Edebiyat

Geriye Kalan

Geriye Kalan
Ertelemek ,zamanı gelmeden harcamak gibiydi
Bir anda ağızdan çıkıveren dört heceli bir kelimeydi
Oysa hayat ve ölüm ertelemiyordu
Biri hızla akıp geçiyor
Diğeri ne var ne yoksa alıp götürüyordu
Her insan ikisinin ardından bakakalıp
Bir ömür hayıflanıyordu
Keşkeler , pişmanlıklar ile günleri günlere ekliyordu
Gün geceye ömür nihayete varıyor
Geride hoşça bırakılan sadalar;salalar, musallalar
Hayr u hasanet,Salih evlat kalıyordu
Varsa üç beş kuruş sadakaydı seninle giden
Onca heves onca beyhude cefa neye yarıyordu
Ertelemek zamanı gelmeden harcamak
Ömrü israf etmekti
Oysa hayat ve ölüm ertelemiyordu
Biri hızla akıp gidiyor
Diğeri ne var ne yoksa alıp götürüyordu…
DAİ. #Asudebahar@

BİR KAPI

Bir Padişah ki çağ açıp çağ kapatan bir mahiyeti var. Her şeyden önemlisi bir Hadis-i Şerif’e nail olmuştur.
Nice ilminden,kabiliyetinden ve özelliğinden bahsedecek olsak değil bu sayfa ciltlere sığmaz yazacaklarımız..
Biz onun ölüm yıl dönümünde bir örnek ile tevazusundan bahsedeceğiz.. Ve bu güzel zamanlar da siz okurlardan bir Fatiha isteyeceğiz..
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına dek bir özelliği var ki edeb ile adabın tam bir örneği..
Osmanlı Devleti’nde iki padişah vardır.Biri tahtta oturur cihana hükmeder sonra gelir hocasının önünde diz çöker.. Asıl sultanlığı da burada bulur..
Gönül padişahları..
Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri dönemin en iyi hocası olan (Kendisinin de hocası) yanına alır ve bugün ki İstanbul ‘da vefa semtinde türbesi olan Ebu’l Vefa Hazretlerini ziyarete gider..
Kapı eşiğinde bir talebe onları karşılar.. Sultan ve Hocası atlarının üzerinde talebeye Allah’ın selamını verdikten sonra seslenir:
-Ebu’l Vefa Hazretlerini ziyarete gelmiş idik.. Bir el öpmek isteriz..
Talebe heyecan ile Hazretin yanına gider kapıda duran padişahı söyler.. Hazret buyurur:
-Padişaha söyleniz..Müsait değiliz.. Dönsünler!!
Talebe verilen cevaba şaşırır.. Kapıya gider ama ayakları gitmek istemez. Kapı da duran padişaha durumu ve Hazret’in cevabını söyler.. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin gözleri dolar,hocasına döner ve şu tarihe geçen sözleri söyler:
-Biz ki İstanbul’un ve cümle aşılmaz kalelerin kapılarından girdik Lala.. Ama gördün ya bir gönül kapısından içeri rıza olmadan giremedik..
Gözleri dolmuş şekilde oradan uzaklaşır.. Talebe içeri girdiğinde Ebu’l Vefa Hazretlerinin de ağladığını görünce dayanamaz ve cevabın sebebini edeb ile sorar..
Ebu’l Vefa Hazretleri ağlayan gözleri ile cevaplar..
-Evladım.. Hünkar Hazretleri bedendir biz ise ruh.. Kendisi ilim sahibidir.. Olur ya sohbetimize ram olur,lezzeti alır ve bırakmaz..!! Devlet işlerinden feragat eder.. Bu da ümmeti İslam’ı tehlikeye sokar..Biz Hünkarımız ile ayrılık olmayan yerde buluşacağız..

Bu denli o kapıya hürmet besleyen bir Hünkar; razı olmadan o kapıdan içeri giremeyecek kadar edeb sahibi..
Batı,Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerine ‘Kartal Bakışlı Padişah’ demişti..
Ama ilim kapısına o kartal bakışları ardında ayrı bir hürmet,ayrı bir edeb vardı..
Hadis-i Şerif’e ram olan Hünkarımıza vefat yıl dönümünde bir Fatiha buyurunuz..
Selam ve Dua ile..

BAZI PARKLAR

yelesinden sarkıyorum bir bulutun
şimdi gökten bir sağanak ağlasa
gözlerimizin nemi eşitlenir dünyayla
yalanlarından başlasam unutmaya
eşkıyaların kestiği yollarımda
aklımdaki melodilerin
çaldırılacak bir şeydir.
çocukluktan ödünç yaralardan öğrendim
dünya; alırken değerli
satarken ikinci el yorgunluğudur aramızda.
anaların doğurduğu boşluklar adına
herkes tarafından sevilme samimiyetsizliği
boğdurulacak bir nefestir daima.
bu acısına meftun olduğum kader
bu bir yenisini beklediğim yarın
bu iki rekatta derviş olan yarım
inan bana bu evler bir gün ölür
bir gün ölür bütün sabahlar
ısrarla uyanılan bin yalan son bulur.
perdeleri çekilmiş bütün evler aşkına
yanlış partilere verilen oylardan
demokrasi gereği ölmemiz icap edebilir
işte dünya böyledir,
böyledir.
İçinde bazı parklar vardır
Henüz öyle kasvetli kelimeler yoktur
Dizleri çocuk yapan
Yara değil, kabuklardır
İçinde ağlamaklar biriken
Bazı babalar vardır
Omuzları,
Dünya kadardır.

SARI SICAK

Çukurova’nın bunaltıcı sıcağı altında akan her terin buram buram emek koktuğu bir kitap. Kadınların kadınlığını bilmediği, çalışmak için loğusa haliyle tarlaya gidip göğüslerindeki sütü yere sağmalarının, sırf eve para götüŕmek ya da kendilerine pantalon alabilmek için tarlada çalışan çocukların, Açlık, pislik, hastalık, yokluğun içinde küçük düşleri büyük emeklerle gerçekleştirmeye çalışanların hikâyesi…
.
.
.
Bir taraftan Çukurova’nın ağaları, diğer taraftan çalışma zorlukları, acılar, yoksulluklar içinde verdikleri mücadele el ele vermiş ve bu kitabı oluşturmuş.
Sahip olduklarımızın değerini anlamak için bulunmaz bir fırsat.

KARGACA SORULAR

Teslimiyetin değil,

Bu ölümün beyazlığı.

Hangi yetimin sancısı bu?

Bir yalnızlık bitmiş burada,

Hangi koyunun kısmeti acaba?

 

Adaleti eksik bu aşın,

Zülmün buharı sinmiş,

Hani nerde bunun sevinci,

Sevinçsiz yenmez bu yemek!

Bakkala, emek, almaya giden de olmamış.

Yaşanmaz bu evde!

Oturmam ben bu sofraya!

 

Kimin sofrası bu,

Kim pişirdi bu aşı,

Hangi coğrafyanın yöresi,

Hangi kıtada bu ülke,

Hangi gezegende bu kıta,

Hangi yıldızın yörüngesinde dönüyor bu gezegen?

 

Şu sofrada ne pişerse pişsin;

Şarap koymayın demiyor muyum,

Bak cümle alemin aklı bulanık.

 

Fazla mayalı pekmez getirin

Bak herkesin canı çekiyor.

 

Hüzünlü Kıymetler

Bir arkadaşımın bahçesine kurduğu, üzerine asma yaprakları sarkan salıncağını gördüm bugün. 

Ne güzel yermiş orası dedim de oradan başladık muhabbete. Nefes alma yerimiz orası dedi, önceden de seviyorduk ama kıymetini bilmiyorduk diye ekledi.

Düşündüm bu sözünün üzerine. Seviyorduk hakkaten. Pikniği, kamp yapmayı, çiçek toplamayı, gökyüzünü seyretmeyi, doğayı keşfetmeyi seviyorduk. Ama kaybetmekten korkmuyorduk, bizi bırakmayacağına öyle çok emindik ki onu incitmemek için hiçbir çaba sarfetmiyorduk. Hani 30 yıllık bir karı koca birbirini çok sever ama o nişanlılık hallerindeki gibi ‘incitmeme çabası, kaybetme korkusu’ olmaz ya pek, işte öyle bir haldeydik. .

Bizimmiş gibi üzerinde tepiniyorduk. Çiçeklerini bizsiz açacağını, çimenlerini bizsiz yıkayacağını, güneşin uykuya bizsiz dalacağını düşünemiyorduk. 

Deniz biz olmazsak kayaları okşamaz, yıldızlar biz dilek tutmazsak kaydıraktan kaymaz sanıyorduk. Evet seviyorduk ama kıymetini bilmiyorduk. .

Yine bugün okuduğum bir yazıda hüzün ile acı arasındaki farktan, hüznün ruhu nasıl beslediğinden bahsediyordu. Ben ve anılarım buna uzun yıllardır şahitlik ediyoruz, hüzün hakikaten besliyor ruhu. Ruhun bu kıymetli besini üzerine satırlar dolusu yazabilir, anılarımı sizinle de paylaşabilirim ama hüzün sokağına sapmamın sebebi bu değil. 

Diyeceğim şu ki, hakikaten kıymet bilmedik ve kıymet bilmemenin hüznü çöktü yüreğimize. Yüreğimize çöken hüzün, kapıları kapanan hanelerimize doldu. Ve pencerelerimizi her açışımızda hanemizdeki hüzün doğaya şifa olarak düşecek. Kıymetini bilmediklerimize bulduğumuz kıymetleri taşıyacağız. 

Güneş hüzünlü kalplerimize şifa, hüzünle yıkanan hanelerimize huzur katacak..

.

Çok seveceğiz yine, 

Ve ona gözümüz gibi bakacağız..

ALLAH’TAN AFFI İSTEMEK

Bir Derviş gönül olan Cahit Zarifoğlu Mevla’dan affı güzel bir üslup ile istemiş..
Tam bir müslüman duruşu diyebiliriz.. Diyor ki:
Hayat bir boş rüyaymış..
Geçen ibadetler özürlü,
Eski günahlar dipdiri..!
Seçkin bir kimse değilim..
İsmimin baş harflerinde kimliğim;
Bağışlanmamı dilerim..
Bu kadar naif,bu denli kendini bilen, haddini bilmek ne demektir bize gösteren bir şiir daha bilmiyorum.. Daha doğrusu böyle kusursuz bir duruş bilmiyorum..
Üslup her daim önemlidir..
Sevdiğim bir söz var..Denmişti ki : ‘Üslup kuldan isterken önemlidir,Allah’tan isterken mühimdir..’ Şiirde ki duruş nerede kardeşim? der iseniz tam da şu iki dize de duruyor..
‘Geçen ibadetler özürlü..
Eski günahlar dipdiri..’
Cahit abi işi çözmüş..Samimi bir şekilde haddini biliyor ve müslümanca bir duruş ile kendinin farkında..
Hani Ömer Tuğrul İnançer hocanın bir güzel sözü vardı:’Müslümanlık ince insanlık,dervişlik ince müslümanlıktır.’  diye tamda böyle bir duruş..
İstemek güzeldir.. Allah’tan üslup bilerek istemek daha da güzeldir..
Mesela;
Bir Allah dostu elini açmış diyorki:
‘- Ya Rabbi günah işlemek bana yakışmıyor ama affetmek sana çok yakışıyor..’  Samimi bir duruş..Hafif bir mahcup ama nazlı bir isteyiş.. Tam üslup örneği..
Bir diğer Allah dostu da şöyle demiş:
“-Allahım senin benden başka affedecek kulların çok ama benim senden başka gidecek hiçbir yerim yok.!!”
Hasan Basri Hazretleri ise bu nokta da güzel bir örnek vermiş:
-‘Ya Rabbi.. Cehennemi hak ettiğimi bende biliyorum ama gidersem şeytan sevinecek..’
Allah’dan üslubunca istemek mühim.. İsteyince mutlu olan,eli cömertlerin en cömerti bir Rabbimiz var..
Hele ki başı rahmet ortası mağfiret sonu cehennemden kurtuluş olan şu Ramazan-ı Şerif günlerinde..
İsteyiniz..
Gönlüzünüzce.. Dua dua..
Nur topu gibi oruçlarınız, muazzam sahur ve iftarlarınız,benzersiz ibadetleriniz ile..
Dua ve muhabbet ile..

ÜÇ PAŞALAR İKTİDARI-2 (1913-1918)

Dün ki yazımızda Cemal Paşa’yı incelemiş Talat Paşa’yı da yazacağımızı dile getirmiştik.
Talat Paşa; Osmanlı Devletinin son döneme damgasını vurmasının yanında teşkilatçılık anlayışıyla da mühim bir öneme sahip olmuştur.
Asıl adı Mehmet Talat’idi..
1874,Edirne doğumludur.
Çeşitli mason localarına üyeliğiyle birlikte Bektaşi loncasına da üyeliği iddialar arasındadır. Tam somut bir mason belgesi yoktur. Ama onu yükselten ve Osmanlı Devlet siyasetinin belirleyicisi olmasına sebep olan olay Bab-ı Ali Baskınıdır.
Talat Bey’in hayatı 31 Mart vakasının gerçekleşmesiyle de bir kırılma noktası yaşamıştır. Öyle ki 31 Mart Vakası’ndan evvel sade bir diplomat olabilmiş o durumda azledilmeler ve hapis cezalarıyla kesintilere uğramıştır.
Jön Türkler yapılanmasıyla gençlik zamanında tanıştı ancak tam bir yetkili olmadı.1907 yılında OSMANLI İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ’nin tüm Avrupa-Balkan ve Osmanlı’da teşkilatlanmasını sağlayan iki kişiden biriydi.
Bir diğer isim ise Bahaddin Şakir Bey’dir.
31 Mart Vaka’sı gerçekleştiğinde ve 2.Abdülhamit Han Hazretleri tahtan indirildiğinde;Reşat Efendi’ye tahta çıktığını bildiren heyetin başkanlığını üstlenmişti.
Daha sonra 8 Ağustos 1909-4 Şubat 1911 arası Dahiliye Nazırlığı yaptı. Umumiyeyi memnun edemediği sebebiyle görevinden istifa etti..
Türk siyaset tarihinin ve Osmanlı Devleti tarihinin en önemli siyasi olaylarından biri olan Bab-ı Ali Baskın’ını planlayan ve örgütleyen isim Talat Paşa idi. Said Halim Paşa kabinesinde 12 Haziran 1913’te yeniden Dahiliye nâzırlığına getirildi. Bu tarihten itibaren Talat Bey devletin siyasetinin en önemli belirleyicilerinden biri oldu.
Kendisinin de Dahiliye Nazırlığı le birlikte bahsimizde geçen ÜÇ PAŞA İKTİDARI başlamış oldu.
Mehmet Talat Paşa, 1.Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyetinin en belirleyici isimlerindendi. Savaşa girme konusunda İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde beliren fikir ayrılığında savaşa katılma taraftarı gruba dolaylı destek vererek Osmanlı Devleti’nin böyle bir karar almasında etkili oldu.
Talat Paşa şüphesiz ki siyasi hayatı boyunca sayısız mühim konularda kararlar almıştır. Ancak en önemli kararı ve kendisinin bizzat kanunlaştırdığı Ermeni Tehciriydi. Tarihler ise 27 Mayıs 1915’i gösteriyordu.
Talat Bey’in hayatında ki bir diğer önemli detay ise sadrazam oluşuydu. Öyle ki tarih açısından önemi ise Osmanlı Devleti’nde bir mebusun ve bir Nazırın ilk kez sadrazam oluşuydu.
Sultan Reşad’ın vefatından sonra Vahdettin Efendi tahta geçince sadaret makamına istifasını sundu ancak Vahdettin ‘devlette devam esastır.’ anlayışıyla göreve devam etmesini söyledi ve istifasını kabul etmedi.
Ruslarla yapılan Brest-Litowsk Anlaşmasının metnini hazırlayan yetkililer arasında Talat Paşa vardı.Ruslardan Kars-Ardahan gibi  vilayetler tekrar alınmasında bugünkü sınırların çizilmesinde Talat Paşa’nın büyük bir mücadelesi mevcuttur.
1. Dünya Harbinin yıkıcı sonucu tüm devlet ve milletin üzerinden silindir gibi geçmiş ancak İttihatçiları ayrıca darmadağın etmişti.. Talat Paşa’da bu harbin mekus sonucunun bedelini fazlasıyla ödeyerek önce istifasını verdi sonra da ülkeyi terk etmek durumunda kaldı..
Damat Ferit Paşa hükümeti tüm İttihatçılar gıyabında bir mahkeme kurdu ve hepsinin gıyabında yargılanmasını hükümet isteği olarak vurguladı..
İlginç olan şudur ki  Damat Ferit Paşa hükümeti sadece üç paşanın idamını istedi,rütbelerini söktü ve paşalık ünvanlarını aldı..
Onlar ise Enver-Cemal ve Talat’tan başkaları değildi..
Talat Paşa yurt dışında teşkilatlanmaya,bağlantılarını kullanıp tekrar Avrupa ve Balkanlarda İttihat ve Terakki’yi canlı tutma hayalinden vazgeçmedi.. Ve kısmen bunu başardı..
Almanya’da Şark Kulübü kurarak Anadolu Direnişine ve kuzey yaylalarında ki kardeşi Enver’e maddi yardımlar sağlamayı başardı.
Bunun yanında Halide Edip-Galip Kemali gibi direnişin mühim isimleriyle mektuplaştı ve Avrupa’da ki ahvali Anadolu’ya aktardı..
Mustafa Kemal ile haberleşip telgraflaştığı da söylenmektedir.
Her şey Talat Paşa’nın lehine dönerken ve bir düzene oturmuşken beklenmeyen bir gelişme oldu..
Taşnak Cemiyeti Avrupa’da teşkilatlandı ve bir ölüm listesi hazırladı.
Maksat ise İstanbul’dan Avrupa’ya kaçan İttihat ve Terakki yetkililerini öldürmekti..
Bu noktada liste başı elbette ki Talat Paşa idi..
Bir gün  Berlin’nin Charlottenburg semtindeki Hardenbergstrasse’deki evinin önünde yakın mesafeden başına ateş etmek suretiyle öldürüldü.
Suikastci ise Almanya’ya gazeteci olarak girmiş olan ve bir Taşnak militanı ve Ermeni olan Soğomon Tehriyan’dı..
Tarihler ise 15 Mart 1921’di..Yakalanan Tehliryan cinayeti işlediğini itiraf etti.
İki günlük yargılamadan sonra, Türk tarafının gösterdiği savunma tanıkları dahi dinlenmeden hakkında beraat kararı verildi. Karara gerekçe olarak Tehliryan’ın tehcirden dolayı travma ve cinnet geçirmesi gösterildi. Ve bugünden sonra Avrupa’nın ‘sözde Ermeni soykırımı(!) safsatası başlamıştır.Talat Paşa’nın Berlin’deki Türk mezarlığında bulunan naaşı, 1943 yılında alınan Bakanlar Kurulu  kararı ile Türkiye’ye taşındı. Gömüldüğü yerden çıkarılan, bayrağa sarılan ve çiçekler içinde, özel bir vagonla İstanbul’a getirilen naaş, 25 Şubat 1944 günü Sirkeci Gar’ında kalabalık bir topluluk tarafından karşılandı..’İttihatçılar ölür ittihatçılık ölmez..!!’ sloganları eşliğinde top arabasıyla ve törenle Abide-i Hürriyet şehitliğine taşındı ve burada defnedildi.
Ruhu şad olsun.. Dua ile..

ÜÇ PAŞALAR İKTİDARI-1 (1913-1918)

Devletin bazı dönemleri vardır şahsiyetler o döneme isim verir.. 630 yıl 7 kıtaya hükmetmiş bir devletin de böyle zamanları olmuştur. Bunlara en güzel örnek Sokullu Mehmet Paşa olarak bildiğimiz dönemdir. 3 padişah dönemine bir vezir-i azamın isminin verilmesi tesadüfi değildir,o döneme damgasını vurmuş kıymetli bir devlet adamı hüviyetini kazanmıştır.
Osmanlı Devleti’nin bir dönemi vardır ki 5 yıl sürmüş ama devletin en fırtınalı 5 yılı bu dönem olmuştur. ‘Üç Paşalar İktidarı’  ismi ise bu dönem Osmanlı Devleti’nin kudretli 3 devlet adamının o döneme damgasını vurduğundan ileri gelmiştir.
-Talat Paşa..
-Enver Paşa..
-Cemal Paşa..
Bu paşaların hayatlarını yazabilmek adına mecmualar lazım gelir.
Hayatlarına devlet kademesinin hemen hemen her safhasını sığdırmış, neredeyse devlet adına hayati tüm kararları alabilmiş devlet adamları..
Bir kaç yazı öncesinde ‘Bir Garip Hikaye-Enver Paşa’adıyla yazdığımız yazı da Enver Paşa hakkında detaylı bilgi vermiştik..
Bu yazımızda Cemal Paşayı detaylı inceleyeceğiz.. Ve neden üç paşalar iktidarı denildiğinin üzerinde duracağız..
Telaş edilmesin.. Talat Paşa ile ilgili detaylı bir yazı hazırlığı içerisindeyim..
Az biraz zaman..
Öncelikle şuradan başlayalım:
3 paşanın ortak özelliği hepsinin de İttihat ve Terakki kökenli oluşudur..
Talat Paşa Dahiliye Nazırı,Enver Paşa Harbiye Nazırı,Cemal Paşa ise Bahriye Nazırlığını aynı anda yapmış,aynı kabinede yer alarak devlet adına mühim kararlara imza atmışlardır.
Bir diğer ortak özelliklerden biri de Dünya savaşının kaybedilişinden sonra aynı Alman denizaltı ile ülkeyi terk etmek zorunda kalmaları oldu..
İşte bu noktadan sonra 3 paşanın yolları pek nadir kesişti..
CEMAL PAŞA..1872-1922
Cemal Paşa 1898 yılında 3.Ordu kurmay başkanı oldu ve Selanik’te bulunduğu sırada İttihat ve Terakki’ye katıldı. İttihat ve Terakki’nin tüm Rumeli’de ki teşkilatlanmasını sağladı..
1907’de 3.Orduya atanarak burada Kol ağası Mustafa Kemal ile tanıştı ve teşkilatlanma noktasında birlikte çalışmalarda bulundular..
1909 yılında Çukurova’da Ermeni isyanını şiddetle bastırdı ve Adana valisi oldu..
1911’de Arap aşiretlerinin çıkarmış olduğu isyanlarının tamamını bastırdı ve burada Bağdat Valiliği yaptı..İttihat ve Terakki’nin baskılarından sonra istifa eden M.Said Paşa hükümeti istifa edince İstanbul’a geri döndü..
1913 yılında Tuğgeneral oldu,11 Mart 1914 yılında Talat Paşa hükümetinde Bahriye Nazırı oldu;Fransız yanlısı olmasıyla bilinen Cemal Paşa Talat ve Enver Paşa’nın telkinleriyle Almanya-Osmanlı müttefikliğine onay verdi.
Osmanlı Devleti’nin 1.Dünya Harbi kabusundan sonra bu kabusa sebep olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimleri (ki bu 3 paşa da içlerinde) ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Cemal Paşa ise 1919 yılında İngilizler ile mücadele içinde bulunan Afgan ordusunun modernizasyonunda büyük rol oynadı.
Bolşevik İhtilali patlak verince Enver Paşa’nın yanına Tiflis’e geçti. Ağırlaşan Bolşevik zulmü sebebiyle orada yaşayan Türklerin teşkilatlanması ve Turancılık faaliyetleri organize etti.
Bu sırada Anadolu Milli Mücadele Reis’i Mustafa Kemal ile iletişime geçerek Anadolu’ya gelmek istediğini söyledi;Mustafa Kemal bu duruma onay verdi.
Hazırlıkların son aşamasında Ankara Hükümeti Tiflis Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey ile bir akşam yemeği yedikten sonra  son bir toplantı yaptı.
21 Temmuz 1922’de, Türkiye’ye dönme hazırlıkları içindeyken Tiflis’te Karakin Lalayan ve Sergo Vartanyan adlı iki Ermeni komitacı tarafından öldürüldü.Bu suikastın, Stalin’in emriyle, o sırada Gürcistan Çeka’sının başında olan Beria tarafından tertiplendiğine dair iddialar vardır. Cenazesi Doğu Cephesi Komutanı Kazım KARABEKİR tarafından Erzurum’a getirilerek Karskapı Şehitliği’ne defnedildi.

ÖMÜR ve GECE

ÖMÜR ve GECE
Güneş tepelerin üzerinde yavaş yavaş kayboluyordu. Akşam serinliğini hissetmeye başladı sırtında Koca Hasan. Doğruldu, alnından akan terleri kolunun içiyle sildi. Önünde biçmeyi bitiremediği buğdaylar hafif bir akşam yeliyle salınıyordu. Biraz ötede daha yeni tutmuş fidelerin otunu ayıklayan eşine seslendi. “Azıcık el ver, karanlık çökmeden bitirelim şu ekinleri…” dedi.
Yaşının vermiş olduğu yavaşlıkla zorla ayağa kalktı Şerife Ana. Bir köşeye attığı orağı alıp buğdaylara doğru sallamaya başladı. Tutam tutam biçilen ekinler iki çınarın ardında uç uca biriken destelere dönüyordu. Epeyce uğraştıktan sonra son buğday demetlerini de biçip destelere eklediler. Koca bir yükü sırtından atmanın ferahlığıyla doğruldu Koca Hasan. İki nefeslik moladan sonra hemen eşyalarını toparlayıp eve giden yolu tırmanmaya başladılar.
Şerife Ana gördüğü çeri-çöpü kucağına toplaya toplaya evin önüne ulaştı. Az ileride bulunan odunluktan birkaç çıra ve kozalak toplayıp iki göz bir salondan oluşan evinin giriş kısmına bıraktı kucağındakileri. Bir kaç adım ileride bulunan biber ve domates tarhlarının içinde bulunan hortumu çekti. Elini, ayağını üstünü başını bir güzel temizledi. Hortumu tekrardan biberlerin içine bıraktı. Hızla eve doğru geçti. Mutfakta birkaç çıra ve kozalakla ocağı tutuşturdu. İbriğe su doldurup ateşin üzerine koydu. Akşam yemeği için hazırlığa başladı.
Koca Hasan evin iki cephesi açık salonunda çoktan yerini almıştı. Yorgunluk sigarasını keyifle tüttürüyordu. Kulağı, akşam ezanın uzaktan gelen sesiyle dolarken; etraf iyiden iyiye kararıyor, gece çöküyordu. Yorulduğunu o an fark edebildi. İş onlardan geçmiş, yıllar çok fazla şeylerini alıp götürmüştü.
Koca Hasan’ın varı -yoğu, bütün ömrü bu köyde geçmişti. Doğup büyüdüğü ana-baba toprağıydı. Vazgeçemiyordu; toprağından, köklerinden, hatıralarından. Oysa birçok farklı işte çalışarak yaşlılık zamanlarına yatırım yapmıştı. Rahat edecekti, zorlanmayacaktı. Fakat yıllar geçerken sağlık öylece dipdiri kalmıyordu. Hastalık da yaşlılık kadar belini bükmüştü.
Radyosuna uzandı. Antenini ayarladı. Radyoyu açtı. Yunanca bir şarkı çalmaya başladı. Haberleri dinlediği frekans yine karışmıştı. Uğraştı uğraştı en sonunda bulabildi TRT Radyo’yu. Spiker “Türkülerle Baş Başa” programını sunuyordu. Neşet Ertaş’tan ‘Gönül Dağını’ anons etti. Şimdi cızırtılar içinden tüm bozkıra sesleniyordu Neşet Ertaş…
“Seher vakti garip garip bülbül…” dizeleriyle gençliğine dair özlemle ve efkârla gökyüzünü seyretmeye koyuldu Koca Hasan.
Ayın, evin karşısındaki yamaçtan yavaş yavaş kendini göstermeye başladığı anda Şerife Ana’nın sesiyle mutfaktaki sofraya doğru yöneldi.
Zaman akmaktaydı. Ayın ışığıyla zifiri karanlık, alaca karanlığa doğru dönüyordu. Gece böceklerinin sesi ve su şırıltısı duyuluyordu uzaktan uzaktan. Radyodan yeni bir programın başlangıç jeneriği işitilmeye başladı: ‘Bir Roman Bir Hikâye…’
Koca Hasan bunu duyunca mutfaktan hızla çıkıp; salonda köşesine oturdu. Radyonun cızırtılı sesini biraz daha yükseltti. Romanı seslendiren spiker, Charlotte Bronte’nin “Jane Eyre” romanına kaldığımız yerden devam edeceğiz, dedi. Ve başladı okumaya.
Şehirden uzak, her türlü teknolojik donanımdan yoksun; fakat bir o kadar insan ruhunu doyuran ve dinginleştiren bu bakir köyün gecesine çok uzaktan gelen bir mesaj gibi düşüyordu roman. Kelimeler ağır ağır ilerlerken, Koca Hasan’ın keyifle dinlediği bir serüvendi roman. Bu serüvenle başka mekânlara gidiyor; gençliğinden kalan emellerini bir bir gerçekleştiriyor gibiydi…
Su şırıltısı, gece böceklerinin sesi, Şerife Ana’nın kap kacak tıkırtısı, Koca Hasan’ın müzmin öksürüğü ve radyonun sesiyle akıp gidiyordu zaman. Bizde bu akışın içinde fark ediyorduk; varlık içinde ne kadar yoksun olduğumuzu.
Durdu A. İNCE /Asudebahar@

Asıl Güç

Ağlamak… Ağlayabilmek…Ne güzel bir eylem o öyle.En güzel doyum ağlamakla elde edilir bence.Önce biriktirirsin gözyaşlarını.Sonra ağırlık yapmaya başladığını fark edersin ama aldırmazsın.Taşıyabilirim ben dersin.Taşırsın da. Taşırsın ama sürünürsün işte.Ruhunun her yanı yara bere içinde.Taşırsın yaa…Ya da bütün duygularını, gözyaşlarını taşıyabilmek adına , harcarsın.Ve bir bakmışsın ki hiç bir şey anlam kazanmıyor artık.Göremiyorsun perilerini.Nazım Hikmet on yılını üç dakikaya sığdırıyorken sen üç dakikanı sayfalara sığdıramıyorsun.Anlatamıyorsun ki, yazamıyorsun ki.Çünkü her bir gözyaşı bir ömür yaşatıyor içinde.Boğuluyorsun.Nefes alamıyorsun.İlk başta diyorsun ki sanat aşkının buhranları bunlar.Ama yok bu sefer öyle değil.Boğazında bir yumru ki…Oksijen geçiriyor ama hayat geçirmiyor işte.Ne öldürüyor ne güldürüyor.Nefes alıyorsun ama boğuluyorsun .Ardından bu böyle olmaz diyorsun ve özgür bırakıyorsun onları.İlk başta gitmek istemiyorlar çünkü nereye, nasıl gideceklerini bilemiyorlar.O kadar tecrübesiz ve güçsüz kalmışlar ki…
Ama direnemiyorlar artık.Çünkü onlar da boğuluyor içinde.Ve bir hışımla çıkıyorlar gözlerinden . O ne hiddet o ne şiddet! Neden zulmettim ben onlara diyorsun. Ama çok geç. Onlar yorulmuş sen bitmişsin!Derken gözyaşların için feda ettiğin duyguların karşılıyor seni bir iç çekişin ardından.O ne güzel ne hoş ne asil bir karşılama öyle.
‘Hoş geldiniz’ diyorsun.
‘Hoş bulduk’ diyemiyorlar ama hoş bulduracaklar belli.
Verdiğin derin nefes bulut oluyor gökyüzünde.Sonra sen yıldızları alıyorsun içine.Ve bir bakmışsın senden hafifi senden mutlusu yok.
Bu da böyle bir döngü işte.
Yorucu ama sihirli, mucize gibi.
Bir döngü işte.

Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
Farkına bile varmadan?
Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
Ayıpsız,
Aşikâre,
Yağmur misali?

Neylersin alışkanlık
İçin kan ağlarken yüzün güler
Dikilitaş gibi dinelirsin yine.
Yavrum, erişmek ne müşkülmüş meğer,
Anneler gibi ağlamanın yiğitliğine? -NAZIM HİKMET-

BİR DÖNÜM NOKTASI – 27 Nisan 1909

Tarihler 27 Nisan 1909’u gösterdiğinde Osmanlı İmparatorluğu ve hakim olunan tüm coğrafya bir dönüm noktası yaşıyordu.
Ve 33 yıllık bir dönem bitmek üzereydi.Çalışma odasında sükunetle oturan bir padişah vardı ve mahzundu. Onca mücadeleler aklından çıkmıyor yaşadığı her zalimliği aklından geçiriyordu. Yine de bıkmamış usanmamış mücadelesini son raddeye kadar vermişti.
Padişah olarak tebaasının aziz hakkını sonuna dek savunmuş; halife olarak ise tüm İslam aleminin sonuna kadar arkasında durma dirayetini göstermişti. Yapmış olduğu mücadelelerinin neticesinin bu odada öğrenmiş, zalimlerin planlarını bu odada çürütmüş hain planlarını bu odada boşa çıkarmıştı.
Devlet gelenek ve göreneklerini bu odada sonuna kadar yaşamış ve yaşatmıştı. Kendi deyimiyle; bu odada  bu aziz milletin herhangi bir kararına abdestsiz imza atmamıştı.
33 yıl boyunca devletini ayakta tutan, dini İslam’a bir halife olarak hizmet eden padişah mahzun bir şekilde sadece oturuyordu.. İçinden ‘yaptığım tüm hizmetlerin üzerine bir kara çarşaf serdiler.. Ama hamdolsun Allah gördü..’
Öyle ki ona karşı kılıç kuşanmış şairler (ki başlarında Mehmet Akif Ersoy gelir..) o gittikten sonra kıymetini anlamış olacaklardı. Ama her şey için çok ama çok geç olacaktı.
Olayların 27 Nisan 1909’a dayanmasına sebep olarak 31 Mart olayı gösterildi. Bizim 31 Mart Olayı olarak bildiğimiz bu talihsiz olay Miladi takvim ile 13 Nisan’a denk gelmiştir. 31 Mart Olayı’nda çıkan tüm olumsuzluklar tek bir yere fatura edildi.. O da 33 yıl boyunca bu tebaa için ve bu ümmet için kendinden vazgeçmiş olan 2.Abdülhamit Han Hazretleriydi.. Halbuki 31 Mart Olayı’nı avcı taburları başlatmış-körüklemişti, avcı taburları da 3.Orduya bağlı birliklerdi.
Tüm bu zinciri mahzun padişah kurabiliyordu ancak görmek istemeyenler için tek sebep kendisiydi..
Tüm bu düşünceler içindeyken kapı çaldı.. Karşısında ‘tahttan indirildiğinin’ beyanını iletecek olan ekip belirdi.. Padişah hazretleri yüzlerine bakmadı, bakmaya lüzum yoktu tanıyordu..
Emanuel Karasu-Selanikli bir yetkili-Yahudi bir cemaat lideri-İttihat Terakkili bir paşa ve Esat Toptani..
2. Abdülhamit Han hazretleri hepsini tanıyordu ama Esat Toptani’yi başka tanıyordu. O Arnavutlu bir ırkçıydı Balkan Savaşında Osmanlı ordusunu arkadan vurmuş bir haindi.. Teşkilatı Mahsusa raporlarında ismi bizzat padişahın önüne gelmiş bir isimdi..
Padişah Hazretleri önünde sergilenmiş tiyatroyu vakur bir şekilde izledi.. Boyun bükmedi.. Her şeyin asıl sebebi Filistin topraklarını Yahudilere peşkeş çekip satmamış olmasıydı biliyordu..
Tarih ironilerle doludur.. Padişah Hazretleri ev hapsinde tutulduğu bu köşkte o günü dün gibi hatırlıyordu..
Selanik’teki bu köşk Alatin Köşk’ydü ve bir Yahudi’ye aitti.. Cuntanın Padişah Hazretlerine mesajı çok netti..
Sultan 2.Abdülhamit Han masasının başında Suriye’de bulunan Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a gönderdiği şu mektupta her şeyi anlatmıştı: (Mektup elimize ulaşmış yazılı belgedir.)
“Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler. Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat”î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler. Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.”

Sultan 2.Abdülhamit Han Hazretlerinin ve mukaddes davada mahzun bir şekilde ya da şanlı vakur bir şekilde vefat etmiş tüm devlet büyüklerimizi şükran, hasret ve rahmetle anıyor, aziz emanetleri olan bu vatan ve devletimizi payidar edeceğimizin sözünü vermek istiyorum..