Köşe Yazısı

Çocukların Oyuncağı Olan Anne Babalar.

Çocuklar bir ailenin geleceği ve servetidir. Her aile bir çocuğu olsun ister. Bir anne babanın çocuğunun olması sevgilerini birleştirip harcayacak fırsatlarının olmasıdır.

 

Hal böyle olunca zamanımızın ebeveynleri çocuklarına yeterince sevgi yerine aşırısına kaçıyorlar. Peki, aşırısına kaçınca ne olur dediğinizi duyar gibiyim. Her şeyin aşırısının zararlı olduğu gibi sevginin de aşırısı zararlı. Sevgiyi o kadar abarttık ki koskocaman yedi –  sekiz ya da daha büyük çocuklara yemeği ebeveynleri kendileri yediriyorlar. Bu hareketleri çocukları tembelliğe ve görev bilincinin yok olmasına doğru itekleme adımlarından biri oluyor.

 

Çocuklarını koruduklarını kolladıklarını zanneden ebeveynler çocuklarına kötülük yapıyorlar.  Düşünün önce sizler hangi şartlarda büyüdünüz ve nerelere geldiniz. Elbette çocuklarınızın önünü açacak fırsatları önlerine sermelisiniz ama onları hayattan soyutlayarak değil. Onlara küçük yaşlardan itibaren görev ve sorumluluk bilincini yüklemelisiniz.

 

Bazı ailelerde çocuklarına hayır demeyi bir türlü beceremiyorlar. Çocuklarınızın ihtiyaçları konusunda elbette cömert davranmalısınız fakat bazen de hayır demesini bilmelisiniz. Çocuğunuz sizden bir şey almanızı istedi istek mi, ihtiyaç mı? Sorusunu kendisine yöneltmelisiniz. Siyah bir spor ayakkabısı varken birde kırmızı istiyorsa bu bir istektir. Kibarca onun ihtiyaç olmadığını fakat kendisinin ihtiyacı olan başka bir şey istediği takdirde alabileceğinizi belirtmelisiniz.

 

Küçük yaşlarda bu bahsettiğim konulardan yoksun kalan çocuklar büyüdükçe ailelerini artık parmaklarında oynatır duruma geliyorlar. Görev bilinci olmadığı için odanı topla desen yaptıramıyorsunuz. Bir istekleri olduğunda hayır deseniz kıyamet kopuyor.

 

Atalarımız ne demiş? “Ağaç yaş iken eğilir”. O zaman çocuklarımıza görev bilinci ve vicdanlı olmayı öğretip, isteklerinde fren mekanizmasını etkinleştirmeliyiz.

‘OLMAK’ İÇİN OLMASI GEREKENLER…

Selam öncelikle herkese..
Uzun bir vakit ayrı kaldık ama çok şükür ki bugün buluştuk..
Dostlar uzun vakit önce aldığım bir kitabın güzel gönüllü yazarı kitabın belli bir bölümünü ” ‘Olmak’ için olması gerekenler” bölümüne ayırarak kendi perspektifinden ‘olmak’ meselesinin izahatını 22 madde de açıklamış..
Çok hoşuma gitti.. Ve izahatı gayet olumlu buldum.. İnsan eğer bu 22 maddenin en azından hepsini yapamasa da bir kısmını yapabilse yada yapmaya uğraşsa kendisinin yüklerini hafifleteceğine inanıyorum..
Hadi isterseniz o 22 maddeye geçelim..

1)Fuzuli’den bir gazel ezberle..Baki ile ünsiyeti arttır; Taşlıcalı ile yakın ol..Şeyh Galibi ihmal etme..Divan Edebiyatını önemse;orada muhabbetimiz ile zarafetimiz ile biz varız..
2)İmkan buldukça sabah namazlarını cemaatle kıl.Farklı camilere giderek farklı seherleri teneffüs et. Süleymaniye ile öyle bir tanış öyle bir muhabbet kur ki Selimiye kıskansın..!!
3)Çok çalış boş vaktin olmasın.Az uyu. Az uyumak çok yaşamaktır.
4)Dürüst ol..Allah’a insanlara ve en çokta kendine.Kendine dürüst olan başkasını aldatmaz,aldatamaz..
5)Twitterdan uzak dur..İnstagrama az uğra..Unutma kimse sosyal medyasızlıktan ölmedi..
6)Yaptığın işi kaliteli yap..Başımıza ne geldiyse bundan geldi. Gafletten kurtulmak kalitedir.Unutma müslümanlık kaliteye mecbur olmaktır.
7)Gökyüzüne bak ve denize,dağlara..Yavaşla biraz.Bulutları dinle;yağmur yağarken bir şiir oku ıslanırken..
8)Her ikindi sonrası bir cüz Kur’an-ı Kerim oku.Tefsiriyle okursan ne ala..
9)Tarih okumaları yap..Halil İnalcık hocanın tüm kitaplarını oku..Hazır üstadı hatırlamışken birde ona Fatiha oku..Cahil kalmayacak derecede İlber hocayı da takip et.Ecdadını seviyorsun kabul,sevdiğini tanı biraz..İnan daha çok seveceksin.
10)Hazır okumaya başlamışken Suç ve Cezayı da oku.
11)Sadıklarla birlikte ol..Beraberlik senin ona varman değil,onsuz adım atamamandır. Böyle bil..Herkes yarin köyüne varır ama bazılarının bastığı yer yarin köyü olur..Herkesi boş ver bazılarından ol..
12)İnsanlık için küçük kendin için büyük bir adım at..Daha iyi bir insan ol. Her ne isen en iyisi ol..Seni sevmek isteyenlere yardımcı ol.
13)Her işte niyete dikkat et.. Onsuz olmaz..
14)Evlatlarını yarınlara hazırla.Dünü bilirlerse işin kolaylaşır.Mesleklerinin ne olacağını boş ver. Uyurlarken başlarının yanına git ve Allah’a kul Peygambere ümmet olmayı başarmış bir evlat olmaları için dua et.
15)İyi bir müslüman ol.Kardeşlerini sev.Suizandan kaçın.Dedikodu yapılan yerden uzaklaş.Ayıp görürsen ört,kusur görürsen düzelt. Düzeltemez isen dua et.
16)Komşularınla iyi geçin..Akrabalarını ziyaret et,hastaları ihmal etme..
17)Kapitalizme karşı kaliteli bir duruşun olsun..Nuri Pakdil’e bakacak bir yüzün olsun..
18)Yerine birini yetiştir.Yerine bir adam yetiştirmeden göçer isen bu dünyadan davaya ihanet etmiş olursun..!! Hain olma..!!
19)Yeryüzünde ki tüm insanlığı ateşten kurtar..Zor mu?Hiç olmazsa birini kurtar..Madem herkesi düzletmek zor o zaman işe kendinden başla.. Kendini düzelt ki dünya bir eğriden kurtulmuş olsun..
20)Ölmeden evvel öl..!!
21)Kalbine Allah dedirttir. Göklerden nur sağ gönlüne..Hür olana dek kul ol,kul olmakta hür ol..Huzur başka türlü ele geçmez..
22)Dua et..Olmayacak bir işin umutsuzluğu ile ellerini açan bir adam gibi değil;ellerini açmazsa hiçbir şey olmayacak bir adamın umuduyla,dua et..
Selam ve muhabbet ile..

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN EN İYİ TAZE FASULYESİ

Semt pazarlarını hep sevmişimdir. İnsana insan olduğunu ve toplumsal bir varlık olduğunu hatırlatan yerlerdir. Aynı zamanda bir pazar yeri, muhteşem bir gözlem alanıdır. Haftada bir kez pazara gitmek ise benim için bir terapi gibidir. Üstelik bakmayı, görmeyi ve düşünmeyi bildiğim zamanlarda pazara gitmek ufuk açıcı bir aktiviteye dönüşebilmektedir.

Ve yine bir pazar yeri… Allah’ın nimetlerinin sonsuzluğuna işaret eden çeşitli sebze ve meyveler tezgâhları renklendiriyor. İhtiyacım olan iki şey, domates ve salatalık. Ama yine de adettendir deyip pazarı boydan boya gezmeye başlıyorum. Tam o sırada bir aydınlanma yaşamama sebep olacak şu cümleyi duyuyorum:

-Türkiye Cumhuriyeti’nin en iyi taze fasulyesi bunlar!

O da ne? Nasıl bir cümle ve nasıl bir iddia bu? Tabi ki bu iddialı cümlenin sahibini arıyorum ve hemen sesin geldiği tarafa bakıyorum. Bir tezgâh dolusu taze fasulye… Genç tezgâhtar kendinden ve sattığı üründen gayet emin. Taze fasulye böyle iddialı bir cümleyle satılmaz diye bir düşüncesi yok ve kendini bu şekilde sınırlamıyor. Sattığım sadece taze fasulye deyip kendini ve yaptığını küçümsemiyor da… Alın teriyle para kazanıyor ve ne sattığını biliyor.  İşte bu diyorum. Tam olarak ihtiyacım(ız) olan şey bu! Boş bir özgüven değil elinde olanı bilmenin özgüveni! Ne yaptığını ve ne söylediğini bilmek, kendinden emin olmak!

O halde önce ne yaptığımı, ne söylediğimi ve ne yazdığımı bilmeliyim. Eğer bunları biliyorsam ortaya çıkan ürünü ve neye sahip olduğumu da biliyor olmalıyım. Bu bildiklerimin iyi olduğunu düşünüyorsam kendime güvenmeliyim. Başkalarının ne dediğinden ziyade kendi sürecimi ve sonucumu görerek karar vermeliyim.

AZ ÖTEDE EVLENİN

“Erik dalı” mevsimi geldi… Karpuzun çıkmasından ya da sahillerin dolup taşmasından değil de düğünlerin artmasından anladığımız yaz ayları…

Tatlı telaşlar… Ev, eşya, takı, gelinlik derken düğün günü gelip çatıyor. “En mutlu gün” diye tanımlanan gün taze çiftler için çoğunlukla en stresli ve en gürültülü gün oluyor. Törenler eşliğinde kuaföre gitmeler, gelin almalar, fotoğraf çekimleri bir güne sığdırılıyor. Akşama düğüne yorgun argın gelen çift bangır bangır müzikte eğlendiğini sanıyor. Ya da adet yerini bulsun diye eğlenmeye çalışıyor. Davetliler tarafından gelin, damat, takılar, düğün mekânı, baldız, görümce, elti, kaynana dedikodularını yapılıyor. Genel olarak bir düğün günü bu şekilde geçiyor. Tüm bunlar düğün sahiplerini ilgilendirir, bize ne diyelim ve takıldığımız meseleye gelelim.

Evlilik “kutsal” dediğimiz ailenin oluşmasındaki ilk adım, önemli bir karar… Bu öneme binaen düğün günü de önemli bir gün. Sevmek sevilmek zaten güzel şey… Peki, güzel olmayan ne? Yollar boyunca çalan kornalar, mahalleyi gürültüyle inleterek gelin almalar, bir de açık havada yapılan ve gece yarısına kadar süren düğünlerden evrene yayılan müzik sesleri…

Ne olur daha az gürültüyle evlenseniz, evlendirseniz?

Kime neyi ispatlama çabası bu gürültü?

Yoksa mutluluk böyle ilan edilmek zorunda mı?

Kimsenin mutluluğunda gözümüz yok ama bunları bir düşünsek iyi olur derim. Düşünmek istemeyenlere ise bir çift sözüm var: Gidin az ötede evlenin!

SANCAK DÜŞMEZ..!!

‘Bir devlet yıkıp bir devlet kurmakta Türkler yeterince mahirdir.’ demiş şahsımız adına Avusturyalı diplomat-tarihçi Joseph Von Hammer.
Dünya medeniyet geçmişine baktığınızda Sayın Hammer haklı çıkıyor gibi.Evvel ki yazılarımdan birinde bahsetmiştim;Biz Türklerin tarihini hem kendi açımızdan hemde dünya tarihi açısından baktığımızda şöyle ortak bir sonuç çıkıyor:
-Efendimiz(s.a.v.)dan sonra ki yüzyıldan bu yana geçen 10 asrın 6 sınıda ümmetin sancaktarlığını yapmış bir medeniyet..
-Kendisi çıkarıldığında bir dünya tarihi meydana getiremeyeceğimiz bir medeniyet.
Yani hem ümmet medeniyeti hemde dünya üzerinde ki tüm dengelerin varlığını göz önüne aldığımızda biz Türkler tarihe damga vurmuş ve vurmaya da devam edeceğiz gibi görünüyor.
17.devletimizde yaşıyoruz..Anadolu ise tek ve son yurdumuz..Herkes 17 devleti kurabildiğimizle övünür (haklı olarak tabi) ama öz eleştiri noktasında neden 16 devletimiz yıkılmış diye sormaz..?Aslında eğer bir gün milletçe ve devletçe bir öz eleştiriye başlayacaksak sanırım buradan başlayacağız..
Biz Tükler dünya da haksızlığa ve zalimliğe son derece sert karşılık veriyor olduğumuz gibi;dünya mazlumlarına da umut olmanın mahirliğini yaşıyoruz..
Medeniyet veya büyüklük dediğimiz mesele sadece ülkeler fethedip kılıçtan geçirmek değil;mazlum ve kimsesiz öksüzlerin de muhtaç olduğu şevkati gösterebilmek..
O nedenledir ki Filistin üzülürse İstanbul kahrolur diyebiliyoruz..
Yada Mynmar ağlar ise Ankara perişan olur diyebiliyoruz..
Veya Can Azerbeycan dediğimizde ‘gardaşımızı’ görmüş gibi oluyoruz..
Sancak düşmez dedik ya..
Anadolu…Türkiye..
16 devletimizin neden yıkılıdığını iyi etüt edip 17. devletimizi sağlam kıldığımızda;
Dünya üzerinde ki zalimlerin oyun ve planlarını yer ile yeksan edip adaleti yeryüzüne sağladığımızda;
Mazlum İslam coğrafyasının kanayan yaralarını tek tek sarıp bir kere daha açmalarına müsaade etmediğimizde;
İşte tüm bunlar olduğunda..
SANCAK DÜŞMEYECEK..
TÜM ÜMMET-İ MUHAMMEDİNİN ÜZERİNDE SONSUZA DEK DALGALANACAKTIR.
Selam…Dua ve muhabbet ile..

Keşke…

   İnsanlar olabildiğince kötü. Herkes kendi çıkarını düşünüyor burada. Kimse burdan sonrasını düşünmüyor. Herkesin hayali kefene girene kadar.

   Kimse bilmiyor ki kalp kırmak ne kötü. Kimse bilmiyor ki sırf bu dünyalık şeyler için kavga etmek kötü. Savaş kötü.

Barış varken, dostluk, dürüstlük varken neden savaş, düşmanlık, yalan? Neden öfke, kin, nefret? Oysa dünyada sevgi kadar güzel bir şey var. İnsanlar sevgiden mahrum yetiştiği için kimse sevginin içinde barındırdığı güzellikleri göremiyor. Halbuki nefret ve savaş değil de, dünyaya sevgi ve barış hükmetse ne kadar mutlu insanlar olurdu. Hayal edebilir misiniz? Çok zor değil mi? O kadar alışmışız ki nefrete, savaşa, kin tutmaya.

İnsanlar eşit olsa mesela. Kimse dışlanmasa, herkesin karnı tok olsa sırtı pek.

Patron, işçi, öğretmen, öğrenci, zengin, fakir, güzel çirkin ayrımı olmasa keşke. İnsanlar ellerindekiyle yetinmeyi kimseyi eleştirmemeyi öğrense keşke. Hiç bir şeyin hiç bir kimsenin elinde olmadığını anlasalar keşke. O herkeste olan koskoca beyinleri kullansalar biraz. O beyinler sadece ayrıma, savaşa, öfkeye kurulduğu sürece ne daha fazla gelişebiliriz, ne de daha fazla mutlu olabiliriz.

YAN AMA TÜTME..

Hep merak etmişimdir.. Bazı insanlar selam alıp verdiklerinde sağ ellerini kalplerinin üzerine koyar..Neden diye düşünürdüm..Sanırdım ki edepten kaynaklanıyor..
Meğer öyle değilmiş..
Evvel vakitlerde bir derviş bir dervişi gördüğünde selam verir,derviş selamı aldığında “Allah selamı”olduğundan kalbi yerinden çıkacak gibi olurmuş..Derviş ‘ahh gönül sırrı ayan ettin oldu mu şimdi’deyip kalbini eliyle bastırırmış..
Aslında mesele sır olanı gizli tutmak ve kıymetini bir nebze olsun artırmaktır.
Dile düşen ne olursa olsun kıymeti her geçen gün yada dilden döküldüğü her gün azalmaz mı?
Gösterişten uzak kalabilmeyi başarabilir miyiz bir gün bilmiyorum..
Ama kendi içimize döndüğümüz her an biraz daha kıymete yaklaşıyor gibi olmuyor muyuz?
Kimselere derdi ayan edip,dert gibi güzel bir kıymeti ayağa düşürmüyor muyuz? Bir dervişin selamı aldığında kalbine düşen heyecanı saklama gayretine erişebildiğimiz de aslında bir parça daha insan olabilmeyi başarmıyor muyuz?
Derdin,tasanın,gamın,hüznün,sevincin..Her türlü duygunun adresi bellidir dostlar.. Hal Rabbe ayan ise kafi.. Derdin ve tasanın çözümünü Allah’tan diliyorsak ve bekliyorsak ne ala…İçimizde ki derde şükür ediyor isek derdin bizi ‘ehlileştirdiğini’ biliyor isek bunu dile döküvermenin ne gereği olabilir?
Yanmaya eyvallah dostlar ama tütmekte neyin nesi?O tütmek derdi dile dökmek ile aynı şey değil mi? Yada yanan oddan çıkan duman onun gösterişi şaşası değil mi?
Derdi biliyoruz dostlar..Kimden geldiğini de..
Hüznü,kederi tanıyoruz azizim..Dermanın kimde olduğunu da..
Aşk duyuyoruz aşıklar..Maşuku bulmaya da gayretimiz var..
Yanıyoruz erenler..Ancak tütmeye ne hacet..Kimin yaktığını niye yaktığını bizi ne OLdurmak istediğini hepimiz gayet iyice biliyoruz dostlar..
Cumamız yar olsun…Allah’a emanet…

BİR ŞİİR..İKİ KITA..22 YIL..

“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme, artık neye yarar?”

Bu şiiri hepimiz çok iyi biliriz.Hatta çoğumuza ilkokul zamanında ezberletilen ilk şiirlerden biridir.
2 kıtadan oluşan bu şiir kolay ezberlenir sözü az ve öz anlatır cinsten..
Bu şiirin yazarı hepimizce malum Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK’tir..
Merhum üstad bu naif ve ufacık şiirin her kelamına hissi adeta nakış nakış işlemiş;duyguyu ise adeta perçinlemiş..
Ancak..
Bu şiirle alakalı konuşmamız gereken şey başka..
Bir büyüğümden bu sırrı aldığımda (ki siz belkide farkındaydınız ama ben yeni öğrendim..) bu özellik dikkatimi çekti..
Sizce de iki kıta arasında bir anlam bütünlüğü olması gerekirken bu noktada şiir tam anlamıyla kendiyle çelişmiyor mu?Buyrunuz..

İlk kıta da üstad umulmaz bir hasretten,hayret derecesinde bir bekleyişten bahsediyor..Yani hatta ölümü bekleyen bir hastadan daha öte bekliyor sevdiğini..
Bu nasıl bir tahammüldür aslında dimağlarımızı aşıyor..,
Ancak ikinci kıtada bu tam tersi vaziyet alıyor.Ve ‘Geçti istemem gelmeni..’noktasına geliyor üstad..Bu nasıl bir tezattır..?
Necip Fazıl KISAKÜREK gibi bir usta iki kıtacık bir şiirde anlam bütünlüğünü mü koruyamamıştır?
Sakin sakin.. Okuyucu bu deli soruları lütfen bir kenara bırakınız.
Aslında biz üstadın kitabında ve tüm kaynaklarda bu şiiri iki kıta halinde bir bütün olarak okuruz..Ama aslında hakikat tamda öyle değil. Üstad bu iki kıtayı tam 22 yıl sonra birleştirmiştir..
Yani sevilen yada beklenen arkasından okunan ilk kıtadan sonra üstat artık beklemeyi,kavuşmayı aşmış ‘yokluğunda buldum seni’ diyerek zamanın canını okumuş,aşk için aslında maşuka pekte ihtiyaç olunmadığını göstermiştir..
Peki ya biz?
Bu denli beklediğimiz biri oldu mu?
Ve onun ardından ikinci kıtayı yazabileceğimiz bir yüreğimiz?
Gidenin ardından bakarken hiç bu iki kıtalık şiiri içimizden geçirdiğimiz oldu mu?
Son cümle…
GELME ARTIK NEYE YARAR..??’
Selam ve Dua ile..

Bir Hikaye-Arakiyeci İbrahim Ağa’nın Rüyası..

Bazen lütfedilir amma o lütfun peşinden gitmek insanın iradesine bırakılır.Nasip bazen böyle bir şeydir.. Biz ‘Nasiptir..Kaderdir..’ kelimelerini çoğu vakit içinden çıkamadığımız bir vaziyette o durumdan tabiri caiz ise sıyrılmak için kullanılırız.
Halbuki ‘Biz insanın kaderini kendi çabası üzre kıldık..(İsra-13)’ ayet-i kerimesi şüphesiz sabittir.
İnsan nasibi ile mi yaşar yoksa nasibi için mi bilemem..Ama mevzu bahsin içinde bir de nasip meselesi var..Bir büyüğüm ‘tevekkül olmadan beklenen nasip pes etmektir..’ demişti.. Bu cümle de de nasibi bekleyebilmek adına önce insanın elinden geleni yapması;sonra mevzuyu Allah’a havale edip neticesini beklemesine dayanıyor.
Şimdi bu giriş-girizgah neden durduk yere böyle oldu diyenleriniz olabilir?
Açıklayacağım hemde bir güzel hikaye ile..
Arakiyeci İbrahim Ağa’nın hikayesi ile..
Arakiye bu arada takke demek..İbrahim Ağa takkeci..Ufak bir tezgahın başında takkeler yapar ufak ufak ve satar geçimini de ondan sağlarmış.Ama İbrahim Ağa’nın bir derdi var..Nedir o? Bir güzel camii yaptırmak..
Eşine hep sızlanır bu dert ile hemhal olur dualarında da sadece bunu ister dururmuş.. Ama hal vaziyet maalesef ki ortadadır ve elden avuçtan bir şey gelmez..
Derken…
Bir rüya görür.. Bir ses ‘Eyy İbrahim!! Kalk Bağdat’a git..Bir üzüm ile dolu asmanın en tepesinde üç adet üzüm var..Onlar senin rızkındır..Al ve onları ye..’
İlk rüya da pek aldırış etmemiş amma bu rüya 3-4 kez tekrar edince hanımı ile konuşmuş..
O zamanın şartları..Belki yolculuk aylar sürecek..Hanımı itiraz etmiş gönlü de razı gelmemiş ama İbrahim Ağa düşmüş yollara..
Aylar süren yolculukla Bağdat’a bir vakit sonra da tarif edilen o asmaya varmış..Şöyle yukarıya doğru bakmış hakikatten o üç üzüm orada..
Uzanmış alamamış..Uzanmış alamamış.. Böyle denerken bir adam yanına yaklaşmış sormuş..
-Efendi.! Burada ne yaparsın? İbrahim Ağa durumu izah etmekte biraz zorlanmış..Kem-küm etmiş ve en son durumu açıklayıp rüyasında bu üç üzümü gördüğünü ve onun için İstanbul’dan kalkıp buralara geldiğini anlatmış.Adam gülmeye başlamış ve söze girmiş:
-Yahu be adam..Ben yıllardır İstanbul’da bilmem bir yerinde Arakiyeli İbrahim diye birini görürüm..Onun bahçesinde de bir küp altın olduğu bana söylenir.Ben bir küp altının uğruna bu kadar yola gitmiyorum da,sen üç üzüm için buraya mı geldin..
Arakiyeli İbrahim Ağa durumu anlar..Mesele ve rızık olan aslında üç üzüm tanesi değildir..Apar topar İstanbul’a döner,bahçeyi kazar hakikatten bir küp altını bulur..
Onunla da gönlüne revan olan camiiyi yaptırır..
Yolunuz düşerse İstanbul’a bu ufak camiyi bir ziyaret edin..Bir vakit namazınızı burada eda edin..
Gönüle doğan bir rüyaya sadık bir şekilde..
Bir kaderi kendi çabanızla başka bir tecelli haline getirerek..
Ve nasibi uğruna birçok şeyi yapıp tevekkül ile dolu bir duruş ile girin bu camiinin kapısından…
Allah’a emanet olun..

BİR KISSA…

İnsan her daim bir acizdir..
Önce kabullenmek gerek..Bir hasret karşısında elden birşey gelmez çoğu zaman..
Bekler..
Beklemesi sabrı ve şükrü ona öğretir..O yüzden aslında ‘aciz olmak’ bir çaresizlik değildir onun için aksine bir öğretidir..
Öğreti..
Her insanın birçok kıssası olmalı ve oradan çıkarabileceği hissesi veyahut hisseleri..
Gün gelir bir an karşısında bir yerlerde kulaktan dolma dahi olsa duyduğumuz bir kıssa bize yol gösterir bir zaman döner bir çaresizlik karşısında bir yerlerde okuduğumuz bir hikaye bizi elem vaziyetten kurtarır..
Ama insanın kendine namzet ettiği bir kıssası olmalı..Şöylece bir kutup yıldızı misali..Hani gökte binlercesi vardır amma o başkadır tamda öylece birşey…
İşte benim için bir kıssadan fazlası olan bir hatıratı paylaşayım sizlerle…
“Gönül neylersin öğüdü..
Yara kendinde kendinde…
Her ne ararsan iyi kötü..
Ara kendinde kendinde..”
Bir çevirebilsek aslında kendimize şu kendimizi kim bilir ne cevherler bulucaz kendimizde..Kim bilir ne kıymetler var bizim bile farkında olmadığımız bizde..
Hani derler ya…
“Hararet nardadır..Sacda değildir..
Keramet hırkada tacda değildir..
Her ne ararsan kendinde ara” diye..
Bir İbrahim Ethem Sultan yaşarmış vakitlerin birinde..
Belh şehrinin sultanı…
Taç-taht-sorguç ne arar isen var..
Sarayda uyurken birden sarayın çatısından bir gürültü ile uyanmış bir gece ansızın..
Telaş içerisinde camı açmış ve bağırmış:
-Kim var orda?
Bir mazlum..
-Efendim devemi kaybettim de onu arıyorum..
Sultan mana verememiş sormuş:
-Bre herif! Deveni sarayımın çatısında mı arıyorsun..
Mazlum gülmüş.
-Ah be sultanım..!!Sen sarayın-tacın-tahtın içinde Allah arıyorsun..
Ben burada deve aramışım çok mu ya..”
İbrahim Ethem ilk işareti alsa da yine hayat berdevam…
Bir gün yine adamlarıyla ava gitmiş İbrahim Ethem Sultan.. Bir ceylanı ormanın derinliklerine değin kovalar ve bir yerde kıstırır..Tam sadağından okunu çıkaracakken ceylan lisan-ı hal ile İbrahim Ethem Sultan’a seslenir..
-SEN BUNUN İÇİN YARATILMADIN..!!
İbrahim Ethem duruverir..Kalbinden vurulmuş kalakalmıştır..
Bir çoban görür..onun giysilerini alır ve yollara çöllere düşer..
Bir dervişlik ile taç-taht-sorguç bir anda bırakılır..
Tam 40 yıl boyunca Belh şehrine ne uğrar ne de orada ki günlerini bilir..
Geceleri kaim-ibadet zikir,gündüzleri saim ibadet..
Divanelik olur..
Ve 40 yılın üzerine yolu tekrar Belh şehrine bir gece yarısı düşer..
Zamanında sultanı olduğun şehirde dışarıda kalakalır gece vakti soğukta ayazda…
Zamanında yaptırdığın saray yanıbaşındadır ama o sarayı hatırlamaz bile İbrahim Ethem Sultan.. Gözü o vakitte açık olan ufacık bir fırına ilişir..Oraya yanaşır selam verir içeride ki yaşlı ustaya..
Fırıncı onu bir güzel ısıtır.İkramlarla karnını doyurur..
ibrahim Ethem merak edip sorar:
-Sen gönlü pek güzel adamsın..Hele bir de bakalım hiç Allah’tan arzu edip olmayan bir şey oldu mu?
Adam cevap verir hüzünlü:
-Ben ne istedimse verdi Mevlam..Ama bir tek şey nasip olmadı..
Bir Ethem sultan vardı bundan 40 yıl evvel buranın sultanıydı..Çok dua ederdim birgün acaba bu fakirhane de bir misafir eder miyim onu diye..Ama derviş oldu dağlara-yollara düştü bıraktı sultanlığı..Bir tek bu nasip olmadı..
İbrahim Ethem gözü yaşlı bir şekilde..
-Sen ne kadar güzel gönüllü bir adamsın..
Allah senin gönlünün hatrına İbrahim Ethem’i tacından ettirir..
40 yıl yollarda-izlerde dolaştırır..
Dağ taş gezdirip kapına getirtir..
Ve buracıkta son nefesini verdirtir..
Evet..
En son ne zaman ‘Bir güzel gönlün duasını Allah bize yaptırıyor acaba’ diye düşündük?
Yada kendimizi bir güzel gönül uğruna fedakarlık yaparken bulduk karşılıksız..
En zor zamanlarda sabır ve sebat edip bir güzel kıssadan yola çıkmak aklımıza en son ne zaman geldi?
Ukalalık ve bilmişliği bir kenara bırakıp ne zaman bir kıssaya muhtaç olduğumuz hatırladık?
Bir kıssanız olsun dostlar..
Her daim göğünüzde ki kutup yıldızınız gibi..
Allah’a emanet olun..!!

BİR GÜZEL GÖNLÜ ANMAK

 

Biz pek severiz..
Güzel gönüllü iyi adamları öldüklerinde hatırlamayı..
Veyahut..
Ölmüş insanlar ardından güzellemeler yapmayı..Belki yaşarken ünsiyet sahibi olduğunuz gönülleri Cenab-ı Hakka yürüdüklerinde andığınızda bunun adı “Vefa”dır ama yine de bunu yapan insanların az sayıda olduğunu düşünüyorum..
Bugün ki meselemiz ise yaşarken,hayatta iken ‘Bir güzel gönüllü adam’a hakkını acizane vermektir.
Biz sadece bir fotoğraf karesinde yan yana gelebildik tanışma mesafemiz bu kadardı..Ama benim için bir kareden daha fazlasıydı,mübarek bir Ramazan gecesinde onu ilk kez canlı şekilde dinlemiş olmanın heyecanı ayrı bir izahat gerektirir..
Ben onun önce bir hayranı oldum daha sonra ise başka bir meseleyi farkettim..O meseleyi farkedince yakınımda ki arkadaşlara ‘Bu ülkede Serdar Tuncer iklimi diye bir şey var..’ cümlesi dökülüvermiş dudağımdan ben bile farkına varmamışım..
‘Hararet nardadır sacda değildir..
Keramet hırkada tac da değildir..
Her ne arar isen kendinde ara..’ cümlelerini bize Hacı Bektaşi’den bir Sahur Gecesi naklederken aslında kendi içimize açılan kapıları bize gösterendi..
Çoktan ıskaladığımız ve aslında çoktan kaybettiğimiz ‘kendimizi’ “Ahh bir dönebilsek şu kendimize” diyerek sanki bize bir rota armağan eden oydu..
Bu gençlik eğer bu iklimi yakalar ve bu rotayı kaybetmez ise hem kendinden yükselen cevheri fark edecek hemde daha yumuşak gönüllü olmanın fırsatını yakalayacaktır..
Ve belkide en önemli şey olan ‘Bir gönül sahibi’ olmanın ne demek olduğunu kavrayacağız..
Bir gün programın birinde ‘Herkes bir yanan olsun da onun etrafında olayım diye düşünüyor kimse yanmaya talip değil..’ dediğinden bu yana bu sancıdayım..Doğru söylüyordu..Bu cümle belkide bir gençliğin fotoğrafıydı..
Bazen istikameti takip etmek doğru bir hayat için en gerekli olandır.
Sanırım bu doğru rota bizi muhakkak doğru istikamete götürecektir..
Öldüğünde hayırla ve vefa ile yad edeceğiz o kesin amma yaşarken de anlattıklarına söylediklerine kulak kesilmemiz,yazdıklarını okumamız,gösterdiği istikameti bulup onu takip etmemiz şahsımızdan çok belki milletin belki bu gençliğin topyekun bir felaha ermesine vesile olacaktır..
SERDAR TUNCER’e itafen..
Acizane KAAN ŞAL..

BİR MEKTUP..

Bugün bir ruhu,o ruhun manevi derinliğini ortaya koyan bir mektupla sizi tanıştırayım istedim.. 40 yıl söz orucu tutan bir adamın evladına yazmış olduğu bir mektup..’Bir baba evladıyla bu kadar mı güzel dertleşir..’ diyebileceğiniz türden bir mektup… Rahmetli Fethi GEMUHLUOĞLU’nun evladı Ali GEMUHLUOĞLU’na yazmış olduğu o mektup:

“10 Eylül 1977

Azîz oğlum,

Sen benim umudum, mutluluğum, şifâ ve dermanım, yaşama gücüm, yaşama sevincim ve kavgamın devamısın. Bir bayrak koşusu içindeyiz. İmânımı, inancımı, fikirlerimi sen ve o can kardeşin Selman ebediyete dek devam ettireceksiniz. Mektupların içimi donattı. Işıdım, aydınlık kesildim. Sen benim fikir arkadaşım ve asıl daha mühimmi yolda yoldaşım, tarikat kardeşimsin.Hem torunlarım ve yine yolda yoldaşlarım olmalarını niyaz ettiğim Alişan ve Alican’ın babasısın. Sen özlemini çektiğim Türkiye’ye Anadolu’nun masum, zulme ve kahra uğramış insanına hizmet edeceksin. Bu hizmetten bir ibâdet ahlâkı çıkaracaksın.

Bugünkü Leyle-i kadr; âlem-i İslâm’a mübarek olsun.

Yalnız insanların değil, kurdun-kuşun, dikenin, otun da hakkını görüp gözetesin.
Oradaki ağabeylerine şükran duygularını benim adıma da ifâde et. Hepsinin Ramazan Bayramlarının kutlu ve mutlu olmasını dilerim. Onların bayramları doktoralarını  verdikleri gün tecellî edecektir. Şimdi ârefe’yi yaşıyorlar. Bu nâçiz kanaatimi onlara söylemeni rica ediyorum. Ayrıca belirteyim ki «Mü’minin her nefesi bayram’dır.» «Bayramım imdi, bayramım imdi. Bayram ederler, yar ile şimdi» buyuruyor Hacı Bayram Sultan. Bayram tevhid’i kutlamaktır. Tevhid’e şükürdür. Tevhid’i hamd ve senadır. Bu konuyu çok uzatmak istemiyorum.

Sana senelerce sonra bir itirafta bulunayım Ali kardeş. Ben içimdekileri muhafaza etmek, onları  gizlemek için başka şeyler konuşarak gevezeliği seçmişimdir. Bu konuyu da edeble kesiyorum. Bu seyahatin para ile, dünya malı ile ölçülemiyecek kadar iyi ve yararlı oldu. Bana, bize bu gerekli idi. Bu başarıldı. Sana teşekkür ederim oğlum. Dönüş gününe dikkat et. Grevler veya herhangi bir mani senin dönmeni geciktirmemelidir. Sen bu işleri iyi düşünürsün. Orada Erguner rahmetlinin oğlu ile Cinuçen Tanrıkorur kardeşim «ney ve ud’la» bir veya bir kaç plâk yapmışlar. Onları bulabilirsen kardeşine iyi olur. Bir kaç paket de enfiye al. Fransız enfiyesi buradaki bir kaç dost için güzel armağan sayılır. Ben şahsen sadece dünya gözü ile sana kavuşmayı dilerim. Hiç bir şey istemiyorum. Benimle mukayyet olma.

Orada dev bir insan olan merhum ve mağfur Haydar Bammat’ın (Karaçay Türklerinden büyük bir ilim, irfan ve gazâ ehli) oğlu Necmeddin Bammat olacak. Topçubaşı da göçmüş. Allah Hamidullah Beyefendi’ye uzun ömürler versin. Âmin.Çok okuyunuz. İkra emri umumîdir. Yazmak nefisten olursa ene, ego, nefis onun ulviyetini gölgeler. Yazmak da emirle, manen alınan emirle olmalıdır. Senin tek eksiğin günde, yirmidört saatlik günde, otuz saat okumamandır. Bu gerçeği de kendi özünle, o saf, o güzel Muhammedi özünle bulacaksın. Sen onyedi yaşında çocukla genç arası bir Türk, bir Türkmen çocuğunun iyi bir örneğini verdin.Düşüncenin, ifade samimiyetinin, ataklıklarının büyük kavgaların ifadesini yaşadın ve yaşattın. Seninle iftihar ediyorum. Seninle bahtiyarım. Manevî müjdeler, manevî muştular senin ve kardeşinin İslâm’a, insana hizmet edeceğiniz şeklindedir.Benim güvencim bu müjdedir. Alnımı secdeden hiç kaldırmasam şükrümü edâ ve ifâde etmiş sayılmam.
Senden tek ricam ve arzum bu yıl onuncu sınıfta ilk beş kişi içinde olmak gayretini esirgememendir. Başkaca bir arzum yoktur. Ahlâklı, imanlı, hakka hukuka riayetkar olan siz çocuklarımdan, arkadaşlarımdan, kardeşlerimden başka bir talebim olamaz. Sizin bu ahlâkınız benim kabir âleminde de sükûnumdur. Bunu bilesin. Beni gerçek yüzümle tanımanı da istemedim. Onun için aramızdaki kontakt’a ses çıkarmadım. Gerçekleri senin kendi aklınla ve kendi gönlünle bulmanı istiyorum. Elimden geldiğince son nefesime kadar sizin hizmetinizde olacağım. Beğenseniz de, beğenmeseniz de böylece yüksünmeden kırılarak fakat kırılmamaya çalışarak böylece devam edeceğim. Bunu da kanınla, canınla bilesin. Ben hayatı ciddî bir tarzda yaşarım Ali. Dikkatimin içinden hiç bir şey kurtulamaz. Ben seven adamım. Ananı da, seni de, o Selmân denilen güzel ahlâklı ve güzel yüzlü adamı da severim. Burada da sonra açıklamak üzere şunu ifade edeyim. «Allah kıskanç’dır» evlâdım.

Bayramın mübarek olsun. Esir Türklere, esir Müslümanlara duâ ediniz. Eritre’den, Somali’den, Filipinlere kadar, Kırım’dan Kerkük’e kadar Müslümanlara ve Türklere duâ ediniz. Yeni bir dünya kurulacaktır. O’na hazırlanınız ve çok iyi okuyunuz. Kendinizi çok iyi yetiştiriniz. Oradaki ağabeylerin de Kur’an’daki «yetefekkerûn – tefekkür ediniz» sırrının peşine düşsünler. Onun için çaba sarfetsinler ve çileye soyunsunlar. Vakit de mahlûktur. Bu gerçeği unutmayınız. Vaktin de bir eceli vardır. Uyku gaflettir. Uykuyu azaltırsanız zamanınız çoğalır. Afrika için, Afrika’nın kurtuluşu için kitaplar bul. Ayrıca Guenon, Rene Guenon çok önemli bir Müslümandır. Derviş olmuş ve velî olmuştur. Fransa’da bildiğim kadar Korsika ve Bask özgürlük hareketleri, Normandiya’nın problemleri gibi Guenon’cu Fransız aydınları da Fransa’yı çok rahatsız etmektedir. Guenon tercümesi herhalde çok güç olmalıdır. Tasavvufu iyi bilmek gerek, İslâm’ı iyi bilmek, tarikatları bilhassa Şazeliye’yi iyi bilmek gerekir. Ben Batı’yı Almanya’da bir müddet kaldığım halde biliyor sayılmam. Batı dillerini de bilmediğim için utanıyorum. Sen bana bir şey almak istiyorsan kendine kitap, lügat, ansiklopedi, plâk al. Bu aldıkların bana alınmış sayılır. Son devirde bir Hristiyan mistiği Blondel ve bir büyük Müslüman Guenon iki büyük Fransızdır bildiğimce. Tarih, coğrafya, siyasal durum ve etnik grupmanları ihtiva eden ansiklopedi ara. Bir ömür ihtiyacın olacaktır.
Ayrıca sizin okulun mezunlarını  doğrudan doğruya kabul eden üniversite ve yüksek okulları  incele ve öğren. Bize gelecekte lâzım olabilir. Hazırlıklı olmalıyız.

Abdestsiz gezme. Temiz, tahir ol. Zikir’li ol. Besmeleli ol. O zaman topun, tüfeğin, atom bomban olur. Güçlü olursun. Mistik insanlar özgürdür Ali. Yalnız onlar özgürdür. Bu konuyu düşünmeye çalış. Artık arkadaş  olacağımız günler geldi. Ben yaşlandım. İyi okumuş bir insan da değilim. Sana, siz’e yetişemem.Ama sizinle iftihar etmeme, sizin için şükretmeme, hamd etmeme kimse mâni olamaz ya.

Ben yaşlandım ve zamanından önce cesedim göçtü. Bu da normaldir. Çok kahırlı yaşadığım için, çok yokuş yukarı tırmandığım için oldu. Şikâyet etmiyorum. Hikâyet ediyorum.
Seni hasret ve muhabbetle öperim oğlum. Kavuşacağım günler yakınlaştı. Kararlı, iradeli, sabırlı  olmanı niyaz ederim. Geleceğin cümle aydınlık günleri üzerine, üzerinize doğsun. Hayr’a karşı gelmen dileği ile Ali’m benim.”