Mustafa Kutlu, Kapıları Açmak,2007,İstanbul
Küçük bir kasabada başlayan hikaye.Zeytin ağaçları, tarım yapılan tarlalar, su çeşmesi, bir meydan kahvesi, bir türbe ve hazire.
Yazarın üslubu ve hikâye hızla akıp gidiyor. Zehra karakteri etrafında şekillenen olay örgüsü; nahif, kırılgan ve karşılıksız kalan bir aşkın karakteri kadere boyun eğmeye sevk edişini bize adım adım gösteriyor. Zehra’nın en güvendiği kişi olan abisi tarafından bir hırs uğruna karanlığa terk edilişi; güvenme duygusunu sorgulatıyor. Olayların gelişimi ile Zehra’nın serüveni, toprağını bulamayan her fidan/tohumun bir toprakta kök salma mücadelesine dönüşüyor. Bu süreçte karakter değişiyor ve dönüşüyor. Bulanmadan, bozulmadan verilen bir hayatta kalma mücadelesi…
Empatiden uzak bir toplum yapısının ötekileştirmesi, dedikodunun yıkıcılığı, yangına körükle gidip, yangından kendisine malzeme devşirmesi âdete günlük yaşamın keşmekeşi olan durumlar bize sunuluyor.
Zehra’nın iyiliği, sadeliği, köklerine ve değerlerine sahip çıkması, çalışkanlığı ve kararlı duruşu ile kötülüğe boyun eğmemesi hikâyenin her bölümünde hissettiriliyor. Sahiplenme ve cesaret ile kapıların açılacağı vurgusunu seziyoruz.
Nihayetinde sese ve nefese hasret bir yalnızlık, özlem;tamam olamama durumu. Soğuk ve kimsesiz koridorlar….
Durdu AKDEMİR İNCE @ASUDEBAHAR 07.06.2021
Kitap İncelemesi
Delilik ve Deha
Satranç, ilk cümlesinden itibaren içine çeken, kurgusu mükemmel; arka planı derinlik içeren bir solukta okunabilen sürükleyici bir kitap. Satrancın spordan öte yaşamın kendisi olduğunu hissettiğiniz, insanın duygusunu değiştiren dönüştüren bir süreci ortaya çıkardığını görüyoruz. Zaaflarınızın rakibiniz için nasıl bir avantaja dönüştüğünü fark ediyorsunuz. Soğukkanlı bir şekilde düşünceyi yönetebilen oyuncunun hamlesinin başarıyı getirdiğini fark ediyorsunuz.
En zoru da insanın kendisiyle oynamayı başardığı parti. Kendini egale etmek ya da geçmek için dehanın delilikle dans etmesi gibi. Ve her zaman içine girdiğimiz çıkmazdan bizi kurtarabilecek bir elin ya da sesin var olması.
İnsanın sonsuz bir yalnızlıkla yüzleşmesi, hiçlik duygusunu iliklerine kadar fark edebildiği bir mahrumiyet ve engellemeye şahit olduğunuz; hayatta kalabilmek, düşünceyi diri tutmak için verilen amansız bir mücadeleyi heyecan ve merakla okuyabildiğiniz, her yaş grubuna hitap eden bir kitap.
Mümkün mü sevincini bulmak?
Mustafa Kutlu(2019) Sevincini Bulmak,(İstanbul, Dergâh yayınları 296sayfa)
‘Sevincini Bulmak’ Mustafa Kutlu’nun kaleminden ortaya çıkan bir hikâye kitabıdır. Hikâyede yer alan karakterlerin en ince ayrıntısına kadar tanıtılması, olay ve kişiler arasında kurulan bağı kuvvetlendiriyor. Anadolu kültürünün zenginliğini ve güzelliğini her yönüyle karakterler üzerinden de ele alarak şehir hayatının keşmekeşini farkediyor; zaman ve zeminle birlikte inanç, ideal, dava ve yaşamın değişim-dönüşümüne şahit oluyoruz.
Mümkün müdür sevincini bulmak?
Mustafa Kutlu’nun dört kadın karakter üzerinden bizi kendimizle hesaplaşmaya çıkardığı bir kitap ‘Sevincini Bulmak’.Anadolu ile İstanbul kültürünün bozulmamış dokusunu aşama aşama tadıyor ve yaşıyoruz. Her bir karakterin incelikle tanıtıldığı bölümlerde; zamanın değişimi ile dava ve ideallerinde değiştiğini fark ediyoruz. Suna’nın müzmin bekârlığında günümüz gençliğinin psikolojik ve sosyal sorunlarının tahlillerini görebilirken; Elif’in heyecanlarında bir döneme damgasını vuran başörtüsü mücadelesinin özveriyle savunulmasını ve dayanışma örneğine tanık oluyoruz.
Bazı bölümlerde inanç-amel mücadelesini okurken, içinden geçtiğimiz bu süreçte eyleme dönüşmeyen bir iman bağının toplumun genelinde ortaya çıkan bir sorgulama olduğu fikrine ulaşabiliyoruz. Biraz daha dünyevileşmiş bir din algısı ve dini yaşamın ,topluma sirayet etmekte olan bir sorunsala dönüşümü muhtemel bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Suna’nın Tanpınar üzerine yaptığı çalışmalara kendisini kaptırdığı bir zamanda aniden karşısına çıkan bir aşk serüvenine tanıklık ediyoruz. Bu süreçte onlarla birlikte İstanbul’un tarihi ve dini mekânlarını gezerken, anlam arayışlarıyla birlikte bizde adeta keyifli bir rüzgâra kapılıyoruz.
Bazen bulmak yetmiyor. Neyi, nasıl bulduğun da önemli. Bu serüvende karşımıza çıkan her insanın ya da nimetin doğru bir liman mı olduğunu sorguluyoruz? Sonunu ve sürekliliğini kestiremediğimiz; ilgisizlik, kibir, mesafe gibi nedenlerden dolayı bitiveren bir aşkın sonunda.
Suna karakteri kadar bizde yaşıyoruz ayrılık acısını, toplumda elde edilen statülerden vazgeçişin burukluğunu. Bazı aşamalarda mahalle baskısını hissediyoruz iliklerimize kadar.
Suna’nın şehirden uzaklaşıp köy hayatının sakinliğini, doğallığını seçtiği aşamada, çalkantılı yolculuğumuz bir sükûna uğruyor. İnsanın, en nihayetinde huzurdan bile bunalıp huzursuzluğa meylini fark ediyoruz. Son sayfalarda yazarın okurla sohbetinde sevincini bulmanın okura bırakıldığını görüyoruz.
Her bölümü ayrı bir sevinci anlamaya ve sorgulamaya yönelten, bitmeyen bir yolculuk, keyifle devam eden bir serüven tadında.
Durdu AKDEMİR İNCE/@Asudebahar
HERMANN HESSE / BOZKIRKURDU
HERMANN HESSE / BOZKIRKURDU
#okudumbitti
Hesse’yi Rosshalde ile tanıyıp hayran kalmıştım kalemine, sonrasında Siddhartha ile hayranlığım arttı. Bozkırkurdu ile arşa çıktı😍 Hesse’nin o kadar güçlü bir kalemi var ki; tanışmayanlar çok şey kaybeder.
•
Kitaptaki ana temalar bireyin içerisinde yaşadığı çatışmalar-kopukluklar ve yalnızlık. Ana karakterimiz Harry kendi kişiliğinde hem insan hem de kurt olduğunu düşünüyor. Bazen insan yönü ağır basıyor, bazen de kurt. Bazı zamanlar ise insan ve kurt tarafı gayet güzel geçinip gidiyorlar☺️ İlk başlarda benliğinde iki tane kişilik (insan&kurt) Harry, sonrasında okuduğu bir yazıdan sonra her insanın aslında içince onlarca, belki de yüzlerce kişilik barındırabileceğini öğrenir ve kendisinde de böyle bir durum olacağını düşünür. Aslında hepimizin içinde farklı kişilikler var, yaşadığımız durumlara verdiğimiz farklı tepkiler de bunun kanıtı bence.
•
Thomas Mann, Hesse’nin bu eseri için; “Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken -bilinçli ya da bilinçsiz- yaşamı kaçıranların ‘maktul’ yerine ‘fail’ konumuna geçtiği unutulmaz bir anlatı.” demiş. Bilenler bilir benim Thomas Mann hayranlığımı. Bozkırkurdu için bu sözleri söylemesi çok değerli. Edebi açıdan doyurucu bir kitap arıyorsanız eğer, bu eseri sizlere şiddetle tavsiye ederim. Kitaplarla kalın 🧡
Alıntılar:
📚”Yaşamamızın nedeni ölümden korkmamız, sonra da onu yine sevmemizdir; özellikle ölümün varlığından dolayı elimizdeki birazcık yaşam bazen kısa bir süre işte öylesine güzel ışıldayıp durur.”
📚”Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman, asıl insanların elinde ise hiçbir şey.”
📚”Yaşamda zaman diye bir şey aranmaz; sonsuzluk dediğimiz yalnızca bir an’dır.”
📚”Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada bulunduğumuzu anımsatır.”
DOSTOYEVSKI / SUÇ VE CEZA
Belinski İnsancıklar’ı okuduktan sonra çok beğenmiş ve şu sözleri söylemiş: “Bundan önceki bütün edebiyatı gölgede bırakacak bir deha ile karşı karşıyayız.” Gerçekten de Dostoyevski okurken aldığınız o edebi hazzı çok az yazarla alıyorsunuzdur. Şahsen benim için bu böyle. Suç ve Ceza’yı lisedeyken okumuştum ve daha bilinçli bir şekilde tekrar okumak istemiştim, iyi ki okumuşum.
•
Dostoyevski 1847 yılında ütopyacı sosyalist Petraşevski’nin grubuna girmiş. Orada bir araya gelip yazdıkları yazı ve şiirleri okuyorlarmış. Toplantılardan birinde Dostoyevski Moskova’da eline geçen ve gizli olan Belinski’nin Gogol’e mektubunu okumuş. Sonrasında ise tutuklanmışlar ve idama mahkum edilmişler. Son anda bağışlanmışlar, Dostoyevski’nin cezası dört yıl kürek, beş yıl da sürgüne çevrilmiş. Cezası bitip de tekrar Petersburg’a döndüğünde yazmaya devam etmiş ve haliyle yaşadığı şeyler eserlerine yansımış.
•
1866 yılında yayımlanan Suç ve Ceza, o dönemin Rusya’sını çok güzel yansıtmakla birlikte toplumdaki acıları ve eşitsizlikleri de yazar eserinde çok güzel işlemiş. Zaten kitabı okurken de dikkatimi en çok çeken şeylerden biri yazarın sürekli acı ve üzüntünün yaşamın birer parçası olduğu ve kaçınılmaz olduğunu dile getiriyor olmasıydı. Düşündüğümüzde yanlış da sayılmaz çoğunluk için…
•
Suç ve Ceza bence mutlaka okunması gereken klasiklerden. Kitabı okumayan birisi bile baş karakterin Raskolnikov olduğunu bilir, aşağı yukarı kitabın konusunu da bilir ama bu eseri tadına vara vara okumanızı tavsiye ederim. Emin olun içerisinde duyduğunuzdan çok daha fazlası var.
GEORGES PEREC / ŞEYLER
“Önce para kazanmayı seçen, gerçek tasarılarını zengin olacakları zamana, daha ileriye saklayan insanlar pek haksız sayılmaz. Yaşamaktan başka bir şey istemeyenler ve en büyük özgürlüğe yaşam adını verenler, salt mutluluk peşinde, arzularını ya da güdülerini doyurma, yeryüzünün sınırsız zenginliklerinden hemen yararlanma peşinde koşanlar her zaman mutsuz olacaklardır.”
•
•
Roman 60’lı yılların Fransa’sında geçiyor. Jerome ile Sylvie, 20’li yaşlarda, hayatta arzu ettikleri şeylere özgürlüklerinden feragat etmeden ve çok çaba sarf etmeden sahip olmak isteyen ve zamanla bunun aslında mümkün olmadığının farkına varan mutlu bir çift. Kitapta sıkça nesneler ve kişiler üzerinden toplumsal eleştiriye şahit oluyoruz; zenginlik, orta sınıf insanın sahip olmak istedikleri, insanların sahip olduğu eşyalar ve servetler… Kitap her ne kadar ince olsa da dili ve konusu gereği içeriği çok zengin bir kitap. İlk kez Perec okudum ve sonrasında başka kitaplarını da okumayı düşünüyorum çünkü üslubu çok farklı geldi bana. Mesela; kitapta karakterlerin herhangi bir diyaloğu yok, olaylar sıradan kitaplarda olduğu gibi anlatılmıyor. Ne demek istediğimi sadece okursanız anlayabilirsiniz, size tavsiyem hemen ekleyin kitap alışveriş listenize 💙 Perec aslında 60’lı yıllarda geçen bir romanla şimdiki zamanda bile geçerli olan bir konuyu eleştirmiş; insanların mutluluğu nelerde aradıkları ve belki de yanlış yerde aradıkları için bulamadıkları, kafamızdaki mutluluk kavramı, hayattaki isteklerimiz ve arzularımız…
OSCAR WILDE / DORIAN GRAY’İN PORTRESİ
“Hayatın bir sanat olduğunu kabul eden bir insanın beyni, bir süre sonra kalbinin yerini alır.”
•
•
Dorian Gray’in Portresi yazarın tek romanı ve benim de ilk Oscar Wilde kitabım ☺️ Kitap o kadar sürükleyici ki okurken bitmesin istiyorsunuz. Üslup, dil zenginliği, karakterlerin harika bir şekilde işlenmesi, altı çizilesi müthiş cümleler ve daha fazlası bu kitap için söylenebilecek bir çok cümleden çok daha azı… 1881’de yazılan bir kitabın günümüzde hala bu kadar etkili olması bile başarıyı gösteriyor. Asırlar sonrasına bile ışık tutmaya devam edecek bir eser. Mutlaka herkesin kütüphanesinde yerini almalı…
•
•
•
Kitabın konusuna gelecek olursak; Dorian Gray herkesi kendine hayran bırakan güzelliğine sahip, bakanın defalarca dönüp tekrar baktığı genç bir adam ve Basil Hallward ise bu güzelliği keşfetmiş, portresini yapmak isteyen başarılı bir ressam. Dorian’ın güzelliğine o kadar hayran kalmış ki Basil Hallward sürekli onun portresini yapmak istemiştir ve en son yaptığı Gray’in portresi tam bir şaheser olmuştur. Öyle ki Dorian Gray bile bu portre sayesinde kendi güzelliğinin farkına varmıştır. O anda kendisinin yerine bu portrenin yaşlanmasını dilemiştir. Nihayetinde dileği gerçek olan Dorian Gray her zaman genç kalmış ve hayatı boyunca işlediği günahlar ve yaptığı tüm kötülükler bu portreye yansımıştır. Dorian bir nevi, güzellik uğruna ruhunu ve vicdanını satmıştır. Bunu her ne kadar geç de olsa kendisi de fark etmiştir ama artık olan olmuştur. Seneler geçmiş olmasına rağmen yaşlanmayan ve güzelliğini koruyan Dorian artık aynaya bakamaz duruma gelmiştir. Aynaya bakarken kendisine nefretle bakar duruma gelmiştir çünkü artık sadece dış güzelliğini değil, yaptığı felaketleri görüyordur aynaya bakarken… Hayatının mahvolmasına sebep olan güzelliğe tiksintiyle bakar duruma gelmiştir.
Kitapla kalın💙
ARTHUR SCHOPENHAUER / MUTLU OLMA SANATI
Aristoteles demiş ki; “Mutluluk kendine yetenlerindir.” Kitabı okurken bir çok yerin altını çizdim, bunlara dipnotlar da dahil… Ama en çok hoşuma giden bu cümle oldu diyebilirim. Çünkü gerçekten eğer bir insan tek başına da vakit geçirmekten hoşlanıyorsa, çevresinde sürekli insan olmasına ihtiyaç duymuyorsa; o insan mutludur, kendisini seviyordur. Ne mutlu bu yetiye sahip olanlara diyerek biraz da kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitap 45 adet Hayat Kuralından oluşuyor. Her bir kuralı üzerinde düşünerek ve sindirerek okudum. Bir kuralı derinlemesine düşündükten sonra diğer kuralı okudum. Altını çizdiğim ve çok beğendiğim görüşlerin hepsini buraya yazmam imkansız. Defterime yazdım sayfalar tuttu, siz düşünün artık🤷🏻♀️Bence herkesin kitaplığında bulunması ve arada açıp okunması gereken bir başucu kitabı Mutlu Olma Sanatı. Kitaplarla kalın🤍
•”En büyük mutluluk kişiliktir.” West-Östlicher
•”Mutluluk kolay değil: İçimizde bulmak çok zor, başka yerde bulmaksa imkânsız.” •”Her şeye boyun eğmek istiyorsan akla boyun eğ.” Seneca •”Fakat hiçbir şey insanın dikkat çekmeyecek şekilde davranması ve başkalarıyla pek az, kendisiyle ise bol bol konuşması kadar fayda sağlamaz.” Seneca
KNUT HAMSUN / AÇLIK
İnce olmasına rağmen çok daha hacimli bir kitap Açlık. 159 sayfa değil de 500 sayfa okumuş gibi oldum. 1890 yılında basılmış olan bu eser günümüzde hala adından söz ettiriyor.
Monolog şeklinde olan Açlık’ı, bir anlatıcının dilinden okuyoruz. Yazı yazarak para kazanmaya çalışan ve bir yandan da açlıkla pençeleşen bir genç. Çoğu zaman başını sokacak bir evi, mumu veya kalemi olmadığı için yazamıyor ama yine de her şartta yazmaya çalışıyor. Bu anlatıcı bana kalırsa Knut Hamsun’un ta kendisi. Öyle ki; bir insan o açlığı yaşamadan bu kadar gerçekçi anlatamaz. Mümkün değil. Bir hafta hiçbir şey yemediği içmediği oluyor ama yine de gururundan ve namusundan ödün vermeyen birisi. Hak etmediği şeyi kesinlikle kabul etmeyen, günlerce aç da olsa her ikram edileni almayan, cebindeki son parasını başka ihtiyacı olana veren bir insan. Tüm bunları yaparken de kendisi en az dört gündür aç. O kadar aç ki talaş yiyor. Bir yerde diyor ki; “Acı duymuyordum, açlığım acımı uyuşturmuştu.” Ama anlatıcımız o kadar iyimser ki; açlığından dolayı acılarını hissetmemesinin de güzel taraflarını görüyor. En azından etrafımdaki kötü olayları görmüyor, hissetmiyorum diyor. Her kötü durumda bir iyilik mutlaka buluyor. Özellikle her şeye sahip olup kıymet bilmeyen biz günümüz insanlarının okuyup kendi haline şükretmesini sağlayan bir kitap.
Bir çok başarılı yazarlar tarafından sevilen, örnek alınan Knut Hamsun gibi kıymetli bir yazarın, en çok bilinen eseri Açlık, Behçet Necatigil tarafından çevrilmiş. Daha da değerlenmiş.
Bu değerli eser mutlaka kitaplığınızda olmalı💛💫
Sevgiyle, sağlıkla ve kitaplarla kalın💫
TAHSİN YÜCEL / YALAN
Çok güzel bir olay örgüsüne sahip, muhteşem bir kalemden çıkmış çok güzel bir eser okudum. Çevirilerinde harika olan Tahsin Yücel çok güzel bir eser çıkarmış ortaya. Romanda ansiklopedilere aşık bir adam var. Kaç tane dil bildiğini kendisi bile bilmiyor. Ne bildiğini de bilmiyor; çok mu alçakgönüllü yoksa umursamıyor mu orasını bilemiyoruz. Her şeyin tarihini, adını detaylı bilen böylesine dolu bir insanın çok basit şeyleri bilmemesi ve dünyadan kopuk yaşaması da beni bir hayli şaşırttı. Yani; teorik olarak bir sürü bilgiye sahip olmak ama bir elmanın ağaçta yetiştiğini bile bilmeyip hiç yememiş olmak… Ağaçta elma gördüğünde hayretler içinde kalması… Bütün bunlar bana dünyadan kopuk yaşamanın da bir eksiklik olduğunu düşündürdü. İstediğin kadar ansiklopediyi yalamış yutmuş ol ama sosyal ilişkilerin gelişmedikten sonra, toplumsal şeylere uzak olduktan sonra, şarkı türkü bilmedikten sonra bence bir şeyler eksik kalıyor.
HERMANN HESSE / SIDDHARTHA
Adını; Hayatını kendi özünü bulmaya adamış bir karakterden almıştır kitap. Hayatta herkesin amacı vardır ama herkes farklı bir yol seçer ulaşmak için. Kimisi Siddhartha’nın arkadaşı Govinda gibi aradığı şeye o kadar odaklanmıştır ki başka hiçbir şeyi gözü görmez; kimisi de Siddhartha gibi yolun yarısında düşüncesi değişir ve kendi öğretmeni olmaya karar vererek yola tek başına devam eder. Kendisi her şeyi yaşayarak öğrenir, hatalarından öğrenir. Artık Siddhartha kendi yolunun rehberidir. Bu yolda da en önemli şey sabırdır:”Yazmak iyidir, ama düşünmek daha iyi, akıllılık iyidir; ama sabretmek daha iyi.”
•
•
•
Önceleri hep bir bilge önderliğinde amacına ulaşmaya çalışan Siddhartha, bir gün bilgeliğin aktarılamayacak bir şey olduğunu anlar ve kendi yoluna gider. Siddhartha’nın bilgi ve bilgelik ile ilgili düşünceleri ise şöyle:”Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelik mucizeler yaratabilir, ama bilgelik aktarılamaz ve öğretilemez.” Siddhartha’nın öğretmenlerden uzaklaşmasının sebebi bu düşünceler olmuştur.
Yani Hermann Hesse diyor ki bizlere; kendi yolunuzu belirleyin, bir amacınız olsun bu hayatta ve bu amaca ulaşmak için başkasının izinden gitmeyin. Kendi yolunuzu kendiniz belirleyin.
Ve son olarak da kitapta arayış ile ilgili çok beğendiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum:
”Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak.”
















