Köşe Yazısı

İyiki Doğdun Türkiye’m…

Her daim tarihiyle övünen, böyle büyük bir medeniyetin evladı olmaktan gurur duyan bir Türk evladıyım. Fatih Sultan Mehmet Han’ı ne kadar seviyorsam, onun atam olduğunu bilmekten ne kadar gurur duyuyorsam aynı şekilde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü de çok seviyorum ve onun atam olduğuyla gururlanabiliyorum. Çünkü biliyorum ki ikiside benim bu topraklarda özgür ve huzurlu bişekilde yaşamam için ellerinden geleni yaptılar. Onlar gibi nicelerinin benden haberi olmadığı halde, benim için, sizin için canlarını feda etmeyi göze aldılar. Şimdi birkaç kendini bilmez ben onu seviyorum bunu sevmiyorum, o şöyle, bu böyle diyerek insanların beynini yıkamaya çalışırken, okumayı sevmeyen güzel halkım bunların bazılarına kanarak tarihinden soğuyor veya topyekün tarihini unutuyor. Ama bilinmesi gereken şöyle bir gerçek var ki Osmanlı İmparatorluğu nasıl bizimdiyse Türkiye Cumhuriyeti de bizim. Bize düşen Ulu Önder Mustafa Kemal Paşa ve aziz şehitlerimizin bize bıraktığı bu cennet vatanı muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için varımızla yoğumuzla çalışmaktır. Şuanda onunla aynı mekanda eğitim alan birisi olarak sözlerimi milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nın şu dizeleriyle sonlandırmak istiyorum; Bastığın yerleri “toprak! ” diyerek geçme, tanı ! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı; Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı !

İnsan yoğurulduğu hamurda pişer.

“İnsan yoğurulduğu hamurda pişer” öylesine sarf edilmiş bir söz değildir. Takip ettiğiniz her kitap, her önder, her din, her düşünce doğrudan ya da dolaylı bir şekilde bu sözleri fısıldar. Örnekleri çoğaltabiliriz bu konuda, meselen sıvı maddeler koyulduğu kabın şeklini alır.

İnsanın fıtratında çevreden etkilenme var. Yeni ve güzel nesiller yetiştirmek zor bir zanaattir. İlk eğitimin anne ve babadan başladığını aklı başında herkes onaylar. Sonra
eğitimle devam eder. Daha öncede eğitimin öneminden ve bizim eğitim sistemimizden bahsetmiştim. Vesselam, güzel nesillerin yetişmesi için anne ve babaların bilinçli bir şekilde yetiştirilmesi gerekir.

Ülkemizde ve dünyada bu konuda bazı adımlar atılmıştır ama yeterli değildir.

Sanma! Kanatları Var

sahil kenarındaki mültecilerden belediye bankında uyuyan evsizlere.. yorgun düşen kalpler.. geceyi anlamsız kılan bekleyişler.. sanma bu durum böyle gider.. yarın güneş doğmaz.. içimizdeki kuşlar göçerse gökyüzü temiz kalır sanma.. ilelebet sevgi var oldukça sanma kara bulutlar yıkmaz bir ülkeyi bir şehri bir aileyi.. çocuklar gülümsüyorken sanma ki mutsuzluk yok hayatta.. sen ölümseyen bir varlıksın.. insanlık kadar değerli olan nedir? sanma kanatları var dünyanın..

”Dil’imiz”

ülkemizin jeopolitik ve psikolojik durumlarını göz önünde bulundurarak şunları açıkça söyleyebilirim. ayrıca iki tane farklı ülke de yaşamış ve beş tane farklı dillerle içli dışlı olmam, ayrıca edindiğim uluslararası arkadaşlarıda hesaba katarsak açıkça söyleyebilirim. ülkemiz ikinci ve üçüncü dil öğrenme ve konuşma bakımından dünyada en son sıralarda. yeni bir dil öğrenmek çok zor bir iştir. zahmetlidir. dil nankördür. velhasılkelam, nedeni türkçenin dil kökeni bakımında ural altay’dan gelmesindendir. aynı sülaleden olan diller dünyaca en zor dillerin başında gelir. bunlar biliyoruz. Çince falan..

dil bakımında ülkemiz kısırdır. bu aşikardır.
ilk tanıştığım insanlar ülkemizde tek dilin konuşulduğunu duyunca şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar.
bana kalırsa, bizim tek dile sahip olmamızın nedeni hiç bir ülke tarafından sömürüye uğramamış ve sömürmemiş olmamızdır.

dil öğrenmedeki çektiğim zorluklar, bana dil öğrenmenin ne kadar mühim bir mevzu olduğunu öğretti. ülkemizdeki, özellikle ortaokul ve liselerde verilen dil eğitimini zaman israfı olarak görüyorum. keza üniversiteler de öyle. elin parmaklarını geçmeyecek üniversitesiteden mezun olanlar yabancı dil konuşabiliyorlar. ve dile onlarda hakim değiller. Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi gibi Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden mezun olanlar biliyorlar.

Dil eğitiminin önemli bir mevzu olduğunu anlamalılar!
‘yetkililer’

Ah!

Milliyetçi duygularımın beni kamçıladığı şu günlerde bir hüzün,derin bir kaygı var içimde. Bağırmak istiyorum herkese, her şeye. Ülkem kendine gel! diye haykırmak istiyorum. Ülkemiz ne sınavlardan geçmiştir ki tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. Bu sıralar canımız yanıyor, içimizde öyle taşlar birikti ki biz bunu hep birlikte parçalamak yerine taş üzerine taş koyar olduk. Dönüp arkamıza bakmadan önce sorar olduk: “Neci, kimci?” İnsan olduğumuzu unutur olduk. Değerlerimizi kaybeder olduk. Gruplaştık, ötekileştik, paramparça olduk. Vicdanımıza kendi kurallarımızı koyar olduk. En evvel Müslüman olduğumuzu unuttuk Bir bütün olmayı, Hep birlikte üzülmeyi, Sevinmeyi… Yaradılanı Yaradan’dan Ötürü sev demiş Yunus Emre. Sevemedik. Ah bir sevebilseydik!

acı ve alışmak

Genellikle acının tarifini lügatimizdeki ‘imkansız’ kelimesiyle tasvir ediyoruz. Evet, acının tarifi yapamayız ama resmini çizebiliriz. Çoğu zaman acının verdiği etkiyle
, tepkimiz fazla olabiliyor. – tepkimiz olmasın demiyorum ama gerekli mercilere ve doğru zamanda- Bu arada aşırılıkta zararlı bir davranıştır.
velhasılıkelam yani sözün kısa ve özü o kadar çok acı görüyoruz ki artık buna alıştık. maalesef tepkisizlik atmosferi içerisindeyiz. yıllardır el cezire kanalının yaptığı gibi. kana şiddete alıştırdığı gibi.
bu yüzden medya çok önemli bir kaynaktır. bakın efendim Amerika’ya İngiltere’ye medyalarına ülkeleri yöneten onlar.
artık acıya alıştık. artık şehit haberleri aldığımızda normalmiş gibi bir tavır sergiliyoruz. bir iki değil onlarca genç kardeşimiz şehit oluyor. – inşallah -!
sözün özü acıya alıştırılıyoruz!
benliğimizi yitiriyoruz!
kendiniz için olmazsa yeni nesil için bilinçlenin. 1817881985

En güzel şiir yaşamak, en güzel hikaye yaşatmak.

Dağlar,insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır. (Yaşar Kemal)

Az önce komşumuz muşlu polisin, 49 plaklı aracının taşlandığını öğrendim. Aydın’ın orta yerinde. Taşlamak, öldürmek, zarar vermek, yakıp, yıkmak için bir plaka da yeterli. Memleketin bir yanında insanlar sokağa çıkıp linç olmaktan korkuyor, bir yanında keskin nişancıdan yiyeceği bir mermiden.. Plakaya bile öfke duyan, küçük çocukları öldüren, benim oğlum değil onun oğlu ölsün diyen..kim bunlar? barıştan bu kadar korkanlar kim?

Dün izlediğim polis ve askerler için yapılan yürüyüşün videosunda; hdp binasını yakıp yıkmaya çalışan gruba polisten müdahale gelince yaşlı bir amca polise; “orospu çocukları. müstehak size” diyor. videonun iki dakika öncesinde ise “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye büyüyen ses dalgasının içinde var gücüyle yer alıyor. bölünmeyen ne amca; neye kime olduğunu bilmediğin öfken mi? “durun, savaş olmasın, çocuklarımız ölmesin” cümlesinde yatan barış özlemine mi? kara kaşlı, kara gözlü, aksanı sizden farklı, evinden çok uzakta ekmek için çalışan insanlara mı? ölene mi, öldürene mi “ölsünler” isteğin? henüz kime, niçin olduğunu bilmediğin bu öfke nasıl oluyor da bu kadar büyüyor? elinde tuttuğun, “buna kurban olun” dediğin bayrak kimi geri getiriyor? önce onlar için sokağa çıktığın, sonra müstehak dediğin insanların savaşması öfkeni dindirecek mi?

facebook’ta paylaştığın “savaş devam etsin, hepsinin kökünü kazıyalım”, komşuna söylediğin “allah belalarını versin”, 6 yaşındaki çocuğuna öğrettiğin “gebersinler” üstelik barış gibi bir kelime varken; tüm bunlar geceleri rahat uyumanı sağlıyor mu? gerekirse canımız feda dediğin vatanın; deniz kıyısındaki şehrinin rengarenk evlerinin bir tanesinde sen uykudayken, senin gerek gördüğün canlar feda olduğunda, üstelik daha senin yarın yaşında canlar, rahat uyuyor musun? 400 vekile karşılık “huzur” aksi için ölüm, savaş, kaos diyenler dururken; kundaktaki 35 günlük bebek, buzdolabındaki çocuk henüz 10 yaşında; onlara mı “öfken”, “daha beter olsun’ların.”

barışın sesine ses katmak varken; öleni, öldüreni, ölümü kutsamak niye? ki hep başkalarınınken bu ölümler…

denizli’de ismini bilmediğin bir annenin oğlu, cizrede hiç görmediğin bir kadının yavrusu..

periyodik zamanlarla sokağa “vatan sana canım feda” diye çıkarsan..iki üç binaya taş atıp, yakıp-yıkıp evine dönersen..sen gece uyurken başkaları hep ölecek.

barışölmesin. kimse ölmesin.

Barışın sesine ses katalım, en çok “analar ağlamasın” diye haykıralım.

Yaşamak, yaşatmak için..

en çok da hiç bilmediğimiz şehirlerin hiç görmediğimiz bahar yüzlü çocukları için..

elini hiç öpmediğimiz anaların çocukları için..

Kimse ölmesin de güzel dostum..Kimse ölmesin.

Bir hikayenin içinde geçen en güzel şiir olalım; Barış’la birlikte..

Şehidimin kemiklerini sızlatır mıyım diye bir düşün.

Arkadaşlar bu sefer mantık değil duygular konuşacak…

Dün aldığımız acı haber dile kolay 16 şehidimiz ile bir kez daha içimize ateş düştü…

Biz birbirmizi yerken ardı arkası kesilmeyen haince saldırılar yine ocakları söndürdü yine hüsrana uğradık…

Peki neden hala birbirimizi yiyoruz?

Sizce de bu soruyu düşünmemiz gerekmedi mi artık?

Hiçbirimiz bu soruyu düşünmezken hergün canlarını feda edenlerin kemikleri sızlamıyor mudur sizce de?

Bize “Ben siz birbirinizi yiyesiniz diye mi verdim canımı?” diye sormuyorlar mıdır?

Biz ideolojilerimize yenikliğimiz, köleliğimiz ile karşı çıkamadıklarımız yüzünden nasıl hesabını vereceğiz bu sorunun?

Ey kardeşim sen “vatanım” kelimesini kullanıyor musun? Söyle bana!

Kullanıyorsan neden hala bu zıtlık tezatlık?

Vatanım diyorsun ama farklı düşünen “vatandaş” ını hor görüyorsun.

Böyle vatan nerede olur?

Vatanım diyorsan, ŞEHİDİM diyorsan seveceksin..

Düşüncesini değil kendisini seveceksin.

Yanlışını söyleyip doğrusunu destekleyeceksin.

Bunu yapmazsan eğer Şehidin elleri iki yakanda bilesin.

Sadece düşün ve artık at gözlüklerini bir kenara at.

Hep beraber düzelmeye bakalım…

Bu nasıl film özeti?

Evden kaçtım. Siz yapmayın! demek isterdim. Demiyorum. Evden kaçın. Sonra bilmediğiniz bir yola girin. Hayatınızda hiç girmediğiniz bir yol olsun bu. Bazı yaşayamadıklarınızı düşünsenize sizi rahatsız etmiyor mu? Ölmeden önce Venedik’te sokak aralarında dolaşamayacak olmanız ve bir gece New York’da gökdelenin birinden helikoptere binip New York’u seyredemeyecek olmanız sizi gerçekten rahatsız etmiyor mu?

Etmiyor, diyenleri duydum. O zaman şanslısınız, kabullenmişsiniz yaşadığınız hayatı. Sizler sıradanlaşmayı seviyorsunuz. Kafeste yaşamayı sevmek gibi bir durum söz konusu.

Sen hiç dilencilik yaptın mı? Ben bir kere yaptım. İlkokulda sevdiğim kızdan, silgi dilenirdim.

Bunu neden söyleme gereği duydum, inanın bilmiyorum. Bir an aklıma geldi -silgi-, ne güzel bir madde o öyle. Deftere kurşun kalemle yanlış yazı yazarsan yok edebiliyorsun o yazıyı.
Hayatta yaşadığın an’ı yok etme gibi bir şansın yok, o zaman aç bir Kemal Ağbi’den 100 Numaralı Adam’ı izle. Filmin Yönetmeni Osman F. Seden prostat kanserinden dolayı 74 yaşında vefat etti. Mekanı cennet olsun.

Evden kaçmadım, arka fon müziği Pink Floyd – Another Brick In The Wall olan odanın içinden sizlere düşünmeniz için zaman tanıyorum.

Düşünmek bile zor gelirken, hayallerinize ulaşamazsınız.

Peki bu yaşayamadıklarınız arasında Filistin’de çocuk olmak ister miydiniz?

Hepsi bu.

Candan Özer -Bitanem

Size belkide hiç denk gelmediğiniz bir kalemden ve kitaptan bahsetmek istiyorum. Geçmiş ile geleceği harmanlayan bu kitabı çoğunuz görmemişsinizdir bile raflarda.

Emekli bir ingilizce öğretmeninin kalemini okuyacaksınız Bitanem adlı kitabında ya da diğerlerinde. Eski zamanlar ve yeni zamanları birbiri ile harmanlayarak eserine yansıtan yazar akıcılığı ile okunası bir kitap sunmuş okurlarına.

Üstüne üstelik eğer İzmirli iseniz sizde benim gibi şu halini bildiğiniz İzmir’in eski halini birde romanda okuduğunuz zaman adeta müptelası olursunuz.

Candan Özer ve kitabı aslında çok uzun süredir kitapçımın bana tavsiye ettiği ama nedense elimin bir türlü almadığı bir kitap idi. Ve tatilde kitapsız kalınca kendimi attığım kitapçıda nedense elime bu kitap geldi ve almak istedim. Pişman olmadan gündüz saat 5 sıraları başladığım kitabı akıcılığı sayesinde sanırım birazda hızlı bir okur olmam 🙂 sebebi ile gece yarısı 3 sıraları ile beklemediğim bir son ile bitirdim.

Geçmişi, geleceği, aşkı ve bir kadının en güçlü hallerini anlatan bu kitap sizi de başka diyarlara sürükleyecek eminim. Yokluğu, yokluğa rağmen boyun eğmemeyi karakterin günlerce aç yatmasını buna rağmen muhtaçlığını belli etmemesi hüzne boğuyor adeta insanı.

Dostluğun da işlendiği bu kitap sizi bilinmez bambaşka diyarlara savuracak…

 

_Arka Kapak Yazısını da Buraya Bırakıveriyorum :)_

Adım Leyla. Bu benim romanım. İstanbullu diplomat bir çiftin, arkadaşsız, kurallarla biçimlendirilmiş, aynı yerde yaşıyor olmasına rağmen annesinin yüzüne hasret, babasını sadece resmi bayramlarda görebilen, babaannesiyle Ankara’da büyümüş bir kızıyım. Amacım; kendimi, eksikliklerim ve yanlışlıklarımla çırılçıplak soymaktı. Bu bir anlamda çirkinliklerimin, acılarımın, özlemlerimin, pişmanlık duyup utandığım, hatta neden yaptığımı bile anlayamadığım davranışlarımın bir dışa taşması, itirafı. Belki de ölmeden önce sırtımdaki yükleri atmanın bir yolu…

Adım Yücel. Bu romanı Bitanem yazmış. Gerçekten de o benim bitanemdi; onu ilk kez gördüğüm günden, gözlerimi bu dünyaya yumuncaya kadar. Ben yaşamaya onun gözlerinde başladım ve hayata veda etmeden gördüğüm son şey, yine onun gözleriydi.

Okulun ilk haftasında tanıdım onu; o da benim gibi çelimsiz bir kızdı. Konuşmaya başlayınca onun da Türkçesinin benden daha iyi olmadığını anladım. Aylül, Mardinli bir Süryani kızıydı. Elimi ilk tutan kişiydi bu tanımadığım yeni dünyada, ilk arkadaşımdı, yıllarca hayatımdaki en değerli yeri tutan ve hasretinden öldüğüm dostumdu.

…Hayır, annemle babamın öldüklerini öğrendiğimde ağlamadım. Onlara öyle öfkeliydim ki; kucaklarının tadını bile bilmediğim, kokularını hatırlamadığım ve çocukluğumu onlarsızlığa mahkûm ettikleri ve beni bırakıp gittikleri için…

…Sonra burnumun ucunu öpüp, bir de teşekkür ederek arkasını döndü. Bir dakika bile geçmeden uyumuştu. Kocamın temasıyla kutsadığı kadınlığım, kendine destek yaptığı omuzlarım ve burnumun ucuyla üşüdüm.

Aşk Nedir Sizce?

Aşk nedir sizce?

Kimine göre aşk; kalpten ibaretken kimine göre bedendir aşk. Bazen yerine hiç bir şeyin konulamayacağı bir şey iken bazende 5 dakikalık bir zevk idi bazılarına göre. Sahi aşk göreceli bir kavram iken neden göreceler güzellik ve paradan ibarettir sizce. Basitleşti her şey gibi aşkta. Ete kemiğe büründü bir zamanlar yere göğe sığmayan aşk.

Eski aşklar mı daha uzun ömürlü idi şimdikiler mi bir bakmak gerek aslında. 5 dakika bile olsa görmek için saatlerce beklenen pencere altındaki bekleyişti aşk aslında. Ya da köşe başında su doldururken onu izlemekti aşk. Uzanıp tutamamaktı aşk belkide…

Adını başkasının dilinden sakınmaktı, korkmaktı onu senin gibi biri daha severse diye aşk. Uzaktan uzağa sevmekti.Ama en çokta namusun bellemekti aşk. Gönlün bir kişiye düşmesi demekti aşk.

Oysa şimdi aşk 5 dakikalık sohbetle başlayıp 5 dakikalık zevkle biten kirli cümlelerin varlığı imiş. Binlerce aşık dolanırken ortada gerçek aşk nerede kimse bilemez…

17 Ağustos 1999

Yoğun geçen bir çalışma gününün ardından, daha önce sözleştiğimiz gibi arkadaşlarımla birlikte Fatma Meral Horne’yi ziyaret etmek için akşamüstü buluşmuştuk. Seyyah ve Sosyolog Horne, Antalya’daki yaşamını, kent merkezinin dışında Dokuma’da kurmuştu, oradaki yaşamı daha samimi bulduğunu söylüyordu. O yıllarda, Dokuma’ya dolmuşla gidilebiliyordu, eğer özel arabanız yoksa.

Emel Abla, kızı, Nilgün Erentay ve ben, saat 19:30’da Horne’nin atölyesine ulaşmıştık. Benim ilk gidişim değildi, atölyeyi daha önce de ziyaret etmiştim. Fatma Meral, uzun boyu,  kendi tasarladığı elbisesi ve görmüş geçirmişliğiyle insanı etki altına alıyordu. Uzun gecede, kendi hazırladığı ekmek üzerine sürdüğü peynirle birlikte çay sundu bize.

Fatma Meral, Uzakdoğu’da çektiği fotoğrafları, yine oradan aldığı kumaşlarla kendi tasarladığı giysileri tek tek, özelliklerini de anlatarak tanıtıyordu. Giysiler, renkli ve ince halleriyle, keşke benim olsa duygusu uyandırıyordu.

Atölye ortamında saate bakmaya unutmuştuk. Artık dönelim diyerek,  Fatma Meral’le vedalaşıp evden ayrıldık, durağa geldik. Gece yarısı çoktan geçmiş olmasına karşın, dal kıpırdamıyordu, boğucu bir sıcak hüküm sürüyordu gece bile. Saat 24:00’ü geçtiği için otobüs gelmiyordu bir türlü. En sonunda ortaklaşa taksi tutarak kent merkezine ulaşabildik.

Atatürk Caddesi’nde oturduğumuz için eve ulaşmam uzun sürmedi. Ahmet henüz yatmamıştı, merak etmişti gecikince. Ertesi gün işe gideceğim için hemen yattım. Yorgunluktan derin uykuya dalmış olmalıyım ki, Ahmet beni uyandırdığında korktum. “Kalk İmren, İstanbul’da deprem oldu, Sıdıka’yı ara, durumunu sor.” diyordu. Sersem gibiydim, yataktan kalktım, Sıdıka’yı cep telefonundan aradım. “Bir okulun bahçesinde güvendeyim, merak etme” dedi.

O saatten sonra, televizyon başında, yaşamını kaybetmiş, kurtarılmayı bekleyen insanların görüntüleri belleğimize silinmez bir şekilde işlendi. Göçük altından sağ çıkmayı başaran insanlar tesellimiz oluyordu sadece.

Antalya’da, okulu bitirmiş, iş ararken, arkadaşım Pınar Kızıloğlu Sönmez öğrenci evlerinin anahtarını göndermişti İstanbul’dan da, kalacak yer bulma konusunda zorlanmamıştım. Ev buluncaya kadar kalacaktım, fakat ailesinin de Antalya’ya taşınma kararından sonra, onun yerine bana kalabilme olanağı doğmuştu, Güllük Caddesi’ndeki Çetin Köksal Apartmanı’nda. Ev aramak için Pınar’la birlikte Annesi Suna Teyze de Antalya’ya gelmişti.

Ben işe yerleşmiş, düzenimi kurmak için zaman ayıramıyordum, ayrıca ekonomik güçlük de çekiyordum. Annem, Demre’den yastık, yorgan, döşek ve kilim göndermişti. Benim somya almam gerekiyordu.

1984 yılının Sonbahar aylarını yaşıyorduk, geceleri soğumaya başlamıştı. Suna Teyze; “İmren kızım, sen çalışıyorsun, döşekte yatma, hastalanırsın, sen benim yatağıma yat, ben yorganları üst üste koyar yatarım.” dedi. Olmaz dediysem de kabul ettiremedim, bir süre onun yatağında yattım. O da bir süre sonra, evi taşımak üzere İstanbul’a döndü.

Fevzi Çakmak Caddesi’nde bir ev tuttular, güzel bir evdi, çok da güzel döşemişlerdi. Ara sıra gelir giderdim, sanki ikinci evim gibiydi. Belleğimde kalan pek çok anı var.

O yıllarda kültür sanat etkinlikleri çok zayıftı Antalya’da. Tiyatro, Opera yoktu. Edebiyat etkinlikleri ve sinemalar canlıydı biraz. Antalya’ya uyum sağlayamadı Suna Teyze,  Pınar da okulu bitirince İstanbul’a dönmeye karar verdiler.

80’li yılların sonuna doğru, İstanbul’daki evlerinde ziyaret etmiştim Suna Teyze’yi. Daha sonra bağımız zayıfladı. Facebook aracılığıyla Pınar’la bağlantı kurduğumda, Suna Teyze’nin 17 Ağustos 1999 depreminde Çınarcık’taki yazlıklarında yaşamını yitirdiğini öğrendiğimde içime bir ateş düştü.

Yaşamda karşılaştığımız insanlar bakış açımızı, değer yargılarımızı oluşturmamızda etkili olurlar. Suna Kızıloğlu Sönmez de, özverisi ve duyarlılığıyla belleğimden hiç çıkmadı.

17 Ağustos’ta yaşamını kaybeden insanların acısı hala yüreğimizde, toplumsal bir acı olarak belleğimize kazındı,  unutmuyoruz o günü.

 

İmren Tüzün