Öğretmenlik… Ah ne de hoş geliyor kulağa. Tarifi yoktur. Bu bir meslekten ziyade histir, duygudur. Öğretmenlik kavramı ne kadar da basite indirgenmiş toplumumuz tarafından. Ama öğretmenlik her yiğidin harcı değil. Öğretmenlik; sabır demektir. Emek demek, sorumluluk demektir. Onlarca öğrencinin annesi demek, babası demektir. Her biri ayrı bir değerli ayrı bir kıymetlidir. Her birinin ayrı özelliği vardır. Öğretmenlik; hepsine kucak açmaktır. Dil, din, ırk farkı gözetmeksizin. Öğretmenlik; şefkat demek, sevgi demek, merhamet demektir. Öğrencilerin yüreğine dokunmak demektir. Geleceğe doktor, avukat, polis, öğretmen,mühendis yetiştirmek demektir. Herkes yapamaz öğretmenliği. Ter kokan sınıflara giremez herkes öyle. Sıkışıp altına eden çocuğun, utancından akan gözyaşlarını silemez. Öğretmenlik; ders anlatıp, çıkıp gitmek değil. Ay başını beklemek değil. Yüreğini vermektir bu işe. Unutmamak lazım öğretmenlik haktır, hukuktur. Yanlışı kabul etmez. Çünkü gelecek her nesil öğretmenlerin eseridir. Ben de bir öğretmen adayı olarak bu mesleği bana nasip eden Rabbime sonsuz şükürlerimi sunuyorum. Umarım zamanı geldiğinde hakkıyla icra etmeyi de nasip eder. Üzerimizde sonsuz emekleri geçen tüm öğretmenlerimiz ve benim gibi bütün öğretmen adayı arkadaşlarım, öğretmenler günümüz kutlu olsun.
Vesselam. 🌸
Köşe Yazısı
Büyük Türk’e…
İnsanlık, tarihin akışını değiştiren nice liderler görmüştür. Hemen her ülkenin kendi tarihine yön veren bir büyük lideri de olmuştur belki. Fakat Türk ulusu bu konuda Dünya’nın en şanslı milletidir. Bunun yegane sebebi Türk ulusunun bağımsızlık mücadelesinin baş mimarı olan Mustafa Kemal Atatürk’tür. 1881 yılında Osmanlı topraklarına ait Selanik’de dünyaya gözlerini açan ulu hakan, ömrünün neredeyse tamamını cephede geçirmiş ve milletine hizmet etmiştir. Gelibolu zaferinde tarihin akışını değiştirmiş tüm dünyaya Türkün gücünü göstermiş ve koca bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bu cesur yürek, milletinin kalbine sonsuza dek kazınmıştır.
Vefatının 77. Yıldönümünde Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve özlemle anıyorum.
NERDEN GELDİK BURAYA
1980’li Yılları Mercek Altına Alan Bir Sergi
NERDEN GELDİK BURAYA
03.09.2015 – 29.11.2015
SALT Beyoğlu -Galata
Yağmurlu bir günde Sarıyer’den Hacıosman Metro’ya giderken kendimle cebelleşiyordum. Bu yağmurda, hem de üzerinde incecik bir ceketle yola koyulmanın ne anlamı vardı? Arada bir geriye dönmek için kararsızlığa kapılsam da, Hacıosman Metro’ya geldiğimde rahatlamıştım, çok kısa sürede Şişhane metronun çıkış kapısında buldum kendimi. İstiklal Caddesi’nde yağmur o kadar hızlı değildi, daha temkinli yağıyor gibiydi neredeyse, insanları düşünüyor olmalı dedim içimden, gülümsedim kendi kendime, artık sergileri görmeye başlayabilirdim. Arter’de 14. İstanbul Bienal’i kapsamındaki sergide yer alan eserleri izledikten sora, Salt Beyoğlu’na yürüdüm. Eskiden çantaları bırakabiliyorduk, son dönemde yaşanan olaylar haklı olarak sadece şemsiyeleri vestiyere bırakma olanağı veriyorlardı.
Salt Beyoğlu’nda açılan; “Nerden Geldik Buraya” başlıklı sergiyi facebook sayfalarından takip ediyordum. Bir sergiyi izleme olanağı bulamadığınızda, sergide ön plana çıkarılanlardan haberdar oluyorsunuz, fakat ön plana çıkarılmayan, sizin keşfedeceğiniz farklı içerikler olabiliyor. Özellikle bir dönemi ele alan sergiler, siz o dönemi yaşamış biriyseniz daha da ilgi çekici olabiliyor. Asansörle 3. Kata ulaştıktan sonra sergiyi izlemeye koyuldum.
Sergi hakkında bilgi veren görsel metin, sergide bizi neyi beklediğini açıklar nitelikteydi. “ 24 Ocak 1980 kararları, ithal ikameci politikalar yerine ihracata dayalı bir ekonomi modelini Türkiye’ye tanıttı. Ekonomik istikrarı sağlamak amacıyla çıkarılan bu kararlar, ülkenin neoliberal politikalara geçişinin de ilk sinyallerini verdi. Kısa bir süre sonra gerçekleşen 12 Eylül darbesi, siyasi muhalefeti kıskacına alırken artan devlet şiddeti insan haklarının tamamen yok sayılmasını beraberinde getirdi. Bir kaç değişiklikle hala yürürlükte olan 1982 Anayasası, askeri idarenin baskısı altında yapılan referandumla kabul edildi.” Metnin devamı bu ana bilgiyi açımlayıcı nitelikteydi.
Sergi, 1982 yılında yayın hayatına başlayan Güneş Gazetesi’nin sayfalarında dönemin sorunlarını ele alan haberler yer alıyordu. Ana akım gazeteciliğe karşı bir duruş sergileyen Sokak dergisi, Tuğrul Eryılmaz yönetiminde Ağustos 1989 – Nisan 1990 tarihlerinde 32 sayı yayımlanmış. Feministler, çevreciler, sosyalistler ve LGBT’li bireyleri sayfalarına taşımış, bugün yakalanması güç olacağını düşündüğüm yedi-sekiz bin tiraja ulaşmış.
1980’li yılların kült filmi, Ömer Kavur’un “Anayurt Oteli” afişini görünce, filmin üzerimdeki etkisini hatırladım, Zebercet ve Zeynep’in hikayesini unutmak kolay değil. Ömer Kavur, Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” romanını filme uyarlamıştı. Romanları filme aktarmak her zaman başarılı olmuyor. Ömer Kavur, Macit Koper ve Serra Yılmaz’ın güçlü oyunculuklarıyla zihinlere kazınan bir film yaratmayı başarmıştır. 24. Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü, Venedik ve Valencia Film Festivallerinden de ödül almıştı. Oturdum, bir süre seyrettim filmi.
Yalnızlık ve cinsel isteklerinin bastırılmışlığı kıskacında yaşayan Zebercet hayalini kurduğu bir kadının geleceği ümidiyle bekleyiş içindedir, bu kadının hiç gelmeyeceğinin intikamını belki de Zeynep’ten çıkarır. Zeki Demirkubuz’un “Bulantı”sındaki Neriman’la Zeynep arasında bir bağlantı kuruyorum nedense. Zeynep ve Neriman’ın durağan, cinsellikten soyutlanmış, sadece yaşamda varolma savaşı veren hallerini düşündüm belki de.
1980’li yılların siyasi aktörlerinin yanı sıra aydınların verdiği mücadele de iyi yansıtılmıştı sergide. 1984 yılında hazırlanan, “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlıklı metin “Aydınlar Dilekçesi” olarak biliniyor. Aydınlar ve popüler kültür kesimden pek çok insanın imzasının bulunduğu dilekçe o dönemde oldukça ses getirmişti. Dilekçede yer alan bir bölüm, kültür sanat alanında verilen mücadelenin devam ettiğini hatırlattı bana. “Fikir ve sanat ürünlerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiç bir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmasını gerektirir.”
Sergide yer alan Türkiye haritası üzerinde bulunan renkli boya kalemleri benim korkulu rüyamı hatırlatıverdi bana. Ortaokul yıllarımda Türkiye haritası çizmemiz istenirdi. Türkiye haritası çizmek bana kabus gibi geliyordu, ne kadar özen gösterirsem göstereyim çok düzgün çizemiyordum, yardım alıyordum dayımın kızından.
Barış Doğrusöz’ün, Paris Vakti: “Harita ve Topraklar” Enstelasyonu televizyon haberlerinde yer alan Türkiye haritaları üzerinden Türkiye’nin coğrafi algısını sorguluyor. Renkli baskılara geriden bakınca Türkiye’yi çok iyi farkedemiyorsunuz, yaklaştıkça farklılıklar belirmeye başlıyor.
BİLAR A.Ş’nin kuruluşu da yer alıyordu sergide. 1980 askeri darbesiyle 1402’li olarak Üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim üyeleri, kendilerini ifade edecekleri yeni oluşumların arayışı içindeydiler. BİLAR A.Ş’NİN kuruluşu ve amacı da Aziz Nesin arşivinden belgelerle sergide yer alıyordu. Ahmet Tüzün, DTCF’den 1402’li olarak görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Önü kesilen bir insan olarak, hayatını bunun acısını yaşayarak geçirdi. 1402’liler ön plana çıkan isimlerle sınırlı değildi sadece.
1980’li yıllarda kültürel hayatın istatistikleri dikkat çekiciydi. Sinema, gazeteler ve dergiler mercek altına alınmıştı. Sinema salonlarının yıllar içinde azaldığı bariz bir şekilde belliydi. Televizyonun çıkışı mı, yoksa neoliberal politikaların getirdiği ekonomik sarsıntı mı sinema salonlarını azaltmıştı. 1980 yılında 941
iken, 1985 yılında 767, 1990 yılında ise 354’e inmiş. Buna orantılı olarak sinema seyircisinde de azalmış. 1980 yılında yerli film izleyici sayısı %61,01 iken 1990 yılına gelindiğinde sinema izleyicinin tercihi değişmiş, yerli sinema izleyicisinin sayısı % 29.47’ye düşerken, yabancı film izleyici sayısı %70,53’e yükselmiş. Bu tercih değişimi Hollywood sinemasını öne çıkarırken Yeşilçam’a darbe vurmuş oluyordu. Serbest piyasa ekonomisinin, dünyayla geliştirilen yeni ticari bağlantıların bunda etkisi olduğunu yadsımamak gerekir. İzleyici kültürünün on yılda bu kadar değişmesine bağlı olduğu düşünülemez bu tercih değişikliğinde.
Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Güneş, Tan, Sabah, Türkiye ve Cumhuriyet günlük gazeteler. Hürriyet en yüksek tirajlı gazete iken Cumhuriyet en düşük tirajda görülüyor. Babam eve iki gazete alırdı genellikle. Cumhuriyet ve Günaydın, bazen de Bulvar gazetesi. Dönemin gazetelerinden Hürriyet ve Tercüman’ın bizim eve girdiğini hatırlamıyorum. Bir babanın eve gazete almasının çocukların belleğinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorum bu istatistikle.
Sergide çeşitli disiplinlerden seçilen dergiler de yer alıyordu. Dergilerin pek çoğu, özellikle edebiyat, düşün, sanat dergileri arşivimizde bulunuyor. Eşim Ahmet Tüzün dergiye önem verir, takip ederdi. Onun dergi arşivini kayda geçirmekle ne kadar doğru bir iş yapmış olduğumu bir kez daha anladım. Bu tür sergilerin, yaşadığınız yerde değer görmeyen, “ver gitsin” anlayışına koyduğunuz tavrın değerini anlıyorsunuz. İstatistiklere baktığımızda 1980 -1990 yılları arasında gazete ve çeşitli disiplinlerde yayımlanan dergi sayısının toplamı 2.576 olarak saptanmış. Edebiyat, dil, felsefe ve sanat alanında yayımlanan dergi sayısı oldukça düşük. Dergileri alıp, göz gezdirme imkanı var, içlerinden arşivimizde bulunan dergileri fotoğrafladım.
Sergi, 1980’lerde doğanlar için bir bakış açısı kazandırırken, o yılları yaşamışlara belleğini tazeleme imkanı veriyor. 1980’li yıllarda meydana gelen toplumsal ve kültürel hayata genel bir bakış açısı yansıttığını söyleyebiliriz.
Sergi aynı zamanda Salt Galata’da da yer alıyor, Galata’da yer alan bölümü görme imkanım olmadı. Sergi, Salt Beyoğlu & Galata’da 29 Kasım 2015’e kadar devam ediyor.
İmren Tüzün
Antalya, 02 Kasım 2015
Fotoğraflara blog adresimden ulaşılabilir.
NERDEN GELDİK BURAYA http://imrentuzun.blogspot.com/2015/11/nereden-geldik-buraya.html
İyiki Doğdun Türkiye’m…
Her daim tarihiyle övünen, böyle büyük bir medeniyetin evladı olmaktan gurur duyan bir Türk evladıyım. Fatih Sultan Mehmet Han’ı ne kadar seviyorsam, onun atam olduğunu bilmekten ne kadar gurur duyuyorsam aynı şekilde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü de çok seviyorum ve onun atam olduğuyla gururlanabiliyorum. Çünkü biliyorum ki ikiside benim bu topraklarda özgür ve huzurlu bişekilde yaşamam için ellerinden geleni yaptılar. Onlar gibi nicelerinin benden haberi olmadığı halde, benim için, sizin için canlarını feda etmeyi göze aldılar. Şimdi birkaç kendini bilmez ben onu seviyorum bunu sevmiyorum, o şöyle, bu böyle diyerek insanların beynini yıkamaya çalışırken, okumayı sevmeyen güzel halkım bunların bazılarına kanarak tarihinden soğuyor veya topyekün tarihini unutuyor. Ama bilinmesi gereken şöyle bir gerçek var ki Osmanlı İmparatorluğu nasıl bizimdiyse Türkiye Cumhuriyeti de bizim. Bize düşen Ulu Önder Mustafa Kemal Paşa ve aziz şehitlerimizin bize bıraktığı bu cennet vatanı muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için varımızla yoğumuzla çalışmaktır. Şuanda onunla aynı mekanda eğitim alan birisi olarak sözlerimi milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nın şu dizeleriyle sonlandırmak istiyorum; Bastığın yerleri “toprak! ” diyerek geçme, tanı ! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı; Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı !
İnsan yoğurulduğu hamurda pişer.
“İnsan yoğurulduğu hamurda pişer” öylesine sarf edilmiş bir söz değildir. Takip ettiğiniz her kitap, her önder, her din, her düşünce doğrudan ya da dolaylı bir şekilde bu sözleri fısıldar. Örnekleri çoğaltabiliriz bu konuda, meselen sıvı maddeler koyulduğu kabın şeklini alır.
İnsanın fıtratında çevreden etkilenme var. Yeni ve güzel nesiller yetiştirmek zor bir zanaattir. İlk eğitimin anne ve babadan başladığını aklı başında herkes onaylar. Sonra
eğitimle devam eder. Daha öncede eğitimin öneminden ve bizim eğitim sistemimizden bahsetmiştim. Vesselam, güzel nesillerin yetişmesi için anne ve babaların bilinçli bir şekilde yetiştirilmesi gerekir.
Ülkemizde ve dünyada bu konuda bazı adımlar atılmıştır ama yeterli değildir.
Sanma! Kanatları Var
sahil kenarındaki mültecilerden belediye bankında uyuyan evsizlere.. yorgun düşen kalpler.. geceyi anlamsız kılan bekleyişler.. sanma bu durum böyle gider.. yarın güneş doğmaz.. içimizdeki kuşlar göçerse gökyüzü temiz kalır sanma.. ilelebet sevgi var oldukça sanma kara bulutlar yıkmaz bir ülkeyi bir şehri bir aileyi.. çocuklar gülümsüyorken sanma ki mutsuzluk yok hayatta.. sen ölümseyen bir varlıksın.. insanlık kadar değerli olan nedir? sanma kanatları var dünyanın..
”Dil’imiz”
ülkemizin jeopolitik ve psikolojik durumlarını göz önünde bulundurarak şunları açıkça söyleyebilirim. ayrıca iki tane farklı ülke de yaşamış ve beş tane farklı dillerle içli dışlı olmam, ayrıca edindiğim uluslararası arkadaşlarıda hesaba katarsak açıkça söyleyebilirim. ülkemiz ikinci ve üçüncü dil öğrenme ve konuşma bakımından dünyada en son sıralarda. yeni bir dil öğrenmek çok zor bir iştir. zahmetlidir. dil nankördür. velhasılkelam, nedeni türkçenin dil kökeni bakımında ural altay’dan gelmesindendir. aynı sülaleden olan diller dünyaca en zor dillerin başında gelir. bunlar biliyoruz. Çince falan..
dil bakımında ülkemiz kısırdır. bu aşikardır.
ilk tanıştığım insanlar ülkemizde tek dilin konuşulduğunu duyunca şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar.
bana kalırsa, bizim tek dile sahip olmamızın nedeni hiç bir ülke tarafından sömürüye uğramamış ve sömürmemiş olmamızdır.
dil öğrenmedeki çektiğim zorluklar, bana dil öğrenmenin ne kadar mühim bir mevzu olduğunu öğretti. ülkemizdeki, özellikle ortaokul ve liselerde verilen dil eğitimini zaman israfı olarak görüyorum. keza üniversiteler de öyle. elin parmaklarını geçmeyecek üniversitesiteden mezun olanlar yabancı dil konuşabiliyorlar. ve dile onlarda hakim değiller. Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi gibi Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden mezun olanlar biliyorlar.
Dil eğitiminin önemli bir mevzu olduğunu anlamalılar!
‘yetkililer’
Ah!
Milliyetçi duygularımın beni kamçıladığı şu günlerde bir hüzün,derin bir kaygı var içimde. Bağırmak istiyorum herkese, her şeye. Ülkem kendine gel! diye haykırmak istiyorum. Ülkemiz ne sınavlardan geçmiştir ki tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. Bu sıralar canımız yanıyor, içimizde öyle taşlar birikti ki biz bunu hep birlikte parçalamak yerine taş üzerine taş koyar olduk. Dönüp arkamıza bakmadan önce sorar olduk: “Neci, kimci?” İnsan olduğumuzu unutur olduk. Değerlerimizi kaybeder olduk. Gruplaştık, ötekileştik, paramparça olduk. Vicdanımıza kendi kurallarımızı koyar olduk. En evvel Müslüman olduğumuzu unuttuk Bir bütün olmayı, Hep birlikte üzülmeyi, Sevinmeyi… Yaradılanı Yaradan’dan Ötürü sev demiş Yunus Emre. Sevemedik. Ah bir sevebilseydik!
acı ve alışmak
Genellikle acının tarifini lügatimizdeki ‘imkansız’ kelimesiyle tasvir ediyoruz. Evet, acının tarifi yapamayız ama resmini çizebiliriz. Çoğu zaman acının verdiği etkiyle
, tepkimiz fazla olabiliyor. – tepkimiz olmasın demiyorum ama gerekli mercilere ve doğru zamanda- Bu arada aşırılıkta zararlı bir davranıştır.
velhasılıkelam yani sözün kısa ve özü o kadar çok acı görüyoruz ki artık buna alıştık. maalesef tepkisizlik atmosferi içerisindeyiz. yıllardır el cezire kanalının yaptığı gibi. kana şiddete alıştırdığı gibi.
bu yüzden medya çok önemli bir kaynaktır. bakın efendim Amerika’ya İngiltere’ye medyalarına ülkeleri yöneten onlar.
artık acıya alıştık. artık şehit haberleri aldığımızda normalmiş gibi bir tavır sergiliyoruz. bir iki değil onlarca genç kardeşimiz şehit oluyor. – inşallah -!
sözün özü acıya alıştırılıyoruz!
benliğimizi yitiriyoruz!
kendiniz için olmazsa yeni nesil için bilinçlenin. 

En güzel şiir yaşamak, en güzel hikaye yaşatmak.
Dağlar,insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır. (Yaşar Kemal)
Az önce komşumuz muşlu polisin, 49 plaklı aracının taşlandığını öğrendim. Aydın’ın orta yerinde. Taşlamak, öldürmek, zarar vermek, yakıp, yıkmak için bir plaka da yeterli. Memleketin bir yanında insanlar sokağa çıkıp linç olmaktan korkuyor, bir yanında keskin nişancıdan yiyeceği bir mermiden.. Plakaya bile öfke duyan, küçük çocukları öldüren, benim oğlum değil onun oğlu ölsün diyen..kim bunlar? barıştan bu kadar korkanlar kim?
Dün izlediğim polis ve askerler için yapılan yürüyüşün videosunda; hdp binasını yakıp yıkmaya çalışan gruba polisten müdahale gelince yaşlı bir amca polise; “orospu çocukları. müstehak size” diyor. videonun iki dakika öncesinde ise “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye büyüyen ses dalgasının içinde var gücüyle yer alıyor. bölünmeyen ne amca; neye kime olduğunu bilmediğin öfken mi? “durun, savaş olmasın, çocuklarımız ölmesin” cümlesinde yatan barış özlemine mi? kara kaşlı, kara gözlü, aksanı sizden farklı, evinden çok uzakta ekmek için çalışan insanlara mı? ölene mi, öldürene mi “ölsünler” isteğin? henüz kime, niçin olduğunu bilmediğin bu öfke nasıl oluyor da bu kadar büyüyor? elinde tuttuğun, “buna kurban olun” dediğin bayrak kimi geri getiriyor? önce onlar için sokağa çıktığın, sonra müstehak dediğin insanların savaşması öfkeni dindirecek mi?
facebook’ta paylaştığın “savaş devam etsin, hepsinin kökünü kazıyalım”, komşuna söylediğin “allah belalarını versin”, 6 yaşındaki çocuğuna öğrettiğin “gebersinler” üstelik barış gibi bir kelime varken; tüm bunlar geceleri rahat uyumanı sağlıyor mu? gerekirse canımız feda dediğin vatanın; deniz kıyısındaki şehrinin rengarenk evlerinin bir tanesinde sen uykudayken, senin gerek gördüğün canlar feda olduğunda, üstelik daha senin yarın yaşında canlar, rahat uyuyor musun? 400 vekile karşılık “huzur” aksi için ölüm, savaş, kaos diyenler dururken; kundaktaki 35 günlük bebek, buzdolabındaki çocuk henüz 10 yaşında; onlara mı “öfken”, “daha beter olsun’ların.”
barışın sesine ses katmak varken; öleni, öldüreni, ölümü kutsamak niye? ki hep başkalarınınken bu ölümler…
denizli’de ismini bilmediğin bir annenin oğlu, cizrede hiç görmediğin bir kadının yavrusu..
periyodik zamanlarla sokağa “vatan sana canım feda” diye çıkarsan..iki üç binaya taş atıp, yakıp-yıkıp evine dönersen..sen gece uyurken başkaları hep ölecek.
barışölmesin. kimse ölmesin.
Barışın sesine ses katalım, en çok “analar ağlamasın” diye haykıralım.
Yaşamak, yaşatmak için..
en çok da hiç bilmediğimiz şehirlerin hiç görmediğimiz bahar yüzlü çocukları için..
elini hiç öpmediğimiz anaların çocukları için..
Kimse ölmesin de güzel dostum..Kimse ölmesin.
Bir hikayenin içinde geçen en güzel şiir olalım; Barış’la birlikte..
Şehidimin kemiklerini sızlatır mıyım diye bir düşün.
Arkadaşlar bu sefer mantık değil duygular konuşacak…
Dün aldığımız acı haber dile kolay 16 şehidimiz ile bir kez daha içimize ateş düştü…
Biz birbirmizi yerken ardı arkası kesilmeyen haince saldırılar yine ocakları söndürdü yine hüsrana uğradık…
Peki neden hala birbirimizi yiyoruz?
Sizce de bu soruyu düşünmemiz gerekmedi mi artık?
Hiçbirimiz bu soruyu düşünmezken hergün canlarını feda edenlerin kemikleri sızlamıyor mudur sizce de?
Bize “Ben siz birbirinizi yiyesiniz diye mi verdim canımı?” diye sormuyorlar mıdır?
Biz ideolojilerimize yenikliğimiz, köleliğimiz ile karşı çıkamadıklarımız yüzünden nasıl hesabını vereceğiz bu sorunun?
Ey kardeşim sen “vatanım” kelimesini kullanıyor musun? Söyle bana!
Kullanıyorsan neden hala bu zıtlık tezatlık?
Vatanım diyorsun ama farklı düşünen “vatandaş” ını hor görüyorsun.
Böyle vatan nerede olur?
Vatanım diyorsan, ŞEHİDİM diyorsan seveceksin..
Düşüncesini değil kendisini seveceksin.
Yanlışını söyleyip doğrusunu destekleyeceksin.
Bunu yapmazsan eğer Şehidin elleri iki yakanda bilesin.
Sadece düşün ve artık at gözlüklerini bir kenara at.
Hep beraber düzelmeye bakalım…
Bu nasıl film özeti?
Evden kaçtım. Siz yapmayın! demek isterdim. Demiyorum. Evden kaçın. Sonra bilmediğiniz bir yola girin. Hayatınızda hiç girmediğiniz bir yol olsun bu. Bazı yaşayamadıklarınızı düşünsenize sizi rahatsız etmiyor mu? Ölmeden önce Venedik’te sokak aralarında dolaşamayacak olmanız ve bir gece New York’da gökdelenin birinden helikoptere binip New York’u seyredemeyecek olmanız sizi gerçekten rahatsız etmiyor mu?
Etmiyor, diyenleri duydum. O zaman şanslısınız, kabullenmişsiniz yaşadığınız hayatı. Sizler sıradanlaşmayı seviyorsunuz. Kafeste yaşamayı sevmek gibi bir durum söz konusu.
Sen hiç dilencilik yaptın mı? Ben bir kere yaptım. İlkokulda sevdiğim kızdan, silgi dilenirdim.
Bunu neden söyleme gereği duydum, inanın bilmiyorum. Bir an aklıma geldi -silgi-, ne güzel bir madde o öyle. Deftere kurşun kalemle yanlış yazı yazarsan yok edebiliyorsun o yazıyı.
Hayatta yaşadığın an’ı yok etme gibi bir şansın yok, o zaman aç bir Kemal Ağbi’den 100 Numaralı Adam’ı izle. Filmin Yönetmeni Osman F. Seden prostat kanserinden dolayı 74 yaşında vefat etti. Mekanı cennet olsun.
Evden kaçmadım, arka fon müziği Pink Floyd – Another Brick In The Wall olan odanın içinden sizlere düşünmeniz için zaman tanıyorum.
Düşünmek bile zor gelirken, hayallerinize ulaşamazsınız.
Peki bu yaşayamadıklarınız arasında Filistin’de çocuk olmak ister miydiniz?
Hepsi bu.
















