Köşe Yazısı

BİZDEN ÖTE..

Bizden öteyi düşünebilmek için evvela şu soruya cevap bulmamız gerekir..
BİZ KİMİZ?
Kendimizi nasıl tanımlıyoruz bu hayatta.. Hayatın neresine koyuyoruz kendimizi..
Bir cevabımız var mı bu soruya bilmiyorum..
Kimimiz yüksek makamlarda bir yönetici..
Kimimiz bir hamal..
Kimimiz karşısında ki için yaşayan birisi hayatını..
Kimimiz bencil..
Kimimiz paragöz ve cimri..
Kimimiz ise eli bol bir zengin..
Bu örneklemin bir sonu yok ve sonsuz sayıda çoğalabilir..
Ben kendi cevabımı  sizlerle paylaşmayacağım bana kalsın..Herkes kendine göre cevaplarını verebilir..Kimin ne olduğunu bilmem..Kim nasıl bir şekilde kendini görüyor onu da bilmem.
Ama ne olacağımızı biliyorum..Er yada geç..Bugün yada yarın..5 dk sonra yada 50 yıl sonra..Zaman mühim değil..
Ama ne olacağımızı biliyorum..
Madem ki bu dünyada ne olduğumuza kendimizce bir cevabımız var ve ne olacağımız da hepimiz biliyoruz..Bize düşen bir şey yapmamız gerekir..
‘Emrolunduğu gibi dosdoğru olup,ölmeden evvel ölmek..’
Çok fiyakalı bir cümle gibi gözükebilir ya da bu fiyaka bizi korkutabilir ama telaş etmeyin..Zor zanaat kabul ediyorum ama imkansız değil..
Sakinleşmek lazım..
Biraz ağır yaşamak…
Koşar adımlardan uygun adım yürümelere evrilmek lazım..
Kendimizi dinlemek belki bir çay eşliğinde..
Yitirilen şeyleri canlandırmak yerine maziyi hatırlayıp  o mezara bir çiçek bırakabilmek lazım…
Tüm  bunları başardıktan sonra kendimizin ne oluğunu öğrendikten sonra Bizden Öte yeri düşünmek zamanı geldi demektir..
Selam ve hürmetle..

Gülmek ve Mutlu Olmak Bedava

Dertlerimiz çok; bir o kadar da ulaşmamız gereken günlük işlerimiz var. Fakat günlük işlerimiz ile uğraşırken dertlerimizi unutuyoruz. Tek başımıza kalmak, yaknızlığa saplanmak dertlerimizi bize tekrar geri getiriyor. Hayata bakış açımız dertlerimiz ve günlük yaşantımız doğrultusunda değişiyor. Yaşanmışlıklar sonucunda oluşan  dertlerimiz bizlere olgunluk katıyor zaten en önemlisi olgun ve saygılı bir birey olmak… Dertlerimiz ne kadar çok olursa olsun, günlük rutin işlerimiz ne kadar çok olursa olsun karşımızdaki insanlara saygılı ve dürüst olmalıyız. Maalesef ki günümüzde bu söylemlerim kifayetsiz kalıyor. Dürüstlükten,  olgunluktan, saygıdan ve  kucaklaşmaktan  yana olan bir birey olsak insanlara, hayvanlara, bitkilere kısacası tüm doğaya güler yüzle yaklaşsak daha çekilir bir hal almaz mi yaşantımız? Bunun hayali bile çok güzelken neden kötüleşiyor ve çirkinleşiyoruz? Gülmek, bir insana bahşedilen en güzel lütuf… Hem ücretsiz  bir o kadar da tatlıdır. Sizleri, insanlara  gülmeye ve samimiyete davet ediyorum. Göreceksiniz ki hayatınızdaki dertleriniz yok olacak ve sıkıcı rutin işleriniz bir anda kolaylaşacak.

Depremden Sanayimizi Kurtaralım.

Ülkemiz, iki önemli fay hattı olan Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatları üzerinde bulunmaktadır. Ülkemizin yakın tarihindeki deprem olgusunu inceler ve bilimsel olarak araştırmalara bakarsak bize ülkemizde olma olasılığı olan depremler hakkında bilgi verir.

İstanbul ve çevresi depremlerini ve gidişatını irdeleyelim. Eski tarihlerden beri İstanbul ve çevresinde meydana gelen depremler büyük yıkımlara sebep olmuştur. Hatırlayacağınız üzere Gölcük depreminde on binlerce vatandaşımızı kaybettik. Maddi olarak ise çok ağır bir bedel ödedik.

İstanbul nüfusunun artmasına o kadar çok müsaade ettik ki neredeyse bazı ülkelerin nüfusunu geçti. Sebebi ne diye sorarsak ekonomik faaliyetimizin neredeyse çoğunluğunu buraya yığmamızdır. İş için memleketinden kopan soluğu burada aldı. İstanbul’u yaşanmaz hale getirmeye hızla çabalıyoruz. Bir deprem felaketinde bırakın çevresini İstanbul’u kurtarmaya gücümüz yetmeyecek.

Şimdi yazımızın can alıcı noktasına gelelim. Kuzey Anadolu fay hattı kaynaklı bir deprem; İstanbul, İznik, Bursa vb. ağır sanayimizin bulunduğu, birinci derece deprem bölgesinde olan kentlerimizi vuracak olursa sonucunu düşünemiyorum. Bir ülkenin ağır sanayisinin neredeyse tamamının birinci derece deprem bölgesine inşa edilmesi akıl alacak bir durum değildir.

Yani bir deprem sonucu tüm ağır sanayinizi, fabrikalarınızı, üretiminizi kaybettiğinizi düşünün. Ertesi gün tüm gücünüzle üretip yaralarınızı saracakken her şeyini kaybedip bir köşeye çöküp kara kara düşündüğümüzü düşünün.

Ne yapmalıyız?

Yenilenen deprem haritasına bakarsak Konya ve çevresi üçüncü ve dördüncü derece deprem bölgesidir. Yeni yapılacak ağır sanayi fabrikalarımızı burada inşa etmeye başlayarak bu işe başlamalıyız. Depremden etkilenecek bölgeden Konya ve çevresine fabrikasını taşımak isteyenlere destek vermeliyiz. İlk iş olarak ağır sanayimizi depremden kurtarmalıyız. Buna bağlı olarak tersine bir göç harekatını başlatmış olacağız.

Sonuç olarak önce sanayimizi birinci derece deprem bölgesinden kurtaracağız. Buna bağlı olarak oralarda çalışan vatandaşlarımızı Anadolu’ya döndüreceğiz. Bir planlamayla kalan İstanbul’u depreme dayanıklı ve tarihi dokuya uygun düzenlersek, İstanbul’umuzu kurtaracağız.

ALTIN PORTRELER-1 ÖMER TUĞRUL İNANÇER

Değerli okur..
Karşınıza uzun bir çalışmanın sonucunda çıktım..Vakitlice ki yazı kaleme almamamın sebebi budur.
Yepyeni bir çalışma ile karşınızdayım bir süre.. Yazımızın başlığında da gördüğünüz gibi sizlere bu köşeden artık ‘ALTIN PORTRELER’ sunacağım.
Gönül dünyamıza yön veren,genç kuşağın tanımasında fayda gördüğüm;güzel insanları size tanıtmaya çalışacağım.
Bu konuda amacım şudur ki ‘ALTIN PORTRELER’ ile sunacağımız değerli şahsiyetlerin hayatlarına biraz daha şahitlik etmek,onlar hakkında merak uyandırmak ve onların eserlerini okutmayı başarabilmek.
Yazarperest yazar ekibimiz ne kadar kaliteliyse inanıyorum ki okuyucularımızda bir o kadar kaliteli..
Lafı daha fazla uzatmadan bu hafta ki değerli büyüğümüzün hayatına sözü bırakabiliriz.Yine başlığımızdan anlayacağımız gibi bu gün ki konuğumuz Sayın  Ömer Tuğrul İnançer..

“Düşünce, akılla olur. Tasavvuf gönülle olur. Akılla gönül, bir araya gelmez. Gönül devreye girdi mi, akıl firar eder. ” diyen Ömer Tuğrul Bey adeta bir güzel gönüldür..Yıl 1946 yılında Bursa’da dünyaya geldi bu güzel gönül..
1991 yılında hukuk mezunu oldu ve aynı yıl hukuk müşavirliği yapmaya başladı.
Ömer Tuğrul Bey’in az bilinen yönlerinden biri ise müzisyenliğidir.
Aynı yıl (1991) Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğunda sanatçı-müdür olarak çalışmaya başladı.
Çok yönlü kişiliği ile ve mütevazi bir hayatı olan Ömer Tuğrul Bey’in tasavvufi yönü ise çok kuvvetlidir. Hem yazar-aydın,hem radyo sanatçılığı,hem hukuk yönünden tahsili kendisine her zaman ayrı bir yer edinmesini sağladı..
Gayet donanımlı ve yaptığı her işte başarılı Ömer Tuğrul Bey’in tasavvuf alanında çok sayıda makalesi bulunmaktadır.Aynı zaman da da çeşitli konuları ele alan 10 adet kitabı bulunmaktadır.
Aynı zaman da tv programcılığı da yapan Ömer Tuğrul Bey’in:”Ömer Tuğrul İnançer ile Gönül Dünyamız: Saadettin Acar ile birlikte (TRT Türk)” geniş bir yankı bulmuştur.
Gönül işleri her-kesin işi değildir, er-kesin işidir. diyen Ömer Tuğrul Bey evli ve 2 çocuk babasıdır.
Ömer Tuğrul İnançer Bey hakkında ufak bir biyografiyi size sunduk sayın okuyucu.. Umarım etkilenir ve bu değerli büyüğümüzü takip edersiniz..
Selam ve dua ile…

 

BİR GARİP HİKAYE..

Bazı hayatlar vardır.
Farkına varılmaz ama bir kutsal değer için var olmuş,aynı şey için ise feda olunmuştur.
Tarih 1881’in Sonbaharı..
Sıradan bir İstanbul konağında dünyaya geldi..
Ve bu çocuk Osmanlı devleti Ali’nin son dönemine damgasını vuracak bir çocuktu..
Hakiki adı İsmail Enver’di..
Biz ise onu Turan Orduları Komutanı Enver Paşa olarak biliriz.
6 çocuklu bir ailenin en büyük evladı idi..
Mühim bir albaylık rütbesine kadar yükseldikten sonra İttihat ve Terakki Cemiyetinin kurucularından oldu.
Çok mühim bir kademenin içerisinde yer aldı..
İttihat ve Terakki hükümet ve devletin üzerinde etkisini arttırdıkça Enver Paşa’da bu kademede yükseldi..
Ve 2.Meşrutiyeti isteyenler arasında oda vardı..
Daha sonra Enver paşa İtalyanlar’a karşı Trablusgarp’da halkı ayaklandırmak için oraya gitti. Ve kol Ağası Mustafa Kemal ile orada tanıştı..Halkı örgütledi ve Libya’da eşi benzeri olmayan bir zafer kazanıldı..
1.Dünya harbinin sonuçları Enver Paşa için bir dönüm noktası oldu..
Büyük müttefik Almanların kaybetmesi sonucu Osmanlı Çanakkale Zaferine rağmen mağlup sayıldı.O ve tüm ittihat ve terakki yetkilileri ülkeyi terk etmek ve zorunda kaldı.. Tarih ise 2 Kasım 1918 idi.. Yine bir Sonbahar günü vatanından gitmek zorunda kaldı.
1919 da tüm rütbeleri söküldü.
Berlin’den Anadolu’ya mücadeleye katılmak için haberler göndermesine rağmen kabul edilmedi..
1920 yılının bahar ayında ise Bakü’de DOĞU ULUSLARI (TURAN COĞRAFYASI) TOPLANTISI’nı tertip edenler arasındaydı..
Ve komiteye  zulüm altında olan TÜRKİSTAN’I kurtarma kararı aldırdı..
Bir zamanların DOĞU ORDULARI KOMUTANI şimdi ise Türkistan’ı kurtarma hayali ile yanıp tutuşuyordu..
Amacı ise kurtulmuş olan Anadolu toprakları ile doğu Türkmen yaylalarını birleştirmekti.
Ancak burada şartlar Anadolu’dakinden daha ağırdı..Tükenmek bilmeyen ve tüm kuzey boyunca uzanmış bolşevik bir Rusya vardı..
Ve zulüm tüm coğrafya da idi..
Türkistan’da konuşlanmayı ve tertibat yapmayı başardı.. Ancak Ruslar  Koca Enver Paşa’nın Türkistan’a geldiğini öğrenmişti..
Kader Enver Paşa’nın yakasını burada da bırakmadı..
Hazırlıkların arefesinde iken 4 Ağustos 1922 günü Pamir dağı eteklerinde bir Rus birliğinin saldırısına uğradı..
Ön safta çarpışırken mitralyöz kurşunları ile şehit oldu..
Enver Paşa mahiyeti az bilinen kumandan ve devlet adamıydı..
Gazi Mustafa Kemal ise Trablusgarp cephesinden arkadaşı; İttihat ve Terakki içinden dostu için yıllar sonra şu tek cümleyi söyledi:
“Enver bir güneş gibi doğmuş bir gurub (gün batımı) ihitşamıyla batmıştır..
Gerisini tarihe bırakalım..”
Şehit edilişinin üzerinden 97 yıl geçmesine rağmen bizler için hatırası büyük olan bu ‘değer’imizi anıyor ve anlamaya çalışmaya devam ediyoruz..
Onun için belki birçok şey denebilir..
Ama asla hain değildi…
Ruhu şad mekanı  cennet olsun…

 

 

 

 

Dönemeci İçten Almak Masum mu?

Trafikte en önemli konulardan bir tanesi dikkattir. Peki, siz ne kadar dikkatli olursanız olun karşı tarafın dikkatsizliği sizi etkiler mi?

Elbette karşı tarafın dikkatsizliği yapacağı hatalar sizin hayatınıza mal olabilecektir. Her ne kadar iyi bir sürücü olursanız olun karşıdan gelen bir hatayı düzeltme şansınız yoktur. Burada bahsedeceğim konuysa karşıdan gelen sürücülerin çoğunlukla yaptığı bir hatadır.

Dönemeci içten almak nedir? Neden alınır? Tehlikesi nedir?

Dönemeci içten almak araçla dönemece uyumlu dönemecin yattığı yöne sıfır girmektir. Kendi şeridinizde ve sağa yatan bir dönemeçte zaten olması gerekeni yapar sıfır girersiniz. Sola yatan karşı tarafın şeridine giren dönemece hızınız yüksek olursa girme eğilimi gösterir ya da girersiniz. Ya da dönemecin yattığı yönde girmek daha kolayınıza gelir. Yolda giderken karşılaşılan dönemeçten size göre sağ tarafınıza eğilen bir dönemeç ise zaten o şerit size ait ve sizin dönemece içten girmenizde bir sakıncama yoktur. Sola eğilen bir dönemece girerseniz karşı tarafın şeridini ihlal ettiğiniz gibi önü görülmediği için mutlak kazaya sebebiyet verecek bir hata yapıyorsunuz.

Bugüne kadar karşı tarafın dönemece içten girmesi ile sürekli karşılaşıyordum. Dün karşılaştığım durum yüreğimi ağzıma getirdi ve bu konuya değinmem gerekti. Üst tarafı kaya alt tarafı göl olan bir dönemeçte karşılaştığım durumda vitesi boşa alıp frene basıp beklemekten başka hiçbir şey yapamadım.

Birde dönemece içten girmeyi masumlaştırmaya çalışanları görüyorum. Dönemece içten girmek masum değil trafik kazasıdır.

VEDA

Bir veda iklimindeyim…
Kendimden vazgeçiyorum..Beni ben yapan ne varsa tüm doğruları bir kenara bırakıp gidiyorum..
Beklediğim ama beklenti içinde olmadığım kapıdan ayrılıyorum..
Mesele benim gitmem yada bekleyemem değil;kapının diğer yanındaki saadete ve huzura gölgem düşmesin diye gidiyorum..
Taptuk Emre dergahında ‘nefes’ yerine tane buğday istemenin vermiş olduğu yanlışlığın pişmanlığı var üzerimde ama yine de kendimden feragat edip gidiyorum…
Gölgem yada varlığım başka mutlulukların üzerinde kara bir bulut olmaması için gidiyorum..

Huzur veren bir liman değilim..Öyle olsaydım heyula kaplamazdı tüm ufuklarımı..Kendi içime bir yolculuğa çıkmak üzere gidiyorum..Nefes alışlarım gürültü kopardığı,kelimelerim artık acı verdiği için gidiyorum..Gidişim benim için bir veda başkaları için belki kurtuluştur bilmiyorum ama artık kader o şekilde icap ettiği için gidiyorum.. Kaldığım sürede yaşanan ne varsa artık bir güzel mazi terütaze bir bahar.. Kendimi yokluğa bu güzel kapıyı ise huzura açabilmek adına gidiyorum..

Biliyorum ki bu gidiş veya veda bir fırtına koparmayacak..
Biliyorum ki bu gidiş ardından açacak taze bahar ve güneşler..
Tek tesellim ise inan ki bu olacak..

Bu veda Sezai Karakoç’un Mona Roza’sında ki vedadır..Bilesin..
‘Unutmak kolay mı deme..Unutursun Mihriban’ım’ çağrısında ki bilmişliktir..
Ben  bir ‘hiçken’  vedam ne olabilir ki.. Bilirim..
Gönül çerahında yangınları söndürüp üzerine toprak atarak gidiyorum.. Hz.Şems’in Hz. Mevlana’ya vedasıdır bu veda.. Bin bedel sessiz sedasız ödenmiştir.. Tüm hesabı kapayıp usulca bir gece yarısı gidiyorum..
Bu kapının secdesinde bin bahar yaşadım kısa vakitte.. İşte bu bahara hasret olarak gidiyorum..
Selam ve dua ile..

RAHİYA..

Rahiya..
Bir güzel koku demek..
Koku; insanı mazide ki bir anıya veya bir hatıraya götürebilmekte pek marifetli..
Düşünün ki sokağınızın başından eve gidiyorsunuz..Orta yaşlardasınız..Hemen sokağınızın başında ki fırından gelen taze ekmek kokusu hangimizi çocukluğumuzda ki o telaşlı ‘ekmek alma macerasına’ götürmüyor?
Öyle ki kokunun marifeti ses ve görüntüden de pek ala daha fazla..
Duyduğumuz ses,gördüğümüz bir görüntü sadece o anı bize hatırlatır ve geçer sonra… Bir yerden,bir şeyden hatırladığımız bir koku ise bize o anı tekrardan yaşatır..
“Madem bu kadar ‘koku’dan bahsedecektin rahiya başlığı neden?” diye sorar gibisiniz.. Yanıtlayalım..
Sabah namaz vaktinde uyandınız..
Afiyet ve aşk ile kıldınız namazınızı..Şöyle bir tesbihat ve duadan sonra açtınız camınızı..
Seher yelinin getirdiği bir rüzgarda ‘yarin kokusunu’ hissediyor musunuz?
O güzel kokuyu..O Rahiyayı..??
O kokuyu duyan gönlünüz bir ‘ahh ki ahh’ edip ‘Yar oturmuş yele karşı..’ diyebiliyor mu?
İşte uzakta olan gönüller o rahiyaya muhtaçtır..
Belki ayrı gönülleriniz..Bilinmez;belki kavuşma hali hiç yok.. İşte öyle ki o rahiya hep seher yelinde gizlidir..
Buradan aramızda kalacak şekilde bunu tavsiye ediyorum:
Ruhunuzun,gönlünüzün ihtiyacı olan bir rahiyanız var ise o seher yelin de dir..
Bu arada teknik bir bilgi arz edeyim..
Ruh ve rahiya kelimeleri aynı kökten türeyen iki kelimelerdir. Belki de ruhumuza bu denli yakındır..Bilemem..
Koku ve Rahiya meselesi divan edebiyatımızda da çokça yeri geçmiştir..
Çokça değinilmiş rahiya ve kokunun önemli oluşuna..
En çarpıcı örneğini Bekayi üstad şöyle vermiş:

Yârin zülfün kokusun bana kim getürür dedim
Gösterüp bâd-ı sabâyı dediler bû getürür..

Biz örneği verdik;satır araları kıymetli okuyucuya kalsın..
Selam dua ve muhabbetle..

 

Ezgiyle

Yalnız kalmaktan mı korkarız yoksa yalnızlığın bizi sürüklediği düşüncelerden mi? Yalnızlığı sever miyiz yoksa kendimizle başbaşa kalmak istemediğimizden midir sevmiyor oluşumuz?

Yalnızlık sadece tekbaşımıza kaldığımızda sarmaz ki etrafımızı. Bazen kalabalıkta, o kadar insan yığınının içinde bile sadece sen varsındır. Sen ve düşüncelerin. Kendini derin bir kuyunun içine sarkıtılmış gibi hissedersin. Öylesine çaresiz ve öylesine yalnızsındır ki orada dertlerin taş oluverir o anda. Ve sen taşlarını yavaş yavaş atmaya başlarsın en dibe, en karanlığa. Amma korkarsın işte, ya kimse bir daha çıkaramazsa o taşları?

Aslında ne düşünüyorum bazen, biliyor musunuz? Yalnız kalmak yalnış kalplerle olmaktan daha iyi değil midir? Daha güvendesindir mesela ve daha cesur.

O yüzden susuyorum şimdi ve gözlerim kapalı dinliyorum yalnızlığımın güven dolu ezgisini..

GURBET..

“Künc-i mihnetde rakiba beni tenha sanma,
Yar ger sende yatur mihneti bende yatur.”
Divan edebiyatımızın mühim şairlerinden olan Ruhi muhakkak ki bunu gurbette olduğu için yazmıştır.
Kimimiz memleketinden uzakta olduğu için,kimimiz vatanından uzakta olduğu için kendisini ‘gurbetteyiz’ diyerek nitelendirmiştir.Hatta çoğumuz diyebiliriz.
Ama asıl gurbetlik neresidir?
Bence gurbet;gönül köşküne koyduğumuz ile alakalı bir durum.. Eğer onun yanındaysak ne ala bizden daha şanslı kimse yok..Ama yok eğer ondan uzakta isek vatanımızda da olsak,memleketimizde de olsak gurbette biçareyiz.
Yar olan kimse odur ki yanıbaşını maşuka huzur ve saadet yeri, kendisinden uzakları ise gurbet yeri olarak nasip etmiştir.Ama maşuk tabi rahat duramaz.. Seher yelinden yarin kokusunu,uçan kuşlardan yarin selamını dilenerek uzakları yakın etmenin derdindedir..Yani gurbeti sılaya çevirmenin yollarını arar..
Ama çare bulur,ama bulamaz bilemem..Orası kader..
Bildiğim yegane bir şey varsa o da gurbet denilen şeyin;yare olan uzaklıkla,hasretle ilgili şey olduğudur…
Cümlelerin sonuna gelirken ey okuyucu şimdi sor bakalım yüreğine gurbette misin?
Gurbette isen sana yarin kokusunu getiren bir seher rüzgarın var mı?
Yada gurbet denilen şeyden bi-haber misin?
Gelelim beytin manasına..
“Eyy sevgiliyi benden koparan rakip..
Beni yalnız sanma..Yar seninle yatıyorsa derdi benimle yatıyor..”
Selam ve dua ile..

HEMHAL..

Hemhal olmak mühim meseledir..
Bu kelimenin moderncesi “empati”..Bu iki kelimenin arasında dağlar kadar fark var..Meselenin teknik boyutuna girip konuyu çekilmez hale getirmek niyetinde değilim..İşimiz “hal” ile çünkü..
Hemhal olmak;bir insanın karşısında ki gibi düşünmesi DEĞİLDİR..Karşısındakinin yerine kendisini koymasıdır.. Bu halde mesafelerin önemi yoktur..Değer verdiğiniz,kalbinizi emanet ettiğiniz insanların;o konuşmadan dahi hallerini anlayabilmek,hissedebilmektir.
Bir ateşte yanıyorsa o ateşi bağrınızda hissetmektir..
Bir közde kavruluyorsa o közü tutup avucunuzda onunla hissetmenin adıdır “hemhal olmak”..
Konuşmak,uzun uzadıya anlatmak,dert dinleyip ahkam kesmek bu işin harcı değildir.
Bir bakışta,bir kelimede tüm arzuhali anlama meselesidir.
Mesele odur ki hemhal olmak mesafede tanımaz..Gönül verdiğiniz,ruhunuza işlediğiniz birisi uzağa düşmüş olsa da onun bir susuşundan tüm halet-i ruhiyeyi anlama durumudur “hemhal olmak..”
Eğer bu kıvama gelmediyseniz dostlarınıza,hayatınızdaki mühim insanlara,sevdiğinize yalan söylemeyi bırakın!! Gerçekten değer verdiğiniz insanlara ise “hemhal olma” inceliğini yakalayıverin..O zaman görülür ki dostluklar daha sağlam,gönül ilişkiniz daha zarif,hayatınızdaki insanlar daha kıymetli..
Selam ve Dua ile..

Yaşadığımız yüzyılın sorunu: Ertelemek! Gelin, birlikte hükmedelim zamana…

Yapacağımız işin hemen bitmesi isteğiyle, onu erteleme kolaylığı günümüzün en büyük problemlerinden biridir. Buna alışmayan hiçbir insan yoktur. Gerek yoğun bir yaşantısı olsun, gerekse gün içinde aslında pekte önemli olmayan işlerle ilgilensin, mutlaka ertelediği bir kısım şeyler vardır. Örneğin; fatura yatırmayı erteleyerek son gününe kadar unutmaya neden olan bir müdürle, çamaşır atmayı erteleyerek unutmasına neden olan bir ev hanımı aynıdır. Her ikisi de başka işlere yoğunluğunu verip asıl yapması gereken külfeti çokta yüksek olmayan o işi ertelemiş, ertelemiş ve gün sonunda onu unutmaya mahkum etmiştir. Bazen bu günler süren bir işte olabilir. “Yarın yaparım” cümlesi kadar anlamsız başka bir cümle yoktur, insanlar arasında sürekli gezen. Bugün vaktin varsa ve yapılması gerekiyorsa neden bugün değil de yarın?

Bunun en güzel çözüm önerisi: ajanda. Yazmayı sevmeyen, not almanın hiç ona göre olmadığını düşünen insan bile bir şeyler için alarm kurmayı, masasında unutmamak için yazacağı bir cümle bile olsa, küçük not kağıtları bulundurmayı sever. Ajandayı da bunun gibi görmeli insan. İki saat sonra yapması gereken bir işi küçük bir kağıda yazıp bilgisayarın kenarına iliştirmesi yada sabah işe gitmek için kurulan alarmdan farksız bir şey gibi.

Planlı yaşam kadar insanı ne mutlu eder? Her sabah rutin haline gelmiş bir günlük plan, insanın hayatını kolaylaştırdığı gibi, erteleme halinden de kurtarır bir nevi. Fakat her insana iyi gelmeyen bu planlamanın araştırmalara göre kronik ertelemeden kaynaklandığı görülüyor. Aile yaşantısı, evdeki kurallara uyma zorunluluğu, küçük yaşlarda diretilen hedeflerin çocuğa amaçsız ve asılsız gelmesi, insanın kendi içindeki savaşları, edindiği tecrübelere göre planlı yaşamanın ona bir başarı getirmemiş olması gibi bir çok sebebi olabileceği yönünde. Çocuk yaşlarda bu gibi mecburi gösterilen kurallar ilerde iş sahibi olduğunda bile insanların kendi ajandalarındaki görevleri, çocukluklarındaki zorunluluklarla ilişkilendirip aynı şekilde yapmayı ertelemesine sebep oluyor. Kendi yaptıkları günlük planlama bile onlar için bir yerden sonra zorlama haline geliyor. Bu da erteleme sorununu beraberinde getiriyor.

Ajandanın iyi geldiği kadar aksine kötü etkilediği insanlar da var elbet. İyi gelen insanlar kesinlikle, ertelemeyi sevdiği kadar günün sonunda vicdan azabı da çekebilenlendir, yetişemedikleri işler için. Otokontrolleri yüksek olduğu kadar zamana hükmetmeyi severler. Aksine ajandaya, kendi yazdıklarını bile hayata geçiremeyenler ise zamanın akıp gitmesini önemsemez, erteleme alışkanlığını her işinde kullandığı için her şeye son dakika yetişmeyi, her işi son anda yapmayı severler. Sonuç olarak bu alışkanlıkları bazen üzücü bir problemle karşılaşmalarına da sebep olabilir. En güzel çözümü: eğer ajandanız da işe yaramıyor ve siz kendi günlük hayatınıza hükmedemiyorsanız, o gün yapmanız gereken ama yapmak istemediğiniz şeyin günün sonunda doğuracağı sonuçları düşünün. Eğer göze alabiliyorsanız yapmadığınız takdirde karşılaşacağınız sorunları ne mutlu, demek ki o kadar da mühim bir iş değildir ve siz daha önemli işlere yoğunlaşmışsınızdır. Ama aksine yapmadığınız bu iş gün sonunda sizi mutsuz ediyor yada istemediğiniz herhangibir sorunla sizi karşı karşıya bırakıyorsa, kalkın ve o anda yapın. Elinizde ne işi varsa, neyle uğraşıyorsanız, hiç ertelemeden, o anda, bulunduğunuz yerde yada değil hemen yapın. Bunu yapabilirseniz şayet gün boyu aklınızda tutmaya gerek kalmayacak, ajandanızdaysa yanına tik atmak bu kadar zor olmayacak. Günün sonunda ne kadar mutlu olduğunuzu göreceksiniz. Planlı yaşamak yada bunun için uğraşmak insanın kendine dönmesi, yapması gereken her işi hallettiği gibi kendine de rahatlıkla vakit ayırması demektir.

Her anın kıymetini bilip hiçbir şeyi ertelemeden yaşamak dileğiyle…

Meri