Köşe Yazısı

Uyutan mı ? Uyutulan mı ?

 

Zamandan ve mekândan uzaklaşıyoruz şu günlerde. İzafileşiyoruz, farklılaşıyoruz. Her bakımdan bu farklılaşma. Ahlaki değerlerimiz,yaşam tarzlarımız, giyim kuşamımız, ideolojik düşüncelerimiz ve hatta suretlerimiz bile değişiyor. Tabii bu değişimden hepimiz bî-haberiz. Herşeyimiz değişiyor ve biz bu durumun farkında değiliz, nasıl olurda mümkün olur böyle bir durum ? Efendim pek tabii olur. İçimizden hangimiz çıkıp babamızın bundan on beş sene önce giydiği bir pantolonu giyip dışarı çıkmaya cesaret edebilir ? Kendi adıma konuşayım; ben yapamam. Çekinirim bir kere. On beş seneyi geçtim; (belki el-insaf diyorsunuzdur içinizden.) Geçen sene bi’l-umum moda ikonlarınca işaret buyrulan ancak bu sene modası geçmişler torbasına giren bir kıyafetle sokakta yürüdüğümüzde, “modayı geriden takip ediyor !” perspektifiyle yaftalanıyoruz bu günlerde, bu ülkede. Bu, işin İzafileşme boyutu.Peki nerede kaldı bizim bir lastik çarığı bir ömür giyen analarımıza, ya onların çocuklarına ? ne oldu bizim israfa düşman necip milletimize ?
Ne oldu bize ?
Arif Nihat Asya bize ne olduğunu kısaca şöyle anlatmış:
“Bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu. Ne olduysa hep bize azar, azar oldu…”
Öyle bir nazarki bu sanki gözlerimiz kör olmuş, annesinin kucağına koşan bir küçük çocuk gibi kapitalizmin ve emperyalizmin kucağına koşuyoruz. Sürekli uyutuluyoruz. İki asırdan beri süre gelen bir uyku. Yavaş yavaş uyutuluyoruz. Ancak uyutulmaktan daha tehlikeli bir husus var ortada; “uyutulmaya alıştırılmak”
İnsanlar uyutulabilir. Ancak uyanırlar ve bir Daha uyutulmamak için gerekli tedbirlerini alırlar. Eğer uyutulduysanız ve uyanmak için sizi uyutanlardan bir talimat bekliyorsanız işte o zaman uyutulmaya alıştırılıyorsunuzdur. Faraza; İşinde çok başarılı bir eleman müdürünün dikkatini çekiyor ve müdür’ü endişelendiriyor. Müdürün endişelenmesinin sebebi, çalışkan elemanın patronun nazar- ı dikkatini celb etmesi ve patron tarafından kendisinden daha üst bir merciiye taltif edilmesi. Müdür bu durum için çok iyi bir çözüm bulur ve elemana “Sana her gün istediğin kadar izin vereceğim. Ama normalde aldığın ücretin biraz daha düşüğünü alacaksın. Her gün istediğin saate kadar uyuyabilirsin, işyerine de istediğin saatte gelebilirsin.” diyerek onu işten ve çalışkanlığından uzaklaştırarak, liyakat sahibi olmasını engelleyerek; kendi koltuğunu korumasına benzer.
El-hasıl “Uyutulmaya Alıştırılma”dan önce uyanmalıyız. “Müslüman Uyanık olur” şiarını düstur edinmeliyiz. Bana sorarsanız uyanmaya ilk önce ahlaki değer yargılarımızın neler olduğu hatırlayarak başlamalıyız. Olurda yolda yürürken gözüm harama değer diye kafasını eğip yürüyen, hatta öyle eğenki yolda yürürken kambur zannedilen bir ecdadın torunlarıyken ve bu ecdadımızla bu denli övünürken, nikahımız olmadığı halde azep bir kızın veya azep bir erkeğin, karşı cinsinden bir şahısla sinemalarda, parklarda,cafelerde el ele kol kola dolaşması (ki bu durumdan bizim ecdadımızın nikahlı olanları dahi sakınmışken.) nasıl meşru karşılanabilir? Nasıl bir haramı işlemek bu kadar kolay olabilir ? En büyük imtihanı yaşıyoruz kardeşlerim, en büyük imtihan.. en azından benim için… Nedir o ?
Rehavet, rahatlık, bolluk vs. adına ne derseniz deyin, bildiğim tek şey asıl büyük imtihan bu. Ayağa kalkın kardeşlerim. Ayağa kalkın ve silkinin. Üzerinizdeki ölü toprağı kaldırın, sizi uyutmaya çalışanlara fırsat vermeyin, kim olduğunuzu,nereden geldiğinizi, kime döndürüleceğinizi Unutmayın aman ha kardeşlerim ! Unutmayın Sonsuz kudretin ve kuvvetin yegâne sahibini, uzaklaştığınız zamanın ve mekânın tek sahibini, Yer yüzündeki en büyük devrimi yapanı, Kime ihtilaf ettiğini Unutmayın kardeşlerim
“Hafıza-i beşer nisyân ile malûldür.” Eğer unutacak olursan açıp bakabileceğin sana tekrar tekrar defahhatle hatırlatabilecek seni uyandırabilecek bir Rehberimiz var ona sormayı unutmayın Kadeşlerim…

Bizi uyutmaya çalışanları, dizlerimizin üstünde bizim uyuttuğumuz günlerde tekrar görüşmek dileğiyle،. اَلسَّلٰمٌ عٰلَىْكُمُ

Yeryüzünden Gökyüzüne..

Unuttum, çalıştım çabaladım unuttum!
Her şeyi yaptım unutmak için seni, her gün mezarına gittim kabullenmek için gittiğini..
Bugün 8 sene oldu seni Kaybedeli adini 8 senedir duymadım, 8 senedir söylemedim konuşsam çıkacak ağzımdan ama yapamam 8 sene Sonra bunu kendime yapamam! Resimlerini de aldılar benden zaten sadece gökyüzüne bakınca Göz göze geliyoruzdur belki diye çatı kattaki odamın çatısını camdan yapmıştım onuda yıktılar.. istemiyorlar seni hatırlamamı ondan unuttum. Ben seni düşünürsem ağlarmışım o zaman Sen çok üzülürmüşsün demişti anneannem, sırf Sen üzülme diye unuttum seni, her bir zerreni.. ama gözlerin gökyüzü gibi olan gözlerini unutamadım..’ Heey yer yüzünden Gökyüzüne, mavi gözlü çocuk Ben seni unutmadım ama ağlamıyorum da artık, sen üzülme olur mu?’

YERDEKİ YILDIZLAR

Bir çocuğun yüreğine inebilmek… Daha yolun başındayken umudunu yitirmiş bir cana yeniden can katabilmek…

Bugün izlemekte geç kaldığım ancak her sahnesini büyük bir dikkatle izlediğim bir film hakkında yazmak istiyorum.

Filmin adı: Yerdeki Yıldızlar/ Her Çocuk Özeldir filmi.

Bildiğiniz gibi Boolywood son yıllarda büyük bir yükselişte. Yükselişin hakkını vermiyor değiller. Öneriler doğrultusunda hangi filmi izlesem içim dopdolu çıkıyorum filmin içinden. Tek düze ve artık alışılagelmiş hikayelerin ötesinde bir şeyler veriyor Boolywood izleyicilerine. Konular kanlı canlı, hayattan. İçlerinde aşk da var ama bildiğimiz aşktan öte bir aşk sunuyorlar bizlere. İçerikleri dolu dolu. Vermek istedikleri mesajlar sosyal içerikli. Genelde uyanış hikayeleriyle karşımızdalar.

Eğitimci olmaya hazırlandığım bu zamanlarda, hocalarımızın birinin verdiği ödevle buluşma imkanım oldu bu güzel filmle. Aslında yıllardır izleme listemdeydi ama bu dönem okumak ve yazmakla öyle meşguldum ki; izlemeye vakit ayırmıyordum.

Disleksi ile ilgili sınırlı da olsa bilgim vardı ancak disleksi bir çocuğun içinde kopan fırtınaların, ailesinin yaşadıklarının ve eğitimcilerin kör bakış açılarının farkında değildim açıkçası. Film bambaşka bir bakış açısıyla gözlerimi açtı.

Hayata başka gözlerle bakan bir eğitimci ve kaybolmak üzere olan deha derecesinde yenekli bir öğrencinin yaşadıkları kah hüzünle kah neşeyle iç içe geçmiş durumda.

Filmi izlerken ve izledikten sonra sahneleri durdura durdura hazırladığım raporda eğitimci olduğum zaman neler yapabileceğimi düşündüm. Hayatın kısa olduğunun, günlerin sayılı ve ölümlü olduğumuzun bilincindeyim. Bu dünyada olmamızın bir nedeni elbette var. Biliyorum ki; hepimiz birbirimize bağlıyız ve bir kişideki değişim dalga dalga yayılarak herkesin hayatını etkiliyor. Disleksi problemini göremeyen bir çevrenin yüksek yetenekli çocuğunun elinden tutan eğitimci her zerremi etkiledi.

Hayatın maddiyattan ve beşeri aşktan ibaret olmadığını hatırlatıyor film.

Ve en önemlisi bir eğitimcinin bir hayatı ve onun çevresindeki hayatları nasıl değiştirebileceği…

Sevgi, ilgi, anlayış, hoşgörü ve çalışmanın gücü saklı Yerdeki Yıldızların her sahnesinde.

İyi ki Boolywood böyle filmler yapıyor. Zira artık tek düze ve entrika izlemekten yorulmuş ve beyaz perde yapıtlarını bırakmıştım.

Umarım bu tarz filmlerin sayısı artar ve benim hocam gibi hocalar ödevleri bu filmlerden verirler.

Ben izlemekte geç kalmıştım. Umuyorum sizler izlemişsinizdir. Eğer izlemediyseniz de benim gibi geç kalmışlığınıza aldırmadan izleyin, izlettirin.

 

VIRGINIA WOOLF/KENDİNE AİT BİR ODA ÜZERİNE

‘ İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.’ demiş, Descartes.

Ne de güzel söylemiş.

Dün, gün boyu benden yüz yaş büyük Virginia Woolf ile KADIN VE KURMACA üzerine bol bol sohbet ettik.

Çocukluğumdan beri aktif bir okuyucuyum. Pek kitap ve yazar ayırmam. Yani eline ne geçerse okuyanlardanım. Eskiden beğenmediğim kitaba bile inatla devam eden insanlardandım. Ancak üniversite yıllarımda, Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları kitabından kulağıma, kelek karpuzu yemeye devam eder misin?, diye sorduğundan beridir, günümüzün deyimiyle beni sarmayan kitapları bırakma özgürlünü de tanıyorum kendime. ( Her defasında kelek karpuz benzetmesine bir kez daha gülerek yapıyorum bunu.)

Kütüphanelerde, kitapçılarda gezinirken aklıma takılan soruların yanıtını Woolf yüz yirmi iki sayfa boyunca verdi bana.

Neden kadın yazarlar az? Neden Shakespearelerden, Dostoyevskilerden, Tolstoylardan, Yaşar Kemallerden bol bol bahsederken kadın yazarlardan bahsedemiyoruz?

Kadın yazarların tanınması neden on dokuzuncu yüzyıldan sonrasına kalmış?

Oysa, tamamen benim fikrim, kadınlar yazın dünyasında, özellikle kurmaca alanında daha başarılı olmalı. Hayal dünyası ile gerçekleri çarpıştırıp daha etkin eserler ortaya koyabilmeliler.

Woolf’la gün boyunca bunu irdeledik ve kafamdaki soruların cevabını edindim.

Yüzyıllar boyunca kadına biçilen rollerin, edebiyat dünyasından neleri çekip aldığını gözler önüne sürüyor Woolf. Kadınların kendilerine ait bir odalarının olmaması, maddi açıdan bağımlılıkları, görevlerinin dört duvar içinde kalmak ve erkekleri olduklarından daha iri gösteren ayna olmak vazifeleri, onların yazın dünyasına geç adım atmalarının nedeni.

Buna bir de sanatın bel kemiği olan ifade özgürlüğünden ve istediğini istediği gibi ifade edememek eklenince tüm soruları yanıtı gün ışığı gibi ortaya çıkıyor.

1928 yılında kapılarını ilk kez kız öğrencilere açan Cambridge Üniversitesinde kız öğrencilere yaptığı konuşmadan doğan, Kendine Ait Bir Oda, kitabı kadınların edebiyat dünyasına adım atma çabasını çok doyurucu bir biçimde sunuyor.

Bu mesele üzerinde Doğulu bakış açısıyla biraz durup düşündüğümde bizim için de durumun farksız olduğunu görüyorum maalesef.

Elbette ilk ve doğal öğretmen olan kadının görevi ve misyonu çok özel bir yerde. Ancak engellenmeler ortadan kalkmalı ve kadınlar da özgürce anlatabilmeli. Tüm yargılamalar ortadan kalkmalı ve tek tiplilik değil, çeşitlilik desteklenmeli. Benim gibi düşünmüyorsan benim düşmanımsın, yargısı yerini acilen, çeşitlilik gelişimdir, yargısı almalı. Bu noktada kadınlar çekildikleri duvarların dışına çıkmalı.

Woolf, kadınların engellenmelerinin içinde bulundukları duvarlardan taşmaya başladığını ifade ediyor. Bu ifadenin 1928 yılında kullanıldığını görmek, neden kadınlardan bir Shakespeare çıkmamış?, sorusunun en güzel yanıtı olsa gerek.

Dünden beri Halide Edip Adıvar’ı ve daha isimleri tarihin tozlu raflarında kalmış nice kadın yazarlarımızı da saygıyla anıyorum.

Günümüze dönüp baktığımda onlardan daha şanslı olduğumuzu görüyorum. Bizim kendimize ait odalarımız var. Öyleyse vakit, duvarlardan taşmak vaktidir.

yanımızdaki varsayım.

Düşüncelerimizin yüz kızartıcı şekilde çarpıştığı bir çağda yaşamak ve sahtekar fikirlere sahip çıkan toplumlara göz yummak..

susmayı başarı sayanların içinde bulunduğu toplumlar gerisingeri gitmeye mahkumdur.. insan dünya’nın neresinde doğarsa doğsun ölümü tadacaktır, peki bu ölüm bize her saniye gülümserken ya da ağlarken; sizler parantez içinde yaşamaya devam mı edeceksiniz yoksa o parantezden çıkıp bende buradayım mı diyeceksiniz.

burnunuzu bir kahve kokusu sardığında derin düşünceler, ne kadar ben-derinlikte türüyorsa, bizler paylaşmayı görüntüde savunan ahmaklar, kendini-kandırma oyunlarına alet olmuşuz demektir.

bir tren istasyonunda, bir köy kahvesinde, bir fildişi kulede bulunanlar farklı kişiler olsada her birinin etkisi birbirine tesir edecek şekilde dünya döner.

çok yakınımızdaki arkadaşımıza bilinçsizce davranmanın sonunda afrikada yahut hindistanda bir insana umut ya da üzüntü verebiliriz. ilginç olduğu kadar da meraklandırıcı bir durum, umarız bir tohum olarak atılan her iyilik; gelişir ve büyümeye devam eder.

Merhaba Eftelya.

Merhaba Eftelya. Beni sevebilir misin? Ellerimle papatyalardan taç yapsam saçlarına, benim gözlerime sever gibi bakabilir misin? Ellerini tutsam çıkartsam kalbimin yamacına, yüreğini alıp götürsem seni dünyanın en fiyaka manzaralı mekânına ya da tutsam da fırlatsam sana bütün güzellikleri sen benim ellerimi sıkıca tutabilir misin?
Beni sevebilir misin Eftelya. Çirkinimdir yoktur öyle bakılası bir yüzüm, ince kuru biriyimdir baktığın zaman ihtişamlı biri gibi görünemem. Kimse demez ki vay çocuğa bak ne kadar hoş diye, insanlar kaçar benden sanki hastalık yayan bir virüsüm. İnsanlar korkar benden, çattı mı kaşları durmaz karşımda kimse. Çekinirler benden sinir bozucu biriyimdir. Kötüyümdür Eftelya, iyilik düşünmez aklım. Ama Eftelya kalbim varya tertemiz bir deniz gibidir, masmavidir örter tüm karanlıkları. Ah bir bakabilseler inan huzur dolar içleri. Kimse bakmıyor Eftelya, kimse kalbimi önemsemiyor. Merhaba Eftelya, sen kalbime huzur dolu gözlerle bakabilir misin?
Merhaba Eftelya, hazindir öyküm, anlatsam kalbinin ortasına hançer misali oturur. Anlatsam dilin susar, ellerin titrer, ruhun bedeninde hapis bekler. Ama sussam Eftelya, benim içim yandıkça yanar, insanın kalbi kanar mı? Benim kan boşalır Eftelya. Arafta kaldım, sussam mı, bağırsam mı bana kene gibi yapışan öykümü bilemedim. Araftayım Eftelya. Gözlerine baksam, ellerini tutsam sen beni çıkılmaz araftan kurtarabilir misin?
Merhaba Eftelya ben geldim. Beni sevebilir misin?

Kuşları da Vurdular

Vurdular…
Gökyüzüne ulaşan ruhumuzu vurdular. Bir gökyüzü kadar maviydi düşlerimiz ve sonra sapan verdiler o masum çocukların ellerine. Bir kuş dahi bırakmadılar havada. Mavi… En güzel mavi bu olmalıydı. O masum çocuklar bu güzel gökyüzüne taş atana kadar en güzel dünya da bu olmalıydı. Sonra birer birer terk etti o muhteşem kuşlar bu dünyayı…
Gitmek ve gelmemek üzere çünkü her birimizi en az bir kere birileri vurdu, vurdular…
Kuşları da vurdular…

Şimdi seni yazarım kağıda. Kağıt kıskanır, yazdığım kalem kıskanır.

Uykulu gözlerle kalktım bugün yatağımdan, direk aynanın karşısına geçtim, suratsız suratıma bakmak için ama aynada yansıyan ince bir detaylar bir damla gözyaşıma sebep oldular. Biraz sen vardın kirpiklerimde, saçlarımda ellerin vardı. Gözlerimde gözlerin kalmış. Bir an kendime o kadar güzel geldim ki sorma gitsin.Sanki her zamanki çirkin adam gitmiş,dünya güzeli bir adam gelmiş. Sonra bir çırpı gidip yüzümü yıkadım tekrar geçtim aynanın karşına. Gözlerin gitmiş , ellerin gitmiş ama kirpiklerimde hala sen vardın ve daima olacaksın.

Devam edeceksiniz.

Kaybettikleriniz olacak, vazgeçtikleriniz. Bir ömür elde etmek isterken, bir ömür verdikleriniz olacak. Üzüntüleriniz olacak içinizde fırtınalar koparırcasına. Gözyaşlarınız kirpiklerinizi parçalarken bir yandan da yüreğinizi dağlayacak. Anneniz ölecek, babanız ölecek, en sevdikleriniz ölecek ama siz bir kaldırım köşesinde kalacaksınız, ölmek isteyecek ama ölemeyeceksiniz. Her gece başınızı yastığınıza koyduğunuzda gözleriniz ya bir tavan boşluğunu arayacak ya da boş bir halı desenini. Kim çeker dünyanın kahrını derler ya bütün dünyanın kahrı üzerinize bir yük gibi yüklenecek. Dertlere hamallık, acılara yoldaşlık edeceksiniz. Belki bir gecenin koynunda arayacaksınız mutluluğu, belki bir bebeğin bakışlarında. Belki yıkılacaksınız, üzerinde dinamit patlamış bir gökdelen gibi ama yeniden kalacaksınız ayağa. Mutluluğu kovalayacaksınız, yılmadan devam edeceksiniz çünkü etmelisiniz.

Masum görünümlü “-izm”lerden Feminizm

Dünyaya, insanlığa ve doğaya kendini iyi gösterip asıl amaçlarını saklayan bir sürü düşünce var. Bu düşünceler bizlere o kadar masum, o kadar normal gösterilerek sunulmuş ki biz temiz yürekli insanlar onları rahatlıkla benimsemişiz.

Kapitalizm, komünizm, materyalizm, …. feminizm ve bir sürü daha adını dahi bilmediğimiz izmler…

Bugün bunlar arasından “feminizm” e değineceğim.

Eğitim sistemimizi sınav çağlarımızda hepimiz eleştirmişizdir. Farklı alanlara ilgi duyan, farklı becerilere sahip, farklı yapıda, farklı düşünen ve farklı özelliklere sahip binlerce farklı genç olarak hepimiz için ortak hazırlanmış tek bir sınava göre kaderimizin nasıl belirlenebileceğini her zaman tartıştık anne babamızla.

Bu konu hakkında hatrımdaki bir karikatürü paylaşayım. Karikatürde bir kuş, bir maymun, bir penguen, bir fil, bir balık, bir fok balığı ve bir köpek yan yana duruyor ve bu yan yana duran hayvanlardan bir ağaca tırmanması isteniyordu.

Bu anlamlı karikatürden de anlaşılacağı gibi farklı türden olan canlılar aynı kurallara tabi tutulamaz. Aynı şekilde insanların aynı kefeye koyulması, aynı şartlar altında irdelenmesi ve hayatlarını ona göre şekillendirmesi için baskı uygulanması hiçbir şekilde doğru değildir. İnsanların fikirlerini, yaşama şekillerini, dengelerini, özlerini, yani kısaca fıtratını değiştirme amacı güden her türlü düşünce dışarıdan masum gözükmekte olup insanları sosyolojik ve psikolojik olarak büyük bir bozguna uğratma ve geleneklerinden koparma çabası içersindedir. Ve ne yazık ki bu düşünceler olması gerken buymuş, insanın doğası böyleymiş gibi gösterilerek insanlara benimsetilmekte.

Feminizm ise bunlardan sadece biri, feminizmi iyi irdelediğimizde kadınlığın fıtratına yapılan bir saldırı olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Feminizm kadın haklarını korumak demek değil; kadınları bağımsız, erkeklere ihtiyaç duymayan, her konuda ve her alanda “eşitliği” destekleyen bir düşünce şekli olarak kendini tanıtır. Nitekim görünürde doğrudur da. Fakat mesele iyi incelendiğinde bu düşüncelerin kadını kadınlığından çıkarmak ve erkekleştirmek için ortaya konulduğu anlaşılır. Fıtrata yapılan “senin ne eksiğin var?” saldırısı sayesinde kadınlar erkekler gibi yaşamaya zorlanır, öyle olması istenir. Kadın narin, naif bir canlı olmak zorunda değildir hatta olmamalıdır da, o yüzden her türlü işi yapabilir. Her yerde eşitlik sağlanmalıdır. Bu ve bunun gibi düşünceler ile feminizm, kadınların fıtratını değiştirmeye yönelik sosyolojik bir savaş metodudur.

Kısacası bir erkekle bir kadın arasında olması gereken şey eşitlik değil adalettir. Çünkü bir öküz ile bir güvercinden aynı ağaca tırmanmasını isteyemeyiz fakat güvercinden çalıları toplayıp yuvayı kurmasını ve öküzden arabayı çekip buğdayları değirmene taşımasını istersek ikisi de bundan gayet memnun kalacaktır.

Neden farklı türlerin aynı kefeye konulmak istendiği düşünülmesi gereken derin ve önemli bir konu.

İzmler hakkında olabildiğince geniş düşünmek, kuru kuruya bağlanmadan amaçları nedir, ne değildir araştırmak gerek. Dünyayı böyle masum görünümlü kötü düşünceler değiştiriyor ise bu düşüncelere karşı savunmayı öğrenmek, bunları iyi araştırıp irdelemek gerek.

Biz Yaptık, Oldu

En ufak bir olayda demokrasi diye bağırarak meydana çıkıyoruz. Ama ne yazık ki o bağırarak millete duyurmaya çalıştığımız kelimenin anlamını henüz anlayabilmiş değiliz.Demokrasi diyoruz, demokrasi istiyoruz ama istediğimiz ayağımıza kadar gelince ‘Hayır, benim istediğim bu değil. Benim istediğim istediğim her şeyin olması, benim istediğim özgürlük!’ diye rengimiz değişiyor birden. Sonra bir de bakıyoruz ki; bir kelimenin sözlükte ne kadar tek bir anlamı olsa da, koskoca toplumda herkes başka başka anlamlar yüklemiş. Bu kadar farklı renkler olmasa birlikteliğin bir anlamının olmayacağının farkındayım. Benim tek derdim bu renklerle bir gök kuşağı oluşturmak yerine, görüntü kirliliği yaratmamız, hep birbirimizin önüne çıkmaya çalışmamız. Oysa hepimiz  tek tek ele alındığında ne kadar da güzeliz. Kırmızının o canlılığını siyahlarla öldürmeye ne gerek var? Veya beğenmedik diye tuvali sil baştan beyaza boyamaya.

Demokrasi için sözlükte: ‘Halkın kendini yönetmesi ya da halkın halk adına yönetilmesi.’ yazıyor. Bir diğeri de ‘İnsanın saygınlığına değer veren, kişilerin karşılıklı anlayış içinde birbirlerine özgürlük tanımalarını ve bunun için sorumluluk duymalarını birlikte yaşamanın temeli olarak alan yaşama biçimi.’ Şimdi bu iki anlamı yok sayıp ‘Demokrasi de ne demekmiş? Yaşasın özgürlük!’ dersek sizce de diğer bireylere haksızlık etmiş olmaz mıyız? Bunları söylemek zaten değil midir insanların bencilliğinin, doyumsuzluğunun en büyük göstergesi?

Demokrasi için çoğu şeyden vazgeçmiş, benliğini yitirmiş bir milletin; şimdi özgürlük için demokrasiden vazgeçmesi nasıl bir anlayış? Anlayabilmiş değilim. ‘Hep bana, her şey bana, ben ne dersem; o olur, işime gelmiyor, canım istemiyor…’ gibi anlayışları bir yana bırakıp ‘Biraz DEMOKRASİ’ diyorum. Herkesin düdüğünün öttüğü yerde gürültüden başka ne elde edilebilir? Acaba siz bulabilecek misiniz diye, düşünmeyi size bırakıyorum.

Bir klasikle bitiriyorum sözlerimi… Herkes herkesi sevmek zorunda değildir. Bu kişisel yaşantımızda, hayatın her anında böyledir. Ama herkes herkese saygı duymak zorundadır. Ve bu ne yazık ki (bir çoğu için ‘ne yazık ki’) değiştirilemez bir gerçektir. Eğer biz de bu toplumun bir parçasıysak isteklerimizi bir kenara bırakıp önce bir etrafımıza bakmalıyız. Bunun için düdükleri bırakıp diğerlerine kulak vermeliyiz. Öteki türlü saygı duymadığımız insanlardan saygı beklememizin pek de bir anlamı yok sanki…