Edebiyat

Bendeki Sen

Adın şekillerde saklı,yüzün tablolarda.

İzin yollarda,bedenin insanlarda.

Kelebeğin kanat çırpışı nabzın,

Nefesin akşam deniz kıyısında esen meltem.

Gülüşünde ayın mükemmelliği.

Ve yıldızlar…tek tek ışık çakan yıldızlar,

Yer edinmiş gözlerinde en uzaktakiler bile.

Kahkahan coşkulu deniz,

Hüznün,fırtınada alabora olmuş tekne.

Ve o tekneden suya düşmüş ben.

Uzanmış,gökyüzüne bakıyorum,dalgalarla bata çıka.

Küçük balıklar dokunuyor parmak uçlarıma.

Hissettikçe onları,suya dokunuyorum ben de,

Düşünmeden hiçbir şeyi,sadece sürükleniyorum

Bu sefer nerede karaya çıkarım diye,

Hatta bilmiyorum çıkar mıyım,her şeye rağmen yine

Düşünmüyorum…

Sadece sürükleniyorum,bir başka gizemli denize…

YOK OLMA EĞİMİ

İnsanoğlu, yaşadığı her dönemin dinamiklerini kendi mücadelesi sonucunda oluşturmuştur. Bunu kimi zaman bir savaş ile kimi zaman ortaya çıkan yeni kanunlar silsilesiyle meydana getirmiştir. Fakat hiçbir zaman bu değişim, durağan seyretmemiş, aksine günümüze yaklaştıkça değişimin hızı artış göstererek daha marjinal bir hayatın kapılarını aralamıştır. İnsanın bilinç çağlarının başlangıcına gidersek bizi o dönemlerin yoğun değer yargıları karşılayacaktır. Bu değerlerin oluşmasının temelinde ele alınması elzem konulardan biri de birlikte yaşama gereksinimidir. İnsanların birlikte yaşamasıyla güvenlik, barınma ve beslenme gibi sorunların ortadan kalkması, yeni bir sorunu da gözler önüne sermiştir. Bu sorun; meydana gelen birlikteliğin nasıl düzenli, bir arada ve yaşanabilir tutulacağıdır. Çünkü bilinçli insanın en temel özelliklerinden biri de kendine özgü hayatını ve ailesini koruma güdüsünün bulunmasıdır. Bu da beraberinde yeni geleneklerin ve kuralların meydana gelmesine sebep olmuştur. İşin aslına bakarsak bu kuralların insan hayatında düzeni ve huzuru oluşturma konusunda büyük katkıları olsa da çoğu kez beraberinde kişisel tercihlerin ve yönelimlerin kısıtlamasını da getirmiştir. Gelişen yasalar, töreler ve kültürler insanın birey olarak yaşama becerisini de bitirdi diyebiliriz. Toplumun herhangi bir ekonomik katmanında bulunan bir aileyi ele alalım. Bu ailede denk geleceğimiz ilk şey; kendilerinden üst değerlerin temel alınmasıyla meydana getirilmiş olan ailevi değerleridir. Her bir aile, baba veya büyükbaba tarafından çizilmiş üst değere uygun çerçeve içerisinde bir hayat kurmaya mecburdur. Oluşan çekirdek sistem tüm diğer sistemlerle birleşince devasa boyutta kalıplaşmış değerler bütününü oluşturur. Toplum, oluşturduğu bu mite o kadar inanır ve sarılır ki bunların dışında doğru bir yolun varlığını da tahayyül edemez. Bu inanışın dışında gerçekleştirilen tüm eylemler, onlar için açık bir tehlike arz eder. Derhal huzursuz ve tedirgin bir ortam oluşur. Bu ortamlarda kimi zaman büyük aile kavgaları, kimi zaman da devletlerin büyük savaşları meydana gelmiştir. Bu savaşların temel çıkış noktaları genellikle değerlerin ve törelerin korunmasıdır. Dini değerler de buna dâhil. Böylesi hassas bir ortamda sistem içerisinde bulunmayı reddetmiş istisnai kişiler de derhal dışarı itilir ve kendi yalnızlığıyla başbaşa bırakılır. Toplum tarafından dışlanmak istemeyen bireyler, genel olarak bu değerleri kabul eder ve sistemin çarklarından biri haline gelirler. Peki bu insanların hayatlarını devam ettirirken sağlıklı bir psikoloji yada mutlu bir hayat sürdüklerini söyleyebilir miyiz?.. Kimi zaman bu mümkün olsa da çoğunlukla yoğun tükenmişlikler, erken zamanda hayatı sorgulama halleri ile karşılaşırız. Bu sorgulayıcı anlarda ve hallerde birçok noktada bizleri umuda fazlaca kaptıran kendimizce belirlediğimiz yargılardır. Reşit olma yasası, evlilik yasası, mal yasası, mülk yasası ve seçme yasası… Tüm bunlara erişmeye umut bağlarız. Ancak kendi hayatımızın çoğu zaman, doğru dürüst sahibi bile olamayız. Sanırım tüm bu alaca bulaca durumda yaradılışımızdaki değerleri en geniş haliyle en debelendiğimiz noktada buluverebiliriz. Üstelik kabullenilen değerlerle, yanlı bir dünyada; kinsiz, kimliksiz, günahsız, inançsız olmak aslında söylenilenin aksine çok da kötü bir şey değildir. Neye inandığımızın, neye inanmayı tercih ettiğimizin bilincinde, katman katman soyulan benliğimizle süregelen mücadelede bir sandalyeyi de biz kapıyoruz.

Tüm harflerden bir cümleye varabilmeniz için kapıyı aralık bırakıyor; yazıyı nokta ile değil, tireyle bitiriyoruz-

 

Hasat DEMİRKAN/ Dilek Eylem TAŞDEMİR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇİÇEĞİNDEN, CENNETE

Yağmur, nazlı nazlı cama vururken; son kez okudu annesine göndereceği mektubu. Gözlerinden peşpeşe inci gibi düşen damlalar , adeta mührü olmuştu. Özenle kapattığı yeşil zarfı,içine çöreklenmiş hasret ile öptükten sonra, annesinin mezarında bulunan çam ağacının en ince dalına astı ve beklemeye başladı. Heyecanlıydı..!

Kuşlar daldan dala uçarken, şarkılar söylüyor; kelebekler rengarenk çiçekler üzerinde , bir günlük ömürlerine inat dans ediyorlardı. Yalan dünya böyle güzelse kim bilir cennet ne eşsiz güzelliktedir diye düşündü Nergis , şehit adına yaptırılan çeşmeden bidonunu doldururken. Küçük elleriyle taşıdığı suyu, kurumuş toprağa, çiçeklere  dökecekti ki zarfının olmadığını farketti. Panik ile sağa sola bakındı. O da ne! Burak, ağzında zarf ile gökyüzüne doğru yükseliyor. ‘’Ohh, çok şükür’’ diyebildi Nergis, kalbi amansızca çarparken….

Köşkünün  kocaman bahçesinde,  sevdiği güllerin içinde uzun, bembeyaz elbisesi ile dolaşırken , semadan kendisine doğru gelmekte olan Burak’ı gördü. Usulca Dudu’nun yanına geldi ve zarfı cennet topraklarına bıraktı.    Dünyada okuma- yazma bilmeyen kanatsız meleğin dili sustu, yüreği okudu:

Gönderen : Nergis SARIKAYA YILMAZ

Alıcı: Fikri COŞGUN kızı DUDU SARIKAYA

‘’FANİ MEKTUBU GÖRÜLMÜŞTÜR’’

Pamuktan çok daha yumuşak olan elleri ile açtı; adına gelen zarfı.

 

MELEĞİM;

Ay yüzlüm, su damlam, rehberim, canım annem..!  Bugün tam 22 yıl oldu vuslata ereli…  ne çok özledim seni bir bilsen…  ela gözlerin , yüzün, gülüşün gözümün önünden geldi, geçti… anlık mutlu oldum.  yazarca sitem ettim ama isyan etmedim… dilim, tek bir kelimeye hükmetti: EYVALLAH..!

Sen gittin ya dağlar, tepeler üzerime yıkıldı; depremler oldu yüreğimde. Sensizliğin enkazından yine sensiz çıktım.

Sen gittin ya ben büyüdüm, büyüdüm anne. .!  24 yaşımda, 5kardeşim  ve  babamla sensiz kalınca;                 senin gömleğini giydim, ben sen oldum anne..! evlatların, evlatlarım oldu. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım emanetlerine. Varolsunlar, Onlarda saydılar beni. Bir olduk, birlik olduk. Senin çizdiğin yolda yürüdük, yürüyeceğiz de iNŞALLAH…  Hamdolsun RABBİM, hepsine yuva kurmayı nasip etti.  Helal çorbaları, oturacakları postları var.…  Ayda bir kez ‘’aile buluşması’’ ile birimizin evinde toplanıyoruz.  Sagolsunlar gelinlerimiz, damatlarımız güzel gönülleri ile en büyük  destekçilerimiz. Bizleri  düşünme, merak etme biz yavrularını..!

Anne olmadan (olamadan), üvey anne oldum. Kolay olduğunu yazsam; yalan olur. Bilirsin ki hayatta hiçbir şey altın ya da gümüş tepsi ile sunulmadı bana. Başkasının evladını kabullenmek, sahiplenmek, tahminimden çok daha zor oldu ilk yıllarda ama pes etmedim.  Emek verdim, üzüldüm, ağladım, sabrettim, okudum, empati kurdum, cennet  annelerin fikirlerini aldım ve  sonunda başardım; güvenini de sevgisini de kazandım. Çok seviyorum oğlumu. İstediğim zaman sarılıp, öpemezsem de şimdilik.  İnanıyorum ki gün gelecek ‘’anneler günümü’’ kutlayacak T.Murat….  İyi insan,vatanına- milletine, babasına hayırlı bir evlat olmasıdır;  tüm gayem ve çabam…!  okuması için de tüm imkanlarımı seferber edeceğim kısmetse İNŞALLAH.

Ah annem,  hangi taşı kaldırsan bir ah, bir ağıt var. Yüzler maskeli, diller riyakar. Herkes, mala-mülke tapar olmuş. Tek derdimiz;  fit görünmek, güzel olmak, giyim-kuşam, alış-veriş merkezleri, diziler olmuş. Artık, ne ölüye ne de diriye saygımız kaldı. Ne zaman tükettik değerlerimizi bilemedim. Bir katıksız selama muhtaç gönüllerimiz. Okumuyoruz , okumuyoruz annem… konuşuyoruz ama dinlemiyoruz.  Beğenmediğimiz gavurlar Mars’a giderken; biz birbirimizin kuyusunu kazıyoruz.  ekmiyoruz, biçmiyoruz, üretmiyoruz; bol bol tüketiyoruz… Sen  ‘’çıkmadık candan , ümit kesilmez’’ derdin. Umutluyum annem, bitişler yeni başlangıçlara gebedir…. Ati , vuslata erdiğinde; ucu yanık mektuplar sahiplerini bulacak, yeşerecek kurak topraklarımız,  Ali Kuşçular, Cahit Arflar, Hulusi Behçetler,ibni Sinalar, Biruniler, Aziz Sancarlar  al-yıldızlı bayrağımızın altında yeniden filizlenecek….

Annem, senin gibi ben de sevmiyorum; uykuyu, tembelliği. İstemiyorum;  ömrümü  uyuyarak geçirmeyi.  Çalıştığım yıllardan kalma alışkanlığımla, erkenden kalkıyorum; eşime, oğluma kahvaltı hazırlayıp; okula gönderiyorum. Evimi temizliyorum, çiçeklerimi suluyorum. Onları sevip, konuşuyorum… okuyorum, yazıyorum, resim çiziyorum, ahşap boyuyorum, örgü örüyorum;  yoğurt, peynir, sirke, ekmek yapıyorum….

Ha bir de hayel kurup, dua ediyorum  :

-HASAN- DUDU SARIKAYA İLİM, FEN OKULU

-HASAN-DUDU SARIKAYA İLKÖĞRETİM OKULU

-HASAN-DUDUSARIKAYA HAYRATINA (çeşme).

Çok istiyorum; güzel gönüllü insanların, temiz kalplerin hayrına vesile olan tuğlalar ile, imece usulü duvarlarını ördüğümüz okulların kapısında, babamla  senin adınızı  görmeyi…  ihtiyaç sahibi öksüzlerin, yetimlerin, şehit-gazi çocuklarının bu okullarda ücretsiz okumasını… senin gidemediğin mekteplerde, adının yaşamasıdır en birinci dileğim…  YARADANA güveniyorum… bu sevinci hayırlısı ile yaşatacak bana… !

Meleğim, bana cenneti anlat… Dünyada , hep cehennemden bahsediyorlar…  küçük bir çocuğu korkutur gibi korkutmak istiyorlar  biz kulları, sözde hacılar- hocalar…    sen,cenneti anlat…!

Gül yüzlüm, nasip oldukça yazacağım sana ; köprüler kuracak  mektuplarımız, arafta….  Dualarınızda unutmayın bizleri. Yaşımız kaç olursa olsun; muhtacız sizlere.….  Babama selam söyle. O’nun  ellerinden, senin ayaklarından öperim… Sizleri çok ama çok  seviyorum…. RABBİM’E  emanet olun….

Kızın NERGİS  / 06.03.2020

Aldanma cahilin kuru lafına

Sevgili dostlar,
Farkında olmadığımız kendi yalanında boğulan insanlar ya da kendi yalanı ile sizi kandırdıklarını sanan insanlar üzerine ufacık bir yazı bu.
Hayatlarını gerçekdışı yaşıyorlar ve ne yazık ki sizi kandırdıklarını sanıyorlar ama bu bir hastalık.Onlar akışa bırakıyorlar kendilerini ve peşpeşe gidiyor sözler farkına bile varmıyorlar.
Kimi bacağına platin taktırır ameliyat olur param yok der Kapadokyaya gider 14 gün karantina zamanı.
Kimi kızımı Amerikadan istediler der annem inanır sonra bakarsınız Rizeye taşınmış kızı.
Kimi sen ingilizce biliyorsun da biz bilmiyor muyuz der konuş o zaman deriz konuş ağzını bağlayan yok böyle bir niyetimiz de yok.
Kimi öğrenci ağzı ile sizi kendi dünyasındaki oyunlarla kandıracağını sanır bakarsınız yüzüne o da hikayesine devam eder.
Kimi ameliyat olmuş hasta ziyaretine gelir tüm kanser vakalarını sıralar söylenecek sözün bittiği yer.
Sonunda ne olur arkadaş dost detoksu dedikleri ama yine de siz sorunlu ve suçlusunuzdur. Biter gider.
Onların bencilliklerini görüp ses çıkarmadığınız için. Yıllarca idare ettiğiniz için.
Ne yapmalısınız?
Tek meslek sahibi olup da yıllarca aynı işi yapan insanlardan uzak durun. Bu ”körlük” dediğimiz konu.
Kendi hatalarını görmeyen bir kez olsun bile size ”haklısın ”kelimesini kullanmayan insanlardan uzak durun.
Amerikadan beni istiyorlar diyenlerden uzak durun ki onlar göçsün benim dediğim ”Beyin Göçü” Amerikanın o beyinlere ihtiyacı varsa alsın 🙂
Sevgiyle kucaklıyorum.

Dur demek insanın kendine veremediği tek sinyaldir

Hayat kısa… Bunu biliyoruz.Peki bu kısa hayatta bir şeyleri sürekli tekrarlayıp durmak da kısa bir hayat için fazla uzun değil mi? Kendimizi bir döngünün ortasına atmış sürekli aynı şeyleri tekrar ediyoruz. Oysa tekrarlanmasını istediğimiz tek şey vardır “mutluluk”.

Elbette arada acılar da boy gösterecek.Yoksa mutluluğun da anlamı kalmaz. Ama insanoğlu acıya bir kere düşmeye görsün. Yaşadığı acıda zirveye ulaşmak gibi bir gayret içine düşüveririz. Bu gayret içinde kazdıkça kazırız acıyla örülü duvarları. Ne kırılmış tırnaklarımıza ne harap olmuş ellerimize ne de büründüğümüz kişiliğe bakarız kazarken.

‘Dur’ demek insanın kendine veremediği tek sinyaldir. Git-gitme,yap-yapma gibi gelgitlerin arasında kalır en son birini seçer de dibine kadar yaşadığımız acı olunca ‘Dur’ diyemeyiz kendimize. Oysa ne kadar da kolaydır dur demek; acılara, gözyaşlarına, hüzünlere, umutsuzluğa… Bütün acılara dur diyip umuda ‘Merhaba’ demek yapamadığımız en büyük eksikliğimiz…

Gel gör ki işte insan böyledir.

Var olması için doğması,

Yaşaması için de kavrulması gerekir…

Geceye Anekdot

Şu hayatta ben bir şey çok iyi öğrendim. Aşkın acısı insanı büyüte biliyormuş meğer. Çünkü o kadar çok ağladım ki, bazı sabahlar geceleri akıttığım gözyaşlarıyla daha yorgun ve yaşlı uyandım.

Seksen sekiz

Kelimeler tükendiğinde müzik başlar

Duygularınızı ifade edemediğinizde girer piyano araya

Seksen sekiz ayrı tuşu birleşir

Bir ahenk çıkar ortaya

Dinleyen herkese farklı duygular yaşatarak…

Seksen sekiz ayrı tuş

Tek bir beste

Ve yüzlerce anlam…

Mesela,

Geçmişimizin izleri vardır o notalarda

Şu anda baktığımız yüzler

Aşklarımız

Birlikte güldüklerimiz

Birlikte ağladıklarımız

Ve birlikte her şeye rağmen tekrar ayağa kalktığımız

Sözcükler yetmediğinde girer içeri notalar

Kapıdan usulca

Yanımıza

Kalbin ağrır bazen ya

Göğsün sıkışır

Kırılmış bir ruh olursun hani

Toplasan belki,

Belki bir avuçsun

Ya da sığmazsın şu dünyaya

Bağırmak istersin

Haykırmak

Yapabildiklerin ve yapamadıklarınla

Değerlerinle

Ve senin değersizliğini belki de

Yüzüne vuranlarla

Gözlerini kaparsın o an

Yüzyıllar geçmiş

.

.

Kök salmışsın toprağa

Uzun ince dallarla göğe açmışsın

Ruhun beslemiş çiçeklerini

Gözyaşların sulamış toprağını

Rüzgar hafifçe yanından esmiş

Uzaktan denizin kokusu

Tuzun ve yosunun kokusu

Dalga sesi

Uyanmışsın yepyeni bir sabaha

 

Tek Seni

Tek seni seviyorum. En doğrusundan seni. Kaç yıl oldu saymadım zordu lakin güzeldi. Haliyle de tek sana yazıyorum. Birde sana içiyorum. Oturuyoruz rakı masasına keyfine içiyoruz, derdine değil. Keyfim sen oluyorsun derdim gelmeyişin ama dedim ya derde içmiyoruz sana ve senin mutluluğuna içiyoruz. Saatler ilerliyor bakıyorum ki keyfim derdim olmuş ona kalkıyor kadehimi, içimden bir ses diyor ‘ara, ara da sesini duy.’ Sonra yüzüme çarpıyor gerçekler arayamıyorum. Hasret kaldığım sesine ulaşamıyorum. Son kez vuruyoruz masaya kadehleri kaldırıyoruz. Halim çakır oluyor aklım sarhoş bu sefer de duramıyorum arıyorum. Ne masası kalıyor ne derdi, keyiften de haber gelmiyor çünkü açmıyorsun. Bizde masadan gelmeyişine derdimize içtik diyip kalkıyoruz. Ama seni seviyorum, bensiz de mutlu oluşunu çok seviyorum çünkü başarabiliyorsun. Benim hiç bir zaman başaramadığımı, başaramayacağım tek şeyi sen başarıyorsun. Seviyorum.

Aşk Bir Yanılgı 3

Hayatınızın baharını ve en renkli çağını yaşayan bir insansınız. Yaşama sevinciyle dopdolusunuz. Dinamik ve enerjik bir hayatınız var. Yarınlara hazırlanıyorsunuz. ”Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar” derler, ama belki de sizin yüreğinizde bin aslan yatıyor. Geleceğinizi süsleyen nice idealler var kafanızda. Ama, bir o kadar engeller, sorunlar, acılar kuşatmıştır çevrenizi, içinizi. Kimi zaman çoşkun dalgalar gibi göklere yükselirsiniz. Hayal dünyanızı süsleyen renkli hedefleriniz, arzularınız, idealleriniz vardır. Bazen önünüze çıkan engeller, uğradığınız ihanetler ve yaşadığınız hayal kırıklıkları sizi sessizce akan bir ırmağa çevirir. Yüreğinizi yakan bir sevdanın ateşine tutulmuşsunuzdur. Ne derdinizden anlayan bulunur, ne gönlünüze ferman vurulur. ”Bir kere sevdaya tutulmaya gör/Ateşlere yandığının resmidir” diyen şair gibi, her yanınızdan alevler yükselmektedir. Öyle anlar yaşarsınız ki, mutluluktan bulutların tepesinde sanırsınız kendinizi. Geceleriniz bile billur bir gündüz berraklığında sanki. Kalbiniz kıpır kıpırdır sevinçten. Sanki yüreğinizi parçalayıp herkese dağıtmak, herkesi mutlu etmek istersiniz. Ama gün gelir, sanki gök kubbeyi süsleyen yıldızlar ateşten top gibi başınıza düşer. Ağaran gündüzleriniz, zifiri karanlık bir geceden daha çok sıkar sizi. Gün olur, aşkın kolları koparılmaz halatlar gibi bağlamıştır bütün varlığınızı, adım atamazsınız. ”Bu dünya bir padişaha çok, iki padişaha az” diyerek cihanı fethe çıkan Yavuz Sultan Selim gibi, ”Aslanlar kahır pençemde tir tir titrerken, felek beni gözleri ahu bir güzele köle etti” der, ağlarsınız. İsyan edersiniz yaşadıklarınıza, gördüklerinize, sevdiğinize… Koca dünya dar gelir size. Ne derdinizden anlayan vardır, ne halinizi soran… Herkes kendi işinde, kendi sevdasında, kendi dünyasındadır. Kalabalıklar içinde yapa yalnızsınızdır. Ne yapacağınızı şaşırır, kime ne diyeceğinizi bilmezsiniz.

Kimi halinize güler, kimi dalga geçer, kimi vah vah der; ama hiçbiri sizin dünyanızı karartan bulutları dağıtmaya yetmez. Oysa siz ömrünüzün en kritik çağını yaşıyorsunuz. Bir tarafta cinsellik imtihanı, aşk yaraları, diğer tarafta evlilik ve geçim sıkıntıları içinde bocalıyorsunuzdur belki. Dik durmak, yıkılmamak, hatta hedefinize koşmak için yardıma ve desteğe ihtiyacınız var. İşte tüm bu mısralar, sizi seven, sizi tanıyan, size şefkat eden bir ruhla yazıldı. İsminizi bilmiyorum, yüzünüzü hiç görmedim; ama hangi dertlerin cenderesinde acı çektiğinizi biliyorum. O yollardan ben tek başıma çok zorlanarak geçtim amacım sizi umutsuzluk anaforuna atmak değil; yüreğimden fışkıran ümit tomurcuklarını sizlere sunmak; boyun bükmek yerine savaşıp kazanmanın mutluluğunu beraber tatmaktır. Bu mısralar birbiriyle çelişir gibi görünen iki türlü bakış açısı bulacaksınız; ama tümünü okuduğunuzda tam bir uyum göreceksiniz.

Öncelikle dünyanızı ve ahiretinizi mahvedecek cinsellik ve aşkla ilgili yanlışlara karşı sizi uyarıyor ve bilgilendirmeye çalışıyorum. Cinselliği, sınırsız ve kuralsız bir istek olarak değil, dizginlenmesi ve eğitilmesi gereken huysuz bir ata benzetiyorum. Eğer onu eğitirseniz üzerine binersiniz, ama gelişigüzel kullanırsanız çifteyi yiyen siz olursunuz. Çok erken yaşlarda başlayan, kuralsız, bilinçsiz, haramlarla dolu ve bilinmezlikler deryasında nice acılara gebe sözde aşkları kabul etmiyorum. Aşıksanız, dünyaya çile çekmeye gelmediniz. Aşkın zamanını, yaşanmasını ve sonucunu çok iyi planlamanız gerekir. Şayet dini kuralları önemsiyor ve yaşıyorsanız, size cinsellik ve aşk imtihanından yüz akıyla çıkmanın formüllerini anlatıyorum. İster dini önemseyin, ister önemsemeyin, bir şekilde aşkın içine düşmüşseniz, onu nasıl yaşayacağınızı ve mutluluğa dönüştüreceğinizi ifade etmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman mutsuzluğa, çile ve dert girdabında boğulmaya mahkum değilsiniz. Her zaman kendi geleceğiniz için yapabileceğiniz çok şey vardır. Ben de ”kendiniz için neler yapabileceğinizi” anlatmaya adadım kendimi. Çünkü nerede boyunu bükük birini görsem, yüreğim yanıyor, içim sızlıyor ve onu nasıl güldürebilirim diye düşünüyorum. Her insanla tek tek konuşmaya zaman ve imkan yok maalesef. Ama bu mısralarım size olan sevgi ve şefkatimin açık bir mesajıdır.

 

Devamı pek yakında…
Sorular için: https://www.instagram.com/kerem.yldzz/?hl=tr

Kitaplar ve Biz

Kitaplar… Bizi bulunduğumuz noktadan alır , bambaşka bir dünyaya götürür. Kendi dünyamızdan sıyrılıp kitaplara sığınırız. Karşımıza bazen öyle kıymetli kitaplar çıkar ki , önce bu durumun farkına varmayız. Yaşadıklarımızla okuduklarımız ortak birer noktada buluşur. Önceleri pek düşmeyiz üstüne bu durumun. Kitabın sayfaları art arda devam ettikçe, yaşadıklarımız bizi bir çıkmaza soktukça daha da sıkı sarılırız kitaba. Bulunduğumuz noktayı tespit ederiz. Yolun tam ortasında , yolun sonu çıkmaz sokak , lakin geldiğimiz noktaya kadar yaşadıklarımız çok mutlu etti bizi. Yolun devamı mutlu yürünecek mi ? Bilmiyoruz. Geri dönmeye de razı değil gönlümüz. Çünkü bitmek tükenmek bilmeyen umutlarımız var. “Aşamayacağım engel yok.” diyoruz. Bunu söylerken de kaybolmuş küçük bir çocuk gibi tir tir titriyoruz , endişeliyiz ; aynı zamanda korkuyoruz. Bu karanlık ve çıkışı olmadığını bildiğimiz yolda hangi yöne gidecektik ? Hangi yön bizi mutlu edip aydınlığa çıkaracaktı ? Sorgulama , iç muhakeme son sürat hızla devam ediyordu. Ne zaman son bulacağını da bilmiyorduk haliyle. İşte tam da bu kafayı yeme evresinde kitaplar devreye giriyor. Unutmayın ki bu yolda karşılaştığınız hiçbir insan , kitap tesadüf değil. Hepsinin bir amacı var , hayatına gelip sana bir şeyler katıp ya da senden bir şeyler alıp gidiyorlar. İnsanlardan , özellikle kitaplardan öğreneceğimiz çok şey var. insan iki haftada değişir mi ? Ne kadar da kısa bir süre değil mi ? Büyük ihtimalle birçoğunuz “Olur mu öyle şey canım. ” deyip küçümseyecek. Muhtemelen bunu diyen insanlar değişimin güzel bir şey olduğunu savunup değişimden korkanlar olacaktır. Korkmayın. Kendinizi akışa bırakın. Çok fazla stres yapıyoruz, sinir kat sayımız artıyor, korkuyoruz , endişeleniyoruz ; deli gibi çırpınıp duruyoruz mutlu olabilmek uğruna. Mutlu olabiliyor muyuz ? Ya da mutluluğun ne olduğunu biliyor muyuz ? Halbuki alnımıza yazılmış bir şeyler var zaten. Kendi sınırlarımızı ne kadar zorlarsak zorlayalım Allah “Ol.” demedikçe olmayacak. Biz , kendimizi hırpaladığımızla kalacağız. Yeri gelecek kendimize merhamet etmeyeceğiz , yeri gelecek özsaygımızı , özsevgimizi ve zamanla özgüvenimizi kaybedeceğiz. Bu noktaya gelmeden kendimize bi’ dur dememiz gerekiyor sanırım. Yoksa gittikçe daha derine batacağız. İşte bu yüzden kitaplar sığınacak limanlar olur bize. Defalarca okuruz, altını çizdiğimiz cümleleri bir yere not alırız. Zamanla kendi benliğimizin farkına varırız, kendimize değer vermeye başlarız.
Sorgulamalar son bulmaz tabii ki. Bir süre sonra “Neden ben?” deyip üzülmemek yerine “Nasıl baş ederim?” diye sorup üzerine gitmeyi , sorunu çözmeye çalışırız. Pes etmeyiz , çok da hırpalamayız kendimizi.
Onsuz da bir hayatımız var , unutmamalıyız. Bu noktada devreye Nazım Hikmet girer ve şöyle der :
Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye, işte ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım; ama seninle bir başka yaşarım.”

Son olarak ; gelememeyi sen anlat, gidememeyi bana sor…

HAVAR

Bir yazımda “Dün bir haber aldım, belki de önceki gündü bilmiyorum” demiştim, yine bir haber aldım, bu defa hangi gün olduğunu epey iyi biliyorum. Bazı söylemlerin tarihi, saati, saniyesi ve hatta salisesi unutulmaz. Koyulduğumuz bu türden hiçlik içinde ruhumuzu darlayan daha büyük bir etken yoktur. Hiçliğin karşısında tutunduğumuz her kelime oranında ölürüz. Uçsuz bir zindanda oluşumuz dışında ne iyiyizdir ne de kötü. Arafımız yok. Çünkü birilerinin -belki birileri demek dahi yanlışken- bir gücün etkisi altında bir yaşamı kolluyoruz.Tercih hakkımız iki. İkiyi düşüremediğimiz bir. Bir olamadığımız bir yaşamdaki döngüde yalnızca debeleniyoruz. Çokça konuşuyor, kendimizi teşhir ediyor, cesaretimizin celladı kesiliyoruz.
.
.

Kapının ve pencerenin öte yanındaki aydınlık, kerpiçten içeriye nefes veren bir fırt hava. Duvarın dibindekiler için dünya yalnızca öykünmedir; sana, bana, ona, bize, size ve onlara… Biliyorum ki birçokları epey uzak bu duruma. Biliyorum ki epey yakınım…Taşrada yaşam şu dünyada insanın başına gelebilecek nadir bedbahtlıklardandır. Keskin konuşuyorum çünkü dedim ya iyi biliyorum ve bildiğimi yaşamak ne büyük talihsizlik. Yakın zamanda afetler dolayısıyla oradan bir ağıt duymuşsunuzdur, der ki “Havar” bunu hangi dile çevirirseniz çevirin kelimenin yaşattığı sızıyı anlayamazsınız. Bir Kürt’ten, taşradan, Anadolu’da birinden bu kelimeyi duyacağınız olursa iki dizinizin üstüne oturup taş oluverin, başka türlü dayanabilmek mümkün değil. Öyle bir durumda, olabilmek kolaydır da kalabilmek pek zordur.
Ve bilirsiniz ki bazı şeyler sorulamaz; insana, en çok da Tanrı’ya. Çünkü merak, sayısız düşüşe yol açar.

Atakan KAYALAR

Haftanın gündemine oturan bir çocuk Atakan KAYALAR. Evet bir tebrik hak ediyor aklı için değil okuma aşkı için hak ediyor. Bir millet sahip olamadığı bir değeri bulduğu zaman abartmayı sever. Örneğin; okumak. Bizler müsliman bir ülkenin hemen hemen müslimin vatandaşlarımız. Bizler için indirilen kitabın Kuran-ı Kerim’in ilk ayeti olan “oku” yu yerine getirmedik belliki çünkü okuyan kendini geliştiren bir çocuk hemen dikkatimizi çekti, manşetler, tebrikler, alkışlar ve röportajlar ile onu yücelttik. Eğer başından okusaydık onun farklı olmadığını da anlardır. Bu kadar kusursuz gördüğümüz bir çocuğun kusurlarını da görmezden geldik. Şimdi sizlere soruyorum varoluşun en kutsal varlığı kimdir? Ben cevaplayayım kadındır, annedir. Peki ya ilime bu kadar ilgili olan hatta kendini geleceğin Cumhurbaşkanı ilan eden bir çocuğun eksiği nerededir? Edeptedir. Birçoğumuz izledik dinledik onu peki ya fark ettiniz mi annesine olan saygısızlığını, onu aşağılayışını, sözlerini bölmesini, utanmasını gördünüz mü? Şahsen ben onun yerine utandım. Fark ettim ki ilimden önce bir çok şeyin geldiğini, okumanın akıl ile alakalı olmadığını güzel özetledi o çocuk. Kendi evlatlarımızı onun gibi başarılı, okumayı seven, bireyler olarak yetiştirebiliriz ancak unutulmamalıdır ki değişim önce kendinde başlar. Sözlerimi şöyle noktalamak istiyorum “edep ilimden önce gelir.”