Köşe Yazısı

HER İNSANIN BİR DERDİ OLMALI..

Öncelikle Merhabalar..
Söz verildiği gibi aynı konu başlık altında toplandık. Çaylarınızı alıp buyurduysanız bu satırlara benim için ne büyük nimet..Demiştik hatırlarsınız çay olmayınca biraz eksiğiz..
Bir büyüğüm evvel de bir cümle demişti ki zamanında çok aldırış etmemiştim.’İnsan derdi nisbetinde kul olur..’Nasıl yani?Bir derdim olacak bu dert beni kulluk yolunda mesafe katettiricek. Ne yalan söyleyim ki pek ciddiye almamıştım..Hatta pek ciddiye almayıp kendimce bahanelerde sıralamış durmuşum çoğu zaman..’Efendim ne derdi gülünecek o kadar konu var..’ yada ‘Eğlenecek zamanı geçirecek bir sürü mekan var’ gibi şeyler sıralayıp sonra da ‘Dertte nereden çıktı şimdi..!’ deyip hayıflandığım zamanlarda olmadı değil..
Ama tüm bu düşünceler boş israfmış meğer..Bu cümleyi yıllar sonra idrak edip anlamam için bir düşüncenin kafama bir sopa gibi inmesi gerekiyormuş.
Dert… Sanki illa hep insanın başına dışarı da ki olgulardan gelip onu buluyormuş gibi düşünüyoruz.Ama dert insanın bir parça yüreğinde saklıdır.Bir parça kendindedir.Bir parça ondandır.Nasıl mı?Hemen izah edeyim..
İzaha dilerseniz bir soruyla başlayayım..Hep gurbetlik ve hasretlik çeken gönlü hüzünlü başı biraz dertten dumanlı olmaz mı?Bence tam da öyle olur..Tamda bunun için insanlık taa evvelden bu yana ‘gurbetlik’ çektiği için dertlidir.
Mesnevi de Hz.Mevlana Celaleddini Rumi şöyle buyurmuş:’İnsan dünyada iken gurbettedir.’
Peki Kutsal olan Kitabımız Kur’an-ı Kerim ise şöyle buyurmamış mı?: ‘Asra yemin olsun ki insan dünyada hüsrandadır..’
Her insanın bir derdi olmalı ki kulluk idrakinin farkına varsın..Dostlar derdimizden korkmayın..Çünkü derdimizinde dermanımızında sahibi yanlızca ‘O’dur..
Lütfen istirham ediyorum ki..
Derdinize yüz çevirmeyin..
Sırtınızı dönmeyin..
Hatta derdinizle dertleşin..
Ve asla unutmayın ki…
‘İnsan derdi nisbetinde kul olur..
Allah’a Emanet olun..
Cuma günü görüşmek üzere inşallah..

BİSMİLLAH DERİZ HER İŞİN BAŞINDA..

Evvela ‘Bismillahirahmanirahim’ demenin erdemini yaşayayım. Bu imkanı da nasip buyuran Rabbe hamd olsun. Artık bu acizane satırlarında yazarı olan şahsımın bir penceresi var bu ahir zamanda. Ne kadar sürer beğenilir mi beğenilmez mi bilemem orası işin ‘kader’kısmı. Ama şunu biliyorum ki güzel bir dost meclisinde olduğumun farkındayım.Bu köşeyi takibe buyuracak arkadaşlardan dost gönüllerden bir ricam da şudur ki: Çayınızla buyrunuz bu köşeye.. Zira çay olmadan ruhlarda tam doymuyor kanaatimce.
Bu aciz köşede belki kırık dökük olan kelimeler duyacaksınız ama sıkıntı etmeyin ki hakikatin tam tecellesidir bu köşe.. Bu köşe hoş sohbet köşesi olacak emin olunuz.
Gönülden, hasretten, aşktan, vefadan, yani kısacası ne varsa hayata dair hatta ve hatta hoş sohbete dair ne olacaksa bu köşede yayınlamaya çalışacağım sizlere. Afilli kelimeler olmayacak belki ama yalın ve sade bir şekilde de anlatılabilir zannediyorum hakikatin ta kendisi.. Bir gönül dostu şunu fısıldamıştı bir gün kulağıma demişti ki ‘Evlat en büyük hakikatler bazen en yalın ve sade şekliyle karşımıza çıkar. Mesela ölüm.. En yalın şekilde kimisine hasreti anlatır kimisine vuslatı en güzel ve sade şekilde anlatan şeydir.’
Bende gönülden ona şu sözü vermiştim:’Gün gelirde derdimi anlatacağım bir fırsatım olursa bunu yalın ve sade şekilde anlatmaya gayret ederim..’ Sanırım bugün den itibaren bu sözü yerine getirmenin heyecanını yaşıyorum.. Rabbim daim etsin..
Çarşamba gününe kadar görüşmek üzere.. Şimdilik başlangıç faslını açtık çok şükür..
Allah’a emanet etmeden önce sizi çarşamba günü ‘HER İNSANIN BİR DERDİ OLMALI..’ diyeceğimizi söyleyeyim..
Allah’a emanet olunuz..

Proje nasıl yazılır? Sponsor arıyorum. Sponsorluk dosyası nasıl hazırlanmalıdır?

Merhaba Arkadaşlar,

Proje nasıl yazılır? Sponsor arıyorum. Sponsorluk dosyası nasıl hazırlanmalıdır?

Zamanında bu soruların cevabını birçok kez kendime sordum. Ve yaptığım araştırmalar sonucunda pek bir sonuç elde ettiğim söylenemez. Bende tam anlamıyla yardımcı olabilecek bir içerik bulamayınca bu konuda sizleri aydınlatmak istedim.

Peki, sen kimsin de bizi bu konuda aydınlatıyorsun diyecek olanlara cevabım şudur: Kendi yöntemlerim ve araştırmalarımı harmanlayıp hazırladığım proje dosyası sayesinde Türkiye’nin önde gelen kurumlarından biriyle ana sponsorluk anlaşması sağladım.

Şimdi sizlere sponsorluk dosyasını oluşturma yöntemlerimden bahsedeceğim.

Öncelikle ilk yapmanız gereken olay şu:

Kısa Tanım: Bir cümlede projenizi tanımlamalısınız. (Bir sponsor adayı yahut çevrenizden herhangi biri sözlü olarak projeniz ne diye sorarsa bu yanıtı vermeniz çok mühim. Eğer bir cümlede gayet net şekilde açıklayabiliyorsanız projeyi, karşı tarafta sizi dinleyen kişi her kim olursa olsun dikkati, ilgisi artacaktır.)

Uzun Tanım: En az 3 cümleden oluşmalıdır. (Bu genelde sözlü olarak kısa tanımdan sonra ilaveten söylenir. Fakat projeyi sponsor olacağını düşündüğünüz kurumlara göndereceğiniz zaman; uzun tanımı kullanmanızı tavsiye ediyorum. Ya da her iki tanımı da proje dosyasına ekleyip gönderebilirsiniz. Bu tamamen sizin tercihinize kalmıştır. İkisini de seçerseniz Projenin Kısa Tanımı ve Uzun Tanımı diye belirtmeyi lütfen unutmayın.)

Neden mi farklı olarak kısa ve uzun tanım yaptık, diyorsunuz.

Projeye olan hakimiyet gücünüz artar. Bazen de bir cümle ile açıklanan her şey akılda daha kalıcı olur. Böylelikle sponsoru kazanma süreciniz hız kazanabilir.

Bir tane A4 kağıdında projenin ne olduğunu anlamalıyım.

İşte buna Ön Bilgilendirme Formu diyorum.

Proje Adı: 

Proje Başlangıç ve Bitiş Tarihi: 

Proje Kısa Tanımı:

Proje Uzun Tanımı:

Projenin Web Sitesi: 

Projenin Kapsamı: 

Projeden Talep Edilen Sponsorluk Türü: 

Projenin Sahibi / Organizatör: 

İrtibat Telefon: 

İrtibat E-mail: 

AÇIKLAMA:

Sponsor olarak x* kurumunu neden tercih ediyoruz? (Özgün ve lafı çok fazla dolandırmadan net bir şekilde açıklama tavsiye ediyorum.)

Proje x* markası ile nasıl bir bütünlük sağlayacaktır? (En az 3 maddede açıklamanızı tavsiye ediyorum.)

Not: Yukarıda Proje Adından itibaren başlayan ve  Proje x* markası ile nasıl bir bütünlük sağlayacaktır? kısmına kadar ön bilgilendirme formudur. Bunların hepsini 1 tane A4 kağıdına sığdıracak bir biçimde doldurmanız gerekiyor. Önerilen yazı tipleri: 11 & 12 punto Times New Roman, Calibri.

İkinci kısım:

  • Olmazsa olmaz Proje Logosu, profesyonel hayattaki kişilerden sponsorluk istiyorsanız projenizin mutlaka logosu olmalıdır.
  • Hedefe doğru ilerlerken en ufak bir detayı es geçersen es geçilirsin bu hayatta atılan her adımın bir amacı vardır. O yüzden Projenin Amaçlarını yazmalısın.
  • Alibaba.com’un kurucusu Jack Ma sizce tek başına mı kurdu devasa e-ticaret şirketini. Tabii ki hayır. Biliyoruz ki bir proje varsa ortada bir ekip olmalıdır orada. Proje Ekibi detaylı olarak ad-soyad ve görev tanımlarıyla yazılmalıdır.
  • Aniden keyfi bir karar alarak eve yeni bulaşık makinesi aldık. Ay sonu geldi ve evdeki hesap çarşıya uymadı. Hmm. Biz bütçeyi uygulamadık yada unuttuk(işinize gelirse). Proje için Detaylı Bütçe ve Net Bütçe oluşturmanızı tavsiye ediyorum. Detaylı Bütçede başlık ve içerik verilmeli. Net Bütçede sadece başlık ve ücret belirtilmeli. Madde madde bunları sıralamanız yeterli olacaktır. Bir de şu ki en sonda toplam talep edilen ücret yazılmalıdır. Eğer ihtiyacınız olan sponsorlukta nakdi bir talebiniz yoksa ücret belirtmenize gerek yok.

Not 2: İkinci kısımda belirtilenler için herhangi bir A4 miktarı konusunda tavsiyem olmayacaktır. Çünkü her projenin kendi tarzı vardır, benim burada anlattığım sadece omurgası. Son olarak bir tavsiye daha ön bilgilendirme formunda logonuzu en üstte ortada kullanmanızı tavsiye ediyorum.

Şimdiye kadar anlattıklarımı hazırladıysanız projeniz hazır ve sponsorla buluşmayı bekliyor. Tebrikler.

Arkadaşlar umarım bu makale proje nasıl yazılır ve sponsorluk dosyası hazırlama konusunda size faydalı olmuştur. Ben burada size basit yöntemlerden bahsederek aslında proje hazırlamanın ne kadar kolay olduğunu göstermeyi amaçladım. Ayrıca, sponsor arıyorum diyen herkesi bir başka yazımda detaylı olarak bilgilendireceğim.

Takipte kalmayı ve yorum atmayı unutmayın

Sevgi ve duayla

Teşekkürler.

Top Patladı Oruç Güme Gitti

1980 darbesinden sonra malumdur ki paşalar memleketteki birçok kurum ve kuruluşa el atmışlar, beğenmedikleri her şeyi rahatlıkla değiştirmişlerdir. Bunlardan biriside diyanet işlerinin hazırlamış olduğu namaz vakitleri takvimidir. 1983 yılına kadar diyanetin takviminde temkin vakitleri yer alırdı fakat bu temkin vakitleri bir kararname ile birden kaldırıldı. Sözü fazla uzatmak istemiyorum 1970 den beridir çizgisinden hiç şaşmamış Fazilet Takvimi 1983’ten sonrada çizgisini korumuştur. Müslümanların riayet etmesi gereken temkin vakitlerini, takviminde her dönemde yer vermiş ve biz müslümanlara en sahih ve doğru bilgilerle ibadetlerimizi eda etmemiz için büyük hizmetlerde bulunmuştur. Maalesef ki diyanet ve diyaneti rehber alan birçok takvim bu temkin vaktini gözardı etmiştir. Neden bu kadar çok üzerinde duruyorum bu temkin vaktinin, arkadaşlar orucumuzu sahurdan takriben 20 dakika önce tutmaya başlayıp iftarda da 2-3 dakika geç açmalıyız temkine göre. Eğer ki buna riayet edilmez ise tuttuğumuz orucuda bozmuş oluruz yahutta meşkük (şüpheli) bir vaziyete düşürmüş oluruz. Dikkat ediniz lütfen. Bazı sualler gelebilir; o kadar tuttuk bir iki dakikadan Allah o kadar vaktimizi zayi etmez ya da neden bu kadar çok sıkısınız diye. Kardeşim benim, sen böyle düşünürsen o tuttuğun oruçtanda hasene bekleme. Azami 20 dakika daha aç kalacaksın. Sabahı geçelim en fazla 2-3 dakika. O kadar beklemişken bu temkine uymayıpta neden şüphelerin giderilmesini beklemiyorsun. Hem ramazan sabır ayıdır. O kadarda sabredemeyeceksek vay bizim müslümanlığımıza.

Fazilet Takvimi ile alakalı malumatları internet sitesinden (www.fazilettakvimi.com) kolaylıkla bulabilirsiniz. Devrimizde artık her türlü dini hükümde delil arayan, her şeyden şüphelenen kardeşlerimiz için kaynaklarıyla beraber biz müslümanların gönüllerini müsterih kılacak şekilde mühim bilgileri yazmışlardır.

Hayırlı Ramazanlar efendim.

Büyük Kayıp İnsanlık

İnsanlık; insan ırkının var oluşundan beri bizimledir. Ancak bu ırk dünya’ya geldi geleli ekosistem de dahil her şeyi bozdu..

Adem ile Havva’dan sonra neden insanlar silah yaptılar? Şimdi bana ‘korunmak için’ demeyin lütfen, kimden yada neyden korunacaklardı? Evet ekosistemin bir parçası olan hayvanları yiyerek hayatta kaldılar, peki savaşlar? Bir kaç toprak için kaybedilen canlara değdi mi? İşte savaşlar o canlar ile birlikte insanlığında sonunu getirdi..

Düşünün Türkiye de ‘su savaşı’ nedir? Suyu bol bulan bir kaç dengesizin bir araya gelin birbirlerini ıslatmasıdır, peki ya Afrika’da da mı bu iş böyle? Hayır! Orada da bir su savaşı var ancak onlar bir damla suyu kazanmak için savaşıyorlar..

Size soruyorum, en son bir insana ne zaman yardım ettiniz? Maddi algıladıysanız, insanlık vahim durumda demektir.. En son ne zaman bir insana gülümsediniz,  en son ne zaman bir insanla sağlıklı sohbet ettiniz?  Soru böyle olunca yardım anlayışı da değişir haliyle, insan ırkı tüm ırkları öldürene kadar hayatta kalır şüphesiz, peki insanlığı ne zaman öldüreceksiniz?

“Ne olurdu yani bir senede insanlık moda olsaydı.”

Ben bir Panda değilim, kitap nasıl okuyabilirim?

Kitap okumak için çok bahane üretiyorum diyorsanız; bence şuan doğru yazıyı okuyorsunuz.
Zaten sizler bu yazıyı okuyorsanız, okumayı seviyorsunuzdur. 🙂

Öncelikle yeni kitap okumaya başlayanlara tavsiyem, kendinizi öyle çok sıkmayın, yani bir anda 3-4 saat kitap okuyup kafayı yemeyin, bu arada kitap kurtlarına değil bu lafım. Onlar candır gerisi falan filan.

Üstteki resim hoşuma gittiğinden koydum. Çiçek ve Kitap. Leyla ile Mecnun gibi değil mi?

Neyse konumuza dönecek olursak; her zaman metroda, tramvayda, otobüste, uçakta, trende, faytonda kitap okuruz, size önerim düzenli alışkanlıklar makbuldür gerçeği olacak. Ne dersiniz sizce nereden başlayalım, şimdi bu yazar bize ne diyecek diye merak ediyorsunuz. Size bir sorum olacak günde; iki, üç veya dört öğün yemek yiyorsunuz, yemek yerken ortalama ne kadar zaman harcadığınızı sorsam tahmini olarak yarım saat cevabını alırım. Sizler fiziksel olarak bir doyuma ortalama yarım saat ile ulaşıyorken. Beyninizde yahut kalbinizde de açlık hissi olduğunu unutuyorsunuz.  İşte bu iki güzel organı da doyurmak için günde sadece 5 dakika kitap okumaya ayırarak başlayacağız.

5 dakikada ne yapılır? 

  • En yakın markete gidip ekmek alırım.
  • Ilık bir çayı içerim.
  • Bir dal temiz duman alırım. (Sansürlü İçerik)
  • Dostumu arar goy goy yaparım.
  • Müzik dinlerim.
  • Dişlerimi fırçalarım. (Bu önemli içerik)

5 dakikada ne yapılmaz? 

  • Evin içini temizleyemezsin. (Belki dışını temizleyenler vardır diye içini belirttim.)
  • Sabah uykusundan uyanamazsın. (yada ayılamazsın.)
  • Öğrenciysen ödevlerini bitiremezsin.
  • Çalışan biriysen iş yerine ulaşamazsın.
  • Varsa sevgiline derdini anlatamazsın.
  • Uçan arabalar piyasaya çıkana kadar Kadıköy’den Beylikdüzü’ne gidemezsin.

Şimdilik sayın okuyucu, size önerim her gün 5 dakika kitap okuyup kendinizi mutlu etmeniz olacaktır. Bazıları içinden 5 dakika nedir abi, sen bizi mi trollüyorsun der gibi, bak güzel insan sen hayatında her gün kitap okuyorsan ve düzenli bir okuyucuysan bu yazdığım yazı sana ait olmamıştır zaten. Eğer ben size 15 dakika deseydim, beyniniz zaten otomatik olarak ”uff 15 dakika mı, zaten her yerde duyuyorum bu saçmalığı diyecekti.” Ama önemli olan bir başlangıç ve bunun düzenli olması. Çünkü başarılı kalmak alışkanlık ister.

Mottomuz: Her gün 5 dakika kitap oku ve zihinde kal.

Son olarak, pandaları severim o yüzden başlıkta kullandım, sevdiğimiz canlıları koruyalım.

Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle.

Yaşayan SAMSALAR,

Ne diyordu Kafka bir kitabının ilk cümlesinde : “Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Oysa bu bir cümleden daha fazlasıydı, bir solukluk canımız olan bizlerin hayatının özeti gibiydi adeta, yaşamın anlamını sormamış sorgulamamış, nefes almak için yaşamış ve onca ağırlığın altında ezilen ruhlarımızın özeti.. Nerde kalmıştık, Efendi Gregor diyordum, yaşadığı hayat, sorumlulukları, kendisinden istenilenler ve karşılığında insan hissetme duygusunu kaybeden bir beden. Kimsenin anlamadığı yahut anlamayı dahi istemediği bir böceğe dönüşünün kısa ve öz hikayesi tüm çarpıklığıyla karşımızdaydı. Sonra mı ne oluyor? ..ve Gregor SAMSA ölüyordu. Büyük bedeniyle çevresindekilerin küçük hesaplarına karşı koyamayarak yalnız, yorgun ve bir başına ölüyordu. Efendi Gregorlar yok mu artık? Bilakis eskisinden daha çok ve eskisinden daha ağır yüklü olan onlarca Gregor Samsa yaşıyor.. Sabah kalktığımda aynadaki suretimde, kalabalıklara karıştığımda uyku mahmurluğunu üzerinden atamamış otobüs şoföründe, sabahın nurunda okul yolunda olup dünyaları sığdırmak için uğraştığı sırt çantasını taşıyan 8 yaşındaki küçük Mehmet’ in omuzlarında, vatan adına millet tarafından hadsiz davranışlara maruz kalan yurdumun polisinin bakışlarında, rutine bağlayarak az etti ki hayatımı satmamı isteyecek müdürümün yüzünde, eve geldiğimde her gün biraz daha yaşlanan pederimin çökmüş bedeninde ve birçoklarında gördüğüm siluet, Gregor Samsa’nın iki ayaklı hali gibiydi. Aylar öncesinde benim için sadece kitap karakteri olan Efendi Gregor her an benimle ve hayatımın akışındaydı artık.

KADINLAR KADINLARIMIZ..

Kadınlar kadınlarımız…

Öldürülmedi mi? namus denilen kavramlar için.

Oysa; bacakların arasında aradığınız namus kavramı, sadece kadınlar için değildi..

Namus kavramı, insana yüklenebilecek bir kavramdı.

Bir kadının bedeni, ondan başka herkesin bedeni olmuştu.. Namus kavramı uğruna.

Namus kavramınızı, sığdırdığınız bacak aralarına, dekoltelere, peki soruyorum size.

Öldürdüğünüz kadınları nasıl sığdırabilecek-siniz olmayan vicdanınıza…

Kadın; anadır, yardır, dosttur, arkadaştır, yücedir.

Bunca yüce anlamlar yüklenebilen kadınlarımız, ölmek için mi vardı?

Bazen sizi tatmin edecek bir obje, bazen kullanıp atabileceğiniz bir bez parçası, olarak gördüğünüz ve o kıt beyninizde defalarca birlikte olduğunuz kadınları, neden namus kavramınız uğruna öldürdünüz?

Sözlerime yaşadığım coğrafyadan bahsederek devam etmek istiyorum.

Kadın olmak ve doğuda kadın olmak…

Zordur doğuda kadın olmak..

Adını bile bilmediğiniz biri ile kardeşisiniz uğruna berdel ile evlenmektir..

Hiç görmediğiniz birinin koynunda umutlarınızın yok oluşudur..

Sevmek yasaktır doğuda,özlemek yasak…

Çünkü; Kadınsın sen!

Bazı sorular cevapsız oldukları için mi vardı?

Bilemiyorum, soruyorum ama..

Nasıl olur da kadını namusum diye yaşatan da ,öldürende aynı kişiler olabiliyordu..

Kokan ağzı ile yatağına giren, hiç sevmediğinden birinden çocuklar getirmekti dünyaya..

Sevgisiz, sevdasız, eksik çocuklar..

Bir erkek olarak hep utandım.

Çünkü bunu yaparlardandım ve bu çarkın içinde bende  vardım.

Bu çarkın içinde, ses çıkarmayan herkes vardı oysa..

Yazdıklarım ile insanlarımı kötülemiyorum, öz eleştirimi veriyorum belkide.

Kötülemiyorum ama soruyorum.

Sahi bir kültür, bir töre nasıl olur da sevdanın önüne geçebilirdi..

Oysa sevda maddeden çok ruhani değil miydi?

Ruhu bile olmayanlar, nasıl olur da alırdı kadınların ruhlarını namus kavramı uğruna…

Yaşayan ölüler derlerdi bu kadınlara bizim oralarda ve yas tutulmazdı yaşayan ölülere.

Yazdıklarım deniz de bir damladır belki de, fakat her damla bir gün birleşmez mi deniz ile?

Sözün özü güneşten önce doğan kadınlarımız, güneş batmadan önce öldürüldüler…

Sahi neydi bu namus kavramı?

Para ile alınıp satılan bir şey mi?

Ne olduğunu bende anlayamamıştım ama, ölümler vardı biliyordum.

Ölümler…

Kanlı çarşaf görünce gururlanan, erkek çocuk olunca gurur ile yürüyen insanların olduğu coğrafyada kız çocuklarının ölümünü görürken, küçük yaşlardaydım.

Ortamda köpeği ölmüş bir çoban sessizliği vardı..

Kocaman erkekler, saçları yeni örülecek kıvama gelmiş bir kız çocuğunu öldürüyordu..

Kokuyordu coğrafyam, en kötüsünden..

Ölen kara kaşlı çocuğa, bir toka vermek isterdim.

-Bak bu toka senin örüklerinin  kelepçesidir.

sarıl örüklerine kaptırma..

İnandığım tüm doğrular adına söz vermiştim.

Yazacaktım erken ve ergen ölen bu çocukları yazacaktım, yaşatacaktım birilerinin yüreğinde..

Ve sonra..

Her gece karartırken içimi, dış görünüşümü düzelttim.

Şimdi içimdeki karanlıkları yazıyorum, yollarınıza aydınlık olsun diye..

Ne yapmalıydı peki bunu yapanlara..

İsterdim ki kelimelerime asmak.

70’lik bir erkeği 17’lik bir kız çocuğuna dokunurken boynundaki muska ile boğmak gerek.

Sıratı bu köprüde kuracaksın mesela..

Yakmaya başlayacaksın sakallarından..

Ben sözümü tuttum yazdım.

Berivan, Ayşe, Zeynep, Buse ve niceleri..

Yazdım ve yazacağım güneş gözlü kız çocukları, güneş her doğduğunda sizi hatırlarım….

Biz KARDEŞİZ!

Biz eğrisi, doğrusu, yanlışı, kötüsü, iyisi neyse biz bu milletin çocuğuyuz. Hatta zaman zaman kendime kızdığımda şunu söylüyorum; ‘En iyiler, en güzeller, en doğrular gitti; geride kalanların çocuğuyuz’.

Bizler çok hata yaptık; aslımızın hakkını veremedik. Ama ben yine inanıyorum ki bu ülkenin, bu toprakların, bu coğrafyanın çocuklarında 21. asır ayağa kalkacak! Bunu zerre hamaset duygusu katmadan, tüm inancımla söylüyorum. Ben bu ülkenin, bu coğrafyanın çocuklarına inanıyorum; halkına inanıyorum, insanına inanıyorum. Ülkem varlık içinde. Asil bir ecdadın çocuğuyuz ama biz birbirimizi yemekten, ötekileştirmekten, şu varlık ve şu rahatlık içerisinde bir şeyleri kaybettik…

Siz büyükler çocuklarınıza kendi değerlerinizi veremediniz! Buyurun izleyin televizyonları! Neyi izleyecek de bu nesil neyi örnek alacak da sana ne verecek? Anadolu da bir laf vardır; ‘Ne ettin elime ne süreyim yüzüne’.
Ne verdin ki ne istiyorsun?
Biz kardeşiz, biz bir araya geldiğimizde Çanakkaleler geçilmedi kardeşim!
Biz bir araya geldiğimizde Kurtuluş’ta destanlar yazdık!
Sarıkamış’ta destan yazdık.
Biz, asil bir milletiz.
Allah aşkına birbirimizi yemekten, şu partili; şucu bucu olmaktan kurtulalım. Bu vatanın toprağında bir evlat olmanın biraz da haklı gururunu yaşayalım.

Yarına dair ne bekliyorsun, herkes herkesten şikayetçi… Yahu sen ne yaptın?
“Karanlığa küfredeceğine bir mum yak!” diyor Montaigne.
Bırak küfretmeyi, bırak internette ona buna yazmayı, klavye delikanlılığı yapmayı. Yüreğin varsa ad koy; ortada adın yok altta bir sürü mesajın var. Ne yazık ki bugün devrin en büyük sıkıntısı: Bilgisi yok; fikri var herkesin!

DÜŞÜNCELERİ YAKALASAK DA MI YAZSAK?

Bugünlerde severek okuduğum bir kitap için kurdum bu tekerleme gibi başlık cümlesini.

Düşünceleri yakalayabilir miyiz? Yakalarsak yazabilir miyiz? Yazarsak karakterimizin zihnini izleyebilir miyiz?

Endişelenmeyin, karmaşık gibi görünen bir başlangıca rağmen aslında basit, çok basit bir teknikten söz edeceğim; Bilinç Akışı tekniğinden…

Tekniğin kavram anlamına baktığımızda şöyle bir tanım ile karşılaşıyoruz:

“Öykü, roman ve benzeri yazınsal türlerde insanı, düşüncelerinin dümdüz, zamansal ve mantıksal akışı içinde değil, iç dünyasının, bilinçaltının gerçekliğiyle yansıtma ereğini güden, iç konuşmalara, biçimbozumlara dayalı anlatma yolu.” (Google)

Bugünlerde Virginia Woolf’ un ‘Dalgalar’ isimli kitabını okuyorum. Geçen yaz da Oğuz Atay’ dan Tehlikeli Oyunlar’ ı okumuştum. Her iki eser de, Bilinç akışı tekniğinin en önemli örneklerinden.

Eserlerde dikkati çeken kahramanların iç dünyalarına geçiş yapabilmemiz. Günlük hayatta düşüncelerimizi biraz takip edersek anlayacağız ki; düşüncelerimiz belli bir mantık ya da kronolojik zamanda ilerlemiyorlar. Genelde, eğer bir konuya odaklanmamışsak, sıçramalar şeklinde düşünüyoruz. Teknik de tam olarak buna dayanıyor zaten. Belli bir mantık sırası ya da kronoloji gözetmeksizin akan düşüncelere misafir oluyoruz.

Okurken zaman zaman zorlayıcı olmasına rağmen okuduktan sonra lezzet bırakan bir teknik.

Biraz araştırma yaptığımda tekniği pek çok yazarın kullandığını gördüm. Türk edebiyatında Recaizade Mahmut Ekrem, Peyami Safa ve Tanpınar, Adalet Ağaoğlu, Orhan Pamuk, Leyla Erbil ve elbette Oğuz Atay….

Dünya edebiyatında ise James Joyce ve Virginia Woolf başı çeken isimlerden.

Olay örgüsü karakterlerin zihinlerinden geçen düşüncelerle örülüyor. Ancak tıpkı günlük hayatta olduğu gibi… Düşünceler akan bir nehir misali, mantık ve zaman sıralamasından yoksun.

Düşünceleri takip etmek ne kadar zorsa, bu türü okumak da o denli zor ancak zevkli.

Belki bir gün ben de düşüncelerimi yakalayıp yazarım. 🙂

Esen kalın.

 

TEK ADAM

‘ Nereye gitsem bana, kendinizden bahseder misiniz?, diyorlar. ‘ Ben’ kelimesinden nefret ederim. Boş kamışım. Allah üfler ben söylerim.’

Sizce bu sözler kime ait?

Haydi düşünün biraz. Bu sözleri sarf eden kişi ne işle meşgul olabilir? Hayatını ne ile geçirmiş olabilir?

Sanatçı mıdır? Yazar? Oyuncu?

Din insanı mı?

Yoksa bir bilim adamı mı?

Bu sözler 1963 yılında elli yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına henüz yirmi sekiz yaşındayken kazandırmış ve dünyanın en genç profesörü unvanını almış Türk Einstein’i Oktay Sinanoğlu’na ait.

Az önce oturdum bulabildiğim tüm kaynaklardan hayatını taradım Büyük Bilim İnsanının.

Yetmiş altı yıllık ömre sığdırdığı başarıları ABD, Japonya gibi lider ülkeler tarafından defalarca ödüllendirilmiş, kendi ülkesinin de taktirine mazhar olmuş bir bilim ve tefekkür insanı…

Başarı kelimesi yaptıklarını anlatmakta yetersiz kalıyor ya benim kelime haznemde daha büyük bir kelime yok onu anlatmak için.

Hem dünya insanı hem de memleketinin… Dünya vatandaşlığını ve kültürünün milliyetçiliği aynı potada eritebilmiş ve sunabilmiş tek adam…

Dünyaya faydalı, kendi kültürüne, diline aşık tam bir tefekkür insanı…

Şu anda bunları yazarken endişe içindeyim. Çünkü buraya ne yazarsam yazayım onu asla tam olarak anlatamayacağım.

Onun kadar büyük işler başarmış ve dünyaya hizmet etmiş, aynı zamanda kendi kültürünü ihmal etmeyi bir yana bırakın sevgiyle yaymış ve aynı zamanda ‘ Ben’ kelimesinden nefret edecek kadar da enaniyetini yenebilmiş başka biri var mı acaba ‘Dünya’ denilen macera adasında?

İşte onun için sanırım Oktay Sinanoğlu tek adam.

Rahmet ve saygıyla…

 

 

 

 

 

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK

Psikologların ve çocuk yetiştirme sanatı uzmanlarının görüş birliğine vardıkları çok önemli bir nokta var; Çocuğa ne yapacağını söylemeyin. Onun yapmasını istediğiniz şeyi siz yapın.

Kitap okuma alışkanlığı kazanmasını canı gönülden istediğim evladıma bir dönem kitap okuması için baskı yaptığımı şimdi utanarak itiraf ediyorum. Bir noktada kendimi yakaladım ve asla çalışmayacak bir metot ile kızımı kitaplardan iyice soğuttuğumu fark ettim. Tabletini, telefonunu bırakıp kitap okumasını istemekten vazgeçtim. Onun yerine o onlarla uğraşırken ben kitabımı alıp onun yanına oturdum ve keyifle, hissederek okudum.

Bir süre sonra onun da benimle beraber kitap okuduğunu gözlemledim.

Şimdi iş öyle bir noktaya vardı ki; o bana kitap tavsiyeleriyle geliyor.

En son tavsiyesi ise; ‘Çizgili Pijamalı Çocuk’ oldu. ‘ Filmi de varmış anne. Sen de okusan sonra beraber filmini izlesek.’ dedi.

Kıvanç doldum. Sevinçten havalara uçtum. Kitabı hemen okumaya koyuldum.

Okudukça sevdim, okudukça hüzünlendim.

Kitap dokuz yaşında bir çocuğun gözünden, tel örgüleri, ötekileri, otoriteyi, arkadaşlığı, keşif aşkını ve savaşı anlatıyor.

John Boyne, dokuz yaşında bir çocuğun anlamlandıramadığı dünyayı başarılı bir şekilde aktarmış. Bence bu kitabı, salt çocuk kitabı olarak nitelendirmek yetersiz kalıyor. Zira kitapta biz ‘yetişkinler ‘için de pek çok şey var.

Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Hiç birimiz için ‘öteki’ yoktu. Her şeyi basitçe ele alıyorduk. Basitliği unuttuğumuz gün olanlar oldu.

Çocuk gözünden karmaşanın basit yorumunu okumak isteyen herkes ‘ Çizgili Pijamalı Çocuk’ u okumaya davetlidir.

Basit yaşamak ve basit düşünmek biz ‘yetişkinlerin’ unuttuğu en büyük erdem. Keşke hatırlayabilsek!

Esen kalın.