Köşe Yazısı

SİNEKLERİN TANRISI

Uygarlığın çıkış noktası ve öğretisidir, içimizdeki iyiyi besleyip, kötüden uzak kalabilmek. Eski bir Kızılderili hikayesidir. Beyaz köpek mi yoksa siyah köpek mi kazanacak? Cevap basittir; ben hangisini beslersem!

Üçüncü dünya savaşı esnasında yaşları altı ile on iki arasında değişen çocukları taşıyan uçak saldırıya uğrar ve çocuklar, ‘ Mercan Adası’ kadar güzel bir adaya düşerler.

‘Mercan Adası’ yazar Golding’in, Ballantyne’nin yazdığı aynı isimli kitabına yaptığı bir göndermedir. Zira Ballantyne’nin tahayyül ettiği Mercan Adasına düşen üç genç Britanya’nın küçük bir örneğini başarıyla inşa ederler. Ancak ‘Sineklerin Tanrısı’ nda adaya düşen çocuklar uygarlıktan gittikçe uzaklaşırlar.

Kitabın sonunda yer alan ve  Mina Urgan’a ait olan  son söz, tüm kitabın özeti. Onun da ifade ettiği gibi ‘Sineklerin Tanrısı’ bir roman değil, bir alegoridir, yani simgesel anlamlar barındıran bir öyküdür.

Ralph, Jack, Domuzcuk, Simon ve Roger başlı başlına önemli simgeleri karşılarlar.

‘ Sineklerin Tanrısı’ basit bir okumadan daha fazlasını hak eden, zaman zaman durup düşünmeyi gerektiren ve simgesel anlamları açmayı hedefleyen bir modern klasik.

Yazıldığı tarihte, günümüzde ve gelecekte kendine kolayca yer buldu, buluyor ve bulacak Sineklerin Tanrısı. Çünkü en temel durumdan dem vurmaktadır. ‘ İçimizdeki iyiyi mi besleyeceğiz, yoksa zihinlerimizdeki ya da ruhumuzdaki canavarı mı?’

Simgeler bazen beni yorsa da genel olarak keyifli bir okumaydı. Arada başa dönüp dönüp okuduğumu dürüstçe itiraf etmeliyim. Ancak tek bir sayfasını bile anlamadan geçmek istemedim. Zira eserin hakkı bunu gerektiriyordu.

Simgelerle okumayı seviyorsanız ve üstte belirttiğim sorulara bir cevap arıyorsanız en kısa zamanda okumanızı tavsiye ederim.

Herkese keyifli ve bol okumalı günler dilerim.

Esen kalın.

OTOMATİK PORTAKAL

İyiyi ve kötüyü seçebilmek… Eylemlerde iyi ve kötü olan arasında bir tercih yapabilmek…

İnsanın iradesini elinden aldığımızda geriye ne kalır? İyiye programlanmış bir insan gerçek bir insan mıdır yoksa artık ‘otomatikleşmiş’ bir yapı mıdır?

‘Otomatik Portakal’ kitabı işte tam da bu soruların üzerine inşa edilmiş.

Anthony Burgess’ın 1960’lı yıllarda yazdığı ve en iyi eserlerden biri olarak kabul edilen Otomatik Portakal’ı bir günde bitirdim. İlk on beş sayfada kitabın içine girmekte biraz zorlanmış olsam da daha sonra, tabiri caizse kitabı elimden düşüremedim.

Sorumsuz ve şiddet düşkünü gençlik çeteleri özellikle geceleri hayatı insanlara dar etmektedir. Soygun, ölçüsüz şiddet ve tecavüz sokaklarda hatta evlerinde oturan insanların başındadır. Burgess tüm bu şiddeti Alex üzerinden anlatmaktadır.

Alex ölçüsüz şiddetin esir aldığı bir gençtir. Dört kişilik çetesinin lideridir. Uyguladıkları şiddet her geçen gün artmaktadır.

Ancak Alex’in hayatı mahkum olmasıyla yön değiştirecektir. Hükümetin uyguladığı ‘beyin yıkama’ programının ilk mezunu olacak ve artık şiddetten nefret eden bir birey haline gelecektir. Alex artık otomatik olarak şiddeti reddeden ve ‘iyi’ eylemlere programlı bir insandır.

Peki, kitaptaki rahibin dediği gibi, iyi olma hali özgür iradenin dışında gerçekleştiği için bu beyin yıkama programı ne kadar ahlakidir?

Ve Alex artık ne kadar Alex’tir?

İrade konusunu irdelemek açısından güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Burgess’ın kulladığı üslup beni etkiledi. Kitabı elimden bırakamama nedenlerimden biri de budur. ( Hatta kitabı okurken Hakan Günday ve Emrah Serbes lezzeti aldım da diyebilirim. Hatta elimde olmadan bu iki yazarın Burgess’dan etkilenmiş olma ihtimallerini bile düşündüm. )

Zaten modern klasiklerden olan bu kitabı sağlam bir psikoloji içindeyseniz okumanızı tavsiye ederim.

Herkese keyif dolu okumalar dilerim. Esen kalın.

 

 

 

 

Dogan Cüceloğlu – Mış Gibi Yaşamlar (Kitap Analizi)

Baskı Tarihi:2009

Sayfa Sayısı:352

ISBN:9789751410702

Yayın Evi:Remzi Kitap Evi

Kitabın Türü:Kişisel Gelişim,İnsan ve Toplum

Değerlendirmem:% 98,5 gerçekten mükemmel bir eser.Baş ucu kitaplarımdan birisi olmaya aday.

Benim Ruh Halim: Bu kitabı okumaktan gerçekten büyük haz aldım diyebilirim.

Neden Bu Kitap?:Dağan Cüceloğlu’nun lise yıllarında ‘Savaşcı’ adlı eserini okuma fırsatını yakalamıştım.Daha sonra kendisini Mersinde bir konferansta dinledim.Çok ama çok etkilendim kendisinden.Tabi o zamanlarda çalışmıyor ve param yoktu.Eserlerinin tamamını taki 2016 yılında aldım.Verdiğim zamanada,emeğe de ve paraya da deydi.Kendimi bu bakımdan kazançlı hissediyorum.

Konusu: (Arka Kapaktan)

Ne demek “mış gibi” yaşam?

Düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında olmayan, sözü, gözü, davranışı birbirine uymayan insanların yaşamı demek.

“Böyle insanlar var mı?” diye sorarsanız, çevrenize bir bakın! Aklı, düşüncesi çocuğuna yardım etmekle dolu olduğu halde asık yüzlü, kırıcı, ilgisiz anne veya babaları; öğretmen olduğunu söyleyen ama hiç kitap okumayan insanları göreceksiniz.

Üstelik mış gibi yaşam, insanların bu anlayışla oluşturduğu ya da işlettiği kurumlar yoluyla giderek tüm topluma yayılıyor: Vatandaşa yardım etmek için oluşan bürokrasi, köstek olmak konusunda uzmanlaşıyor; güven duymamız için oluşturulan kurumlar güvensizliğin kaynağı haline geliyor; adaleti sağlamak için yapılan yasalar adaletsizliğin düzenini sürdürüyor.

Kimimizin körleşip fark etmediği, kimimizin kanıksayıp artık yadırgamadığı mış gibi bir yaşam yaşıyoruz. Sanki kaderimiz olmuş, kuşaktan kuşağa sürüp gidiyor: Yaşıyormuş gibi görünüp de aslında yaşamamak… Ve yaşamadığının farkında bile olmamak…

Ancak, farkında olan, gözlemleyen ve irdeleyen iki kişi var! Doğan Bey ve Arif Bey sizi sohbete davet ediyorlar.

Kitap Analizim:

Kitabı okumaktan gerçekten büyük bir keyif aldım.Okurken hiç bitmesin dedim mi?Evet dedim.Yazarın duygu ve düşünce dünyasını anlamak adına;kendisinin hayatının anlatıldığı Canan Dila ile söyleşi tadında bir eser hazırlamışlar.Damdan düşen Psikolog.Bu kitabı okuyunca yazarın nedemek istediğini daha net anladım diyebilirim.Böylece şunun farkına varmış oldum:otobiyografi okumanın nedenli isabetli bir karar olduğunu.Değer verdiğim yazarların hayatlarını okumak benim bundan sonra başlıca hedeflerimin arasında olacak.Bu önemli ayrıntıyıda verdikten sonra gelelim kitabımızı irdelemeye.

Kitabın yazım dili son derece akıcı ve kendine özgün bir havası var.Daha çok ikili sohbetler şeklinde geçiyor konuşmalar.İlk başta yadırgıyor insan ama daha sonra bu sohbet havasına alışıyor.Konular irdelenirken en çok beğendiğim yöntemden yararlanılmış;örnekleme.Anlatılmak istenen konular örnekleme yöntemiyle hafızada kalıcı olmasını sağlanmış.

Kitapta elene alınan konu başlıklarını hemen görelim:

Eğitim

Kamu Hizmeti

Kadında İnsan mı?

Çevre ve Doğa Bilinci

Güvenlik

Yargıda Eşitlik

Kader Kurbanlarının Affı

Adalet

Kent,yol,bina

Trafik

Medya

Bu konu başlıklarında beni en çok etkileyen şunlar:eğitim ve adelet. Kitapta anlatılan olaylar tamamen Türkiye’de yaşanmıştır.Bunlardan iki tane örnek vermek istiyorum.İlk ki eğitim alanından.

İşini severek yapan bir kütüphane müdürü olayı anlatıyor.’Çevre ve iş sağlığı yönünden çok önemli sorunlara sahip bir ildeki üniversitenin kütüphanesi,Scandinavian Journal Of Work,Environment q Healt adlı dergiye abone olmuş.Altı ayda bir kütüphaneye gelen süreli yayınlar listesini dekanlıklara yollanmakta ev dekanlıklar da anabilim dalı başkanlıklarına yollamakta ve dekanlıklar da anabilim dalı başkanlıklarına birer kopyalarını göndermekteymişler. Ancak dergiyi okuyan bir kişi bile çıkmamış.Dergiyi rafa yatık olarak koyuyor,bir süre sonra gittiğinde derginin üzeri tozlanmış ve yatık olarak buluyormuş kütüphane müdürü.Dik olarak bırakıyor dik olarak buluyormuş.Sonunda derginin son sayısının arasına 50 dolar koymuş.Allah rızası için dergiyi karıştıran biri bulur ve ödülü alsın istemiş.Para,koyduğu sayfa içinde 6 ay durmuş ve geri almış.

Benim bu olayı okuduktan sonra kanım resmen dondu.Üniversitelerdeki bilim insanlarının durumunu net bir şekilde gösteriyor bu olay.Demek ki,gözümüzde pekde büyütmememiz gerekiyormuş bu sözde bilim adamlarını.Bu ünvanların nasıl alındığına  dair bir örenk verelim durum daha net anlaşılsın.

DLH Genel Müdürü İ.G’nin kopya tezle aldığı yüksek lisans diploması ve doktarası iptal edilmiş.Bir başkasının tezini kopyalayarak yüksek lisans diploması alan,bu diplomayla doktorasını yapan kişiye bizim ülkemizde bilim insanı diyoruz.Hoş geldin muz cumhuriyetine!

Durum ne kadar vahim anlatamam.Bu anlatılan her olay Mış Gibi olaylara birer örnektir.

Gelelim şimdi adelet mevzusuna:Türkiye’deki adalet nasıl işliyor birde ona bakalım.İlk örnek:İstabul lalelide bir otelde yangın çıkıyor ve bunun sonuncunda 41 yabancı turıst oluyor ve 8 vatandaş da yaralanıyor.Bu olayda kusuru olan otel müdürü yargılanıyor ve hapse mahkum ediliyor.Adam bir fırsatını buluyor ve tutuklanmadan önce firar ediyor.İşin daha komik yanına geleceğim.Bu adam 4 sene boyunca yakalanamıyor bunu anlamadım ama neyse anlamış gibi görüneyim.Bu adam  4 sene boyunca yakalanamadığı gibi günlük işlerini devam ettirmiş.Bomba geliyor.Gel zaman git zaman,birde bakmış RaşhAN Affı çıkıyor.Adam sonra elini kolunu sallayarak savcının karşısına çıkıyor ve ben bu afftan yararlanmak istiyorum diyor ve yasalar gereği adam bu afftan yararlanıyor.41 kişinin ölümünden sorumlu olacaksın ve 4 sene kaçacaksın işlerini normal şekilde yapacaksın ve aff kapsamından çıkacaksın.Adama gülerler be!Sen nerde yaşıyorsun demezler mi?Sonra utanmadan sıkılmadan Adelet Mulkün Temelidir de.

Sonra gelelim diğer örneğimize:Türkiyede tanımadığın bir eve giriyorusun ve evdeki bayana tecevüz ediyorsun.Yasalar gereği 7 sene ederi 3 sene.Yanlış duymadınız bunlar gerçek.Sonra yine aynı eve giriyorsunuz ve bu seferde evin çöpünü çalıyorsunuz.Yasalar gereği bu gasp suçuna giriyor ve 36 sene den başlıyor hapis cezası.Allahını severseniz bunları okuduktan sonra bu ülkede adalet kavramının olduğuna inanırmısınız?Ben zaten var olduğuna inanmıyordum bu vakaları okuyunca daha da var olan inancımı yitirdim.Resmen kafayı yedim ya.

Bu anlattığım vakalar gibi daha bir çok örnek verebilirim ;lakin bunu yazmaya vakit sizinde okumaya nefesiniz yetmez biliyorum.

Bu Kitaptan Neler Öğrendim?

Bu kitap bana neler öğretmedeki?Çevremde yaşadığım günlük olayları son derece normal buluyor ve yaşıyormuşum.Halbu ki,mış gibi kavramını iliklerime kadar ne yazık ki yaşamışım.Bu kitap bana her şeyden önce inanılmaz bir farkındalık kazandırdı.Sonra şuur ve bilincimin genişlemesinde yardımcı oldu.Olayları neden-sonuç ilişkisi içinde irdelemeye başladım.Olaylara daha hassas zeminde algılamaya başladım.Bir birey olarak sorumluluk duygumun var olduğunu anlamama sebep oldu.

Yazarın gözünden tavsiyeler:

Bu kitabı kimler okumasın?Bu kitabı,cahiller okumasın.Sonra sorumluluk duygusu gelişmemiş insanlar okumasın.Her şeyi ben bilirim ben ederim diyen insanlar okumasın.Okumadan fikir sahibi olan,mankurtlar okumasın.Elestireye açık olmayan,kendini geliştirmeye açık olmayan at gözlükleri ile mutlu,mesut yaşayan;ama yaşadığını sanan yaşayan ölüler okumasın.Hayata gelipte bir tek kitap bile okumayan ve bunla övünen mal insanlar okumasın.Siz okumayı bile hak etmiyorsunuz.

Peki kimler okusun?Yukarıda saydığım vasıfları kendi bünyelerinde barındırmayan aydın,gelişime açık,yaşamın farkındalığının, farkını hissetmek isteyen değerli okurlar okusun ve okutsun.Kensinlikle baş ucu kitabı diyebilirim.Esen kalın.

ÖZGÜRLÜĞE KAÇIŞIM

Geçmişten bugüne tarih sahnesinden sayısız yönetici ve devlet adamı geçmiştir. Sayı vermek belki imkansız ama öyle devlet adamları var ki; hem yaşadıkları çağa hem de geleceğe damga vurmuştur.

Tarihe damga vuran yönetici\siyasetçi denilince akla gelen diktatörler ya da elleri kanlı insanların çok dışında, hayatını tefekkür üzerine kurmuş, haksızlıklara insan onuruna yakışır şekilde karşı koymuş, kendini akıttığı kanlarla değil, mürekkebi ile savunmuş devlet adamlarına da ev sahipliği yapmış dünya.

Şimdi bir adam düşünün. Hukukçu… Genç yaşından itibaren İslami çalışmalar yapmış ve Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmiş. Sadece ‘Genç Müslümanlar Örgütü’ne üye olduğu için yirmi bir yaşında tutuklanmış ve üç sene hapis yatmış. Hayatını tefekküre adamış ve fikirleri yüzünden elli sekiz yaşında bu sefer on dört yıl hapis ile cezalandırılmış.

Hapishanede geçirdiği beş yıllık süre zarfında öyle notlar tutmuş ki… Hem de öyle zor koşullar altında.

‘ Edebiyat benim özgürlüğe akli kaçışımdı…’ diyor kendisi de.

Bahsettiğim büyük tarihi şahsiyet Aliya İzzetbegoviç’ten başkası değildir.

Bir gönül adamıdır Aliya… Vatanı henüz Sırp zulmüne uğramadan önce tuttuğu notlar bile aslında zulmün adım adım yaklaşmakta olduğunun birer kanıtı.

Aliya, siyasetçi kimliğine haksız yere hükümlü olduğu zamanlardan sonra bürünür. Siyasetçi olmak için fazla temiz bulsam da onu, iyi ki diyorum, iyi ki Bosna Hersek için bir umut olarak doğmuş.

Bahsettiği eserin adı: ‘Özgürlüğe Kaçışım’…

Her kütüphanede bulunması gereken bir eser ve hatta baş yapıt.

Eserde Aliya İzzetbegoviç’in, hayat,insanlar,özgürlük, din ve ahlak, siyaset, Doğu ve Batı arasında İslam’a dip notlar, Kominizm ve Nazizim, İslam hakkında düşünceler konularında tuttuğu minik notlar var.

Kendi ifadesiyle iki bin gün ve gece mahkum olmuş bir adamın dış dünyadan kendini soyutlayıp, düşüncelerini süzgeçten geçirebilmiş bir adamın tefekkürleri hepsi.

Aliya İzzetbegoviç, Doğu ile Batı arasında yeşeren nadide bir çiçek…

Öz suyunu kendi köklerinden alan ama tüm evrene yayılabilecek kadar da güçlü.

‘Özgürlüğe Kaçışım’ Aliya İzzetbegoviçin zihinsel anlamda bir kaçışı olarak kaleme alınmış olsa da, evrensel nitelikteki tefekkür eserleri gelecek her nesile bir özgürlüğe kaçış imkanı sunuyor.

 

 

 

Ruhdaşlarımız.

Rutinlerin ele geçirdiği,
Sistemin kölesi olmuş bedenlerimiz
Ve kiraya verilen akıllarlarımızla Eşref-i mahlukat olmaya zerre yakınlaşamayan ruhlarımızın ağırlı altında eziliyor gibiyiz.
Sorular soran çocukların terslendigi gibi tersliyor kalıplara girmiş zihinler bizleri.
Sorgulayan insan; kimin zaman isyankâr bir felsefeci olmakla kimi zaman kulluktan sapma eşiğinde olmakla çoğu zaman da deli olmakla itham ediliyor..kimse doğru yolu bulmak için soruların zihni bulandırabileceği ihtimalini düşünmüyor.
Ama kimse sorgulamayan bir insanın; karaya oturtulmaya çalışılan bir balıktan farkı kalmayacağını da düşünmüyor..
Ve işte o zaman insan, kendinden bir parça taşıyanlara açabiliyor savunmasız kalbini.
ben artık biliyorum ki bir yerlerde parçamızı emanet bilen ruhdaşlarımz var ve onlar bir bakıştan anlar sorularımızı ve hangi diplerde boğuştuğumuzu.

Fatma YALMAN’a ithafen..

HAYAT PENCERESİ

Hangi pencereden bakıyoruz hayata?

Hepimizin hayatında “dipteyim” “daha kötüsü olamaz” “şimdi herşey bitti” dedigimiz anlar muhakkak oluyordur.

Uykularımızın kaçtığı,gözyaşlarımızın dinmediği,bu sefer sabah olmayacak,bu yara geçmeyecek diye umutsuzluğa kapıldığımız,Ayağa kalkarsak şayet,tekrar düşmekten korktuğumuz..

Ne kadar sabah olmayacak desekte,her seferinde sabah olmuştur.

Zaman geçer ve onsuz olmaz dediğimiz insanlar artık olmasada oluyor,kaybettiğimiz şeylerin yeri bir bir doluyordur.

Aslında vazgeçilmez diye birşey yoktur hayatta. Biz sadece fazla alışmış,fazla bağlanmış,belkide haddinden fazla sevmişizdir. Yoksa,kimse mükemmel değil ve kimse vazgeçilmez değildir.

En güzelide,hiç kimseye kaldıramayacaği bir yük verilmez şu dünyada. Sadece gücümüzün farkında değiliz.

İşte pencereler buradan ibarettir. Bedel penceresi.. Herkes yaşadıgı sorun karşısında bir pencere tercih eder.

Bazen ilk hamlede doğru seçebilecek kadar şanslı değilizdir. Bazen ise,doğru pencereyi bulabilmek için yanlış pencerelerden bakarız. Seçtiğimiz her yanlış pencerenin bedelini ödemek zorundayiz. Bu pencereler insanin kaderini belirler. Kaderimiz için baktığımız pencere yanlış dahi olsa ders çıkarmayi başarabilen,daha kolay ulaşıyor doğru pencereye.

Çünkü bazen tuttuğumuz eller,yanlış ellerdir. Bir ateşten kaçarken,yanlış eller bir ateşe daha atar insanı..

Şimdi akıllarımızda kalan o soru.. Nedir doğru pencere?

Doğru pencere,avuçlarımızın içindeki umutlardır. Haydi! Kaldıralım ellerimizi.. Daha yukarı..

Başka eller tutmaya ihtiyacımız yok bizim. Doğru pencere, avuçlarımızın içinde..

Hayatta O’ndan başka hiç kimseye ihtiyacımız olmadığı kadar güçlü olduğumuz bir pencereden bakalım!

Bir umudumuz olsun!

El açtığımız,boyun büktüğümüz,bizimle aynı kudrete sahip olan değil,bizden,herkesten,herşeyden daha kudretli biri olsun..

Unutmayalım!

“Her zorluğun ardında bir kolaylık vardır.” (İnşirah-5) buyurur yüce yaradan.. Ve unutmayalım O,ol derse olur..

Avuçlarımıza umut dolması duası ile…

Ötekinin Ötekileri

Her bir kimse için diğeri ötekidir, kilikler için de, birey için de bu böyle olagelmiş. Öteki genelde iki kutuplu, bunlar birbirlerine karşıtlık teşkil ederler. Konuşulmaya değer de hep karşıtlar olur. İki karşıt birbirini besler. Bazen birbirlerini tükenmekle geçirirler zamanı.
Karşıt olmaktan uzak ötekinin anlamı görülmeye değer değil. O bir şeyin yaratıcısı görülmez. Onun üzerinden bir kimse kendi karşıtlığını yaratma imkanına sahip olmaz. O ötekinin ötekisidir.
Hep ötelenir. Aslında öteki de odur. Ötekinin ötekisi, hep Araf insanıdır. Bir tarafın besleyicisi olmaktan uzak. Bir tarafın zemini olmaktan ırak olmuş hep. O sığ sularda yüzmekten, çiğ düşlerde gezinmekten hoşlanmaz. Ondaki hayat, anlamak, anlamlandırmak üzerine.
Ötekinin ötekisine yaşam bazen zor gelir. Ötelenmekten, dikkate uzak düşmeklikten, çizgisinde sabit değilse de, hayatın değişkenliğinde, güzel yaşamaktan da uzak durmaz hiç.
Ötekinin ötekisi mahalsiz, mahallesizdir. Her mahalleye düştüğü eşit uzaklığında onu anlamanın çabasında.

Yan Masaya Kulak Kabartmak

Boş, yalnız her insanda ötekine kulak kesilmek, etrafı gözlemlemek en doğal hobi halini alır.
Bir kulağımız hep ötekindedir, ötekinden haberler nasıl acaba, neler konuşulur. Dünyalarında sakladıkları şeyler nelerdir. Merak insanı öteye taşıyan bir duygudur da. Merakı olmasaydı, belki de insan mağarasından öteye pek uzamazdı.
İşte öyle bir gün oturduğum koltukta istemesem de, kulağımın biri gözümün uçları bir çifte odaklanmıştı. Oğlan genç, tahminen yirmi beşi bulmamış, kadın ise kırkın üzerinde.
Bu hikaye nasıl başlamış, doğrusu pek bir tahminim yok. Oğlanın acemi hareketleri kadını da heyecanlandırmıyor değildi. Yine de kadın ipleri elinde tutmanın gayreti içindeydi. Erkek kısmı yükselen libidosu karşısında çaresizdir. Oğlanda bu çaresizlik, her hareketiyle yansıyordu. Yaptığı olgunca davranışlar bile bir acemiliğe evriliyor. Bu kadın için bir sorun görünmüyordu.
Kadında hissettiğim bu ilişkinin yürüyebileceği, oğlanda ise bu, libidosunun düşüşüne kadar. Bir başka ihtimal ekonomik dengeler. Bu basite alınır şey değil, yadırganır da değil. Ekonomik zorluklar düşünüldüğünde akıllıca bile sayılır.
Böyle olsa bile ilişkinin devamı noktasında sağlıklı olacağı söylenebilir mi, konusunda emin değilim. Belki de her şey bir hevese kadar devam edecektir. Bu heves evlilikle bile bitebilir. İşin uğrağında, görülen köy gibi, herkesin yolunu tercih edeceği, belki de yanılıyorum.
Eğer kulaklarım beni yanıltmadı ise, gözlerim okudukları şeylerde eminseler. Bunun böyle olacağı, ihtimal payını bırakarak.

Bir Dehlizden Yükselen İtiraz

Kendime bile itirazım, her daim canlı, öyle söylene gelen sözler artık dişimin kovuğunu bile doldurmaz olmuş.

Doğruya doğru, yanlışa yanlış gördüğüm şey, itirazımı hayli bir canlı kıldı. Hayır söze kime ve neye göre girmeyeceğim. Evet amacım biraz da kışkırtmak, polemik biraz da bizi diri tutmaya yarar.

Nedir bu doğrucu Davutluk hikayesi, hikayenin üzerinden geçen zamanı bir kenara koyuyorum. Hiç mi yaşanılan toplumda ne nasıldır görmez insan. Hemen de duyabiliyorum, toplum bize uysun itirazlarını, ha hay, Cumhuriyet kurulduğundan beri hep öyle dene gelmiş.

Evvela bir doğru var mı ki, ona doğru denebilsin. İnsan bir efsaneyi doğruluğa tahvil etmenin peşinde yaşayıp duruyor.

Gençken ne de cevval insan, akan kan damarları yırtarca, bir nehrin yatağını aşarcasına kaynıyor. Hayat verdiği örgütlerle her kaybedişte biraz daha kendisini öğretiyor.

Diyeceğim o ki doğru da yanlış bilinen şeyler değil.

Ötede başkasının yaşamını kendisine dert edineni, lakin edinen dert iradesine bir ipotek bir ahlak zabıta kıvamında, boş zamanı mı çok insanın neden işine de bakmaz da, başkasının yaşamına bu kadar didiklenir. Kaç bin yıl öncesinden de Sümer metinlerinde toplum bozulmuş, ha onların bana ne putu kimi afilli sözleri yoktu.

Gün geçer, zaman kendi deresinde bir daha akmamacasına, öyle ki dereyi de bir daha kendi olmamacasına yırtar da geçer. Hangi bozulma, yanlış ve doğru.

BEN ON DÖRT ŞUBATA İNANMIYORUM

Günün anlam ve önemini içeren bir yazı kaleme almasam olmazdı.

İlişkileri irdelemesem, vıcık vıcık olan sevgileri, aşk adı altındaki riyakarlıkları ve bir komedyenin dediği gibi ,tapu- kadastro tadında yaşanan evlilikleri taşlamasam taş kesilecektim sanki.

Tek taşının karatına, evinin tapusuna, arabasının modeline, maaşının çokluğuna, toplumdaki makamına, mevkisine göre aşkının şiddetinin ölçenlerden Allah hepimizi korusun elbette.

Allah maddeye aşık herkese bol maddeli bir hayat nasip etsin de yürekten sevenleri üzmeden az ötede oynasın onlar malları ve mülkleriyle.

Benim konum bambaşka zira. Ben yürekten bir sarılmanın kıymetini bilen, içten bir seni seviyorum demenin ne kadar büyük bir mutluluk olduğunun farkında olan , acısını hissederek ve yanında olarak paylaşmanın, sevincini ve başarısını kıskanmadan kutlayanın ve her daim yan yana yürüyebilen bir sevgi insanının varlığına inanıyorum.

Özetle ben on dört şubata inanmıyorum.

Sadece bugün değil, mümkünse her gün kutlayın sevgililer gününü…

Hayattalarsa anne ve babanızla ilgilenin, hele yaşlılarsa daha çok ilgilenin. Onlara hediyeniz ilginiz olsun.

Çocuğunuzla her gün beş dakika da olsa sohbet edin ve ona; “ben sana güveniyorum.” deyiverin. Ona hediyeniz güveniniz olsun.

Hayat arkadaşınıza varlığınızı, ona olan güveninizi ve ona olan sevginizi davranış ve tavırlarınızla gösterin. Ona hediyeniz bir insanın manevi desteği ve yoldaşlığı olsun.

Tek taşçılar ve tapu kadastrocular mı?

Dedim ya, onlar az ötede oynasınlar.

Bize her gün sevgililer günü olsun.

 

 

EDEB YA HU EDEB!!!

Yazıma Edebiyatın tanımını yaparak başlamak istiyorum. Çünkü korkarım edebiyatla uğraşanlar ya tanımı bilmiyor ya da unuttu.

“Arapça ‘Edeb’ kökünden gelen ebebiyat aslında ilm-i edeb’in bütün anlamlarını toplayan çoğul bir kelimedir. Tanzimattan sonra Türkçede tekil olarak bugünkü anlamda kullanılmıştır.

Arapçada ‘Edeb’ türlü manalar taşır. İyi ahlak, terbiye, nezaket, utanma, usul, kural… Bu anlamlar bize de geçmiştir. ” KAYNAK: Ahmet KABAKLI/ TÜRK EDEBİYATI ANSİKLOPEDİSİ

Ülkemizin maalesef kanayan yarası olan tecavüzü bence meşrulaştırma çabalarından biri olan çok vahim bir olay ve akabinde yapılan basiretsiz açıklamalar nedeniyle kaleme alıyorum bu satırları.

Kanım dondu, midem bulandı ve bir kez daha insanlığımdan utandım.

Sabah sosyal medyada bir habere rastladım. Destek yayınlarından çıkan( yayın evinin adını özellikle veriyorum, boykot edilmesi gerektiğine inandığım için) bir kitap ( yazarı ve kitabın adını özellikle vermiyorum, gereksiz reklam olmaması için) hayvan tecavüzünün konu alındığı bir sahne ile gündeme gelmiş.

Tepkiler yağmaya başlayınca, özürleri kabahatlerinden büyük şu açıklamayı yapmışlar:

Edebiyat ne yazık ki kendi kendini sansür etmeye imtina ederek gerçekleştirilebilecek bir mecra değildir.

Çoğu okurumuzun bize ulaştırdıkları kınamalarında “bu fiilin normalmiş gibi gösterildiği” eleştirisini kabul etmemiz ise hiç mümkün değil çünkü bahse konu sahnenin devamını okuduğunuzda roman kahramanı yaptığı şeyden dolayı komutanı tarafından cezalandırılmakta ve koğuş arkadaşlarınca sabaha kadar dövülmektedir.

Edebiyat sadece güzelliklerin, iyiliklerin, mutlulukların, aşkın, erdemin anlatıldığı bir alan olsaydı eğer eminiz ki rafları süslemek için elimizde mutlu masallardan başka bir şey kalmazdı. Biz yayınevi olarak hayvan sever dostlarımızın duyarlılıklarını çok iyi anlamakla birlikte yazınsal özgürlüğün ket vurulamayacak bir hak olduğunu düşünüyor ve dünya edebiyatında yüzlerce örneğine rastlayabileceğiniz bu tip çarpıklıkların teşvik edilmediği müddetçe ifade edilmesinin yazarın inisiyatifinde olduğunu düşünüyoruz.

Toplumumuzda ne yazık ki cımbızla bir ayrıntıyı çekip onun üzerinden linç kampanyası düzenlemek son zamanların en gözde eğlencesi oldu. Bir romanın içindeki küçük bir ayrıntının birkaç paragraf sonrasında ne olduğuna bakılmaksızın nefret söylemleriyle ayyuka çıkarıldığını daha önce de gördük, mesnetsiz argümanların cehalet arsızı insanların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü daha önce de yaşadık. Unutmayalım ki cehalet fanatizmi besler, fanatizm ise cehaletin biricik evladıdır. Çetin Altan’ın deyişiyle, “ilk cinsel deneyimini eşekle yaşayan” insanların azımsanamayacak bir sayıda olduğu ülkemizde, sapkınlıkların, deşifre edilmeksizin içrek bir toplumsal refleksle üstünün örtülmeye çalışılmasının, yüzleşmekten kaçındıklarımızın gittikçe daha normal kabul edilmesine hizmet edeceğine inanıyoruz.

Bu açıklamanın üzerine ne söylenir?

Ülkemin kanayan yarası tecavüzü bu denli meşrulaştırma çabası karanlık zihinlerin programlı oyunlarından başka bir şey değildir.

Kadın, kız çocuğu, hatta erkek çocuğu demeden tecavüze maruz kalan ve maalesef, rızası vardı, evlendireceğiz, hamile kalırsa çocuğun bakımını üstleneceğiz, zihniyeti ülkemizde hakimken bu neyin savunması Allah aşkına?

Kaldı ki; tecavüzün insanı- hayvanı kalmayan ülkemde, ama sonra cezalandırılıyor gibi absürt ve basiretsiz bir açıklama ile neyin pisliğini temizlemeye çalışıyorsunuz?

Evet, dünya edebiyatında hatta son dönem Türk edebiyatında böyle çarpık ilişkilere yer veriliyor. Ama böyle değil.

İki şey satar, bu sadece yazın dünyasında değil, satıştaki tüm sanat eserlerinde böyledir. Bunu biliyoruz. Ölüm ve cinsellik. Ama ölümü ve cinselliği satmanın da bir adabı, usulu ve çizgisi, hududu olmalı.

Öncelikle kafanızı kaldırın da yaşadığınız ülkeye bir bakın. Kadın programları bile evlilik kisvesi adı altında, türlü rezaletlere ev sahipliği yapıyor.

Ülkemizde tecavüzcüyü gerçekten cezalandıracak ve bu fiile niyetlenenleri caydıracak sağlam bir sistem yokken, siz edebiyatta sınırsızlığın nesinden bahsediyorsunuz?

Dar kafanız ve basiretsizliğiniz, ahlaksızlığınız için çok üzgünüm ama yaptığınız açıklamalar ve yayınladığınız rezalet kitap sadece Hayvanseverleri değil, bu ülkede korkusuzca ve insanca yaşama özlemindeki her bir ferdi teker teker ilgilendiriyor.

Yani edebiyatın tanımını unutan siz basiretsizlere diyorum ki; EDEB YAHU EDEB!!!!

Sen Olmadığın İçin

Sen olmadığın için bu şehir(de)
Üşütüyor beni,yoksa kıştan değil.Sen olmadığın için dışım sessiz…
Yalnızlığım bir kelebeğin kanat çırpması gibi,içimin şehirleri yalınayak koşuyor senli ayağın bastığı turaplara.
Şimdi belki de orda ki topraklar seni üzerinde taşıdığı için kıskandırıyor beni ve kokunun sindiği taş duvarlar bayram ediyordur yirmi dört gün…
Can’ım annem!
Sen olmadığın için şimdi bulutlar dalga geçiyor benle,güneş alaylı yüzle doğuyor üstüme ve ben ağlıyorum.Ağladığımı duyma olur mu?Sesler sağırlaşşın duymasın soğuk katreleri rüzgar da duymasın olur mu?!!
#zehraeser