Köşe Yazısı

HAYAT

Hayat;yolda yürürken yorulup bir ağacın altında oturduktan sonra yoluna devam etmek gibidir.Bu kadar kısa ve basit.Ne diye anlamsızlıklar içinde anlamlar arıyorsunuz ki? Ne diye üzüyorsunuz birbirinizi? Neden bu nefret? Neden bu kendinize ait olmayan hayatları yaşamaya çalışmalarınız? Sevin birbirinizi.Önce kendinizi sevin, sahip olduğunuz şeyler ile mutlu olmayı öğrenin. Vazgeçmeyin İnsan olmaktan ve insanları sadece insan oldukları için sevmeyi öğrenin.Unutmayın herkesin bir ideolojisi,inancı ve değerleri vardır.Fakat bu değerler şuna benzer; herkes bir tişört giyer. Kimi beyaz,kimi siyah,kimi kırmızı.Bazıları üzerine bir gömlek giyer biri bir kolye takar belki..Ama, o sonradan eklenenleri çıkarınca yine bir tişört ile kalır. İnsan olmak böyle birşeydir.Sonradan eklenenler değerler,inançlar,ideolojilerdir.Bakın bu yazıyı okuyabilmek bile bir mutluluktur. Okuyamayacak olanları düşünün.İnsanlar, Olayları çok büyütmüşler aslında.Çocuklar neden anlaşamazlar? Ya biri birinin kalemini almıştır Ya da oyuncağını. Büyüyünce bu oyuncaklar ve kalemler yerini paralara ve rütbelere bırakır.Bunun için kavga ederiz.Sonra Devletler, tüm bu değerler için savaşır.Bu kadar basitmiş, gerek yokmuş bu kadar büyütmeye.Çocukta yetiştirmedik aslında, proje çocuklar getirdik dünyaya.Daha doğmadan ne olacağına,hangi okullara gideceğine karar verdik.Çocuklarımıza okullarda matematik öğrettiler,tarih öğrettiler, kimya öğrettiler ya sevgi? Sevgisiz okullara gönderdik.Arkadaşından daha iyi olmalısın dedik.Komşumun çocuğundan daha iyi.. Yarış atları gibi yarıştırdık oysa yarışta ve rekabette sevgi olmaz..Bu da son söz sakın yapmak istediklerinizden vazgeçmeyin.Çünkü insan,hayatta iki şeyden pişman olur; bir yaptıklarından,bir de elinde olduğu halde yapamadıklarından. Birinci pişmanlık geçer,hiç olmazsa yaptım dersin.Ama ikinci pişmanlık,fırsatın olduğu halde yapmadıkların,mezara kadar peşinden gelir..Bu yüzden ben dünyanın en zengin yerinin mezarlıklar olduğuna inanırım.Çünkü orada baskıdan, korkulardan ortaya çıkartılmamış o kadar düşünceler,fikirler vardır ki. Oysa mezarlıkların değil insanların düşüncelere ve fikirlere ihtiyacı vardır.Bu yüzden korkmayın,vazgeçmeyin..Sevgiyle kalın..

BİR HASRETİN ADI..AYASOFYA…

‘Yokuşlar kaybolur çıkarız düze!!
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze..
Sapan taşlarının yanında füze..
Başka alemlerle farkımız bizim..!’
Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK bir hasrete ayan olabilmenin tarifini belki bu dörtlükte gizlemiştir. Yokuşlar kaybolur mu düzlüğe çıkmayı görür müyüz bilemem ama bu hasretle yandığımız doğrudur..
Biliyorum ki bu medeniyetin bir hasreti de Ayasofya’dır. Gerçi gariban Anadolu’da hasretlikte bitmez ya neyse..Hiç bu konularla alakası olmayan,meşrepleri farklı,görüşleri farklı insanlar dahi şöyle bir Ayasofya resmi görse bir yanı muhakkak hüzünlenir..
İstanbul’a giden Ayasofya’nın başucuna gitmesine gerek duymayıp uzaktan seyrettiğimizde dahi bir mahcubiyet yaşayacağımız kaç kişiyiz?
Peki bu bizim ahvalimiz peki ya Ayasofya?
O neler hissediyordur..?
Bir İslam medeniyetinin sembolü olan bir şehirde onu mahzun ve yalnız bıraktığımız için ‘ey Ümmeti Muhammed! Size aşk olsun’ diyor mudur?..
Şimdi mekanlar yada binalar  konuşur mu diyebilirsiniz ama bence konuşur..
Herkesin ve herşeyin ahvali olduğu gibi binalarında var şüphesiz.. Ayasofya’da uzun yıllardır kendi lisan-ı hal ile bize günde beş vakitte serzenişte bulunuyor..
Her ibadet vaktinde onun içini secde secde rüku rüku namaz ile doldurmadığımız her an hemde… Her okunan Ezan-ı Muhammedi vaktinde ona koşmayan ümmeti görünce mahzunluğu artıyor serzenişi  siteme dönüşüyor..
Dedim ya yokuşlar düzleşir mi bilemem ama belki de bu ahvali anladığımızda onu bu esaretten kurtarmaya çalışacağız.. Kendimiz yada İslam alemini değil Ayasofya’yı anladığımız gün belki de yokuşlar kaybolup düzlüğe kavuşuruz..
Selam ve muhabbet ile..

Ne Haftaydı (Şeker Hastalığı)

Yine bir cumartesi ve ben yine ne yazacağımı düşünüyorum. Ama bu sefer farklı… Konu öyle çok ki, bu hafta hangisini seçeceğime karar
veremiyorum… Ama en önemlisi ve haftanın bombası sanırım, Erol’un şekeri. Artık şekerli bir kocam var yani. Eh haliyle, bu, hayatımızda büyük değişikliklere de sebep oldu. Aslında yaşadığımız ilk şoktan sonra görmeye başladım ki, biz bir krizi fırsata çevirebildik neyse ki: Sağlıklı yaşama fırsatına..

Uzatmadan anlatmak gerekirse eğer, pazar günü akşamı geçirdiğim bir rahatsızlık sebebi ile (baygınlık hissi vb.) kalp krizi olabilir endişesi duyarak doktora gittik. Gelmişken ben de tahlil yaptırayım, diyen Erol’un tokluk şekeri 467 çıktı. Benimki ise 90.. – Sevenlerimiz apar topar doktor araştırmasına girdiler ve Murat Balanlı’da karar verildi. Holistik tıp yöntemini benimseyen doktorumuz 30 yıllık iç hastalıkları uzmanı ve 15 yıl önce gelseydiniz sadece modern tıp verileri ile yaklaşır, sizi ilaca boğardım diyecek kadar da açık sözlü. Sonuç olarak, insanı ruh, zihin ve beden olarak bütünüyle görmeye çalışan doktorumuzdan stres seviyemizi (benimki en üstün bir altı çıktı), aura rengimizi muhtemel travmalarımızı scio denen, titreşim taraması yapan mucize bir araçla öğrendik. Ayrıca ozon tedavisine başladık. Çıkarken elimize verdiği diyet listesi de alışılanlardan çok farklıydı. Ayrı bir yazının konusu olacak diyetin en belirgin özelliği sadece iki öğün olması..

-Evet, üst üste aldığımız haberlerle kriz dolu bir haftayı bitirdik.
Özetle, bizim bu haftaki gündemimiz ‘şeker hastalığı’ idi.

EKMEĞE İSRAF BAHANESİ İLE ZAM MI?

Ekmeğin gramajı ne kadar olmalı? Bu soru hepimizi ilgilendirmekte. Geçmişten beri ekmeğin ölçülmeden doğal bir gramajı bulunmaktadır. Geçtiğimiz yıl haberini yaptığım yufka ekmeği yüz yıllardır yapıla gelen bir ekmektir. Bu ekmeği yapan kadınlar göz kararı ile bezesini yaparlar. Yüzlerce yıldır hemen hemen aynı gramaj ve aynı büyüklükte ekmek yapmaktadırlar.  Tutup bu ekmeği tarttığım zaman 240 ila 248 gram arasındadır.  Yani 250 gram doğru bir ölçüdür.

 

Bu ölçü bu ülkenin ekmekle beslenen kesiminin kaç gram ekmek ile doyduğunun ölçütüdür.  Yemek yapılacak besinlerin pahalıya mal olması sebebi ile ağır işte çalışan bir çoğunluk ekmek ile beslenmek durumundadır. Ağır işte çalışan insanlar bir öğünde bir ila iki arasına ekmek tüketirler. Bir ekmek ile doyan insan bir ekmekten fazla ekmek alması gerekirken iki ekmek ile doyan insan iki ekmekten fazla ekmek alması gerekir. Daha fazla para ödeyip sayıda fazla gramda az ekmek alacak. Önce 500 gram ekmeğe 2,40 kuruş civarı ödeyen bir kişi bu gram ayarından sonra 500 gram ekmeğe 3 lira civarında bir para ödeyecek.

 

Televizyonda bir hanım efendi çıkıp ekmeğin gramı fazla olduğu için israf olduğundan bahsediyor. Sizler israf ediyor olabilirsiniz ama ekmek yemek zorunda olan kesim artan ekmeği öbür öğünde yer. Başka besim maddelerinin yanında 150 – 200 gram ekmek sizlere kâfi gelebilir ama benim yoksulum dar gelirlime gelmiyor.

 

Ekmeğin nerede israf edildiğine gelelim. Fırından çıkan ekmek ambalajsız bir şekilde market ve bakkal dolaplarına kadar geliyor. Satılmayan ekmek ertesi gün iade oluyor. Satılmayan ekmek ne yapılıyor? Kapalı ambalajda gelse ertesi güne kalan daha ucuza satılsa onu da alıp yiyen olur. Lokanta veya restoranlarda ekmek kişiye özel ve kişinin doyacağı ölçüde verilirse en büyük israf önlemiş olur. Ortaya konulan sepetlerde kalan ve mıncıklanan ekmekleri bir başkası da yemediği için israf oluyor. Ekmek israfını önlemek için birçok yöntem sayabilirim fakat gram düşürmeyi bu listeye dâhil edemem.

 

Maksadınız israfı bahane edip gramını düşürmek yoluyla zam yapmaktan başka ne olabilir?

Geceye Teşekkür

Uzun ve soğuk bir hastane koridorunda, en kıymetlinizin, en kritik işlem sonucunu beklemek.. Nefesiniz kesilene kadar endişelenmek.. Zaten kim sever ki hastane koridorlarını; hangi kitapta güzel anlatılmış şimdiye kadar, hangi filmde güzel çekilmiş kareler var ki ona ait. Aldığım en derin nefes, çektiğim en derin oh.. Yemyeşil bir park mı yoksa rengarenk bir lunapark mı oldu burası, atlı karıncanın ışıkları, ruhumun çalgı çengisi, tam bir panayır, ötesi yok. Olmasın ötesi; ne boş ki zaten, ne gereksiz ne anlamsız. Teşekkürüm çok sana gece! En kıymetlim, en değerlim, en olmazsa olmazım, sebebim, dünüm, bugünüm, yarınım, nefesim.. Ciğerlerimi dolduran aldığım tek bir soluk, yaşadığımı bu kadar mı hissettirir ne garip.. İçim coşar da sığmaz bedenime, ben ki; masmavi denizlerde açılmışım sonsuzluğa serinliyorum. Ben ki; bembeyaz karlarda uzanmışım çırılçıplak ama ısınıyorum.. Ahhh gece; teşekkürüm çok sana. Uyusam yazık olur, kaybederim seni diye. Her anın ayrı bir değerli bana.Karanlığın aydınlık, serinliğin sıcak, sessizliğin sanki çok sesli bir orkestra en eğlendiğim.. Ne güzel gecesin ki; o an dediklerinden, işte o an..! Sana olan sevgimi nasıl da arttırdın kat be kat.. Kim demiş ki gece hüzündür.. Gece umuttur, şükürdür, minnettir, içimdeki ennn hissimdir.. Teşekkürler gece, merak etme! Uyumaya niyetim yok sana yazık etmeye.

ABDURRAHİM KARAKOÇ -Mihriban Öksüz Kaldı..-

Dostlar..
Bu gün dedim ki  bu köşemizde;bu satırlarda bir üstadı analım..Gerçi benim kelamım onu anlatmaya yetmez bilirim amma belki bir Fatiha’ya vesile oluruz ümidiyle onu anlatayım istedim..Biraz klasik biyografiden ziyade yaşadığı veya hatırımızda olan birkaç olayından yola çıkarak hayata karşı olan bakış açısından bir nebze de olsa faydalanmak istedim.
Üstad Abdurrahim KARAKOÇ..
1932 Kahramanmaraş doğumlu..
2012’de ise Rahmeti Rahman’a yürüdü..
Bu hayat dilimine sayısız şiir,kitap bıraktı..Amma asıl bıraktığı şey Edeb idi Aşk idi..
Hep düşünürüm ki büyük insanlar ve güzel adamlar gidişleriyle bile bize nasihat ederler;miras bıraktıkları aslında ne şiirdir ne söz..Aslında onlardan sonraki nesillere bir bakış açısı miras bırakırlar..Bir derya emanet ederler..
Belki doğru belki yanlış bilmiyorum amma buna inanıyorum..
“Mihriban öksüz kaldı..
Üstad Hakka yürüdüğünde meşhur bir gazete vefatını duyurmak için bu başlığı atmıştı..Belki bir ömrün tek satırlık özetiydi bu..Çünkü “Mihriban” Abdurrahim Karakoç’tu..Hep öyledir..Sevgili kesilmek,karşısındakiyle kendisini bütünleştirmektir.”Aşık ile maşuk varsa orda Aşk yoktur.” misali..
Kanaatimdir ki çok sevmek az şeydir,edebi ile sevmek ise çok güzel şeydir.. Mesela..
“O bana mektup yazardı ben ona mektup yazmazdım..Elin kızının evine mektup mu yazılırmış..Onun oturduğu yerde bir gazete çıkardı;ben ona şiirler yazardım..Herkes şiir diye okurdu amma aslında onlar Mihriban’a bir cevaptı..”
Hadi buyrun..Görüyoruz ki Edeb ile olunca Aşk..Başka güzel..Başka anlamlı..
Ağabeyim dediğim zat ile birgün hasbihal ederlerken Ağabeyim ‘Şu Mihriban meselesini bir anlatsanız dinlesek’ deyivermiş..
Üstadın yüz hatları değişmiş:’Kimseye demedim sana da demem ama şu kadarını bil..Çok sevdik..Çok..Şimdi bilmem sağ mıdır ölü mü evli mi bekar mı?!Nasip değilmiş olmadı.. Ama son şiirini okuyayım sana..”
O son şiiri aradan 40-45 sene geçmesine rağmen  gözleri yaşlı bir şekilde okuyuvermiş.. Üstad Edebin yanına bir de vefayı ekleyivermiş oracıkta..
40-45 yıllık vefa güzel bir gönlün marifeti olsa gerek..
Şimdi bu yazıdan sonra sizden istirham ediyorum dostlar..Şu “Mihriban” türksünü 40-45 yıllık bir vefa ve güzel gönüllü edeb dolu bir üstadın şiiri olduğunu bilerek;bu açıdan bir kere daha dinleyin..!
O zaman ‘Yar deyince kalem elden düşüyor..’ cümlesi de..
‘Aşka hudut çizilmiyor..Mihriban’ cümlesi de çok çok başka oluyor..!!
Üstadı Rahmetle anıyorum..Bir Fatiha’yı eksik buyurmayın n’olur..
Selam,dua ve muhabbetle..

NEDEN GÖZLERİNDE ÖLEMİYORUM

‘Yüreğim cehennem, gözlerim suspus
Aşk böyle bir şey mi, bilemiyorum.
Ben denen kafeste, kim, niye mahpus
Neden gözlerinle gülemiyorum?’
Gözler ki bazen bir ateşi yakan kıvılcımdır.Derler ki ‘Aşık ile maşukun bakışları saniyelik dahi olsa yıllar geçen muhabbeti söylerler birbirlerine’..İnanırım..Her kelimenin de altına imzamı atarım doğrusu..Nasıl aşık ile aşıklık ile ahkam kesmek haddim değilse de gözlerin derun manasıyla ilgili birşeyler demek haddim değildir.Gerçi zannımca bu anlatılası yada yazılası bir meselede değildir.Bu yaşanılır hissedilir ve bin ciltlik kitap yazılsa anlatılmaz..
Ama..
Bir kaç kelam etmek,belki biraz bahsetmek iyi olur kanaatindeyim.
Sözlerin sustuğu yada anlamlarını yitirdiği zaman gözler imdada yetişir..Derdi arzu hali anlatır..İki kişinin sustuğu anda bile sükutu bozan gözlerdir.Aşık ile maşuk arasında göz göze gelme hadisesi de kıyametle eş değerdir.Aşık maşukla göz göze geldiğinde can verir..Kendinden geçer.. Kendini o çift gözde yitirir..
Derler ki..
Kerem Aslı’yı gördüğünde at üzerindedir ve Aslı’nın sırtı dönük bir dere kenarında oturmaktadır.Atın ayak seslerinden irkilir ve yüzünü Kerem’e doğru döner.Göz göze geldiklerinde Kerem atından düşmüş o günden sonra Aslı’ya ram olmuştur.Bir bakış bir insanı bakışın sahibine köle edebilir.Göz meselesi hatta yar ile göz göze gelme meselesi böylecedir.
Hicran da,gurbette,ayrılıkta,kederde olan bitap düşmüş maşuklar sevgililer yarin gözlerini unutamazlar..Ses tonlarını hatırlamazlar zaman geçtikçe ama ömür geçse o yarin ‘bir bakışı’ gözleri hala hatırımızda kalır.
Bu yazıyı okuyup içinden bir ah çekenlere selam olsun..
Bu yazıyı okuyup uzakta olanların gözlerini hatırlayanlara selam olsun..
Bu yazıyı okuyup da anlam veremeyenler de bir gün muhakkak bir çift göze mahpus olacaklarını unutmasın..
Dostlar..
Yukarı da bir dörtlüğünü paylaştığım şiir Selçuk BEKAR’ın ‘GÖZLERİNDE’ şiiri..Okumanızı tavsiye edeyim acizane..
Hayran olduğum bir dörtlüğünü de paylaşayım sizlerle:

‘Gökyüzünde hicret, dallar secdede,
Sırılsıklamım ben bir bilmecede;
Aşka koşuyorsa her şey sence de,
Neden çıkıp sana gelemiyorum?’
Selam dua ve muhabbetle..

UYANDIM MI?*

Bu yazımı, dün gece son satırlarını göz yaşları içinde okuduğum “Fİ- Çİ- Pİ” kitaplarına ithafen yazıyorum.

Sosyal ağlarda ve medyada kitaplar hakkında pek çok bilgi bulabilirsiniz. Bu yazımı kaleme alma gayem sizlere kitabın konusunu anlatmak ya da karakterler hakkında bilgi vermek değil. Yazacağım her satır kitapların bende uyandırdığı duyguları ifade etmek üzerine kuruludur.

Her şey insanın ( yani kelime anlamıyla ‘ UNUTANIN’) kendine; ” Ben kimim, neden bu evrendeyim ve yaratılış gayem nedir?” sorularını sorması ile başlıyor. Her insan için istisnasız tek gerçek olan ölümü her gün, her gün unutan unutkan varlık…

Yaratılış gayesini bir kere bile sorgulamadan sistemin içinde öylesine zaman tüketen, akıl ve irade ile donatılmış mükemmel organizma…

‘ ben’ olmaya odaklı ve ‘BİZ’ fikrinden, duygusundan uzaklaştıkça vahşileşen, umursuzlaşan ruhlar…

Kendinden, yaratılışından, doğadan, canlılardan ve cansızlardan bihaber milyonlarca organizma ‘ tekamülü’, ‘cihadı’ ( Cihat kelimesini gerçek anlamında, kitaplarda da doğru şekilde açıklanan anlamıyla kullanıyorum.) bir yana bırakmış durumda maalesef.

Sorgulamak, doğruda durmak için yaratılmış ve neden yaratıldığını unutmuş daha doğrusu neden yaratıldığı kendisine sistem tarafından özenle unutturulmuş, dimağları uyuşturulmuş kayıp kimlikler, bedenler, ruhlar…

Kitaplar bittikten sonra aklıma kazınan sorulardan biri de; ‘ Uyandım mı?’ oldu. Çünkü uyuyoruz, uyuşturuluyoruz. Allah’tan, bilimden, sanattan, sorgulamaktan, araştırmaktan ve uyanmaktan sistematik  bir şekilde uzak tutuluyoruz. Sistemin utanmaz dişlilerinin yağıyız adeta. Biz olmazsak rahatı kaçacak sömürgecilerin sistemlerinin ilacıyız, kendimizi zehirlediğimizin farkında bile olmadan.

Tekamülümüzü, cihadımızı, gelişimimizi ve mutlak şart olan uyanışımızı her gün, yeniden ve bıkmadan terk edip duruyoruz.

Sahte aşklarla, parayla, cinsellikle, konfordan uzak kalma ve açlık korkusuyla, terörle, ölümle korkutuluyoruz. Bencillerin, başarıya giden her yolu mubah görenlerin; etiketleri, makamları bir havuç misali burnumuza tuttuğu evrende Allah, bilim, sanat, gelişim sanki sadece seçkin bir zümreye aitmiş gibi kabul ettirilir hepimize. ‘ Çabada olmanıza gerek yok, bakın burada hazır yargılar var. Alın kullanın.’ deniliyor herkese. Fetvalar, teoriler, tezler, satılmış otoritelerin! satılmış fikirleri rahatımıza rahat katıyor. Neleri feda ettiğimizi sorgulamak aklımıza gelmiyor. Uyuşturucularımızın konforunda ‘çabalamadan’ daha iyi bir evrene gidebileceğimizi sanıyoruz. Sanrılarımız içinde kayıbız.

‘BİZ’ olmayı hatırlayacağız. Birey birey, kişi kişi uyanacağız. Uyanması için sarsacağız yanımızdakileri. Sarsacağız ama onların görevini üstlenmeden. Uyaracağız, anlatacağız, hor görmeden, küçümsemeden. Kitaplarda bir kaç yerde geçen ve özü şu olan düşünceye sonuna kadar katılıyorum. Eğitimine katkıda bulunabilecekken eğitmediğimiz her insan, bir gün karşımıza dikilecek. Hem de ellerinde silahlarla. Örnek olacağız. Cihatta olanın örnek olması kadar doğalı da yok zaten.

‘BİZ’ e giden yola ‘BİZ’i çıkaran herkese selam olsun. Umutluyum ben. Yaradanın fark ettirdiği gerçeklerin, doğruların, kolektif bilinç ile dalga dalga yayılacağına tüm yüreğimde, ruhumda hissediyorum.

Araştırdıklarını, biriktirdiği hazineleri, özgürce, temizce sunan Azra Kohen’e sonsuz sevgiler.

*NOT:  Azra hanım kitaplar boyunca müzik önerilerinde bulunuyor. Tanıştığım müzikleri çok sevdim. Bu yazıyı hazırlarken dinlediğim müzik de benim tavsiyem olsun 🙂 ‘ The Best Of YIRUMA/ Yiruma’s Greatest Hits- Best Piano

   Bir zaman diliminde ‘BİZ’ olarak buluşmak umuduyla. Sevgiler.

SEHER YELİ

Ayrılık hasretlik kar etti cana..
Seher yeli sevdiğimden bir haber..
Selamım tebliğ et Kutbi Cihana..
Seher yeli sultanımdan bir haber..’
Ahh..
Dostlar..’Ben aşığım’ diyenler zannımca iki teraziye koyup kendilerini öyle anlatmışlar hallerini.. Ya ‘Mecnun-Leyla terazinde tartmışlar kendilerini..Ya da tutup ‘Seher yelinden’ haber beklemişler..Öyledir de..Zaman erir kelep kelep;gece gündüze karışır…Zamansızlaşır her şey.. İnsan ne gün bilir ne gece..Hasretin ve aşıklığın koyununa girdiğinde..Hatta tebessüm ile üzüntü de karışır bazen birbirine..
Seher yeli..Uzakta ki yarin kah kokusunu getirir maşuka..Ya da tutar ondan bir haber ulaştırır..Bazen kokuyu taşıyan güzel bir Aşk hamalıdır o bazen ise haber getiren bir tellaldır.
O yüzdendir ki Seher yelinden birşey beklemeyen de aşık felan değildir kanımca.. O yüzden ‘Seher vakti çaldım yarin kapısını’ diyen Neşet Ertaş üstad da ‘Seher yeli nazlı yare; bildir beni bildir beni..’ diyen Kul Ahmet üstad da aşıklığın vücut bulmuş halidir bence..
Dostlar..
Az önce yukarı da da dedim ya insan bir vakit gelir vakitsizliği yaşar diye Fuzuli üstad buyurmuş ki ‘
‘Şeb-i yeldayi muneccimle muvakkit ne bilir..
Muptela-i gama sor kim geceler kac saat..’
Yani demiş ki üstad ‘gecenin kaç saat olduğunu takvim ilmiyle uğraşanlar ne bilsin;Aşk müptelasına sor bakalım geceler kaç saat?’
Ahh..Ah..
Dostlar..
Biz en son geceleri ne kadar olduğunu dakika dakika ne zaman saydık?
Ya da tutup bir hayali bir murada erdirmek için en son ne zaman geceleri feda edip dertlendik?
Geceleri bir katre kederde ve gamda eritip seher vaktine erişip seher yelinden en son ne vakit bir şey umduk?
Peki en son ne zaman seher yelinden geleni dört gözle bekledik?
Ve son soru..
Dostlar..
En son ne vakit seher yelinin habericisi olan bir yare tutulduk?
Selam ve dua ile..

Kemalat Teferruattadır…

Selam Dostlar..
Bugün ki yazımızda girizgah kısmını kısa tutup direk konuya girelim olur mu? Biliyorum çaylarınızı aldınız,lütfettiniz ve buyurdunuz bu satırlara..
Zannımca 2.yazımızda bir soru ortaya atıp’kendimizi adam etmekten’ bahsetmiştim. Bugün hadi bir soruyla bunu bir ileri noktaya taşıyalım..

BİZ KİMİZ?

Bu soru öyle bir soru ki birden çok cevabı var ve o cevaplar hayatımıza karşı bir duruşu adeta inşa ediyor. Bu suale kim nasıl cevap veriyorsa hayatını zannımca bu cevap üzre kuruyor.. Bir ağabeyimden duyduğum iki cevap çok enteresandır ve bence de bu iki cevap arasında doğruyu bulduğumuzda isabetli bir hayat yaşama idealinde olabiliriz.. Mesela ilk cevap şu olabilir:
’70-80milyon nüfuslu,gelişmekte olan ülkeler arasında, yaklaşık 100 yıllık bir cumhuriyet değerine sahip Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşıyım.’ Bu bir tarif biçimi..
Peki ya 2.cevap:
‘3000 yıllık bir devlet geleneği olan, Peygamber Efendimizden bu yana geçmiş 14 asrın 10 unda bizzat bu dinin sancaktarlığını yapmış, bizden geriye kalan 10 asrın 6’sında bizzat tarih yazan bir ecdadın torunuyuz..!’
Bu iki cevap arasında ki seçimi size bırakıyorum.Ama bakın 2.tariften yola çıkacak olursak karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor..
Ecdadınızın devletinin adı;
Devlet-i Ali Osmani..
Devlet-i Ebed Müddet..
Bir diğer isim..
DEVLET-İ ALİYYE-İ MUHAMMEDİYE..
Derler ki Kemalat Teferruattadır.. Medeniyet detayda gizlidir.. Hadi acizane ağabeyimden duyduğum bir iki misal arz edeyim..
Osmanlı büyük camilerin müezzinlerinin bir tanesini ama zatlardan seçermiş..
Sebep?
Peygamber Efendimizin iki müezzini var.. Bilal Habeşi (r.a).. Abdullah Ümmü Mektum (r.a).. İkinci zat ama imiş.. Demişler ki ona mutabakat edelim bizimde böyle bir geleneğimiz olsun..
Detay…
Osmanlı’da 5000’e yakın vakıf varmış.. Bir tanesinin ismi ise şu: Çalıştığı evde ki cam yada porselen eşyayı kıran hizmetçinin zararını tazmin vakfı.. Şaşırdınız değil mi?
Ağabeyimden duyduğuma göre bu vakfın kaynağı Hz. Peygamberimiz döneminde yaşanan bir hadiseden dolayı.. Peygamberimiz (s.a.v) çarşıda ağlayan bir hizmetli çocuğun uğruna Yahudi bir ailenin kapısını çalıyor. Bu tevazuyu gören aile ise Peygamber Efendimiz (s.a.v) ‘in ellerine sarılıp Müslüman oluyor.. Ecdadın bu olaydan çektiği nüve Osmanlı Medeniyetinde karşımıza devasa bir vakıf olarak abideleşmiş bir şekilde çıkıyor..
Sanırım ülkece biraz bu ‘detay-medeniyet’ ilişkisini ıskalıyoruz..Biz bu ilişkiyi ıskaladıkça hayatı kaçırıyor bir medeniyeti yitirdikçe yitiriyoruz..
Daha çok ıskalamamak ümidiyle..
Selam ve Dua ile..

KELAM İLE ‘BİZ’İN İMTİHANI

Kelime TDK’ya göre ‘Anlamlı ses veya ses birliği, söz, sözcük’ diye anlamlandırılmış.Ve insan oğlu bebekliğindeki ‘ıngaa ıngaa’ ları saymazsak takriben 1.5 2 yaşından itibaren kelimelere ihtiyaç duymuş..Tüm derdi ve ihtiyacını kelimelerle anlatmış..Önce su istemiş sonra annesinden mama istemiş.Yavaş yavaş etrafını tanıyıp anlamlandırmaya başlayan insan herşeye bir kelime bulmuş..Annesine babasına seslenmeyi hecelendirmek yerine artık kelimeleştirmeye başlayan insanoğlu bu sayede bu imtihana başlamış oldu.
Kelime insanın hayatında ördüğü bir duvardır.Hayat biçimini kelime üzerine inşa eder insan.
Seçimlerini,hayata bakış açısını belirler;seçtiğimiz kelimeler hayatımızı oluşturur.Kelimeler bu denli kuvvetlidir.Cümleler arasında dikkat dahi etmediğimiz,konuşurken çoğu zaman yuvarladığımız kelimeler hem kudretli hem de gizemlidir aslında.
Son dönemde kulağıma çalınan ve çokça duyduğum bir husus var.O da şudur ki ‘eski kelime-yeni kelime’ tartışması.Bilmiyorum siz hiç duydunuz yada size denk geldi mi ama bana bolca denk gelmeye başladı son dönemlerde..
Nasıl bir tartışma der gibisiniz?;
Bir büyüğüm üstadımın yaşadığı bir olaydan yola çıkalım olur mu?
Bir tv programına konuk olmuş,nezaketsiz bir sunucu da bir soru yöneltmiş demiş ki:
‘Eski kelimeleri bilerek mi kullanıyorsunuz?’ Üstad bir hafif şaşkınlıktan sonra (tabi maksadı da anlayınca) demiş ki..
‘Hay hay yeni kelimelerle de konuşabiliriz.Mesela ‘stres’ kelimesini desem mutlu olur musun?
‘Tabi ki olurum yeni kelime’demiş sunucu..Öyle deyince üstad şöyle yanıt vermiş:
‘Birde stres deyince acaba bizim Kadim Türkçemizde hangi kelimeler karşılık geliyor söyleyim o zaman…Gam,Gussa,Keder,Kasvet,Izdırap,İnkisar,Üzüntü,Hüzün Kahır,Ye’is..
Şimdi bu hali anlatacak 20-30 kelimelik bir kadro elimizin altında varken neden Fransızcadan bir kelime ile tüm bu halleri bir kelimeye indirgeyelim..’
Konu kapanmış tabi. 🙂
Üstattan duyduğuma göre bu 20 kelimelik kadronun hemen hemen her hale ayrı bir kelimesi var..Buda ayrı bir zenginlik.. Bende ukalalık yapıp duyduğum bir-iki kelime arz edeyim mi dostlar?
Mesela empati kelimesinin bizde daha güzel bir anlatımı ‘Hemhal’ kelimesidir.
Veya dingin kelimesinin yerine ‘asude‘  kelimesi sizce de daha güzel değil mi?
Son olarak eski kelimesinin yerine değerli olan ‘Kadim‘ kelamı daha estetik durmuyor mu?

Son olarak şu soruya da yanıt verip çekileyim huzurunuzdan dostlar..
Peki hep bu ‘yeni’diye tabir ettiğimiz kelimeleri kullansak ne olur?
Hiç oluruz dostlar..
Nasıl mı?
Anlatacağımız her şey bize dair şeylerdir.Bu kelime kadrosunu kaybetmek demek ruhumuzu,kendimizi kaybetmek anlamına geliyor.Sahip çıkalım dostlar..
Dilimize..Kelamlarımıza..Ruhumuza..
Selam ve Dua ile..

KENDİMİZİ ADAM ETMEK…

Cümleten selam olsun öncelikle..
Bu yazıyı okumaya başlamadan evvel çoğumuz başlığı görünce bir anlam verememişizdir belki…Bir insan kendini nasıl adam edecek?Buna muktedir midir?
Aklınızda ki soruları daha çok karmaşıklaştırmadan hemen yanıt vereyim dostlar..İnsanoğlu her şeye olduğu gibi ‘kendini adam etmeye de’ muktedirdir vakıftır.Hayatta belki de en kolay şey bir başkasına öğüt verip durmaktır.Bir başkasına yön vermek amiyane tabirle ahkam kesmek en kolaydır.Asıl meziyet ise bu değil insanın dönüp kendine bir şeyler söylemesidir.Kendi aynasında kendini seyredip kendisini bilmesidir.. Ne demiş Bizim Yunus:
İlim ilim ilmektir..
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin..
Bu nice okumaktır..
Aslında sözün özü sadece bu kadardır.Ama birazcık dertleşelim..Dertleşelim çünkü bu durumu son zamanlarda çok ıskalar olduk..İnsanlar bizler kendi kendimize kalmaktan korkar olduk,sıkılır olduk neticede kendimizden uzaklaşır olduk..Bir usta bu konu da şunu söylemiş:’İnsan içine bir şey diyemiyorsa dışarıya boş lakırdı etmesin..!’ Biz kendi içimizde kendimize yabancıysak Allah aşkına buyrun bana söyleyin dışarıya nasıl bir cümlemiz olur!Yada o cümle ne kadar samimi olacak..Biz önce kendimizin farkına varmalıyız..
Bu ifadenin benzerini çoçukken büyüklerimizden epeyce duymuşuzdur yada tartışma programlarında da duymuş olabilme ihtimaliniz yüksek..’Efendi Efendi biraz adam ol..!’ Ama asıl sesleniş bu değil..Asıl sesleniş kendi içimize doğru olmalı.. Tam da şu şeklide ‘Eyy ben tam bir adam ol..!!’ Peki nasıl olacak?
Belki de bir ömürlük çabamız sırf bu olmalı..Neden mi?Çünkü bizim ‘tam adam’ oluşumuz çehremizi;çehremiz çevremizi;çevremiz adeta tüm bir milleti;milletimiz tüm bir ümmeti;ümmetin ‘doğru bir adam’ oluşu tüm cihanda bir değişimi sağlayacaktır..
Var mısınız bugünden itibaren ‘Kendimizi adam etme’ ile uğraşmaya..
Selam ve dua ile..