. Mutluyduk, sevgi dolu idik…

Aman yavrum, kimseyi incitmeyin, kırmayın. Size taş atana; siz ekmek atın, gül atın… İyiler hep kazanıyor. Burada daha iyi anlıyor insanoğlu. Herkes, kendine yakışanı yapar. Siz, size yakışanı yapın. Ne olursa olsun; iyilikten, güzellikten,  doğruluktan ve haktan vazgeçmeyin. Ben, hiç vazgeçmedim.  Harama yan gözle bile bakmayın. Dürüst olun, idam sehpasına gitseniz bile asla yalan söylemeyin… Az konuşun, çok dinleyin… Herkes uyurken, siz kalkın… Güneş üzerinize doğmasın… İşinize gücünüze bakın. Temizlik koksun eviniz, barkınız…  Bulunduğunuz yeri güzelleştirin, farklılaştırın, anlam katın… Herkes kapısının önünü süpürürse mahalle temiz olur, mahalleler temiz olursa ilçeler, şehirler ve ülkeler temiz olur…

Mevlana kapısı gibi olsun yuvalarınız;  kim, hangi düşüncede, inançta olursa olsun, huzur bulsun ocağınızda. Âlimler dostunuz, âşıklar yoldaşınız, garipler sofradaşınız olsun…  Hiç kimseye şucu, bucu, ocu, açık, kapalı, oruç tutuyor-tutmuyor ve namaz kılıyor- kılmıyor diye ayrıcalık yapmayın sakın aman sakın… Her canlı inancını, tercihini yaşar…  Kimseyi dışlamayın, hor görmeyin, kınamayın ve yargılamayın.

Bu bizim haddimiz değildir. Siz insanların yüreğine bakın, insanlığına bakın. Önce siz insan olmak için çabalayın, cümlesinin içinde de sizlerin; yuvanız şen, bedeniniz sağlıklı, kazancınız bereketli, ilminiz daim olsun… Eşleriniz ile el ele, gönül gönüle olun. Çocuklarınızı sevgiyle büyütün… Konuşun, eleştirmeden dinleyin, anlamaya çalışın.Yerde gördüğünüz ekmekleri alıp besmele ile yukarı bir yere koymayı unutmayın… Aman ha cam kırığı, çivi, muz kabuğu var ise onları bir bir toplayın. Yaşlılar ve çocuklar muz kabuğuna basar, bir yerini kırar; cam kırıkları birinin lastiğini patlatır, Allah korusun…

Okuyun, hiç usanmadan okuyun. Her şey okumak ile başlar, her güzelliğin ilk harfidir okumak. Ekin, üretin, tüketmeyin. Çalışın, emek verin. Yaradan’ın biz kullarına en güzel hediyesi olan ömrünüzü, sağlığınızı, aklınızı ve zamanınızı çok iyi kullanın. Hiç kimsenin üzerinizde hakkı kalmasın, her adımınızı ölçerek, biçerek ve düşünerek atın ki keşkeleriniz pişmanlıklarınız olmasın canım yavrum. Dünya telaşına dalıp kardeşlerinizle birbirinizi ihmal etmeyin sakın. Hiçbir şey kırılma noktanız olmasın. Küsmek için bahaneler aramayın, tam tersi küsmeyin, darılmayın. Hayat öyle sanıldığı gibi uzun bir yolculuk değil, kelebek ömrü gibi kısa. Bağışlayın, affedin…  Birbirinizi incitin diye doğurmadım sizleri ve onca sıkıntıya da bunun için göğüs germedim…

Büyük küçük beklemeyin. Ben size hiç küslüğü öğretmedim. Siz de biliyorsunuz ki çok incitildim (Hakaret, küfür işittim) ama her seferinde gönlümün aldığı kadar affettim… Birbirinizle bağlarınızı koparmayın; bir olun, birlik olun. Birbirinize sık sık gelip gidin. Aile ipine sımsıkı kenetlenin, kardeş ipine… Hakkım helal değildir yoksa. Sıla-i rahim yapın, atalarınızı arayın, ziyaret edin, küçük de olsa hediyeler alın ve sevindirin… Her bayram sabahı, beyaz elbisemi giyip geliyorum yanınıza.  Baban hayatta iken baba evinde, şimdi ise abinde toplanıyorsunuz.  Çok mutlu oluyorum ‘’İşte benim eserlerim’’ diyorum babana.  Sarılıyorum, kokluyorum, öpüyorum sizleri tek tek… Saçlarına taçlar takıyorum torunlarımın.  Sırtlarını sıvazlıyorum gelin ve damatlarımın, sizleri bu kadar sevip değer verdikleri için… Sağ olsunlar, var olsunlar.

Hani bazen bilemediğin (Anlam veremediğin) misk gibi bir koku alıyorsun ya ansızın, işte o vakit ben geliyorum, sana geliyorum, üzerime sinmiş cennet kokusu ile…

Çiçeğim, Allah’ım sana emanet gönderdi. Gönlünü hoş tutasın, evladın gibi sevip sarmalayasın Tutku Murat’ı. O daha çocuk; iyiyi, kötüyü ayırt edemez. Bilemez kim haklı kim haksız, ona sen öğretesin.  Yaralı bir kuştur, merhem olasın. Doğuran değil, yüreğinde büyütebilen annedir Allah katında da kul katında da…

Baban söylemişti, kayınbaban kışın yanında kalıyormuş. Ata dörttür. Aman kızım,  saygıda kusur etmeyesin. Az çok gördün beni Ümüs anama (kaynana) ve atalarıma nasıl davrandığımı. Senden de sizden de aynısını beklerim kuzum.  Yaşlılar alıngan, kırılgan olurlar; incitmeyesin.  Oğlun da olsa kızın da olsa zordur birinin yanında kalmak, onun düzeninde yaşamını devam ettirmek.  Her cümleni düşünerek, akıl süzgecinden geçirerek konuş.  Söz ağırdır, çıktı mı ağızdan izi kalır. Tertemiz çarşaflar ser yatağına, yemeğini çok koy tabağına. Fazla geleni çöpe dökeceğini bilsen de doldur tabağını.  Belki doymaz, istemeye çekinir. Sevdiği yemekleri öğren, damak tadına göre onları yap arada sırada. Canın ne kadar sıkkın olursa olsun yüzün hep gülsün, suratını asma.

Tebessüm ile aç kapını ‘’Hoş geldin’’ diyerek karşıla. Güle güle, Allah’a emanet ol diyerek uğurla.  Hastalanınca ilgilen, doktora götür. Tek başına hastaneye gitmesin, kimsesiz gibi garip gibi. Yanında ol, yanı başında ol. Hatırını sor, harçlığının olup olmadığını sor. Ütüsüz giydirme sakın, tiril tiril olsun üstü başı dostuna, düşmanına karşı…  Siz, bugün hizmet edin ki yaşlanınca size de hizmet edenler olsun. İyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur. Siz, iyiliği besleyin, büyütün. Göreyim seni, babanla benim dualarımı aldığın gibi kayınbabanın da duasını al. Kimse kalıcı değil fani âlemde tıpkı gençliğimiz, sağlığımız, aklımız, malımız, mülkümüz ve kariyerimiz gibi… Yüce Rabbim’in biz kullarına hediyesi…

Herkes yüreği kadar sever, yürekleriniz kadar sevin; ağacı, kuşu, böcekleri, yağmuru, çocukları, insanları, çiçekleri, kardeşlerini ve her şeyi. Sevmeyi sevin, Allah için sevin. Sol yanınız sevgi dolsun, neşter vurun her kötülüğe. Evlerinizden hiç eksik etmeyin çiçekleri, rengârenk olsun her yer. Tıpkı hayat gibi…

Yavrum, yalan dünyadasınız, adı gibi aşağı bir yer… Zorluklar, sıkıntılar, dertler ve kötülükler her daim olacaktır.  Bunlara sakın üzülmeyin.  Ne zaman kendini çaresiz ve mutsuz hissedersen işte o zaman; sessizliği dinle, evreni dinle, Ney’i dinle, yüreğini dinle ve Yaradan’ı dinle… Karda açan kardeleni, dağdaki çiğdemi, mis kokulu nergisi, rüzgâra kanat çırpan bir serçenin uçuşunu, uyuyan bir bebeği, hastanelerin acil servisini seyret… Yağmur altında şemsiyesiz gez…

Allah, sizleri benden, babandan çok daha seviyor, koruyor ve kolluyor.  Ömür gibi üzüntüler de geçici.  Unutma;  her kara bulutun arkası yağmur. Sonrası rengârenk dizilen gökkuşağı ve yeniden açan güneş.  Her zemherinin bitişi bahar ve her sabrın sonu ermiş murada… Dua edin, dua edin ve dua edin. Sınavsız sınıf atlanmıyor. Hayat denilen yolunuzda önünüze çıkan her türlü engeli (Taşı), elinize alın, inceleyin sonra bir kenara koyun ve arkanıza bile dönüp bakmayın. Devam edin yolunuza…  Alıkoymasın hiçbir çakıl, taş ve diken…  Her kul kendin de olanı ikram eder. Yürürken taş ve pislik atan da olur gül atan da…  Gül atana teşekkür et, pislik atanı da Allah’a havale et. Sen yorulma, O adaletini konuşturur.

Ne keyif alırdık beş çaylarından. Misler gibi kokardı. Allah ne verdiyse ekmeğimize katık eder, iştahla yerdik. İçtiğiniz her çayda beni hatırlayın olur mu?  Ne çok dinlerdim Neşet Ertaş’ı, Zeki Müren’i, Nuri Sesigüzel’i, Emel Sayın’ı… Plakları çalarken mavi emaye çaydanlıkta demlediğimiz çayı yudumlamak, ne mutlu ederdi. En çok da Zeki Müren’in şarkılarına eşlik ederdim, yanık sesimle…

Hayatım, nasihatlerim, insan sevgim, vatan sevgim, İslam sevgim, bayrak sevgim, ezan sevgim, toprak sevgim, okuma aşkım, abin, ablam ve kardeşlerin mirastır benden sana.

Kuzum, hani hep bahçeli, müstakil bir ev hayalim vardı ya (Allah’ım böyle bir ev nasip ederse;  ben oturmadan, ihtiyaç sahibi birine hiç kira almadan bir yıl oturmasına izin vereceğim diye ahdettiğimi), işte duamda olan öyle bir evi hatta daha iyisini, güzelini Mevla’m burada verdi bana. Kocaman bir bahçesi var, her yer yemyeşil, çeşit çeşit ağaçlar, yemişler, rengârenk çiçekler var. Kadife gibi duru akan kaynak sular,   bembeyaz köşkler, daha neler neler var…  Bilmem ki nasıl anlatsam dünya gözü ile mekânımız cenneti. Belirsizliklerden sıyrılmış, sorulardan ayrılmış, zamansız, mutlu ve huzurlu mahşeri bekliyoruz.  Rahmetler yağıyor sağanak sağanak. Yıldızlar düşüyor uzun, simsiyah düz saçlarıma. Ay gibi parlıyorum okuduğunuz her duanızda…  Bizi merak etme, düşünüp ağlama, ağlama yavrum…

Çiçeğim, Nergis’im biliyorum; korkuyorsun ölümden. Korkma, cesur ol. Allah bizimle. Ölüm; yok oluş değil, ebedi âleme başlangıç, varoluştur… Ben ve baban seni bekliyoruz. Karnımdan dünyaya merhaba dediğinizde karşıladığım gibi karşılarım sizi. Sabırla, sevgiyle ve özlemle…

Duydum ki baban ile benim adıma hayallerin, duaların, hayratların varmış. Güzel kızım, Rabbim hayırlısı ile nasip etsin İnşallah. Ben inanıyorum, sen de inan olacak evelallah…

Ya Allah bismillah de içinden geçenler için adım at, gerisini bırak en sevgiliye… Her şey vaktini bekler. Vakti gelince açılır tüm kapılar sonuna kadar. Ümidini hiç kaybetme, imkânsızlıkta bile imkân vardır.

Çiçeğim, dualarınız, dualarımızdır. Bizleri hiç unutmayın. Unuttuğunuz gün, öldüğümüz gündür…  Sizleri önce Yaradan’a sonra da birbirinize emanet ediyorum…                      .

Annen Dudu SARIKAYA

 

Ağlayarak okuduğu nurlu mektubu, annesinin elini tutmuş gibi sımsıkı tuttu ve kalbine bastırdı… ‘’Annem’’ dedi hıçkırıklar içinde. Sadece annem diyebildi.

Öyle ya daha söylenecek söz kalmış mıydı-

 

 

Nergis SARIKAYA YILMAZ

18.06.2019

 

 

Genç Gelin Gülnaz Nine

“Kasım!”
“Kimsiniz?”
“Hadi ama Kasım bilmezlikten gelme.”
“Vallahi bilemedim, kimsiniz ki?”
“Ben şirin baban Kasım, şirin baban. Yanımdaki de uykucu şirin.”
“Ama siz mavisiniz! Bu olamaz, televizyonda siyah beyazdınız.”
“Boşver bunları şimdi Kasım, Azman süslüyü kaçırdı yardımın lazım.”
“İnanmam ben size benim bildiğim şirinler siyah beyaz, mavi olamazsınız.”
“Kasım, süslüyü kaçırdılar diyorum. Yardım et!”
“Hayır mavi değilsiniz siz, olamaz böyle bir şey. Olamaaaz!”
Gözlerini korkuyla açtı uykudan Kasım. Bir yandan gördüğü rüya, bir yandan kardeşi Osman’ın onu sallayarak uyandırması sinirlerini bozmuştu. Ne menem bir rüya görmüştü öyle. Bunca zamandır izlediği siyah beyaz şirinler, oldu bize mavi. Soluk soluğa kalmış Osman’ın meraklı bakışları arasında kendine gelmeye çalışıyordu.
“Demek mavi şirin ha?”
“Abi ne zamandır sayıklıyon ‘Hayır’ diye. Bir uyutmadın vallahi, rüya mı gördün yoksa?”
“Osman, bu şirinler hangi renk olum la?”
“Siyah beyaz abi.”
“Tabi aslanım, mavi nerden çıktı hem. Erkek adama siyah yakışır.”
“Abi ben diyom, adamda uyku dönek bırakmadın, sen diyon şirinler. Bu vakitten sonra uyku da gelmez artık.”
“Ne kızıyon olum, kabus gördüm kabus.”
“Get şordan, essahtan kabus gibi. Kalk da nenemin yanına gidek.”
“Olum öyle deme la, hayatımın şokuydu.”
“Haklısın abi haklısın, şirinler önemli tabi.”
“Şşş abilerle dalga geçilmez. Nenem uyanık mı onu de sen bana.”
“Uyanık abi, hadi gidek yanına.”
Hırkalarını giyip , yerde yatan kardeşlerine basmamak için yavaş yavaş salona doğru geçtiler sönmüş sobanın yanından. Kasım’ın aklında hala rüyasındaki mavi şirin baba vardı. Osman ise küçücük başıyla abisine söyleniyordu.
Kasımlar dört kardeşti ve dördü de erkekti. Hepsi de birbirinden zeki ve akıllıydı. Anneleri evde beş erkekle zor başa çıksa da Halil Bey karısına hep yardımcı olurdu. Yozgat İmam Hatip Lisesinde meslek derslerine giriyor, çocuklarının eğitimini hiç aksatmıyordu Halil Bey. Parmakla gösterilen, vatana saygılı, Allah yolundan ayrılmayan çocuklar yetiştirmek için elinden geleni ardına koymuyor, tüm çabayı gösteriyordu. Öğrencileri tarafından çok sevilen, saygı değer biriydi. Kasım’la Osman, kimseyi uyandırmamak için yavaş hareket etseler de babaları çoktan uyanmış, odasında kuran okuyordu. Kulak aşinalığından Yasin Suresi’ni okuduğunu hemen anlamıştı çocuklar. Biraz durup babalarını dinledikten sonra nenelerinin yattığı salona yöneldiler.
Neneleri ise elinde tesbih, yatakta hafif doğrulmuş bir şekilde zikre dalmıştı. Kasım aralık kapıdan içeri girmeden önce kapıyı çaldı usulca.
“Gelin hele buraya yakışıklılar, ne bakıyonuz öyle kapıdan ciğer bekliyen kediler gibi.”
İlk Osman davranıp nenesinin yanına, yorganın altına giriverdi. Kasım da Osman’a pis pis bakarak nenesinin diğer yanına girdi.
“Niye bu vakitte uyandınız bakalım, kim girdi rüyalarınıza?”
“Beni es geç nenem, abimin naralarına kalktım ben. Rüyasında hangi Gargamel’le kavgaya düştüyse kedisi Azman’dan kurtulamadı bir türlü. Gün boyu gezer şimdi bu böyle.”
Deyip kahkahayı bastı Osman. Daha sekiz yaşında sanki kötü kadınlar gibi gülüyordu. Kasım dayanamayıp ayağını nenesinin bacaklarının üzerinden, Osman’ın dizine geçirdi bir tane. Nenesi Kasım’ın kolundan dürtüp:
“Dölek durun bahıyım. De hele ne gördün rüyanda Kasım’ım.”
“Boşver nenem sen benim rüyamı, bakma sen bu çilpi Osman’a. O görecek elbet. Biz senin meşhur hikayelerini dinlemeye geldik hem. Anlatacan mı?”
“Öyle olsun bakalım. Bakın ne diyecem size, bugün öyle congulus mongulus anlatmayım da, rahmetli dedenizin hatıralarını anlatayım hatırladığım kadar. Bugün ben de onu rüyamda gördüm, çipil çipil baktı bana gözleriyle. Bir mahzunluk sezdim ki daha içimde duruyor. Kaç saattir sıkıntıdaydım, iyi ettiniz sokuldunuz yanıma.”
“Anlat nenem anlat, sen anlatırsın da biz dinlemezsek vebali üstümüze.”
“Dinleyin o vahıt, ben bu dedenizinen on dokuz yaşımda evlendim. Amma dedeniz kaç yaşındaydı bilin bahalım. Durun ben deyim, dedeniz on dört yaşında ben on dokuz.”
“Vallahi mi nene?”
“Vallahi Kasım’ım vallahi.”
“Tamam nenem, sen anlat dinliyom ben.”
“Rahmetliyi ben büyüttüm Kasım’ım, daha evlendiğimiz gün gitti akranlarıynan oynamaya. Bekliyom bekliyom dedeniz yoh, kaynanama da bir şey diyemiyom, bu yaşta çocuk evermek kaynatamın aklıymış. Neyse sustuk evvela, dedim ben de çocukla çocuk olurum. O akşam gelinliği neyi çıkardım yattım, gece saat on gibi kaynatam dedenizi döve döve getirdi. Kapıyı açtı hızlıca, ‘Bu çocuk sana emanet gelin hanım, vezirliğiyle de rezilliğiyle de sen sorumlusun.’ deyip çekti çıktı kapıyı. Dedeniz mahzun mahzun bakıyor bana, burnu kanamış saçı başı dağılmış… Yanına varmaya da korkuyorum, bir şey der temelli açılır aramız diye. Başımı eğdim yatağa oturdum, ağlamaya başladım. Tutamıyom kendimi Osman’ım, ellerim titrer oldu iki dakikada.
Hele o tarafta bir hareketlilik sezdim, başımı kaldırıpta bakamıyom. Dedeniz geldi yanıma oturdu, ‘Ağlama Gülnaz Abla. Anam Gülnaz de dedi amma ben alışana kadar idare et. Bir de bana altın verdiler, duvağını açınca takacakmışım. Sen bunu al amma anamgile bir şey deme şimdilik.’ demesiynen ayak ucuma yatması bir oldu. Elimde yüz görümlüğüyle kalakaldım öylece. On dakika sonra da bir horlama sesi… Gülsem mi ağlasam mı bilemedim ben de yattım ayak ucuna.”
“Dedeme bak sen ya. Peki büyük dedem niye erken evermiş dedemi?”
“Kele yavrum, ya tarlasıdır ya arazisidir ya ortaklığıdır. Ne beklersin eskilerin işinden.”
“Tamam güzel nenem sen devam et.”
“Ben zannederdim ki bu dedeniz bana hiç sahip çıkmayacak, ezilip gideceğim şu genç yaşımda. Amma öyle olmadı Kasım’ım, beş seneye kalmaz adam gibi adam olup dikiliverdi karşıma. Tam dedim ki rahat bir nefes alacağım, koruyup kollayanım var artık. Bir haftaya kalmaz askere çağırmazlar mı?
Gözümüzün yaşını içine akıtarak uğurladık dedenizi. Aradan zaman geçti tabi, ben sıkıntıdayım anamlara salmıyorlar, bildiğiniz köle gibiyim. Böyle dediğime bakmayın, büyük dedeniz de, büyük babaanneniz de bin pişman oldular yaptıklarına. Geldiler helallik dilediler ölmeden. Neyse çocuklar konudan konuya atlamayım şimdi, nerede kaldık?”
“Sıkıntıdaydın nenem, seni ananlara salmıyorlardı.”
“Ben evleri neyi topladım, yemeği de yaptım, dedim ki kaynanama biraz uzanayım. Yorgunluktan bir hal oldum, dedeniz de askere gitti tabi, onun özlemi de bir başka yara açıyor yürekte. Tam uzanacadım ki, küçük kardeşim Hasan’ın sesini duydum avludan. ‘Gülnaz abla koş yetiş! Anam elden avuçtan düşütü koş yetiş!’
Kaynanam kaynatam doluştular avluya. Koştum Hasan’ın yanına, nefes nefese kalmış toplayamamış kendini. Bir koşu su getirdim içerden, meraklı gözlerle Hasan’a bakıyoruz hepimiz. Hasan derin bir nefesi bıraktıktan sonra başladı anlatmaya ‘Gülnaz abla, sen gittikten sonra zaten perişan oldu anam, yıl geçti daha ruh gibi dolanıyor ortada. Bu sabah sığırı ahıra götürürken düşüp bayıldı, Hacı Dede’yi çağırdık hemen. Ben bir şey edemem doktora götürün kadıncağızı dedi. Anam da seniynen konuşmadan töbe gitmem diyo, zaten kocan yoktur buralarda etme gel biraz da bizim evde kal. Ha ne dersin? Anamın gönlü olsun abla Hacı Dede iyi değil bu kadın dedi.’
Ben kaynanama bakıyorum izin verecek mi diye, Hasan da bana. Ne hikmetse kaynanam bana bakmadan Hasan’a döndü, sen bekle Gülnaz bir çanta alsın gelsin dedi. Amma Osman’ım ne kadar sevindim bilemezsin, gidip kaynanamın boynuna sarılasım geldi. Neyse işte gittim birkaç parça esbap aldım yanıma, Hasan’la düştük yola. Eve vardık ki anamın beti benzi atmış, gözlerinin altı halka halka morarmış… Gittik hekime, kanser olmuş bu kadın niye daha önce getirmediniz diye azarı bastı bize. Son evrelerini yaşıyor elimizden bir şey gelmez, hastane köşelerinde gezdirmeyin evinize götürün rahat yaşasın son zamanlarında dedi. Hasan’la birbirimize baka kaldık öylece. Yol boyunca anam kah yattı, kah kustu, kah bize gülümsedi. Velhasıl bir aya kalmaz anam göçüp gitti dünyadan.
Ben kös kös döndüm dedenizin evine. Anamı da kaybettim ki iyice rehavet çöktü üstüme, bir ağlarım bir gülerim. Aradan çok geçmedi avluyu süpürüyordum, belim iki büklüm üstüm başım toz içinde. Bir ses duydum ki, tüm üzüntülerimi suya attım adeta. Dedeniz kapıdan başını uzatmış, elinde koca bir valiz ‘Gülnaz’ım’ diye bağırmaz mı. Yüzümde güller açtı adeta, çevreye baktım ki kaynanam yok gittim koşa koşa sarıldım boynuna. Aah erken göçtü bu dünyadan yiğidim, çok erken göçtü. Beni buralarda yalnız bırakıp göçüp gitti.”
“Eee nene sonra ne oldu?”
“Sonrası bu işte oğlum, babanız Halil’e gebe kaldım. Başka da çocuğumuz olmadı, kaynanam hep özürlü derdi bana. Ama dedeniz anasına babasına karşı hep korurdu beni. Bahın benden size bir öğüt, sakın unutmayın şunu; kadınlar size Allah’ın emanetidir. Bu emaneti koruyup kollamak da boynunuzun borcudur. Hele ilerde gelinlerime bir el kaldırın, bakın o vakit neler yapıyorum size.”
“Tamam nene ilk Kasım’ın sana hayırlı bir gelin getirecek. Hem de en güzel gelinden.” deyip, Osman’a doğru baktı Kasım. Nenesi Kasım’ın başını şefkatle okşayıp:
“Tamam aslanım, ilk gelinimi sen getirecen. Şimdi ben yoruldum, hadi gidin ananıza yardım edin siz. Anlatırım yine meraklanmayın.”
“Tamam nene, sen dinlen biz kahvaltı hazır olunca çağırırız seni.”
“Hadi bakalım aslan parçaları, elinizden bir kahvaltı yiyim.”
Gülüşe gülüşe annelerinin yanına gittiler. Kasım kapıyı kapatmadan önce nenesine baktı uzun uzun, nenesinin onu yanına çağırdığını zannedip yaklaştı yatağa doğru. Ama baktı ki nenesi çoktan uykuya dalmıştı. En garibi de bu sefer horlamıyordu, dedesinden bahsedince rahatladığını düşünüp annesinin yanına geçti.
Biri çayı demledi biri yer sofrasını kurdu, nenelerine en güzel kahvaltıyı hazırlamak için yarışıyordu adeta iki kardeş. Kasım nenesinin yattığı salona gitti haber vermek için, aralık bıraktığı kapıdan içeri girdi. Nenesi bıraktığı gibi uyuyordu, yanına yaklaşıp:
“Nene, kalk hadi kahvaltı hazır. Osman’la çok güzel şeyler hazırladık, annem de yardım etti biraz.”
Kasım nenesinden ses alamayınca koluna dokundu hafifçe:
“Nenecim kalk hadi. Çay bekledikçe acır derdin sen, acı çay da içilmez bu kış gününde.”
Bir çağırmaya kalkan nenesi koluna dokunduğu halde uyanmıyordu. Kasım’ın vücudunu bir korku saldı, ellerini nenesinin omzuna koyup sallamaya başladı. Uyanmıyordu nenesi, ne yaparsa yapsın uyanmıyordu. Ağlamaya başladı Kasım, hıçkıra hıçkıra ağlıyor nenesinin elini bırakmıyordu. Nenesi ölmüştü, o da göçüp gitmişti bu dünyadan, tıpkı dedesi gibi…
Halil Bey girdi kapıdan endişeyle, Kasım’ı nenesinin kollarından tutmuş sallarken görünce, neye uğradığını şaştı. Bir hışımla aldı çocuğu annesinin üzerinden. Gülnaz Nine’nin nabzına baktı Halil Bey, korku ve endişeden nabzını bulamadı. Başını eğip annesinin nefes alış verişine baktı. Evet, Gülnaz Nine ölmüştü, akşam rüyasında gördüğü sevdiği ona açmıştı kollarını.

Nisa ESER

Ruhumuzun Devamı

Sözcükleri zihnimde toparlamaya çalışırken, fark ettim ki kendime ait hiçbir düşünceye sahip değilim. Ne bir fikir yeşermiş içimde, ne de bu dil bana ait. Büyürken, kendime doğru yol aldığımı zannederken, hayatımı ellerimle çizdiğimi hissederken, aslında sadece sizin ruhunuzun kırıntılarını şimdiye taşıyormuşum. Ne ürkütücü bir başlangıç; siz olmak için doğmuşum. Şimdi burada tuttukları aslında sadece ben değilim. Siz de benimle birlikte bu parmaklığın arkasında uyuyorsunuz. Anneciğim, sen de benimle birlikte bu mektubu yazdığım masada ağlamaktasın. Babam, benimle beraber bir sigara daha tüttürmekte. Dumanı havaya karışıyor, biz birbirimize karışıyoruz, hayatlarımız karmaşıklaşıyor. Siz olmamak için elimden geldiğince uzağa üflüyorum dumanımı. Fakat ne yazık, yine aynı havada buluşuyor kaderimiz. Elimden artık bir şey gelmediğini fark etmek, beni biraz olsun rahatlatıyor. Artık çabalamak yok, her yeni güne umutla başlayıp sonunda pes ederek yastığa başımı koymak yok. Acaba bana bir yerden yardım eli uzanır da, yuva bulmuş bir hayvan gibi mutlu olur muyum hevesi yok. Başka bir yaşama doğmuş olsaydım, anneciğim, beni doğurduğun gün bile dayak yememiş olsaydın, babama benzememiş olsaydım, bu hücrede ömrüm son bulacak olmasaydı, huzurun ne olduğunu anlamış olur muydum? Bu his,yan yana denizi izleyen iki insanda mı olur? Huzuru nedense hep böyle hayal etmişimdir, bu şehirde deniz olmadığındandır belki de. Ulaşamadıklarımız, bize güzel mi görünür, yoksa biz mi güzelliklere çok uzağız.

Mavi

Bir balık varmış.Gözleri küçük,yüzgeçleri uzun.Rengi gri,kalbi ise hisli.Belki çok da onun isteği değilken okyanusun içine düşmüş.Çeşitli canlıların yanında kalmış.Görkemli suların hazinesiyle geçinirken bir zamanlar gittikçe derinlere dalmaya başlamış.Güneş ışıklarını görmeyene,şehir seslerini duymayana dek uzaklaşmış.Hızlı ilerleyişi onu adeta özgür kılmış.Zeminlere her inişinde /bir şeylerden/ kaçabilmek onu oldukça rahatlatmış.Sanki suyun dibini hedef alışı,kendi derinliğine yansımaymış.Seslerden,sözlerden,gördüklerinden ve hatta bazı dokunduklarından ayrılışı ona kutlamaymış.Gittikçe karanlıklaşmış yolculuğu.Duyduğu her bir tını azalmış.Bir süre sonra kendisiyle baş başa kalmış.Düşünmüş.Sessizliklere yol almış.Kendi başına mutlu olabilmeyi sevmiş.Uzaklarda ve kimsesiz.Hareketleri fazlasıyla yavaşlamış.Hayaller kurmuş.Aşağılara inebilmenin güzelliğini kavramış.Derinlere.Yüreğine.Onun denizine.Kimsenin kötülüğüne şahit olmadan,zorunluluklara katlanmadan yaşam geçirmiş uzun süre.Aşağıda olmak çok zormuş ancak onun için tarif edilemeyecek kadar değerli..Sonra sıkılmış.Hep yalnız kalamazmış.Zamanı gelince geri dönmüş.İnişinden daha sakin,daha olgun ve belki daha isteksiz çıkmış.Ama mecburmuş.Diğerleriyle konuşmuş.Yeni balıklar tanımış.Daha rahat yüzebilmiş fakat hiç derinlerdeki kadar huzurlu olamamış.Bu yüzdendir ki yeri geldikçe yüzüp kaçmayı özledikçe aşağılara inmiş.İndikçe mutlu kalmış.Derinlere.En derinlere.

Bir Kadın

Kadın, pencerenin önünde duruyordu. Yedinci kattan aşağı bakıyordu. Gözünde büyüttüğü ve her daim ürkerek yaklaştığı insanlar ne kadar da küçüktü şimdi. Karınca misali, dolanmaktaydı ayaklarının dibinde hepsi. Hafiflemiş hissetti kadın kendini birden, her şeyden uzak olmak iyi gelmişti O’na. Ama dönmesi gerekiyordu o gereksiz topluluğun arasına, hayat devam ediyordu ve insanlar da onun bir parçasıydı. Yüreği sıkıştı yine kadının. Elini istemsizce karnına götürdü. Evet, hamileydi. Bir kızı olacaktı kadının. Sevdiği adamı ise, korkunç bir kazada kaybetmişti. Daha doğrusu, kocası elinden alınmıştı. Kendini bilmez, fazla özgüvenli, sarhoş bir çocuk almıştı O’nu elinden. Aile, arkası sağlam olanlardandı. Çocuk biraz içeride yattıktan sonra çıkmıştı. Ama kadının umrunda değildi. O’nun olan alınmıştı, gerisi hiç önemli değildi. Gözünde biriken yaşı sildi kadın, koltuğun üstüne attığı ceketini, giydi ve yavaşça dışarı çıktı. Asansöre bindi ve sıfıra bastı. Herbir katta yüreği daha da sıkıştı. Geleceği düşünmek için daha erken diyemeyeceğimiz bir zamandaydık. Korkunç 2000’ler.

Bebeğini aldırmayı düşünmüştü aslında. Çünkü yıl 2019, zamansa; tarihte asla yeri olmayan, beter, iğrenç bir zamandı. Kendisi hiç şiddet görmemişti ama şiddete yakından şahit olmuştu. En yakın arkadaşı, o canavardan neredeyse her gün dayak yerdi. Arkadaşının her zaman yanındaydı, hatta kocasını polise bile şikayet etmişti ama… Karı koca idi onlar, olurdu böyle şeyler, arkadaşı kocasını seviyordu. O,O’nun karısıydı… falan filan. Dayak belki en hafifiydi kadın için, kızını koruyabilirdi. Peki ya pedofili? Her zaman yanında olamazdı kızının ve bu iğrenç yaratıklar kadın yanında değilken kızına zarar verebilirdi. O’nu  öldürebilirlerdi, belki daha kötüsünü yaparlardı. İçi daha da sıkıldı kadının. Zemin kata geldiğinde indi asansörden. Dış kapıyı açtı, merdivenlerden indi ve o anda duydu o sesi. Duvarın dibinde, yaralar içinde, küçücük bir kedi. Kim yapardı böyle bir şeyi? Dokunamadı ona, canını yakmaktan korktu kadın. Hemen bir veteriner aradı, veterinerin ise sorduğu tek bir soru vardı; masraflarını üstlenecek misiniz? Onun dışında, tabi hemen geliyordu. O kediyi bırakmadı kadın, sahiplendi. Kedi büyüdü, kadının kızı doğdu. Adını ‘Hayat’ koydu. Hayat, hayat ile yıllanacaktı. Kadının gözü hep kızının üstünde, Hayat ise koruyucu bir çembere sahip olduğunu bilerek ve yaşamı kucaklayarak, tüm kötülüklere rağmen iyiliğin var olduğunu unutmayarak, siyahın içinde beyazı görmeye çalışarak, büyümeye devam etti.

Kelebek Saçlı Kız

Nerede olduğunu anlamakta zorluk çeken genç kız etrafına bakınıp duruyordu. Loş bir ışığın suikastına maruz kalmıştı sanki. Uzun saçlarının sürekli kaşınmasına karşılık bir şey yapamıyordu. Mesele daha derindeydi zaten, bir yerdeydi henüz anlayamadığı.

“Kimse var mı?”

Adım atıp karşısındaki aynada kendisini görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutar hale geldi. Evet, gördüğü kendisiydi ama aynı zamanda da kendisi değil gibiydi. Uzun saçlarında gezinen kelebekler vardı. Üstelik ne yaparsa yapsın saçlarına yapışmış gibiydiler ve gitmiyorlardı. Kelebeklerden hiçbir zaman korkmamıştı ama bu kadar yapışkan olanlarına da şimdiye dek hiç denk gelmemişti.

“Niye gitmiyor bunlar? Neredeyim ben?”

Tam o sırada yanına birkaç güleç yüzlü insanın geldiğini fark etti.

“Merhaba, hoş geldiniz.”

“Hoş buldum da neredeyim ben? Bu saçımdaki kelebekler… Beni bir türlü rahat bırakmadılar, gezinip duruyorlar saçlarımda. Uçmuyorlar da.”

“Oturup şöyle rahatınıza bakın.”

“Bakarım bakmasına elbet ama söyler misiniz neredeyim ben?”

“Barış Ülkesi burası.”

“Öyle bir ülke mi varmış? İlk defa duydum doğrusu. Dünya Barış Gününü duymuştum da Barış Ülkesine ne denk geldim, ne duydum…”

“Peki ama buraya nasıl geldim ben? Hay Allah! Şu kelebekler de hâlâ saçlarımda geziniyorlar. Ellerimle bile alamıyorum, gelmiyorlar.”

“O kelebeklerin saçlarınızda gezinmesinden korkmayın, asıl gezmez kaybolurlarsa üzülün.”

“Nasıl yani?”

“Keşke bunu anlatmak bu kadar kolay olabilseydi ama neyse yaşayacaksınız zaten, ki keşke yaşamak zorunda kalmasanız… Sizden öncekiler de maalesef yaşamak durumunda kaldılar. Aslında kendi ülkenizde başka türlü yaşamak durumunda kaldınız da bizim barış ülkemizde böyle değil işte… Bunun çok başka bedelleri var.”

“Daha açıklayıcı olur musunuz lütfen?”

Koşuşturan çocukların kahkaha dolu ayak sesleri endişeme biraz olsun su serpti ve onları etrafımda görmek bana iyi geldi. Komşuları rahatsızlık duymuyor muydu vakit bir hayli geç bir vakitti.

“Daldınız.”

“Evet, şey… çocuklar bu saatte koşuşturuyorlar ya, bizim ülkemizde böyle olsa şikayet edilirdi hemen. Yada ebeveynler çocuklar koşup da kimseyi rahatsız etmesinler diye anında uyarırlardı.”

“Burası Barış Ülkesi hanımefendi. Burada kişisel ve maddi manevi hiçbir kayıplara yer yoktur. Özellikle çocukların koşmak özgürlüklerine asla sınır getirilmez.”

“İşe gidip uyku sorunu olan için de problem olmuyor mu bu durum?”

“Bizde her günaydın, iyi akşamlar, iyi geceler ve en çok da atılan her kahkahaya büyük meblağlı fiyatlar biçilmiştir. Herkes parasını en çok bunlardan kazanır ama içten olması şartıyla. Bu yüzden mesai saatleri hep çok esnektir. Kimsenin de uyku problemi olmaz bu yüzden.”

Ağzım açık bir şekilde bakıyordum karşımdaki insanlara.

“Buraya nasıl geldim?”

“Bıkkınlık. O sizi buraya getirmiş olmalı.”

“Kaçmam ben ülkemden. Vatanperver bir insanım.”

Yanlış ve dik kafalı anlayışım onları güldürdü.

“Yanınızda para var mı?”

“Neden?”

“Kahkaha atıyoruz ve para kazanmamız anlamına gelir bu.”

“Delirmiş olmalılar…” diye düşünürken saçımdaki bir kelebeğin yere düşerek öldüğünü fark ettim.

“Ne… Ne oldu?”

Ayağımla üstüne basmamaya çalışarak bana gösterdikleri ilk koltuğa oturdum ve derin bir nefes alıp kendime gelmem gerektiğini söyleyerek birbirleriyle bakışmaya devam ettiler.

“Ne oldu dedim, bir sorun mu var?”

“Hemen istihbarat alacağız, merak etmeyin.”

Minik ve elmacık kemikleri çıkık olan şirin kız, elinde bir bardak suyla yanıma koştu.

“Teşekkür ederim canım”

“Rica ederim.”

“Evet… Ne olduğunu öğrendik.”

“Ne olmuş?”

“Sizin ülkenizde Kürt halkı ile Türk halkı çatışma içerisine girmişler ve kadınlar, çocuklar, genç delikanlılar ölmüş; iki taraftan da.”

“Peki bunun benim saçımdaki kelebekle ne ilgisi var?”

“Size söylemeyi unuttuk. Oradan buraya gelen insanların saçlarına kelebekler konar ve eğer siz ve sizin gibi burada kalan diğer insanlar bir şekilde buradan sizin tarafa her türlü barışı aşılayabilirseniz saçlarınızdaki kelebekleri yaşatabilirsiniz, aşılayamazsanız saçlarınızdaki kelebekler ölür.”

“Ne yani, şimdi bu benim yüzümden mi? Ben, ben, kelebeği öldürdüm saçlarımda.”

“Siz öldürmediniz hanımefendi, hem kelebeğin ömrü bir gün diye rivayet edilir ya; belki de uzun olacak olan bir insan ömrünün çiğnenmesi, hakkının elinden alınması gibidir aslında kelebeğin ömrü.

Bir toprak kavgasında tüm insanlığın birbirini hoyratça ezmesinin önüne geçilemeyişi gibidir bir kelebeğin ömrü. Sizin suçunuz yok.”

“Barışı aşılayamadım, barışı sunamadım buradan oraya. Kelebeği öldürdüm saçlarımda.”

Şokumu atlatabilmem için bana ellerinden geleni yaptılar. Saçlarımdaki diğer kelebeklere baktım.

Hepsi hâlâ duruyordu. Kelebek saçlı kız, kelebeklere kıymak istemiyordu.

Ertesi sabah uyandığımda istihdam alanı geniş ve şen kahkahalarla donatılan mükellef bir sofra sunmuşlardı bana. Yedim ama boğazımdan toprağın kıyımlı ve çilekeş tadı geçti sadece. Kelebekler saçlarımda geziniyorlardı.

“Ne zaman gidebilirim?”

Sorumla birlikte onlar yine bakıştılar.

“Bir daha oraya dönemezsin. Dua et tüm kelebekler ölmesin saçlarında.”

“Nasıl gidemem? Sıla hasretiyle mülteci kelebeklere savunmacı mı yapacaksınız beni? Gitmem gerek benim.”

“Buraya gelen biri gidemez.”

“Peki, yanıma alamaz mıyım onları? Ülkemdeki diğer insanları…”

“Alabilirsin elbet. Ama eğer saçlarındaki tüm kelebekler ölmezse… Bu yüzden çabuk olmalısın.”

Sofradan hızla kalkıp koşarken saçlarımdan bir kelebeğin daha yere düşüp öldüğünü görünce dilimi ısırdım.

“Aman Allah’ım!”

“Yine bir istihbarat aldık. Birileri daha ölmüş maalesef.”

“Kim, yine ne olmuş ülkemde?”

“Aile kavgası. Abi, erkek kardeşini tüfekle vurmuş ve sonra da intihar etmiş.”

Dizlerimin üstüne çökerek gözyaşlarımı sildim.

“Aman Allah’ım! Yetişemedim. Kelebekleri öldürdüm saçlarımda.”

Minik erkek çocuğu yerden kalkmam için yardımcı olmaya çalışarak beni ayağa kaldırdı.

Minikti ama güçlüydü ve gücünü kadın döverek değil, kadını ayağa kaldırarak yaşatıyordu.

“Kalk. Hâlâ vaktin var. Getir o insanları, yaşayanları getir buraya.”

“Ya gelmek istemezlerse?”

Saçlarıma dokundum, kelebekler saçlarımda geziniyorlardı.

“Burada hayat var, burada yaşamak var.”

“Ben, ülkemi memleketimi özledim. Oraya barışı ısmarlasak… Kaçmak yakışır mı hiç?

“Kaçmıyorsunuz. Düzenliyor, tanzim ediyor, yeni baştan yeni bir özgürlük ve yaşam yaratıyorsunuz.

Buradaki barışı görünce oraya da baharı götürmek isteyecek insanlar ve ben sana söz veriyorum,

O zaman topluca gideceksiniz. Bir görün, bir yaşayın… Haydi vakit kaybetme!”

Yolu soracak gibi oldum derken bir kelebek daha düştü saçımdan. Öldü.

“Bu sefer kim? Bu sefer kim?”

Hıçkıra hıçkıra ağlayarak dermanımı kaybettim. Oturdum boş kaldırıma.

“Bu sefer kimi öldürdüm saçlarımda?”

Yutkundular. Barış Ülkesi Sakinleri.

“Bir erkek çocuğu… Henüz beş yaşında… Komşusunun tecavüzüne uğradıktan sonra boğazı kesilerek öldürülmüş.”

“Hayır! Olamaz, olamaz…”

Gözyaşlarımı durduramıyordum. “Benim ülkemin insanları bu kadar kötü olamaz. Onları buraya getirdiğimde burayı da kirletirlerse? Buraya da bulaştırırlarsa? Olamaz…”

“Burada öyle suçlar için caydırıcı cezalar var ve şimdiye kadar hiçbir şekilde böyle bir şey yaşanmadı.

Burada adalet var.”

“Keşke benim ülkemde de…”

Başımı yasladım kendi çaresizliğime. Düşmediler kelebekler saçlarımdan. Dokundum.

Çıkarırsam onları saçlarımdan, biterdi belki bu zulüm. Onları saçlarımda öldürmeden kurtulurdum.

Birini tuttum, tuttum ama çıkmadı saçımdan. Ötekini yakalamak istedim, o da gelmek istemedi.

“Ölmeyin, ne olur ölmeyin… Sizi yaşatacağım, söz veriyorum.”

Koştum, çıkış yolunu gözlerimle tarayarak koştum.

Kapıyı buldum, kapının kolunu tuttuğumda Barış Ülkesi sakinlerinden biriyle daha karşılaştım.

“Acelem var. Kelebekler ölmemeli saçlarımda. Lütfen önümden çekilin.”

“Ben buranın yazarıyım. Kalemim gitmene izin verse de engel olamam yaşanacaklara.”

“Ne diyorsunuz lütfen çekilin…”

Saçlarımdan bir kelebek daha düştü ve öldü.

“İzin vermedin, izin vermedin bak ne oldu… Bu da öldü… Şimdi kim, bu kez ne oldu? Bu kez kimi öldürdüm saçlarımda…”

“Bu kez tam karşında…”

Başımı yerden kaldırıp baktığımda dostumu gördüm. Bedenen yaşıyor, ruhen yaşamıyordu.

Onu kalbimde, kelebeği saçlarımda öldürmüştüm.

“Ölümler, katliamlar, faili meçhuller, sevap adı altında işlenen gizli günahlar, intiharlar, sebepliler, aslında sebepsizler ve yitikler hep olacak.”

“Hayır olmayacak. Burası barış ülkesi. Getireceğim herkesi buraya.”

“Çekil”

Yazarı ittim.

Kelebekler bir bir düştüler saçlarımdan. Suriyeli minik çocuğun gözlerinin önünde katledilen annesiydi kimi, bir diğeri üniversite sınavını kazanamadığı için canına kıyan genç ve güzel Eceydi…

Kelebekleri öldürmüştüm saçlarımda. Kanunun iştirakini rica ediyordum kötü yanlarımdan.

Adaletin tecellisini istiyordum. Kelebekleri öldürmüştüm saçlarımda, kurtaramamıştım.

Yazara döndüm. Gözlerim yaşlı.

“Oldu mu, oldu mu istediğin? Kurtaramadım hiç kimseyi…”

“Ölümü durduramazsın. Ama ölümün ne kadar insani, ne kadar idraki ve ne kadar uysal olup olmayacağını sağlamaya çalışabilirsin. Barış bunun için var. Yoksa herkes bir gün ölecek, ölüyor zaten.

Git, oradakilere bunu anlat şimdi. Onlar karar versinler yaşamlarının nasıl ne derece güzel son bulacağına. Bizim elimizde değil demesinler, inanmam. Herkes kelebekleri kendisi öldürür saçlarında.

Baharı bir başkası elinden aldı zanneder.”

Yazar, ardımdan kapıyı kapattı.

“Şimdi bunları mı söyleyecektim oradakilere?”

Söylesem de anlamazlardı.

Saçlarımda gezdirdim ellerimi. Kelebeksiz saçlarım boş kalan ellerimden daha boştalardı…

Dilara AKSOY

HERKES KALBİNİN EKMEĞİNİ YER

Güneş ışığını üzerimizden çekiyorken akşamın serinleyen havası tenimize işlemeye başlamıştı. İnsanlar işlerinden,okullarından,alışverişten yorgun bitkin bir şekilde evlerine dönüyordu. Şehir karmaşasının en fazla olduğu andı belki de. Bütün günün telaşı heyecanı atılmış,hevesler alınmış artık yerini hüzün kaplamıştı.Yüzlerindeki gülümseme yerini yorgunluğa bırakmıştı. Gün boyu yapılan planlar, kurulan hayaller güneşin batışıyla birlikte sona ermişti. Ben de yeni bindiğim otobüste oturmak için ,uzunca bir süre kalabalık arasında boğuştuktan sonra cam kenarında bir yer bulup oturmuştum. Başımı otobüsün camına yaslamış,sırtımdaki çantayı kucağıma almış, elimdeki günlerdir almak için sabırsızlıkla beklediğim kitaplarımı da üzerine koyup , telefonuma taktığım kulaklıkla müzik listemi baştan sona dinlerken dışarıyı izliyordum.

Ne dünyasın ama..” dedim. Sana takılanı bir girdap gibi çekiyorsun içine. Peşinden sinsi sinsi sürüklüyorsun insanları. Hiçbiri de bunun farkına varamıyor.Ne yaptığını ne yaşadığını anlayamıyor kimse. O kadar boğuşuyorlar ki olaylarla kimse durup düşünmüyor. Şunları sormuyor kendine; ” Biz kimiz,niçin burdayız,neden geldik,ne yapıyoruz.? ”düşünemiyoruz.. Hani hafıza kaybı yaşayanlar gözlerini hastanede ilk açtıklarında sorar ya.”Ben kimim,siz kimsiniz,burası neresi,buraya neden geldik..” Acaba,bizler de büyük bir darbe sonucunda gözlerimizi dünyaya yeni açtık da alışmaya çalışmamız,bir kimlik arayışımız hep bundan mı.! Bu yüzden mi bu kadar yabancılayışımız? Bu yüzden mi çırpındıkça dibe batmamız ?

Bu dünya bir bataklık aslında,içinde debelendikçe seni yok eden ,içine çeken,varlığını kaybettiren koca bir bataklık . Ve o koca bataklıkta kimse yalnız değil. Hepimiz aynı yerde debelenip duruyoruz. Çırpınıyoruz kendimizi kurtarmak için. En büyük hatamız şu ki ;kurtuluş için hep başkalarını kullanıyoruz. Bunu yaparak kendimizi de onu da içine çekiyoruz bu çirkin dünyanın .. diye düşünürken aklıma bir anda izlediğim bir video geldi. O kadar etkilenmiştim ki , bütün insanlığın görmesi,mutlaka izlemesi gerekiyordu onu. Şu bencilliklerini biraz olsun sorgulayabilirlerdi. Şöyle ki; bir sürü insanın etrafında toplandığı koskocaman derin bir kuyu vardı. Bütün insanlar aç ve susuz , üzerlerinde giyecek giysileri yok , bitkin harap bir şekilde o kuyunun içindeki çorbadan içmeye çalışıyorlar. Hepsinin eline uzunca bir kepçe verilmiş. Batırıp batırıp boş çekiyorlar. Kimi yılmış açlıktan ,yorgunluktan,halsizlikten pes edip bırakıyor, kimi bunlara aldırış etmeden ısrarla devam ediyor. Ama kuyu o kadar derin ki kepçeyi yukarı çekip kendi ağzına götürene kadar ne aldıysa dökülüyor. Kimse doğru düzgün bir şey yemeyi başaramıyordu. Kuyunun başındakilerden bir kişi de bunları izleyip en sonunda daldırdığı kepçeyle karşısındaki kişiye uzatıyor ve hiç dökülmeden yemeyi başarıyorlar. Bunu görenlerde heyecanla ,kaşıkları kuyudan sırayla çekip birbirlerine vermeye başlıyordu.Böylece hepsi bir güzel karınlarını doyurmuş,hem de az önce ben daha çok yicem rekabetinin yerini, yüzlerinde birbirlerine karşı mutluluk ve sevinç almıştı. O karmaşa, sıkıntı bir anda ortalığı yemyeşil çimenlerin olduğu,renk renk çiçeklerin açtığı güzelliğe bırakmıştı. O zaman anladılar ki ; sadece kendini düşünmek kendine de başkasına da fayda etmez ve insanın kendi kendine yok olmasına sebep olur. Mutsuz,yorgun,üzgün bir kişi çıkar .Kendinden önce kardeşini de düşünürsen ,o zaman sen de o da asla kaybetmez. Ve her zaman daha güzel sonuçlar elde edilir.

işte o an aklıma gelen bu video , şu an ki insanlığın geldiği noktayı o kadar güzel anlatıyordu ki. Bizim bu dünya bataklığında sadece kendimizi kurtarmayı düşünerek,eşimizi, dostumuzu, arkadaşlarımızı bencilce kullanıp, kendi yok edilişimizi izlememizi gösteriyordu. Herkes kendi derdine düşüp bir kurtuluş yolu ararken bunu birbirini ezerek yapanlar,sürekli ‘ben’ diyenler ve kendinden başka kimseyi düşünmeyen benciller hep kaybediyorlar. Kazanmış gibi görünseler de hep kaybedecekler..

Kazananlar mı .. Kurtulmak için sadece kendini kurtarmayı değil,her şeyden önce karşısındakinin de kötülüğünü düşünmeyenler,içindeki niyetini hep temiz tutup,bencillik etmeyenler,yeri geldi mi kendini bile feda edebilenler..diye düşünürken son durağa gelmiştim bile çoktan. 45 dakika nasıl geçti farkına varamadan gelmiştik. Otobüs bomboş olmuş,benimle birlikte bir kişi daha vardı sadece. Yaşlı bir teyze, ama nasıl ton ton. Kalkmak için otobüsün iyice durmasını bekleyip sonra ufak ufak adımlarla kapıya yöneldi. Koşarak yanına yaklaştım,elimdeki kitapları hemen çantama koydum. Bastonunun kenarına geçirdiği poşetlerini elime alıp, diğer kolumla da teyzenin koluna girdim. Yavaş yavaş otobüsten indik. Gideceği yere kadar eşlik etmek istedim fakat biraz sonra kızı geldi. Ayaküstü sohbet edip tanıştıktan sonra bana çok teşekkür ettiler , ve vedalaştık . Ben tam dönüp arkamı biraz uzaklaşmışken,teyze seslendi.

Evladımm… !

Döndüm tekrar ”efendim teyzem” dedim..

Unutma;” Herkes kalbinin ekmeğini yer” dedi gülümseyerek. Ve el salladı bana. Ben de gülümsedim ”iyi ki varsın ” teyzem dedim ..
İşte teyzenin o sözlerini bütün yolculuk boyunca düşündüklerimi özetlemişti sanki. İçimi kaplayan o zarif huzurla eve varana kadar gülümsedim.

HANDE ARSLAN

İnstagram: @meftunn.biri

“Kimse Böyle Yalnız Olmasın”

Yüksek ses daha yüksek ses!

Aaaaaaaaaaaa!

Ooooooooo!

Şeboooo

Ya da Teoman mıydı bu? Neyse ne işte. Sahneyi çekip ınstagram hikâyelerimde paylaşayım. Dört kere paylaşayım. Birinde, Buse’ye laf çaktığım bir şarkı sözüne denk gelsin. İkincisinde şarkıya eşlik edeyim çılgınlar gibi bağırayım, Buse onu çoktan unuttuğumu ve keyfimin yerinde olduğunu anlasın. Üçüncüsünde, yanımdaki kızlardan biriyle yakın olduğumu gösteren bir özçekim yapayım. Dördüncüsüne dur, şimdi karar veremedim. Ama keyfim yerinde. Yani bunu Buse’nin bilmesi lazım. Bir şey  daha bilmesi lazım dünyada tek kız o değil. Yahu, bilmesi lazım ben çok mutluyum o olmasa da. Kalbim kırılsa da bir şey olmaz bana. Ben kaçın kurasıyım kızım. Gördüğüm ilk kız sen miydin sanki. Hahahha. Buse de kimmiş be! Sadece şu konserden bile en az üç kişiyle dönerim istesem.  Gitar nasıl güzel girdi ama ah içimden bir şey aktı sanki. Telefonun şarjı az kalmış aksi gibi. Önlere ilerlemeye çalışıyorum. Adamın birinin alkol şişesi havada sallanıyor damlaları etrafa saçılıyor orası sakat diyorum, yan taraftan ilerliyorum . Ulan Buse ne hallere düşürdün  şarkbeni. Çalan şarkıyı tam bilmiyorum. Sigaraya devam o zaman, diyorum. Mavi tokalı bir kız görüyorum yanında duruyorum. O da tek anlaşılan, tanışıyoruz adı İrem’miş. Hikâyelerin sırası değişti ama olsun daha iyi. Yanımda direkt bir kız görürse diğer hikâyeleri de kesin izler. İrem’e bir fotoğraf paylaşmak istediğimi söylüyorum itiraz etmiyor. İyice yaklaşıyor yanıma bu da iyi. Sıra ikinci hikâyemin planında. Bu şarkıyı biraz biliyorum şimdi oldu. Bağıra çağıra eşlik ettiğim şarkı da bu olsun. “İkiiii yabancıııı iiikiiiii yabancııııı birlikte ama yalnız iki yabancııııııı” Büyük puntolarla yazdım videonun üzerine. Bu hikâyede iki plan birden yerine gelmiş oldu. Hem imalı bir cümle hem coşkulu hallerim. Hahaha. Buse’de kimmiş be!  Başıma bir ağrı saplanıyor. İrem’e bir haller oluyor. Benim ileride sevgilim var, deyip  elinden kurtuluyorum. Şebnem’miş sahnedeki yaklaştıkça tanıyorum. Ulan ne adamım  Teomanla Şebnem ne alaka ikisini karıştırmışım. Dönemlerinin en iyi elektronik gitar çalanlarını… Ben bunları evli sanıyordum ergenken. O zamandan kalma bir benzetme olacak herhâlde. Ee tabii şimdi de zihnim duvar duvar yıkılıyor. Bu baş ağrısının başka açıklaması olamaz. Şebnem şarkının hikâyesini anlatıyor. Çok özelmiş onun için. Eh klişe diyorum. Hep böyle der bu sanatçı milleti. Her şey özel, herkese önemli ve değerli hissettirme… Buse’nin de bir müzisyen olmasıyla hiç ilgisi yok bu söylediklerimin. Hayır tabii ki var. Şebnem devam ediyor: “Milyonluk konserler verdim ama hep çok yalnız kalmaktan korktum ama hep çok yalnız olmak istedim.” Allah Allah, benim kafa cümleleri yanlış ögeli mi birleştiriyor anlamıyorum, ne demek ki bu? Sizin en sevdiğiniz şarkılarımdan diyor. Kesin Buse biliyordur o zaman. Bir canlı yayın mı açsam diyorum. Ehh be oğlum aç gitsin neden geldin ki buraya bastır diyorum. Şarkı başlıyor. Dıssıssst!

“Kim bilir neler neler geçti başından,  kimse böyle yalnız olamaz.”

3 kişi canlı yayına katıldı. Başımın ağrısını şiddetlendiriyor bu şarkı sözü. Ayak uçlarımdan telefonu tuttuğum ellerime kadar kendimi süzüyorum.

“Anlat birer birer tut ellerimden kimse böyle küskün olamaz.”

4 kişi daha canlı yayına katıldı. Ahmet yorum yapmış “Ooo Tarık yakışır kardeşime.” Oğlum sırası mı lan diyemiyorum. İçimde bir şeyler olmaya devam ediyor.

“Çizgi çizgi yüzünde
Gölgeli gözlerinde
Ağır sessizliğinde
Neler neler var
Ne hikâyeler var ”

Anneannem geçti gözlerimin önünden. Neden oldu ki bu? Sanki onu tarif ediyor burası.

Canlı yayına 5 kişi, gözlerime  iki damla yaş katıldı…

“Her bahar öncesinde
Kardelene dönüşmeyi
Kopmayı koparılmayı anlat ”

Anneanne neden geldin? Burası sana göre bir yer değil. Canlı yayına 6 kişi, anneannem gözlerimin önüne katıldı.

“Karanlıkla dans etmeyi
Sonra ölmeye yatmayı
Kahpe dünyayı anlat ”

Canlı yayına 7 kişi daha katıldı. Boğazımdaki hıçkırıkları tutamıyorum canlı yayına sesi gitmiş. Yorumlar: Feride “Oha, ağlıyor musun?” Ahmet “Yok artık abi abartmayın.”

“Uzaklara dalıp gitme
Gözlerin de dolmasın
Kimse böyle yalnız olmasın ”

Canlı yayına Buse katıldı. Anneannem uzaklaşıyor. Daha çok bağırıyorum.

Kimse böyle yalnız olmasın

Kimse böyle yalnız olmasın

Kimse böyle yalnız olmasıııııın. Anneanne…

Ahmet: “Oha harbiden ağlıyor.”

Buse canlı yayından ayrıldı. Hahaha Buse de kimmiş be!

Ben istesem…