Edebiyat

Duygular Aşkı Esir Almasın

Geleneksel bakış, anlayış ve gerçekliğin aksine, size aşkınızı duygularınızla değil, aklınızla yönetmenizi tavsiye ediyorum. Bunu yapmakla, asırlardır uygulanan ve alışageldiğimiz bir gerçekle savaştığımı biliyorum. Ama gerçekle savaşıyorum, ”doğru”yla değil. Yaşanılan bir gerçek var. Duygular aşkı ve aşığı esir alıyor. Ama bu doğru değil, yanlış. Çünkü aşkı ve aşığı yanlış yerlere, acı sonuçlara, hayal kırıklarına, ayrılıklara, hüsrana ve gözyaşına götürüyor. Bense gözyaşlarıyla ve aşk acılarıyla savaşıyorum. Yarım kalan sevdalara isyan ediyorum.

Ve uyarıyorum: Eğer aşıksanız ebedi, son derece mutluluk verici olmasını istiyorsanız, onu duygularınızla değil, aklınızla yönetin. Tamamen duygusuz olun demiyorum, bu zaten imkansız. Duygusuz aşk olmaz. Ama duygular yönetici değil, ”yönetilen” olsun. Aşka başlamak kolay, sürdürmek güçtür. Asıl önemlisi de onu başarıyla sürdürmek ve mutlulukla sonuçlandırmaktır. Duygularınızın esiri olup, aklı devre dışı bırakarak, ayrılıkla sonuçlanan bir aşkı mı istersiniz, yoksa aklınızın başarıyla yönettiği ve sonunda mutlu bir evlilikle taçlandırdığınız bir aşkı mı tercih edersiniz? Elbette ikincisini istersiniz. Hangi insan sevgilisine, hiç ayrılmamacasına kavuşmayı istemez? Sonsuza kadar birlikte olmak istemeyen insan var mıdır? Kesinlikle yoktur. Her insan, başladığı aşk maratonunu başarıyla tamamlamak, evlilik ipini göğüslemek, sevgilisiyle sonsuza dek mutlu bir beraberlik ister. Elbette bunu başarmak kolay değil. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle kültürel bir alt yapı, tam bir sabır, azim ve kararlılık, özveri, bencillikten uzaklık, fedakarlık, samimiyet, insani ilişkilerde beceri, dini kültür, empati, hoşgörü, dua, sadakat, affedicilik, ayıp ve kusur görmeme, hayatı önce kendinde arama, tevazu, çalışkanlık, kendinden çok onu düşünme gibi erdemler lazım.

#siiresair
https://www.instagram.com/kerem.yldzz/

Ah Ne Güzel Sendelemek

Öğrenciler tahtada yazılanları defterlerine geçiriyordu. Faruk öğretmen de sınıf defterini dolduruyordu. İşi bitince ayağa kalktı, ellerini göğsünde kenetledi ve sıraların arasında dolaşmaya başladı. Ayağı, sıranın dışına doğru çıkmış olan bir öğrencinin ayağına takıldı, sendeledi. Düşmemek için öğrencinin masasından tutundu. Özür dilerim öğretmenim dedi öğrencisi. Faruk cevap vermedi, çünkü sendeleyip kendisine gelmesine sebep olan o küçük ayağa takılmıştı gözü. Ayaktaki çoraba, çorabın üzerine giyilmiş olan terliğe takılmıştı. Ayakkabının yokluğuna takılmıştı yüreği, o buz gibi soğuk günde o yoklukla atılan adımlarda kalmıştı gözleri. Ah ne de güzel sendelemişti Faruk..

Sendeleyip kendine gelen niceleri vardı,

Bahçesinin önüne bir kap su bırakmıştı Zeynep, sokak arkadaşları için.

Ali tüm yorgunluğuna rağmen eve gelir gelmez küçük kızı ile bahçeye inmişti.

Türkan kurabiye yapmış, komşularına dağıtmaya çıkmıştı.

Mert ile babası kuşların üşümemesi için ağaca küçük bir ev yapmıştı.

Melek bir toplulukla birlikte su kuyusu yaptırmış,

İbrahim mahallesindeki yaşlı teyzenin mutfak ihtiyaçlarını almıştı.

Daha nice isimler sendelemişti kim bilir. Sendelemiş ve kendine gelmişti. Titreyen yüreği ile bir yarayı sarmaya koşmuştu niceleri. Göğsünde kenetlediği kollarını tam yere düşmek üzere iken ve yere düşmemek için açmıştı insan,

Açtığı kolları sayesinde insanlığını hatırlamıştı..

Beni Kör Kuyularda/ Hasan Ali TOPTAŞ

Kitabın yazılma sürecinde; ilk harfinden son harfine bir tanıklık isteğiydi… Tanık olabildim; hâkimsiz, hükümsüz… Oldum, oldum da bilemedim Güldiyar nereye gidiverdi ya da hiç gidivermedi mi?

 

“Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,

Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;

Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.”

 

Kitabın ismi size de bu dizeleri hatırlatmıyor mu? Üstelik bu isimde bir yarım bırakılmışlık hissi var, yazar tamamlayıcı rolü daha kitabı elimize alır almaz bize veriyor. Yazar ve okuyucu arasında bir anlaşma imzalanıyor. Sadece ikisi arasında gerçekleşen sanal bir anlaşmadır. Okur, tüm olup bitenin kurgu olduğunu bildiği hâlde ‘’Mış’’ gibi yaparak, inanıyormuş gibi davranarak yüzlerce sayfanın içinde yer alır.  Okur bu türden bir anlaşma yapmazsa romanı kavrayamaz, iç dünyasına giremez.

Hasan’ım Ali her daim; hem yazdıklarıyla hem de kitap isimleriyle dikkatleri üzerine çekmiştir. ‘’Kitap isimleri başlı başına birer roman, birer öyküyken içinde ne büyük harfler vardır.’’ diye düşündürüyor insanı. Büyük harften kastım elbette imlâ değil, buradaki büyüklüğü anlatmaya kalksam, sonra oturacak yer bulamayabilirim. Toptaş, Oğuzcan’ın şiirini anımsatan bu kitap ismini seçerken belki de şiire olan özlemini hissettirmek istemiştir; kim bilir…

Toptaş’ı bilenler bilir; hemen hemen her eserinde okuru muallakta bırakmayı, cevapsız sorularla uğraştırmayı, kitabın devamını okura yazdırmayı ve okurla yazmayı pek sever. Bu kitapta da bu tekniğini elbette uygulamış. Üstelik Uykuların Doğusu romanı için “Romanın yapısı biraz da dünyanın hareketine benzesin ve roman tıpkı dünya gibi dönüp dursun istedim.” diyor ve bu kitabın içinde de Uykuların Doğusu’na atıfta bulunuyor. Kitap bitince kitaplığınıza ilerleyip Uykuların Doğusu’nu elinize almanız kaçınılmaz.  Sonra bir de dizlerinizin üstüne çöküp cenaze alayındaymışsınız da tek kelime konuşsanız ayıp olacakmış gibi bir hisse kapılıyor,

-Toptaş ya bunun devamını yazacak ya da bu romana her okuyan bir şeyler ekleyecek ve dünya döndükçe kitap da dönecek, duracak, diyorsunuz.

‘’ Bir kez selamete erdikten sonra, kendine hâlâ canlı demeye kim cesaret edebilir?’’ Cioran’ a ait bu alıntıyla kitaba başlamış Toptaş. Bir cümlesinde de şöyle der ‘’Cioran okumak iyidir, çünkü onu okuduğunuzda kendinizi kötü hissedersiniz. ‘’ Şimdilerde bu cümle Toptaş’ın eserlerinde vuku buluyor. Özellikle bu kitapta, Güldiyar’ın hikâyesinde insana kendisini kötü hissettirmeyi epey başarmıştır. Bu anlatı Toptaş için yeni bir anlatı değil ama tipik bir Toptaş anlatısı da değil. Çünkü işin içinde söylem varsa hiçbir metin tipik olamaz, her birinin kendine has bir formu ve biricikliği vardır.

Ayakkabıcı babasına yemek götüren, yolda başına kötü şeyler gelen, eve döndükten sonra suskunlaşan ve gözlerinden yaş yerine taş dökülen Güldiyar’ın hikâyesi seyirlik bir tiyatroya dönüyor. Güldiyar ve akıttığı taşlar artık birilerinin eğlence ögesi olmuştur. Tıpkı hayat gibi; umarsız bakışlar, iç çekişler, meraklı gözler, meraksız ruhlar… Esasen de taşlaşmış kalpler. İçimizi burum burum buran bu acı, seyirlikmiş, öyle bakıyormuşuz. Haticeye değil neticeye bakmak atasözünün bu kitapla değerleneceğini hiç düşünmezdim. İnsanlardaki seyir merakı, sebepler değil, sonuçlar bağımlılığı, bunun doğurduğu aşağılık duygular dipsiz bir kuyuda olduğumuzu suratımıza çarpıyor; kesinkes. Güldiyar’ın bir isme sahip olması var olduğu anlamına gelmiyor. Hoş, biz her şeye bir isim koyar, ismini koyduğumuz varlıklarla, nesnelerle ideallerimizi yansıtırız. Tıpkı isimlerimizle anne-babalarımızın ideallerini yansıttığımız gibi. Güldiyar da kim bilir hangi ideali yansıtıyordu da insanlar onun döktüğü yaşları -göz taşlarını- varlığına tercih etmişti.  Özüne baktığımız zaman tam da dediğim noktaya dönüyoruz; ismimiz var diye ‘’Var’’ değiliz, isimlerimizle sadece birilerine sunulan etiketleriz; tanınmak, tanıtılmak adına…  Peki, bizi var eden duygu hangisidir? İşte bu kitapta bu soruya ve türevlerine cevap arıyorsunuz. Kendinize karşı düşünmeyi öğreniyor, sorgu müptelası bir tavırla ‘’Giz’’i bulmaya çalışıyorsunuz. Bir kitabın çok sorgulatması onun görece kaliteli oluşundandır diye düşünüyorum. Nihayetinde yazar, size her şeyi, armut piş ağzıma düş kıvamında değil, ey okur bu metindeki yazılanların günahı ne kadar benimse bir o kadar da senin olmalıdır diyor, yani onunla beraber yazmaya çalışıyorsunuz satırları. Toptaş da bunu defalarca yüzümüze çarpıyor ve kitaba asla bir sonu uygun bulmuyor çünkü yaşananlar ne dün ne bugün ne de yarın bir sona ulaşmayacak. Dolayısıyla başımızı iki elimizin arasına alıp düşünmemizi belki sadece düşünmemizi istiyordur. Ya da düşünüyor gibi yapmamamızı, kim bilir.

Toptaş’ın izinden devam edip bu yazıya ben de son vermiyor, yazıyı noktayla değil, kısa çizgiyle bırakıyorum; kapıyı aralamanız için-

Mavi Gözlerine Selam Olsun

MAVİ GÖZLERİNE SELAM OLSUN

Evet günlerden 10 Kasım, yine sözlerimle kapını çaldım. Masmavi gözlerden, altın sarısı saçlardan esen rüzgarın tenime değişi ile yeri doldurulamayan bir komutanın özlemi iliklerime kadar işliyor. Sokaktan geçen onca yüzde bulunan hasretin tarifi edilemez. Gidişin ardından oluşan kendin gibi kocaman bir boşluk bizleri zaman zaman kederin içine sürüklese de yaptıklarının getirmiş olduğu gururu ve vatan sevgisini her daim yaşıyoruz.

Hani saat 09.05 geçe hayat durur ya bizler için, sessizliğe bürünür bedenlerimiz işte o an yokluğun hissettirir kendini. Sonra dönüp baktığımda etrafa gözlerim yine bulur seni bir çocuğum gülümsemesinde bir gencin gözlerinde yaşlı bedenin içtenlikle ettiği dua da görürüm seni Anıtkabir’de manevi huzuruna çıkan yüzlerin taktığı o paha biçilemez duygu her Türk bireyinin ölümünün getirdiği soğukluğunun bedenini kapladığı o yerde rahat uyu Atam.

Naciz vücudunun toprak oluşundan yıllar geçsede bıraktığın vatan; canını ortaya koyan askerimizin, ilmi ile ışık tutan eğitimcilerimizin, Türk istiklalini emanet ettiğin Biz gençlerin korumasındadır. Hoşçakal ellerinden öpüyorum.

16 Yaşında Bir Türk Genci!

Karantina Günlüğü

Ne kadar mutluymuşuz halbuki … o beğenmediğimiz yağmur damlaları saatlerce fönlediğimiz saçlarımızı ıslatırken ve üzerimize kuru tek bir nokta kalmayıncaya kadar sırılsıklam olurken.

Ne kadar mutluymuşuz durakta saatlerce otobüs bekleyip otobüse binemeyen tek kişi sen iken.

Yahu ne kadar mutluymuşuz saatlerce gezip ayağımızın ağrısından şikayet ederken.

Karantina sürecinde öğrendim ki şikayet etmek şükretmek’miş…

DÜNYA SİYASETİNDE SAĞLIK SAHNESİ: GALİP TÜRKİYE

Çin’in Vuhan kentinden tüm dünyaya kısa zamanda yayılan COVİD-19 virüsü Avrupa kentlerini adeta sağlık sistemleriyle vurdu. Dünya da ilk vaka görülmesinin ardından 3 ay sonra Avrupa karasında merkez İtalya oldu. Amerika karasında ise merkez ABD. Covid-19 vakalarından sonra dünya genelinde hem ülkelerin vatandaşlarının hem de uzmanların aklına tek soru geldi: Ülkelerin sağlık sistemleri ve sağlık kapasiteleri herhangi bir salgın karşısında ne kadar yeterli?
Avrupa karasında yer alan Fransa-İspanya-İtalya ve Türkiye sağlık sistemlerinin yanı sıra dünyanın süper gücü Amerika’nın sağlık sistemleri nasıl ve Covid-19 salgının karşısında durumları nasıl diye bir göz atalım istedik.

FRANSA‘DA SAĞLIK SİSTEMİ

Fransa hükümetleri genel olarak sağlık revizyonlarında ortalama bir tutum sergilemişler. Ancak son revizyonda en radikal değişiklik olarak sağlık harcamalarının devlet desteği bölümünü arttırmışlardır.
Bu oran tüm sağlık harcamalarının %77’sine kadar ulaşmış vaziyettedir.
Hastane yapılarında ise durum diğer ülkelerden biraz daha farklı.. Hastane yapıları 3’e bölünmüş vaziyette. Devlet hastaneleri, kar amacı gütmeyen hastaneler ve son olarak yüksek kar amacında olan sağlık kurumları.
Macron hükümetinin iktidar vaatlerinden biri olan sosyal güvenlik sisteminde ise tam anlamıyla karmaşık vaziyette. Macron hükümeti dilediği veya vadettiği herhangi bir radikal değişiklik yapamadı.
Fransa’da bu durum covid-19 dan öncede bir kriz halindeydi ancak salgından sonra bu tamamen gün yüzüne çıkmış oldu. Sosyal güvenlik sisteminin en zayıf halkası ve krize gebe olan en olumsuz tarafı prim ödemelerinin yüksek oranlı bir şekilde her çalışanın maaşından kesilmesi. Ve prim kesilmesine rağmen kar amacı yüksek sağlık kuruluşlarından ücretli bir şekilde hizmet görülmesi. Bir diğer problem ise bu prim ödemelerinin dışında tüm nüfus sağlık sigortası ödemek zorundadır. Bu sigortayı ödemeyenler ise kamu hastanelerinden dahil sağlık hizmeti alamazlar.
Ülkede ki yatak kapasitesinin %62 si yüksek kar amaçlı sağlık kuruluşlarınındır. Kamu sağlık harcamalarının %77’sini kapsasa da bu oran düşmemektedir.
Diğer yatak kapasiteleri ise şu şekilde sıralanıyor:
-Özel Kar amacı gütmeyen kuruluşlar: %14
-Kamu hastaneleri: %24
Fransa’da genel olarak muayene ücretleri de 23€-93€ arasında değişmektedir. Genel olarak Fransa vatandaşları tarafından da bu fiyatlandırma fazla görünmektedir.2017 tarihinde yürürlüğe giren ANAES programı ile Fransa hükümeti sağlık sisteminin kalite-kontrol analizleri yapılsa da devlet bu verileri DSÖ ile paylaşmamaktadır.
Fransa’da bir sağlık personeline düşen hasta sayısı ise yaklaşık 49’dur.Bu oran DSÖ göre ise bir personele düşen hasta sayısı aralığı 16-23 olmalıdır. Fransa’da bu durum çok yüksek görülmektedir.

İTALYA‘DA SAĞLIK SİSTEMİ      

İtalya sağlık sistemi açısından dünyada 2.sırada. Ancak sistemde ki bazı pürüzler sistemin tam olarak çalışmasını engelliyor. İtalya’da kuruluş bakımından sağlık sistemi 2’ye ayrılmış vaziyette. Fransa’nın aksine sadece devlet kurumları ve özel yüksek kar amacı güden kuruluşlar bulunmaktadır. Sistem olarak Avrupa’da lider dünya sıralamasında 2.sırada olan İtalya’nın en büyük çıkmazı ise tıbbi malzeme üretimi ve alımı konusunda devlet destekli olmaması. Kamu kurumları tıbbi malzeme alanını tamamen özel sektör ve özel teşebbüse ayırmıştır. Dünya Sağlık Örgütünün güncel verilerine göre İtalya’nın bu durumundan dolayı GSYH’de sağlık harcamalarında ayırdığı oran %9 olarak belirlendi.. Covid-19 gibi salgınların karşısında dünya da 2.sırada olan bir sağlık sisteminin etkisiz kalmasının en büyük sebeplerinden biri de uzmanlara göre tıbbi malzeme yetersizliği gelmektedir.
İtalya sağlık sisteminde yüz bin kişiye düşen yatak sayısı 12,5 olarak belirlenmiştir. Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği orana yaklaşmıştır. Her 1000 kişiye de düşen doktor sayısı 4’tür. Bu oran ise Avrupa karasında 3.sırada olması dikkat çekmektedir.

Bu oranlarda Avrupa karasının lideri ise 2,9 ile Türkiye’dir.
İtalya da sağlık kuruluşları açısından kamu ve özel sektör kuruluşları hemen hemen eşittir. Kamu üniversite kurumlarını da kamu kurumu olarak nitelendirmiştir.

İSPANYA’DA SAĞLIK SİSTEMİ

İspanya’da devlet yönetiminden kaynaklanan farklılıklardan dolayı sağlık sistemi de Fransa ve İtalya’ya göre farklılıklar göstermiştir. 17 federal şekilde bölünmüş olan ülkede sağlık sistem de bu farklılığa göre şekillenmiştir.
İspanya sağlık sistemi hakkında  uyguladığı her hangi bir devlet planlama ve koordinasyonu söz konusu değildir. Bu yönüyle Amerika’ya benzerlik göstermiştir. Herhangi bir strateji veya planlama olmadığından GSYH oranı her yıl farklılık göstermektedir. Son verilere göre bu oran %9,3 olmuştur.
Kurum ve kuruluş bakımından 17 farklı federal yönetimin kendi kurumları mevcuttur. Yatırım için özel teşebbüs her federe yapıya farklı şartlarda başvuru yapabilmektedir.
Tüm bu farklılıklar ve karmaşaya rağmen dünya sıralamasında İspanya sağlık sistemi 7.sıradadır.
Her yüz bin hastaya düşen yatak sayısı 9,7 dir. Ve bu oran hemen hemen  DSÖ’nün belirlediği orana yakındır. Avrupa ortalamasına göre de iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz.
Her yüz bin kişiye düşen doktor sayısı da 9 dur. Bu oran da genel Avrupa ortalaması civarındadır.

ABD’DE SAĞLIK SİSTEMİ

Sağlık sistemi konusunda rüyalar ülkesi imajından çok uzak olan Abd bu konuda tamamen kontrolsüz durumda.
Ve sağlık sistemi her başkan adayının düzeltmeyi vadettiği ama asla düzeltemediği bir sorun haline almış durumda. Herhangi bir evrensel sistemi olmayan Amerika’da tamamen özel sektörün elinde sistem. Kamu herhangi bir kesinti yada prim ücreti almıyor. Ama hastane-eczane vb sağlık hizmetinde tamamen hasta yada vatandaş kendisi karşılıyor.
Kamu (Devlet) sadece tıp personelini karşılamada ve sağlık kurumu yapımında teşebbüse kolaylık sağlamaktadır.
Tedavi gören kişi tüm harcamaları kendisi karşılamaktadır. Buna göre de ortalama 4 kişilik bir ailenin sağlık maliyeti toplamda 13 bin doları bulmaktadır.
Amerika’da toplam 30 milyon kişi genel olarak sigortasız yaşamaktadır. Bu da her geçen gün artmaktadır.
Yüz Bin kişiye düşen doktor sayısı genel olarak 2,9’u bulmaktadır. Bu her ne kadar dünya ve Avrupa karasının ortalamasını yakaladıysa da Amerika’nın dünya sıralamasında yeri 77’dir.

TÜRKİYE’DE SAĞLIK SİSTEMİ


Türkiye’de ki sağlık sistemi ile ilgili güncel veriler ise şu şekilde sıralanmaktadır:
Türkiye’de sağlık kurum ve kuruluşları 140 bin 651 adet devlet (kamu kuruluşu)..
42 bin 066 adet üniversite araştırma hastanesi olarak;50 bin 160 ise kar amacı güden özel kuruluş olarak yer almaktadır. Kurum ve kuruluş bakımından toplam sayı olarak 232 bin 877 adet hastane bulunmaktadır. Devlet destekli kurumların oranı ise %60 oranını bulmaktadır.
Bunun haricinde toplam 18 adet şehir hastaneleri yapılaması gündeme gelmiştir. Bu tarihe kadar toplam 10 tanesi hizmete girmiş 8 tanesi de 2021 tarihinde hizmete girmesi planlanmaktadır. Hizmete girip hasta kabule başlayan şehir hastanelerinin toplam hasta kapasitesi 13 bin 424’tür.
Türkiye’de yoğun bakım kapasitesi toplam 30 bin 500’dür.Bu sayı ise Avrupa karasında (bu yazı da incelenen ülkeler arasında) 2.sırada yer almaktadır. Hizmete giren şehir hastanelerinin tüm kapasitesi yoğun bakımı olarak kullanılabilmektedir. Onunla birlikte yoğun bakım sayısı toplam 43 bin 924’ü bulmaktadır.
Türkiye’de toplam hekim sayısı 165 bin kişidir. Bunun yanı sıra hemşire sayısı 200 bini bulmuştur.
Toplam sağlık çalışanı 365 bin civarındadır. Genel olarak ise bunun %61’ı kamu kurumlarında,%20’si üniversitelerde,%18,2’si de özel sektörde çalışmaktadır.
Her 1000 kişiye düşen düşen doktor sayısı 2,9’dur. Bu oran DSÖ’nün kriter olarak belirlediği oran ile uyuşmaktadır. Yani Türkiye bu açıdan DSÖ’nün standartlarını yakalamıştır.
Türkiye’de ki toplam yatak sayısı ve 1000 kişiye düşen oran ile de bir çok Avrupa ülkesini geride bırakmıştır. Bu oran ise 2,83 tür.
Türkiye’de sağlık kurumlarının durumu bu iken prim kesintileri de belli bir standartta değildir. Toplumun ekonomik açıdan getirmiş olduğu çeşitlilik prim sistemine yansıtılmıştır. Hastaların ilaç temininde de devlet olarak masrafların belli bir kısmını karşılamaktadır.
Devlet hastaneleri noktasında her türlü tedavi ve ilaç masrafların kesilen primler üzerinden karşılanmakta hasta ek bir masraf ödememektedir. 5 yılda bir düzenlenip açıklanan devlet bütçesinden sağlık harcamalarına ayrılan devlet desteği her bütçe de artış göstermiş bu da devlet yatırımları noktasında bir devlet stratejisi haline gelmiştir.
Türkiye’de kişisel sigorta zorunluluğu yoktur bu tamamıyla isteğe bağlıdır.

                                            COVİD-19 VAKA SAYILARI VE ÜLKELER

ÜLKE ADI VAKA SAYISI ÖLÜ SAYISI İYİLEŞEN SAYISI
İTALYA 152,271 19,468 32,534
İSPANYA 163,027 16,606 59,109
ABD 529,357 20,467 29,442
FRANSA 129,654 13,832 26,391
TÜRKİYE 52,167 1,101 2,965

 

Ülkelerin İlk Vaka Tarihleri Ve Alınan Önlemlerin Tarihleri

FRANSA

-İlk vaka tarihi:25 Ocak
-Seyahati yarıya indirme önlemi: 16 Mart
-Evde kalma zorunluluğu (Sosyal izolasyona teşvik) : 17 Mart
-Toplu Gösteri ve etkinlik yasağı: 17 Mart
-Seyahatlerin ve evden çıkışların belgeye bağlanması: 18 Mart
-KOBİ ve yatırımcıya destek paketi: 20 Mart

İSPANYA

-İlk vaka tarihi: 31 Ocak
Sokağa çıkma yasağı: 14 Mart
-Eğitime ara verilmesi:12 Mart
-İtalya’ya tüm uçuşların durdurulması: 25 Mart
-KOBİ ve yatırımcıya destek paketi: 16-17 Mart

İTALYA

-İlk vaka tarihi: 21 Ocak
-Sokağa çıkma yasağı: 9 Mart
-Eğitime ara verilmesi:10 Mart
-Restoran –kafe ve toplu mekanların kapatılması:7 Mart
-Toplu taşımanın yarıya indirilmesi:7 Mart

 

TÜRKİYE

-İlk vaka tarihi: 8 Mart
-Bilim Kurulu oluşturulup ilk toplantının yapılması:10 Ocak
-Tüm havaalanlarına termal kameraların kurulması: 10 Ocak
-Okullar ve eğitime ara verilmesi: 9 Mart
-Toplu mekanların kapatılması: 9 Mart
-Toplu gösteri ve etkinliklerinin yasaklanması:9 Mart
-KOBİ destek paketi açıklanması: 12 Mart

 

DEĞERLENDİRME

Elbette ki yukarı da yazılan tedbirler genişletici bir şekilde devam etmektedir. Yukarıda belirtilmek istenen covid-19 salgınına devlet olarak verilen ilk tepkileri belirtmektir. Yukarı da belirtilen ülkeler de (Türkiye’de dahil) vaka sayıları her gecen gün artmaktadır. Ancak alınan tedbirler doğrultusunda ülkeler içerisinde en çabuk tepki veren ve en kapsayıcı tedbirleri hızlı bir şekilde alan ülke kesinlikle Türkiye’dir.
Görüldüğü üzere belirtilen ülkeler ilk vaka olayından 1,5 ay sonradan tedbirleri almaya başlamışsalar da ülkemiz covid-19 tedbirlerini alırken çıkış noktası olarak Çin’in vaka gelişmelerini izlemiş;daha ülkemizde vaka sayısı yokken Bilim kurulu toplanması kararı alınmış ve havaalanları kontrol altına alınmıştır.
Amerika’da ise belirleyici ve kapsayıcı tedbirler hala bulunmazken devlet sadece sağlık sistemini ayakta tutmaya çalışmakta vatandaşlarına da tedavi açısından kolaylık sağlamaya çalışmaktadır. Ancak yukarı da belirttiğimiz hususlardan dolayı bu da pek mümkün olamamaktadır. Dolayısıyla da covid-19 un yeni üssü Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.
Belirtilen devletler maske,tıbbi malzeme gibi araç gereç hususunda sıkıntı yaşarken Türkiye Cumhuriyeti Devleti;Avrupa karası başta olmak üzere birçok ülkeye tıbbi malzeme yardımında bulundu ve bunların tamamını hibe ettiğini açıkladı.
İspanya-İngiltere-Kosova-Bosna-Hersek-Amerika-Fransa ve İran başta olmak üzere birçok ülkeye havalanan yardım kargolarının üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu ve Hz. Mevlana’nın şu sözü yer alıyordu: ‘Ümitsizliğin sonunda nice ümitler vardır, karanlığın ardında nice güneşler var..’
Son olarak devlet vatandaşlarına evde kalması çağrısında bulunup virüsü izole etmeyi tavsiye ederken İran’a kalkan son yardım uçağında veriler şu yöndeydi:
-1000 tanı kiti
-4715 tulum
– 20000 önlük
-2004 gözlük
-4000 maske
-78000 üç katlı tıbbi maske..
Tüm bu veriler ışığında dünya siyasetinde tek sahne sağlık sahnesi; kapasite,sağlık sistemi,almış olduğu tedbirler ışığında ve sosyal devlet anlayışıyla galip Türkiye olduğu kesin anlaşılmaktadır.

Büyüyor Olduğum Topraklar

Büyüyor olduğum topraklar: Soğuk bir  coğrafya , soğuk yüzlü adamlar . Meteoroloji sunan amcalar sevilmez . Soğuk günlerin haberini almayı kimse sevmez . Bu yüzden haber spikerleri de sevilmez . Ama anlamadığım spikerlerin suçu ne? Soğuk, bu coğrafyanın yavrusu hiç bir ana yavrusunu bırakmaz . Ama bunlar eksiklik değil özelik ve  ayrıntılardır. Böyle ayrıntılara  benim  gibi çok gören, çok duyan, çok bilen(!)ler takılır . Kolay ve önemsiz olanı dile dolamak daha zevkli. Tam benim dengime uygun işler.

Büyüyor olduğum topraklarda , gönülleri hizmete adanmış kadınlar . Yine de soğuk yüzlü kadınlar .   Yaramaz , sümüklü ateş gibi çocuklar . Delikanlıları vuslata aç , gönülleri hep cayır cayır . Hep aşıklar, iki gün sonra unutacakları aşklar için bugün kahroluyorlar . Olsun kime ne zararı var . Kızları , hep İstanbullu erkeklere gönül verir . Gurbeti hiç görmez gözleri . Ta ki gidene dek onlar için dert değildir gurbet .

Elleri sopalıdır adamların. Buradaki mevzubahis sopa can yakmak için değil çobanlık içindir. Hiç can yakmaz mı bu sopalar ? Tabii zaman zaman … Elleri sopalıdır kadınların . Yine can yakmak için değil ekmek yapmak içindir bu sopalar . Onlarda can yakmaz mı ? Olabilir zaman zaman … Büyüdüğüm topraklarda çok can yanar. Kimse yandım demez .Zira bizim topraklarda kızılcık şerbeti pek bir meşhurdur.

GaripNağme: Behçet Necatigil Üzerine

Bugün radyomuzda öyle birini anıyoruz ki… Onun adı, basit ve dar hayatın içinde yaşayanların, kurtuluşu evlerinde arayanların şiirlerini yazan Evler Şairi Behçet Necatigil. Bu programımızda Cevat Galip Tan’la/Gökçe Garîbe Coşkun’la birlikte 16 Nisan 1916’da dünyaya gelen şairin kâh hayatından kesitlere değindik kâh şiirlerini seslendirdik. -Arada gülmelerimiz de cabası- Bu kez sizleri herkesin kolayca ulaşacağı Youtube kanalımıza davet ediyoruz. Sohbet, muhabbet, şiir seslendirmesi bizden, dinleyip bizlere eşlik etmesi sizden. Buyrun buyrun ayakta kalmayın. Burada şiiri ve edebiyatı seven herkese yer var!

Bu ve bir önceki yayınımıza ulaşmak için bağlantı aşağıda yer almaktadır:

https://www.youtube.com/watch?v=KhJRj2XbLh4

https://www.youtube.com/watch?v=Klp7m6pyQHA

HÜZÜN TEBESSÜME SIĞAR

rüya hariç her şeyimi geceye kaptırdım.
dikenli tellerinden aştığım ömrümü
çakıl taşlarında düşürdüm.
düştüm belki de yirmi altıncı kışımda
hayaliyle kurulması imkansız
lüzumsuz bir sızının tam ortasında
olmaması çok ihtimalli bir düş.
beni sende kim aradıysa
çok yangınlı bir film
senin yanlış numaralarına bile
en iyi çıkış yapan bin parçaydı kalbim.
olup bitenlere umutla bakışımı
kaç yanılsaması varsa dünyanın
ütopik mutlu aile tabloları
kulağımı ağrıtan anne baba fotoğrafları
kaç bucağı varsa hepsine kaçtım
çok hüzünlü bir yerde öylece durdum
çok hüzünlü bir yerde öylece.
çerçeveye uzaklıkla ölçülebilen acı
yakamızdan düşmeyen şu insan ağrısı
bir gülüşe ne sığarsa sığdırdım.
uzun bir yaslanış sergilerken duraklara
kalbimden onurlu bir duruş bekledim.
kalmanın eşsiz gafletine sığınmışlığımla
kirlenişimi kabul etmekse kabahat
büyütmekten kaçıyoruz diye
yarıştayız sanıyor hayat!

Kadın Sevgiye Değer…

Ailelerin sevgisini gösteremediği o küçük kalpler; küstah ve kendisini bilmeyen, sevginin hakkını veremeyen adamlarda buldular teselliyi… Ve ben o zaman farkettim aslında sevgi ve değerin kıymetini.

Kalbimi elime alıp baba evine dönünce, babam hatasını doyasıya öpüp sevmediği kızını karşısında gördüğünde anladı. Çırpınan o küçük kalbimi, kucağına atlayıp kolunu, bacağını çekiştiren kızının ne demek istediğini işte o zaman farketti.

Ben küçük kalbimi sadece sevgiyle büyüttüm iste o zaman anladım, aslında  en çok  kendimi sevmem gerektiğini. Önce kendimi sorguladım; isteklerimi, arzularımı, geçmişimi ve ne istediğimi…Dönüp aynaya baktım ve dedim ki; “Değer görmek için kendini feda etmekten vazgeç, başta zor gelebilir ama herşey başta zordur zaten. Güçlüsün ve herşeyin en güzelini  hak ediyorsun… “ Uyandım o değersiz ve kötü rüyadan, önce “hayır “ demeyi öğrendim sonrasında gelen huzuru doldurdum yüreğime…

Şahlandım ve gücümün farkına varıp arkama bile bakmadan gittim…  

İnsanoğlunda Karakter Yapısı

İnsanoğlu çocukluk döneminden itibaren, Annesini ve Babasını gerek huy olarak gerek davranış olarak, iyi / kötü her yönde her kapsamda kendisine örnek ediniyor. Alışıla gelmiş bir durum olduğundan mütevellit ; Aileden yana  edinmek istemediği özellikleri dahi benimsemiş oluyor..

Zamanla bunun farkına varıyor tabi.
Gelişim çağından tutun yetişkin bir birey olana dek , aileden sonra çevresini iyi / kötü her yönde kendine örnek ediniyor. Yavaş yavaş girdiği ortamları, karşılaştığı insanları, kısaca toplumu ve genel yapıyı tanıyor. Toplumun çoğunda gördüğü her özelliği, düşünceyi, davranışı vs.
Kafasına yatan, uygun gördüğü olumlu veya olumsuz  her özelliği örnek alıyor.
Çağımızda bu durum daha çok özentilikten oluşuyor maalesef.. Kendisinde olmayanı oldurmaya çalışan bir algı var nesilde. Zamanla insan, Ailesinde ve  Çevresinde gördüğü algıyı benimser hale geliyor.
Bu yüzden de düşünceler çoğunlukla aynı yapıda cereyan ediyor.
– Söylenecek çok şey var lâkin özetleyecek olursam ; Aslında herkes herşeyin farkında.
Ve buna rağmen ; kendisini geliştirmek, törpülemek yerine, Kolay olana alışmış, ölümden sonrasını hesaba katmamış, her an ölüme daha çok yaklaştığını unutmak isteyen (unutan), hakikatin farkına varmamak için direnen,
“Bir daha mı gelicez dünyaya” cümlesini benimsemiş bir algı var toplumda maalesef..
Hâlbuki ;
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Her nefis ölümü tadacaktır.
Sonunda bize döndürüleceksiniz.
Ankebut Sûresi | 57. âyet

Bencil Sen

Bencilliklerinin kölesi olmuşsun sen.

Sevgiden anlamayan

Umut tacirliği yapan

Verdiği sözleri tutmayan

Bir bencilsin sen.

Nisan ayıydı bırakıp giderken beni

Sebepsiz olan ayrılığını,

Boş bahanelerinle süslemiştin.

Rahatlatmak için vicdanını.

Gözlerimden akan yaşlar,

Söndürememişti yüreğindeki kibir alevini

Verdiğin sözler, çaldığın umutlar,

Dilerim cehennemde de söndürmez ateşini…