Edebiyat

Bir Edebiyat Radyosu: GaripNağme

Sevgili dinleyiciler, diyerek söze başlasak hiç de yanlış olmaz. Bundan sonra Spotify hesabımızda çokça duyacağınız bu hitabımızla şunu duyurmalıyız ki GaripNağme adını verdiğimiz, Cevat Galip Tan’ın katılımıyla sunuculuğunu Gökçe Garîbe Coşkun’un üstlendiği bir radyo programıyla karşınızdayız. Edebiyatın ve bilhassa Garip akımının esas olduğu bir programla sohbet havası içerisinde sizlere keyifli bir 41 dakika yaşatacağımızı düşünüyoruz. Bol şiir seslendirmeli sohbetimize iştirak etmek isterseniz Spotify hesabımıza bekleriz.

Bağlantı:💐

Paramparçayız manevi yönden

“Paramparçayız.”

Mânevi açıdan,
en çok duygusal yanımızdan..
Edindiğimiz tecrübeler ; bir tokat gibi çarpıyor yüzümüze, olgunlaşıyoruz.
Ne giden zamanı geri getirebiliyoruz ; ne geleceğe adım atabiliyoruz…
Lâkin zaman su misali, daima akıyor.
Mânen, geçmişe takılıp kaldığımızdan olsa gerek, gözümüzün hakikate kör oluşu.
Anı olarak biriktirdiğimiz onca acı, tatlı, hüzün ve sevinçler yer edinmiş geçmişimize.
Bazen bir rüzgar gibi esiyor tüm hatıralar..
Geçmişte kalan onca anı, dostluk, sevda, pişmanlık ve dahi kırgınlıklar, eski ‘miş ama aklımızın bir köşesine de yer edinmiş aynı zamanda.
Unutulmuyor, çünkü her biri bir tecrübe katmış zaman zaman.
Yıpranıyoruz, kırılıyoruz ama öğreniyoruz geleceğe sağlam adımlarla ilerlemek için.
Az biraz değişiyoruz.
Düşüncelerimizle, hislerimizle, duygularımızla, karakterimizle belkide.
Bir su damlası misali ; toprağa mı ? Çamura mı ? Boşluğa mı düşeceğini bilmeden savrulup gidiyoruz nasibimize düşenle.

Geveze Kuşlar

 

Çok gürültü var. İnsanlar, arabalar, makineler.. Hepsi bağırıyor. Hepimiz bağırıyoruz. Kulaklarımızı çığlıklarımızla tıkıyoruz.

Bir ezgi mırıldanıyor yüreğim duyamıyorum.

Dans ediyor ellerim göremiyorum.

Öyle kalabalık ve öyle gürültülü ki dünya.

Şarkımı söyleyemiyorum.

Kaçıyorum sonra, tüm gürültülerden.

Olmazlardan, bitmez’lerden,

Öleceğiz sonumuz geldi’lerden,

Durmaksızın acıdan, öfkeden, felaketlerden bahsedenlerden kaçıyorum.

Duymazlardan, içindeki sesi duymayanlardan kaçıyorum.

Duymaya, dinlemeye kaçıyorum.

Acıyı hissedip acımayana sevinmeye,

Felaketi farkedip mükafata sarılmaya kaçıyorum.

Hislere, tevbelere,

Gidenlere değil de kalanlara sarılıyorum.

İçimde durmadan şarkı söyleyen ümit kuşlarına sarılmaya kaçıyorum.

Geveze kuşlar uçmadan sarılmayı diliyorum.

Nar Ağacı

Nazan Bekiroğlu,Nar Ağacı,Timaş yayınları,İstanbul 2019

“Nar Ağacı” yazarın kendinden yola çıkarak adım adım bizi geçmişine götürdüğü keyifli bir serüven. Birkaç fotoğraf ve birden fazla mekanda köklerini arayış.Bu arayışa üçüncü bir kişi olarak iştirak oluş.Tebriz,Batum,Trabzon ve İstanbul gibi mekanlarda tarihi olaylarla adeta büyülü bir yolculuğa dönüşen bir süreç.Setterhan’ın tüm mücadelelerine şahit olurken onunla birlikte ihanetin ıstırabını ,öfkeyi, kendi toprağından, anılarından ve hatıralarından vazgeçebilmenin mücadelesine ortak oluyoruz.

Yazarın Trabzon’da geçmişine dair aradığı izlerde adım adım yol alıyoruz büyüklerinden kalan hatıralara. Üslup ,betimleme  ve tasvirler  o kadar içine alıyor ki bizi; kulaklarımızda Karadeniz’in hırçın dalgaları. Bu aks-i seda ile Zehra’yı,İsmail’i,Hacıbey’i,Büyük Hanım’ı adeta evimizden biri gibi hissedip benimseyiveriyoruz. Zehra’nın dik başlılığında, üretkenliğinde güçlü Anadolu kadınını; İsmail’in deli akan kanında vatanperverliği, cengâverliği adım adım gözlemliyoruz.

İşgal sonucunda Öz yurdundan tehcire zorlanmayı, yuvarlanan taşın yosun tutamama yalnızlığını, çaresizliğini, evsizliği; fırtınanın karakterlerde bıraktığı ıstırabı yüreğimizde hissediyoruz.

Tebriz’de Azam’ın dokuduğu kilimlerde sevginin nakşedilme serüvenini, sanatın dilini; unutulmaya yüz tutmuş kültürel mirasımızın farkına varıyoruz. Anadolu’nun eşsiz coğrafyasında çeşitli yaşam koşullarının ortaya çıkardığı yetenekleri hatırlerken, bu hatırlayışın dilde kalan bir hayıflanmadan çok bir eskiye özlem olduğunu fark ediyoruz.

Setterhan ‘ın  Azam’a olan aşkının kavuşulamayan bir sona doğru evirilişini; aşkın intikamdan değil özgür bırakma, zarar vermeme ile beslenip ebedileşeceğini tecrübe ediyoruz.

Keyifli Serüven hep bir yoksunluk,ızdırap içinde sürüp giderken Setterhan-Zehra karşılaşmasında bir dinginliğe ve huzura evriliyor.Yazarın ifade gücünü,birikimini,hissettiği bütün duyguyu sonuna kadar teneffüs ettiğimiz “Nar Ağacı”; Aşkın kendinden vazgeçişe, birlikte yok oluşa dönüşebileceğini idrak ettiriyor. Tecrübe ve aklın süzgecinden geçen bir sevgiyle kabuk bağlayan bir yara…Dikenli ve zor yolların sükûnete erdiği bir liman…Nihayetsiz bir güven duygusu ve köklerini bulmanın iç huzuru oluyor.

 

Gündem diyelim mi?

Sevgili okur,

İnsanın temel içgüdüsü olan bağlanmayı ilk olarak anne karnında yaşarız. Duygusal bağımızı ilk olarak orada tadarız. Kurduğumuz bu bağ gün geçtikçe filizlenir, büyür. Hayata gözlerimizi açtığımızda ne olduğundan bir haber; kimisinin sevinci, kimisinin üzüntüsü, kimisinin pişmanlığı belki de kimisinin aldığı en doğru karar oluruz. Dünyaya gelir gelmez aslında bir şeylere yön vermeye başlarız istemeden.. Hayat koşturması diye adlandırılan bu yaşantıda oradan oraya savrulur, gideriz. Önce belirli bir yaşa gelmeye ve ya getirilmeye çalışırız sonra okul için heyecan yaşarız. Her başlangıçta bir hevesle heyecanlanır sonra bir çırpıda sıkılırız. Yeni bir şeyler isteriz yine, yeniden. Okul aslında gittiğimiz o taş bina değil hayatın ta kendisidir çok sonra anlarız. Zaten hep böyle değil midir  hep geç farkına varmaz mıyız çoğu şeyin..Büyüdükçe hayat bize o kadar fazla şey gösterir ki doğruyu yanlışı ayırt etmeyi, insanların davranışlarına göre davranmayı en baştada kendimizi tanımayı öğretir. Asıl mesele de o değil midir? Ne yaptığının farkında olmak; neyi ne için, kim için yaptığını bilmek. Her zaman etrafımızdaki insanların, çevredeki olayların büyük etkisi altında kalırız. Bazen doğru yaptığımızı savunarak en büyük yanlışı yaparız bazense yaptığımız güzelliğin farkına bile varmayız.

Gün geçtikçe daha fazla kendimizi geliştirmemiz gerekirken, dünya genelinde son dönemde olan olayları göz önünde bulundurduğumda hem beyin olarak hem karakter olarak kendimizi geliştirmek, iyileştirmek yerine daha çok azaldığımızı, insanlığımızı kaybettiğimizi görüyorum. Yaşanılan olayları şöyle film şeridi gibi gözünüzün önünden geçirmek isteyerek birkaç konuya değinmek isterim. İnsanı insan olduğu için sevmeyi kaybedeli uzun yıllar oldu da, ön yargılarımızı da kıramadık ve birileri bize göre yanlış olan bir davranışta bulunduğu için birbirimizi keser, öldürür, zarar verir hale geldik. Çünkü ancak o şekilde rahatlanacağını düşünerek(!) , düşünce yapısı bozuk toplum haline geldik. Avustralya’da yaşanan yangına değinmeden geçemeyeceğim. Hayvanları kurtarmak için seferber olundu ve o hayvanlar yardımı hissederek sarıldı insanoğluna. Sonra ne mi oldu yine insanoğlu kurtardıkları hayvanları kereste ihtiyacından, dozerle ağaçları yıkarak onlarca koalayı katletmiş oldu. Yangın söndürülmeye çalışılırken aynı zamanda develer fazla su tüketiyor diye binlerce deve katletti ve ertesi gün evet ertesi gün sel oldu. İnsan olmak, iyi bir birey olmak bu kadar zor hale geldi.

Birey olarak yaptıklarımızın farkında olmaktır, insan olmak. Ne kadar farkındasın?Bugüne kadar kendine ne kattın, bugün ne öğrendin mesela.. Kime ne faydan dokundu karşılık beklemeden.. Büyüdüğümüz ortamın nasıl bir birey olduğumuzdaki etkisini azımsayamayız fakat hiçbir şey öğrenemeyeceğimiz her şeyden geri kalacağımız bir devirde de değiliz. Teknoloji çağındayız ve bunu ne kadar iyi yönde kullandığımız tartışılır tabi ama ulaşmak, araştırmak istediğimiz bilgiye sadece bir tık uzaktayız. Kulaktan dolma bilgilerle birbirimizin ufkunu daraltmak da, her şeyi araştırıp doğrusunu paylaşarak genişletmek de bizim elimizde.

İnsan olmak en başta kendinden başlamaktır yargılamaya, tartışmaya, çeki düzen vermeye. Bencil oluyoruz ya çoğu zaman, işte bu anlarda bencil olup önce kendimizi düzeltmemiz lazım. Böyle böyle düzeltmeye başlamak en azından katkı sağlamak lazım. Her alanda kendi geliştirmiş insan;  dürüst, saygılı, bilgili bir toplumun parçasıdır. Hatasız kul olmaz diyerek yaptığımız hataları göz ardı etmek değil de yine aynı sözü dikkate alarak bir daha hata yapmamayı hedeflemek asıl olan.

Hayatın hızını yakalayamazsın çoğu zaman bir şeyler olup bitiverir gerisinde kalırsın ya da geride kalır. Koşturmaya o kadar alışırsın ki bazen aslında yaptığın şeylerin ne kadar güzel olduğunu fark etmezsin. Bugünden örnek verelim mesela korona virüsünden dolayı evlerimizde kaldık bir sürü öğrenci ailesinin yanına döndü, bir sürü çalışan işine rahatça gidemez oldu, bir sürü insan kaybettik. Ve belki de bir şeye katkısı oldu hayatımızda. Daha doğrusu bize hayatın ne kadar kıymetini bilmediğimizi gösterdi. Yaşadığımız hayata o kadar alışıyoruz ki hiçbir şeyin kıymetini bilmez oluyoruz. En son dışarıdayken, rahatken asla düşünmedik bu durumda olabileceğimizi. Şimdi bir farkındalık oluşturdu hepimizde hem aslında temizliğimize ne kadar önem vermemiz gerektiğini görüyoruz hem de insan ilişkilerimizde aslında ne kadar sarılsak ne kadar sevsek birbirimizi o kadar iyi olduğunu gördük. Sarılmayı özledik. Doyasıya gülebilmeyi özledik ama hep birlikte. Kendini ölçtün mü bu süreçte bilmiyorum ama umarım faydalı şeylerle uğraşıyorsundur. Bu durumda kendini motive etmen, doyasıya vakit ayırman, öncesinde yapmaya zamanın olmayan bir sürü hayata geçiremediğin şey olmuştur ve umarım şimdi onlara vaktini harcıyorsundur. Bu olanların bilincinde olup evindesindir. Biliyorsun ki  insan etrafını yeşillendirebilir de köküne kadar kurutabilir de. İyi insan olmayı başarabilenlerden olman ve sağlıklı olarak hayatına devam edebileceğin güzel zamanlar dileyerek bu bölümü sonlandırmak istiyorum.

BİLAKİS

Ben onu sevmiştim
O ise başkasını.
Ağlamak için geceleri
Tek nedenim
Sanmayın ki oydu
Yalnızca
Bilakis;
Yoksulluktu
İşin içine karışan.
Ben ona şiir yazardım,
O ise başkasına.
Yoktu başka
Düşünceme yansıyan
Ondan ve yoksulluktan gayrı.
•Gökçe Garîbe COŞKUN•
29.03.20 | 04:59

Söz Vermiştik

Bir kaplumbağa için güneş doğar ve batardı.

Ancak insanlar için güneş perdenin arasından süzülür, hanesine dolardı.

Kulağına sabahı fısıldardı..

Narin bir kızın uykuya dalarken gözünü kapatışı gibi usulca kaybolurdu gözden. Her gün pencerenin önünü turuncuyla yıkamadan gitmezdi bir yere..

Çiçek farklı açardı insanda..

Sert dalları narin yapraklar yırtardı. Kiraz ağaçları gelinlik giyerdi çiçek açtığında..

Arılar için çiçek yalnızca açardı.

İnsan için her çiçekle bir umut doğardı..

Dünya insan içindi.

İnsan dünya için Dünyanın Sahibi’ne söz vermişti..

Bukowski’nin Gerçek Yüzü…

CHARLES BUKOWSKİ HAKKINDA
Herkesin son zamanlarda ağzında olan, burjuva sınıfını eleştirip yaşasın alkolizm diyen Bukowski ’nin işte gerçek yüzü!
Bukowski hakkında çok fazla yazı yazıldı , aslında onun olmayan birçok söz onun gibi gösterildi. Peki gerçek Bukowski nasıl biriydi? İşte bu soruların cevapları bu metinde gizli…
İlk olarak Charles Bukowski diye bildiğimiz bu yazar ve şairin gerçek adından bahsetmek istiyorum. Onu herkes Charles Bukowski olarak bilse de gerçek adı : HEİNRİCH KARL BUKOWSKİ!
ABD doğumlu olan Bukowski hayatının neredeyse tamamını kapitalizmi eleştirerek, kadınlarla beraber olarak ve alkolizmi savunarak geçirmiştir. Ne kadar kötü örnek oluyor değil mi? Birçok insana bunlar kulağa hiç hoş gelmeyen şeyler olsa da Bukowski en kötü şeyi bile o kadar yalın ve hoş anlatmıştır ki neredeyse insanın özenesi gelir. Hatta bohem yaşam tarzına birebir uyan yazar, kendinden sonraki nesillere muhteşem denecek kadar güzel eserler bırakmıştır. Belli bir kitlenin hoşuna gitmesine rağmen aslında kitlelerin çoğu Bukowski’yi pek sevmez. Bukowski’nin kadın düşmanı ve alkol bağımlısı olduğunu söyleyen çoğu insana nazaran ben o kadar da berbat durumda değildi.
Eserlerine gelecek olursak ; Ekmek Arası kitabından başlamalıyız, eğer bir yazarı anlamak istiyorsanız onun hayatıyla başlamanız gerekir. Bir yazarın şairin hayatını bilmeden, biyografisini okumadan ve onun hakkında bilgi sahibi olmadan onun düşüncelerini anlayamayız. Ekmek Arası kitabı Bukowski’nin kendi hayatını anlattığı bir kitaptır. Eğer okumalarımıza bu kitaptan başlarsak diğer kitaplarını anlamak daha kolay olacaktır. Biraz içeriğe girecek olursak bohem yaşam tarzının yapı taşları burada atılıyor. Sert bir baba ve sessiz sakin bir anne. Ne denir ki hayatın en büyük darbesini aileden yemiş bir yazardan bahsediyoruz. Babası onu kemer ile dövermiş kendi kitabında bunu anlatıyor ve bir insan için babasından dayak yediğini, kitabında anlatmak kadar küçük düşürücü başka bir şey olabileceğini düşünmüyorum. Ve tabi ki bu olaylar onu etkiledi içine kapanık bir çocuk oldu. Asosyaldi, çok fazla insanlarla iletişim kurmak istemezdi. İnsanları sevmezdi en büyük sebebi de babasıydı. Bu konudan sıyrılacağını düşünerek alkole alıştığı her yerde yazıyor ama alkole alışmak için bir sebep olduğunu düşünmüyorum. İlla tetikleyecek bir şey olmak zorunda değil alkolik olmak için ama tabi ki alkolizmin genel sebebi psikolojik etkilerdir.
Para kazanmak için birçok işte çalıştı bu işleri farklı bir kitabında yazmasına rağmen Ekmek Arası kitabında da az bile olsa mesleklerini öğrenebiliyoruz.
İkinci olarak; Kadınlar …
Kadınlar kitabı bir klasiktir Bukowski seven insanlar için; çünkü hayatının her bölümünde kadınlar olmuştur ve bundan hoşnuttur. Asosyal bir insan olmasına rağmen kadınlarla her zaman vakit geçirir ve kadınlardan soğumazdı. Genel olarak kadınları çok sevdiği söylenmese de cinsel hayatına asla ara vermezdi gerçi kadınlar için uğraşmazdı söylediğine göre kadınlar onu çekici bulurdu.
Bukowski’nin kadınlar hakkında kötü şeyler söyler ama genel olarak kadınları kullanmak istememiştir. Hatta kadınların çok mükemmel olduklarından da bahseder. Özellikle kadın bacaklarına aşırı ilgisi olan Bukowski’nin kadın düşmanı olduğunu kim söyleyebilir ki? Alkol, seks ve kitaplar üzerine yoğunlaşmış hayatını orada burada geçici yerlerde çalışarak devam ettirmeye çalışmış bir yazardan bahsediyoruz ki aile sevgisi görmeyen bir insan ne kadar sevgiyi tatmış ve ne kadar sevgisini gösterebilen bir insan olabilir ki?
Son olarak Bukowski’nin mezar taşındaki sözü “Don’t Try”, ”Sakın Denemeyin” Bu cümlenin altında neler saklanmış kim bilebilir…

Basit Bir Şey

Aslında ne güzelmiş her şey
Sabahın köründe kalkmak
İtiş kakış,bir gayret
Bir uçtan bir uca gitmek ne güzelmiş
Denizin kokusunu çekebilmek içine
O kalabalık,is kokan şehir ne güzelmiş
Zorluklar var ya
Hiç zor değilmiş
Telaş ederken hayat içinde
Ve planlar yaparken yarın doğacak güneşe
Aslında ne çabuk değişirmiş her şey
Korkuların ne kadar yersizmiş aslında
Zamanın hızlı geçmesi korkuturken gözünü
Aslında ne yavaşmış günler
Yeni insanlar tanımanın tadını
Bazen kalabalığın da baş ağrısını
En iyi arkadaşını
Sesini duyamadıklarını
Görmekten sıkıldıklarını
Monotonluğunu insan hayatının
Ne kadar çabuk özlermiş
Doğumun güzelliği kapatırken gözlerini
Sonun getirdiği korkuyu
Ve paniği ve hüsranı
Kurtulmanın şükrü
Ve kayıpların acısını
İnsan yaşayabilirmiş aslında
Birçoğunu aynı anda
Yüzyıllar suren hükümdarlıkları
Küçük dağları yarattımları
Varlığı küçümseyenleri
Ve kalpleri körelenleri
En tepeden bakanları
Yani,devleri
Büyükleri,en yukarıdakileri
İndirebilirmiş aslında
Evrenin en küçüklerinden biri
Çok kolaymış aslında ya
Ulaşılmaz denilene el uzatmak
Dolaylı olsa da onda etki bırakmak
Bir gülüş olmak bazen
Bazen gözyaşı yanağına değen
Ve bazen kahkaha
Sıcak çayın dumanı tüterken
Basit şeymiş yasamak
İnsan insani severken ve yaşatırken…

Bir Adım Geri Gitme

Rüzgarın esintisi ile yüzüne çarpan yaprak
Bir adım, geri gidip geri geliyorsun toparlanarak
Masum masum yerinde duruyorsun oysaki
Sevgiden uzak bir şekilde rüzgarın sana geri geleceğini sanarak

Hatırlasana rüzgarın yüzüne çarpmasını beklediğin anları
Hayatın anlamını, anlamış ve anlatmayı beklemenin heyecanı
Zarif ve güzel bir şeydir aslında sevdiğini beklemenin tadı
Hiç gelmeyecekmiş kadar korkak ve ansızın gelecekmiş gibi heyecanlı

GÖZLERİME BAKABİLİR MİSİN?

Teknoloji ile birlikte daha az konuşup daha az yazıyoruz. İletişim eksikliği dünyanın neresinde olursak olalım büyük bir sorun haline geldi. Artık maskelerimizi takıyoruz, sosyal medyada “popüler” olma çabası ile… Bu maskelerin bizi daha olgun ,daha umursamaz ve daha güçlü yaptığına inanıyoruz. Öyle ki gün içerisinde ağlamış olsak bile gülerek fotoğraf çekildiğimizde, yani herkese mutlu imajı verdiğimizde, aslında kendimizi de mutlu olduğumuza inandırıyoruz, inandırmak istiyoruz. Çünkü kimse sosyal medyada ağlarken ,üzülürken poz vermiyor. Herkes mutlu herkes huzurlu herkes pozitif…Asla olumsuz bir şey yok sosyal medyada. Peki kendimizi sosyal medyaya bu kadar adapte etmişken etrafımızda olan bitenleri nasıl görebiliriz ,nasıl hissedebiliriz ? En son ne zaman ormana yürüyüşe çıktık? En son ne zaman birbirimizin gözlerine bakarak konuştuk ki? Karşımızdaki insana değer verdiğimizi söylüyoruz fakat konuşurken yüzüne bakmıyoruz. Sosyal medyada beğeni sayısı için insanların ne kadar değişik yollar denediğini hepimiz biliyoruz. İlgi çekmek ,beğeni almak ve popüler olmak amacıyla girilen bu yollarda asla geri dönüşün olmadığını fark ediyoruz ve bunun için hiçbir şey yapmıyoruz. Asıl olan şey bizim diğerlerini engellemek istememiz değil kendimizi de bu “popülerlik” çabasına dahil etmek.

Popüler olma çabası aslında anlık hikayeler anlık fotoğraflar atarak özel hayatımıza herkesi dahil etmek değil midir? Popüler olmak amacı ile yapılmış tüm etkinliklerde aslında özel hayatımızın gizliliğini işgal ederek tüm hayatımızı gözler önüne seriyoruz. Ve işin kötü tarafı özel hayatımızı herkes bilirken hiç çekinmiyoruz. “Stalker” dediğimiz insanlar yani takipçiliği takıntı haline getirenler çoğalıyor,çoğaldıkça onları suçluyoruz fakat asıl suçlu bizleriz. Her an her yerde nerede olduğumuzu, kiminle olduğumuzu, ne yediğimizi, ne içtiğimizi, ne giydiğimiz dahil her şeyi paylaşıyoruz ve bundan zarar görmeyeceğimizi düşünüyoruz fakat en büyük zararı kendimize biz veriyoruz.
Oysaki biraz daha kafamızı kaldırıp etrafımızdaki küçük ayrıntılara dikkat edersek,bir kelebeğin uçuşunu izlersek,bir çocuğun gülümsemesine ortak olursak hayatın aslında daha güzel olabileceğini hiç düşünmüyoruz. Hayat sosyal medyadaki beğenilerden ibaret değildir. Hayat bir kuşun ötmesi,derenin akıp gitmesini seyretmek,otobüste cam kenarına oturup etrafı izlemektir. Sosyal olacağız derken asosyal hale bürünmeyelim.
Birbirimizin gözlerine bakalım,hayatı daha güzel yaşayalım ve asıl sosyalliğin birbirimizle yüzyüze iletişimde olduğunu unutmayalım.

Y. Yalçın…

Yıl 2009…

Ben gidiyorum dedi…

Bilemedim gelmeyeceğini, gelse de gitmeyeceğini… Ben sadece bekledim bir gün olsun umudumu kaybetmeden bekledim. Geleceğini biliyordum ama nasıl geleceğini değil.

3 yıl sonra ben geldim dedi…

Dünya benim oldu ama içimdeki o korku hiç gitmedi, sevinmelisin dedim kendime ama…

Hangisini anlatayım sana, seni nasıl sevdiğimi mi yoksa seni nasıl beklediğimi mi? Peki, nasıl özlediğimi duymak ister misin?

Sen benim çocukluğum, sen en güzel yaşım…

Sen bir ömür doyamadığım kadın…