Edebiyat

Genç Gelin Gülnaz Nine

“Kasım!”
“Kimsiniz?”
“Hadi ama Kasım bilmezlikten gelme.”
“Vallahi bilemedim, kimsiniz ki?”
“Ben şirin baban Kasım, şirin baban. Yanımdaki de uykucu şirin.”
“Ama siz mavisiniz! Bu olamaz, televizyonda siyah beyazdınız.”
“Boşver bunları şimdi Kasım, Azman süslüyü kaçırdı yardımın lazım.”
“İnanmam ben size benim bildiğim şirinler siyah beyaz, mavi olamazsınız.”
“Kasım, süslüyü kaçırdılar diyorum. Yardım et!”
“Hayır mavi değilsiniz siz, olamaz böyle bir şey. Olamaaaz!”
Gözlerini korkuyla açtı uykudan Kasım. Bir yandan gördüğü rüya, bir yandan kardeşi Osman’ın onu sallayarak uyandırması sinirlerini bozmuştu. Ne menem bir rüya görmüştü öyle. Bunca zamandır izlediği siyah beyaz şirinler, oldu bize mavi. Soluk soluğa kalmış Osman’ın meraklı bakışları arasında kendine gelmeye çalışıyordu.
“Demek mavi şirin ha?”
“Abi ne zamandır sayıklıyon ‘Hayır’ diye. Bir uyutmadın vallahi, rüya mı gördün yoksa?”
“Osman, bu şirinler hangi renk olum la?”
“Siyah beyaz abi.”
“Tabi aslanım, mavi nerden çıktı hem. Erkek adama siyah yakışır.”
“Abi ben diyom, adamda uyku dönek bırakmadın, sen diyon şirinler. Bu vakitten sonra uyku da gelmez artık.”
“Ne kızıyon olum, kabus gördüm kabus.”
“Get şordan, essahtan kabus gibi. Kalk da nenemin yanına gidek.”
“Olum öyle deme la, hayatımın şokuydu.”
“Haklısın abi haklısın, şirinler önemli tabi.”
“Şşş abilerle dalga geçilmez. Nenem uyanık mı onu de sen bana.”
“Uyanık abi, hadi gidek yanına.”
Hırkalarını giyip , yerde yatan kardeşlerine basmamak için yavaş yavaş salona doğru geçtiler sönmüş sobanın yanından. Kasım’ın aklında hala rüyasındaki mavi şirin baba vardı. Osman ise küçücük başıyla abisine söyleniyordu.
Kasımlar dört kardeşti ve dördü de erkekti. Hepsi de birbirinden zeki ve akıllıydı. Anneleri evde beş erkekle zor başa çıksa da Halil Bey karısına hep yardımcı olurdu. Yozgat İmam Hatip Lisesinde meslek derslerine giriyor, çocuklarının eğitimini hiç aksatmıyordu Halil Bey. Parmakla gösterilen, vatana saygılı, Allah yolundan ayrılmayan çocuklar yetiştirmek için elinden geleni ardına koymuyor, tüm çabayı gösteriyordu. Öğrencileri tarafından çok sevilen, saygı değer biriydi. Kasım’la Osman, kimseyi uyandırmamak için yavaş hareket etseler de babaları çoktan uyanmış, odasında kuran okuyordu. Kulak aşinalığından Yasin Suresi’ni okuduğunu hemen anlamıştı çocuklar. Biraz durup babalarını dinledikten sonra nenelerinin yattığı salona yöneldiler.
Neneleri ise elinde tesbih, yatakta hafif doğrulmuş bir şekilde zikre dalmıştı. Kasım aralık kapıdan içeri girmeden önce kapıyı çaldı usulca.
“Gelin hele buraya yakışıklılar, ne bakıyonuz öyle kapıdan ciğer bekliyen kediler gibi.”
İlk Osman davranıp nenesinin yanına, yorganın altına giriverdi. Kasım da Osman’a pis pis bakarak nenesinin diğer yanına girdi.
“Niye bu vakitte uyandınız bakalım, kim girdi rüyalarınıza?”
“Beni es geç nenem, abimin naralarına kalktım ben. Rüyasında hangi Gargamel’le kavgaya düştüyse kedisi Azman’dan kurtulamadı bir türlü. Gün boyu gezer şimdi bu böyle.”
Deyip kahkahayı bastı Osman. Daha sekiz yaşında sanki kötü kadınlar gibi gülüyordu. Kasım dayanamayıp ayağını nenesinin bacaklarının üzerinden, Osman’ın dizine geçirdi bir tane. Nenesi Kasım’ın kolundan dürtüp:
“Dölek durun bahıyım. De hele ne gördün rüyanda Kasım’ım.”
“Boşver nenem sen benim rüyamı, bakma sen bu çilpi Osman’a. O görecek elbet. Biz senin meşhur hikayelerini dinlemeye geldik hem. Anlatacan mı?”
“Öyle olsun bakalım. Bakın ne diyecem size, bugün öyle congulus mongulus anlatmayım da, rahmetli dedenizin hatıralarını anlatayım hatırladığım kadar. Bugün ben de onu rüyamda gördüm, çipil çipil baktı bana gözleriyle. Bir mahzunluk sezdim ki daha içimde duruyor. Kaç saattir sıkıntıdaydım, iyi ettiniz sokuldunuz yanıma.”
“Anlat nenem anlat, sen anlatırsın da biz dinlemezsek vebali üstümüze.”
“Dinleyin o vahıt, ben bu dedenizinen on dokuz yaşımda evlendim. Amma dedeniz kaç yaşındaydı bilin bahalım. Durun ben deyim, dedeniz on dört yaşında ben on dokuz.”
“Vallahi mi nene?”
“Vallahi Kasım’ım vallahi.”
“Tamam nenem, sen anlat dinliyom ben.”
“Rahmetliyi ben büyüttüm Kasım’ım, daha evlendiğimiz gün gitti akranlarıynan oynamaya. Bekliyom bekliyom dedeniz yoh, kaynanama da bir şey diyemiyom, bu yaşta çocuk evermek kaynatamın aklıymış. Neyse sustuk evvela, dedim ben de çocukla çocuk olurum. O akşam gelinliği neyi çıkardım yattım, gece saat on gibi kaynatam dedenizi döve döve getirdi. Kapıyı açtı hızlıca, ‘Bu çocuk sana emanet gelin hanım, vezirliğiyle de rezilliğiyle de sen sorumlusun.’ deyip çekti çıktı kapıyı. Dedeniz mahzun mahzun bakıyor bana, burnu kanamış saçı başı dağılmış… Yanına varmaya da korkuyorum, bir şey der temelli açılır aramız diye. Başımı eğdim yatağa oturdum, ağlamaya başladım. Tutamıyom kendimi Osman’ım, ellerim titrer oldu iki dakikada.
Hele o tarafta bir hareketlilik sezdim, başımı kaldırıpta bakamıyom. Dedeniz geldi yanıma oturdu, ‘Ağlama Gülnaz Abla. Anam Gülnaz de dedi amma ben alışana kadar idare et. Bir de bana altın verdiler, duvağını açınca takacakmışım. Sen bunu al amma anamgile bir şey deme şimdilik.’ demesiynen ayak ucuma yatması bir oldu. Elimde yüz görümlüğüyle kalakaldım öylece. On dakika sonra da bir horlama sesi… Gülsem mi ağlasam mı bilemedim ben de yattım ayak ucuna.”
“Dedeme bak sen ya. Peki büyük dedem niye erken evermiş dedemi?”
“Kele yavrum, ya tarlasıdır ya arazisidir ya ortaklığıdır. Ne beklersin eskilerin işinden.”
“Tamam güzel nenem sen devam et.”
“Ben zannederdim ki bu dedeniz bana hiç sahip çıkmayacak, ezilip gideceğim şu genç yaşımda. Amma öyle olmadı Kasım’ım, beş seneye kalmaz adam gibi adam olup dikiliverdi karşıma. Tam dedim ki rahat bir nefes alacağım, koruyup kollayanım var artık. Bir haftaya kalmaz askere çağırmazlar mı?
Gözümüzün yaşını içine akıtarak uğurladık dedenizi. Aradan zaman geçti tabi, ben sıkıntıdayım anamlara salmıyorlar, bildiğiniz köle gibiyim. Böyle dediğime bakmayın, büyük dedeniz de, büyük babaanneniz de bin pişman oldular yaptıklarına. Geldiler helallik dilediler ölmeden. Neyse çocuklar konudan konuya atlamayım şimdi, nerede kaldık?”
“Sıkıntıdaydın nenem, seni ananlara salmıyorlardı.”
“Ben evleri neyi topladım, yemeği de yaptım, dedim ki kaynanama biraz uzanayım. Yorgunluktan bir hal oldum, dedeniz de askere gitti tabi, onun özlemi de bir başka yara açıyor yürekte. Tam uzanacadım ki, küçük kardeşim Hasan’ın sesini duydum avludan. ‘Gülnaz abla koş yetiş! Anam elden avuçtan düşütü koş yetiş!’
Kaynanam kaynatam doluştular avluya. Koştum Hasan’ın yanına, nefes nefese kalmış toplayamamış kendini. Bir koşu su getirdim içerden, meraklı gözlerle Hasan’a bakıyoruz hepimiz. Hasan derin bir nefesi bıraktıktan sonra başladı anlatmaya ‘Gülnaz abla, sen gittikten sonra zaten perişan oldu anam, yıl geçti daha ruh gibi dolanıyor ortada. Bu sabah sığırı ahıra götürürken düşüp bayıldı, Hacı Dede’yi çağırdık hemen. Ben bir şey edemem doktora götürün kadıncağızı dedi. Anam da seniynen konuşmadan töbe gitmem diyo, zaten kocan yoktur buralarda etme gel biraz da bizim evde kal. Ha ne dersin? Anamın gönlü olsun abla Hacı Dede iyi değil bu kadın dedi.’
Ben kaynanama bakıyorum izin verecek mi diye, Hasan da bana. Ne hikmetse kaynanam bana bakmadan Hasan’a döndü, sen bekle Gülnaz bir çanta alsın gelsin dedi. Amma Osman’ım ne kadar sevindim bilemezsin, gidip kaynanamın boynuna sarılasım geldi. Neyse işte gittim birkaç parça esbap aldım yanıma, Hasan’la düştük yola. Eve vardık ki anamın beti benzi atmış, gözlerinin altı halka halka morarmış… Gittik hekime, kanser olmuş bu kadın niye daha önce getirmediniz diye azarı bastı bize. Son evrelerini yaşıyor elimizden bir şey gelmez, hastane köşelerinde gezdirmeyin evinize götürün rahat yaşasın son zamanlarında dedi. Hasan’la birbirimize baka kaldık öylece. Yol boyunca anam kah yattı, kah kustu, kah bize gülümsedi. Velhasıl bir aya kalmaz anam göçüp gitti dünyadan.
Ben kös kös döndüm dedenizin evine. Anamı da kaybettim ki iyice rehavet çöktü üstüme, bir ağlarım bir gülerim. Aradan çok geçmedi avluyu süpürüyordum, belim iki büklüm üstüm başım toz içinde. Bir ses duydum ki, tüm üzüntülerimi suya attım adeta. Dedeniz kapıdan başını uzatmış, elinde koca bir valiz ‘Gülnaz’ım’ diye bağırmaz mı. Yüzümde güller açtı adeta, çevreye baktım ki kaynanam yok gittim koşa koşa sarıldım boynuna. Aah erken göçtü bu dünyadan yiğidim, çok erken göçtü. Beni buralarda yalnız bırakıp göçüp gitti.”
“Eee nene sonra ne oldu?”
“Sonrası bu işte oğlum, babanız Halil’e gebe kaldım. Başka da çocuğumuz olmadı, kaynanam hep özürlü derdi bana. Ama dedeniz anasına babasına karşı hep korurdu beni. Bahın benden size bir öğüt, sakın unutmayın şunu; kadınlar size Allah’ın emanetidir. Bu emaneti koruyup kollamak da boynunuzun borcudur. Hele ilerde gelinlerime bir el kaldırın, bakın o vakit neler yapıyorum size.”
“Tamam nene ilk Kasım’ın sana hayırlı bir gelin getirecek. Hem de en güzel gelinden.” deyip, Osman’a doğru baktı Kasım. Nenesi Kasım’ın başını şefkatle okşayıp:
“Tamam aslanım, ilk gelinimi sen getirecen. Şimdi ben yoruldum, hadi gidin ananıza yardım edin siz. Anlatırım yine meraklanmayın.”
“Tamam nene, sen dinlen biz kahvaltı hazır olunca çağırırız seni.”
“Hadi bakalım aslan parçaları, elinizden bir kahvaltı yiyim.”
Gülüşe gülüşe annelerinin yanına gittiler. Kasım kapıyı kapatmadan önce nenesine baktı uzun uzun, nenesinin onu yanına çağırdığını zannedip yaklaştı yatağa doğru. Ama baktı ki nenesi çoktan uykuya dalmıştı. En garibi de bu sefer horlamıyordu, dedesinden bahsedince rahatladığını düşünüp annesinin yanına geçti.
Biri çayı demledi biri yer sofrasını kurdu, nenelerine en güzel kahvaltıyı hazırlamak için yarışıyordu adeta iki kardeş. Kasım nenesinin yattığı salona gitti haber vermek için, aralık bıraktığı kapıdan içeri girdi. Nenesi bıraktığı gibi uyuyordu, yanına yaklaşıp:
“Nene, kalk hadi kahvaltı hazır. Osman’la çok güzel şeyler hazırladık, annem de yardım etti biraz.”
Kasım nenesinden ses alamayınca koluna dokundu hafifçe:
“Nenecim kalk hadi. Çay bekledikçe acır derdin sen, acı çay da içilmez bu kış gününde.”
Bir çağırmaya kalkan nenesi koluna dokunduğu halde uyanmıyordu. Kasım’ın vücudunu bir korku saldı, ellerini nenesinin omzuna koyup sallamaya başladı. Uyanmıyordu nenesi, ne yaparsa yapsın uyanmıyordu. Ağlamaya başladı Kasım, hıçkıra hıçkıra ağlıyor nenesinin elini bırakmıyordu. Nenesi ölmüştü, o da göçüp gitmişti bu dünyadan, tıpkı dedesi gibi…
Halil Bey girdi kapıdan endişeyle, Kasım’ı nenesinin kollarından tutmuş sallarken görünce, neye uğradığını şaştı. Bir hışımla aldı çocuğu annesinin üzerinden. Gülnaz Nine’nin nabzına baktı Halil Bey, korku ve endişeden nabzını bulamadı. Başını eğip annesinin nefes alış verişine baktı. Evet, Gülnaz Nine ölmüştü, akşam rüyasında gördüğü sevdiği ona açmıştı kollarını.

Nisa ESER

Depremden Sanayimizi Kurtaralım.

Ülkemiz, iki önemli fay hattı olan Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatları üzerinde bulunmaktadır. Ülkemizin yakın tarihindeki deprem olgusunu inceler ve bilimsel olarak araştırmalara bakarsak bize ülkemizde olma olasılığı olan depremler hakkında bilgi verir.

İstanbul ve çevresi depremlerini ve gidişatını irdeleyelim. Eski tarihlerden beri İstanbul ve çevresinde meydana gelen depremler büyük yıkımlara sebep olmuştur. Hatırlayacağınız üzere Gölcük depreminde on binlerce vatandaşımızı kaybettik. Maddi olarak ise çok ağır bir bedel ödedik.

İstanbul nüfusunun artmasına o kadar çok müsaade ettik ki neredeyse bazı ülkelerin nüfusunu geçti. Sebebi ne diye sorarsak ekonomik faaliyetimizin neredeyse çoğunluğunu buraya yığmamızdır. İş için memleketinden kopan soluğu burada aldı. İstanbul’u yaşanmaz hale getirmeye hızla çabalıyoruz. Bir deprem felaketinde bırakın çevresini İstanbul’u kurtarmaya gücümüz yetmeyecek.

Şimdi yazımızın can alıcı noktasına gelelim. Kuzey Anadolu fay hattı kaynaklı bir deprem; İstanbul, İznik, Bursa vb. ağır sanayimizin bulunduğu, birinci derece deprem bölgesinde olan kentlerimizi vuracak olursa sonucunu düşünemiyorum. Bir ülkenin ağır sanayisinin neredeyse tamamının birinci derece deprem bölgesine inşa edilmesi akıl alacak bir durum değildir.

Yani bir deprem sonucu tüm ağır sanayinizi, fabrikalarınızı, üretiminizi kaybettiğinizi düşünün. Ertesi gün tüm gücünüzle üretip yaralarınızı saracakken her şeyini kaybedip bir köşeye çöküp kara kara düşündüğümüzü düşünün.

Ne yapmalıyız?

Yenilenen deprem haritasına bakarsak Konya ve çevresi üçüncü ve dördüncü derece deprem bölgesidir. Yeni yapılacak ağır sanayi fabrikalarımızı burada inşa etmeye başlayarak bu işe başlamalıyız. Depremden etkilenecek bölgeden Konya ve çevresine fabrikasını taşımak isteyenlere destek vermeliyiz. İlk iş olarak ağır sanayimizi depremden kurtarmalıyız. Buna bağlı olarak tersine bir göç harekatını başlatmış olacağız.

Sonuç olarak önce sanayimizi birinci derece deprem bölgesinden kurtaracağız. Buna bağlı olarak oralarda çalışan vatandaşlarımızı Anadolu’ya döndüreceğiz. Bir planlamayla kalan İstanbul’u depreme dayanıklı ve tarihi dokuya uygun düzenlersek, İstanbul’umuzu kurtaracağız.

DÜNDEN KALMA

 

Yaşadığımız çağda en büyük günah başlı başına düşünmektir. Düşündükçe Dante’nin karanlık ormanına bir adım daha yaklaşıyor, tutkuların baskısı altında bilinci uyuşturuyoruz. Uyuşuk bir bilinçle de günahın farkına bile varamıyoruz. Elbette günah dediğimiz kavram da bir bakıma görecelidir. Sana günah olan bana olmayabilir. Aslında mühim ola içteki temizliktir.

“Ne düşünüyorsun kız sen öyle dalgın dalgın?”

“Düşünmek, ne büyük günah değil mi anne? Onu düşünüyordum. Düşündükçe uyuşan bil…”

“Kalk, fırına bak kız, dellendirme beni, düşünmekmiş. Kızım bak misafirlerin yanında da böyle deli deli konuşma bakayım. Sonra Aysel’in kızı felsefe okumuş da delirmiş derler arkandan. Hem sen şu elindeki kitapları okuyup kafayı yiyeceğine al eline bir ip de örgü örmesini öğren okudun da ne oldu? Sadece masraf. Hem bak bugün yarın bir talibin çıkar evlenirsin. Gözünü aç biraz. Hadi hadi konuşturma beni git de fırına bak .”

“Tamam, anne tamam. Sen yeter ki sus ama ben evlenmeyeceğim ki.” Diyerek mutfağa gitti. Fırını açtı ve annesinin çiçekli pazenden diktiği tutacağı eline alarak tepsiyi fırından çıkardı. Şimdi her yer portakallı kek kokuyordu. Bu koku onu Alper’ine götürdü. O öğretmişti ona bu keki yapmasını. “Yumurtayı köpürtürsen daha güzel kabarır. Portakalın kendisini değil kabuğunu ince ince rendeleyeceksin güzelim.” Deyişi kulaklarındaydı şimdi. Çok şaşırmıştı çünkü etrafındaki hiçbir erkek değil kek yapmak yumurta bile kırmamıştı. Babası onları terk etmeden önce annesinin yaptığı her yemeğe kusur bulup olay çıkartıyor; ya yemeği annesinin başından döküyor ya da camdan aşağı atıyordu.

“Kızım elindeki tepsiyle salak salak ne dikiliyorsun bir saattir sana sesleniyorum duymuyor musun? Ah İlkin ah yaşlandırdın beni. Haydi, sen geç içeriye bak Gülay teyzenler geldi. Git içeri ellerini öp, hoş geldiniz de hallerini hatırlarını sor ayrıca soru sorulmadıkça da konuşma. Kız kısmı fazla konuştu mu iyi olmaz, dili uzun aklı kısa derler sonra. O saçma sapan felsefi laflarından da bahsetme sakın. Rezil etme beni. Ha bir de gülümse kızım. Surat yapma sakın.”

Ne kadar çok konuşuyor ve kendisini anlamıyordu annesi. Sadece annesinin dünyasından başka dünyalar da vardı. Bunu bilmesini isterdi. Bunları düşünürken içeriye doğru ilerledi. Hoş geldiniz diyerek Gülay teyzesinin, Mübeccel yengesinin ve Fahriye ablasının ellerini öptü. Sıcak ve samimiydi taşrada yaşamak. Komşuların bir anda akraban oluveriyor. Hala, teyze, yenge diye sesleniveriyordun işte.

-İlkin kızım görmeyeli nasıl da büyümüşsün öyle! Maşallah gencecik kız oluvermişsin, dedi Gülay teyzesi.

-Ne okuyordun sen bakıyım?  dedi Gülay teyzesinin iltifatlarını yarıda kesen Mübeccel yengesi.

-Teşekkür ederim Gülay teyze. Felsefe bitirdim Mübeccel yenge, dedi İlkin.

-Kıııız koskoca İstanbullara gittin geldin. Bulamadın mı şöyle zengin yakışıklı bir baro, dedi ağzındaki sakızını patlatarak Fatma ablası.

O sırada annesi çay tepsisiyle içeri girdi. İlkin hadi kızım mutfaktan kek tabaklarını getir. Oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı İlkin. Nasıl açıklayacaktı ki hayatına giren hiçbir erkekten hoşlanmadığını. Hayatına giren kişiler hep basitti. Para pul eğlence peşindeydiler, biri hariç. Ama onu anlatamazdı kimseye, onun hayatına girdiğini kendinden bile saklıyordu. Şimdi içeridekilere nasıl anlatsın evli bir adama âşık olduğunu. Mühendisti Alper. Kadıköy’de bir sahafçıda, Dante’nin İlahi Komedya ’sının üç cildinin birleştirilmiş hâlini arıyorlardı. İlkin dönem ödevi için Alper ise kitaplığında saklamak için. Onların istediği şekilde bir tek kitap vardı dükkânda. Kitabın parasını yarım yarım ödeyerek çıkmışlardı dükkândan. Önce İlkin okuyup ödevi teslim etmiş sonra da Alper okumuştu. Bu şekilde anlaşarak birbirlerinin numaralarını almışlardı. Bir kitabın içinde yazılanları tartışırken önce arkadaşlığa sonra da tutkulu bir aşka sürüklenmişlerdi. 44 yaşındaydı Alper. İlkin ise 21 yaşındaydı. Ancak aralarındaki bu yaş farkı aşklarına engel olacağına daha da alevlendirmişti. İlkin’e önceleri macera gibi geliyordu Alper’le olmak. Sonra başını omzuna koyduğunda saçlarını usul usul okşarken babasında bulamadığı huzuru Alper’in kollarında hissetmişti. Bu şekilde altı ay sürmüştü ilişkileri. Ancak okuldan mezun olmasına iki ay kalmıştı ve okulu bitince bu macera da bitecekti. “Düşünmek; kendini cehenneme atarak cennetten yardım istemektir.” Derdi Alper. Haklıydı ama karnındaki bebeği ne yapacağını düşünmesi lazımdı. O gün Alperle buluştuktan bir saat sonra doktor randevusu vardı. Karnındaki cenine veda edecekti. Alper’e veda edeceği gibi ondan geriye hiçbir şey kalmamalıydı artık. Bir mektupla gitti Alper’in yanına çünkü anlatacak gücü yoktu. Hem Alper’i hem de onun parçasını aynı gün kaybetmek bayağı yoracaktı, ertelerse vazgeçmekten korkuyordu. Mektubu vermeden son bir kez okudu İlkin:

“Sevgilim,

Ben değil, tinerci çocukların umutla bağlandığı iki göz bir dama sahip metruk binalar anlatsın sevgimizi. Oysaki başkasına aittin. Teninde, kokunda en gizli sırları barındırırdın. Neye dokunsam sen, neye baksam sen, neyi tasavvur etsem dönüp dolaşıp yine sen… Ben sana aittim. Sen ise benim için yabancı olan başkasına… Yasaklarda saklıydı aşkımız, bir parça badenin içine gizlemiştik onu, gecenin en korkunç saatinde. Evet, sevgilim aynı günahı paylaştık seninle ama gidiyoruz, ben ve karnımdaki parçan. Korkma günah bitti artık herkes ait olduğu yerde olacak.”

Son sözleriydi bunlar Alper’e. Mektubu okuduktan sonra Alper, İlkin’e sarılmış, “Yapman gerekeni yapacağın için teşekkür ederim. Yanlış zamandı bizim aşkımız, şunu bil ki hep kalbimde olacaksın.” Demişti.  Çıkar beni kalbinden orasına karına ait diyemeden ayrıldı Alper’in yanından. Yapması gerekeni yaptı. Veda etti içindeki Alper’in parçasına. Şimdi bunları annesine mi anlatsın, yoksa Fatma ablası, Gülay teyzesi ve Mübeccel yengesine mi? Kek tabaklarıyla içeri girerken “Nasıl güzel olmuş mu portakallı kekim bir bakın bakalım. Tarifini vermem ha bana özeldir.” Dedi.

Güllü ŞAKAR, Dilek Eylem TAŞDEMİR

Çaresizlik Başa Geldiyse

Soğuk bir kış akşamı balkonda sigara ve kahve içerken. Balkonun kapısını açsan ve yanıma gelsen sarılsan bana, yanağımdan öpsen. Seni hiç burakmıyacağım desen. Elimden tutsan ve kötü günleri arkamızda buraktık yeni ve bir o kadar da güzel günler önümüzde desen. Desen ya işte ne güzel olurdu. Hayal biliyorum ama hayallerimde bile seni yaşamak istiyorum. Rüyalarımda bile elini tutmak istiyorum. Ama elimden gelen birşey yok ki.. sen şimdi çok uzaklarda başkasıyla kurduğum bu hayalleri yaşıyorsun, ben ise seninle başka hayallerde buluşuyorum. Hayat bu işte acımasız bir hayat.

DÜNYAYA TESLİM OLMAK

Herkesin büyük bir ustalıkla gülerek geri çekildiği bir dünyaydı. Her yeni başlangıç yeni bir pişmanlık demekti. Gittiği yerlerden yüklenip geliyordu insan yalnızlığını. Umutsuzluk öyle bir yılgınlık yaratmıştı ki herkes her söze inanır olmuştu. Çifte sürgülü kapılar aralandıkça buz gibi bir suskunluk sızıyordu eşiklerden. Herkes yaşadığı oyuğun soğukluğu ile orantılı bir kasıntı içindeydi. Eşyalar bile sahiplerinden daha sıcak, daha kişilikliydi. Gökyüzünü çarşılarda yitiren insanlar, odalarında yanan ışıklara bakarak niyet tutuyorlardı. Yıldızlar çoktan çekilmişti çatılardan. Kimse bir ayin gibi yaşamıyordu günün batışını. Kimsenin sabahla arındığı yoktu. Herkes ölçülü bir incelikle birbirine elini uzatıyor, ama kimsenin eli kimseye değmiyordu. Dokunmak nesnesiz bir duyguydu, insanın gövdesinde taşa kesilen. Küçük adamların büyük yalnızlığı doldurmuştu dünyayı.Senin yüreğin henüz yarasızdı. Yüzün bulut görmemiş bir göldü. Halka halka sıcaklık yayılıyordu sesinden. Gün ışığı ile gözlerin arasında bir ayrım yoktu. Kaşların kaş değil gökkuşağı idi. Gülmüyordun da binlerce yaprak, yağmur eliyordu toprağa. Gövden buğular içinde bir yoldu, herkesi yitik ülkesine götüren. Kötü sözlerin kederi düşmemişti henüz üstüne. Bir gülün açarken çıkardığı sesle konuşuyordun. Sözün insanın yüreğinden doğduğu bir mevsimdi yaşadığın. Ceviz ağaçları mı ırgalanıyordu kirpiklerin mi yerden bulutlara kalkıyordu, şaşırıp kalıyorduk. Akıl almaz bir düzlüktü alnın, bir ufkunda gün batarken bir ufkunda ya doğan. Tenin herkese çocukluğunu anımsatan bir  masumluktu. Bağ yaprakları arasında bir çift üzüm salkımıydı kulakların. Adımların ancak kuşun kanat vuruşuyla açıklanabilirdi. Bütün yatakların gün günden büyüyen boşluğuydun. Mutlulukla arasındaki uzaklığı sana bakarak ölçüyordu insanlar. Herkesi geçmişiyle yüzleştiren bir vicdan, bir aşk olanağıydın bu azalan insan ülkesinde.Sonra araya zamanlar girdi, mekanlar girdi, insanlar girdi. Yaşamak, düşlerinin büyüklüğüne göre acı veriyordu insana. Yine de dünya, herkesten bir kalıba dökememişti seni. Bir gece yolculuğunda karşılaşmıştık, anımsar mısın? İkimiz de içimizdeki çocuğu dışımızdaki büyükle gizliyorduk. Ay ışığının sabaha kadar eksilmediği trenin camlarından, saatlerce bozkırın yalnızlığı akmıştı. Herkesin şarkısını göğsüne düşürdüğü gecenin geç vaktinde, baktığı camlar buğulanan iki iç çekiş olarak kalmıştık. ‘Gücenik güceniği saçının telinden tanır’ demiştim, gözlerimi usulca indirerek suskunluğuna. Yüzünü camlardan toplayıp dönmüştün uzun yolculuğundan. Gülüşün, derin bir gölün menevişlenmesiydi. Nasıl da yakışmıştı sözüme ve geceye. Gizlice gönenmiştim. Gözlerindeki ağrıya güvenerek uzanmıştım parmaklarına. ‘Sözcükler çok cılız bir terazidir yüreğin yükünü tartmada’ demiştin; ‘gücenik elbette tanır güceniği, canına yapışmış durgunluktan.’  Bir şeyin parçalarını bir araya getirmek ister gibi dönmüştün  yeniden camlara. Gece daha mı kolaydı, daha mı zor, seçemez olmuştum. ‘Her duyguyu dile getirmek gerekmiyor biliyor musun? Nasıl her duyguya isim koymak gerekmiyorsa.’ Alnındaki bulutları öperek çekilmiştim kıyılarıma. Bunu elbette en iyi ben bilirdim; adını koyduğu her şeye yenilen ben.Gecenin verdiğini sabaha teslim ederek inmiştik trenden. Senin aklında, benim gövdemde bir karıncalanma, geldiğimiz yol kadar uzun bir suskunlukla bakmıştık denize, bir imkansızlığı ezber eder gibi. Sen yitirdiğini arıyordun, ben koruduğumu koyacak yer bulamıyordum.

Şükrü Erbaş (Bütün Şiirleri2)

Hayat dejavudan ibarettir

 

Bazen anılar sürekli tekrar edermiş gibi gelir insana. “Hayat tekerrürden ibarettir” derler. Çok doğru. Ama aslında benim en korktuğum durum… Hayatın sürekli tekrar etmesi… Sanki hayat denen sürecin bir tuşu var ve bu tuşa bastığımızda tekrar tekrar aynı şeyleri yaşıyoruz. Korkunç bir şey! Katlanılmaz bir gerçek bence. Düşünsenize üzücü bir olay yaşıyorsunuz. Hayal kırıklıkları, hüzün, keder… Bu duygular sürekli kendini tekrar ediyor. Ruhunuza işliyor adeta. Sürekli böyle yaşamak…

İşte ben de bu aralar böyle düşünceler içerisindeyim. Sürekli bir dejavu yaşıyorum. Ölü bir ruh gibi dolanıyorum etrafta. Hiçbir şeyden zevk almayan, sadece yaşamak için yaşayan bir kişiliğe büründüm ve git gide dibe batıyorum. Yüzeye çıkamıyorum. Sanki çabaladıkça daha çok derinlere iniyorum. Zaman geçiyor ve geçtikçe ben de çöküyorum. Kurtulmak istiyorum ama daha çok karanlığa gömülüyorum. Yalnız hissediyorum. Elim boşlukta ve tutan kimse yok. Yalnızım… Üşüyorum… Korkuyorum bu yalnızlık okyanusunda boğulmaktan. Çabalarımın boşa çıkmasından ve kimsenin beni bulamamasından, bana gelememesinden, yalnız kalmaktan korkuyorum.

BAK GÖR

Güzelliği görememiş, tadını alamamış bir ruh için her şey çirkindir.

Çünkü o mutsuzluğun, değersizliğin, negatifliğin içinde sürüklenmekten belki de boğulmaktan ötesine hiçbir zaman geçmemiş, geçirilememiştir.

Ben gördüm çirkinliği de güzelliği de

Yandım, kavruldum çirkinliğin ateşinde, dibinde.

Coştum güzelliğin özünde, kalbinde.

O yüzdendir külümün derinliği, duvarlarımın sertliği.

O yüzdendir sevmelerimin özelliği, gittiğim her yerin güzelliği.

Parçalı Bulutlar

Gökyüzünün altında her şey apaçık… Hep yukarıya uzanmak istedim; fakat kanatlarım yoktu. Kuşlar gibi değilim. İnsanım sadece. İnsanız sadece. Kalplerimizde dolu ağırlık; aklımız karışık. Bilirim gökyüzünü parçalı bulutlar ve kapatır kendini, insanlar gibi. İçimizde saklı kalır bazı şeyler. Konuşuruz kendimize. Hep sorular kalır geriye. Aynaya baktığımızda tanıyamayız kendimizi bazen; hep değişiriz; parçalı bulutlar gibi. Bazen gri oluruz, bazen de beyaz; şekillerini düşünebiliyor musun?

Aklım dalıp giderken,

Görürüm parça parça,

Geçmişin taşıdığı anılar ve ben,

Hapsolurum düşlerime,

Çoğu karanlık,

Göremem o an,

Beklerim,

Sadece beklerim,

Gün geçmek bilmezken,

İzlerim dakikalarımı,

Zamanın getirdikleri ve ben,

Hapsolurum hayallerime,

Çoğu dağınık,

Bilemem o an,

Kalırım,

Sadece kalırım,

Tesadüfen dudaklarıma yapışan ıslaklık,

Kurur süresi bittiğinde haliyle,

Neden başlangıç ve son var?

Herkes bir yere giderken,

Benim yolumda çukurlar,

Geriye dönmek diye bir kural yok,

Geleceği beklerken,

Beklerim,

Sadece beklerim,

Bazı anılar geçmişimden,

Sarar beni ben adımlarımı atarken,

Gökyüzüne uzanmak isterim o an,

Neydi özgürlük?

Kuşlar özgür mü?

Kalabalıklar,

Bazen sadece kalabalıklar,

Yukarı uçmak diye bir kural yok,

Beklerken,

Sadece beklerim,

İnsanları beklerim,

Sevgi için haykırdım,

Sevmek neydi?

Saygı için yalvardım,

Saygı kimdeydi?

Aklım dalıp giderken,

Bakarım parçalı bulutlar,

İnsanlar da öyle,

Yarım kalmış içlerimizde,

Çoğu şeyleri ararım bende,

Sadece ararım,

Bulabilir miyim?

Birhan Keskin | KARGO

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok
burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum.Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak,
aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.

 

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki,
bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat
midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama
müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına
yandığım, kırkına birden deva olsun.

(Fakir Kene 2016)

‘‘Ben’’ Kurşunu

İnkılab-ı İlahi’nin insan üzerindeki en büyük temsilcisi Necip Fazıl Kısakürek, “O ve Ben” adlı otobiyografik çalışmasında hayatını 1904-1934, 1934-1943 ve 1944-1983 yılları olmak üzere üç bölüme ayırmaktadır. 1939 yılında yazılan Ben şiiri şairin ikinci dönem ürünlerindendir.1934 yılında ilahi tecelli kendisini Nakşibendi şeyhi Abdülhakim Arvasi ile yollarını birleştirir. Ve kendisinin de hitabıyla bugünden sonra artık ona dünya farklı pencereden bakmaya başlamaktadır. Ben şiiri de o yeni pencereden bize atılan bir gül tohumudur. Ben şiirini tahlil etmeden önce şunu bilmeliyiz ki Abdülhakim Arvasi çok mütevazi ve alçak gönüllüymüş ve ben dediği de işitilmemiştir.Şiirimizin tahliline gelince Kısakürek’in “Ben” adlı şiiri 14 hecelik 8 beyitten oluşmaktadır. 16 dizeden oluşan şiir aa, bb, cc şeklinde devam eden kafiye şemasına sahiptir. “Ben” şiirinde Necip Fazıl, şiirinin ses nakışını ben kelimesini oluşturan b,e,n sesleri üzerinden kurar. Başlık dâhil olmak üzere ben kelimesi şiirde 15 kez yinelenmiştir. Üstad’ın yeni hayatında bu kadar ben kelimesi kullandığı şiir yazması aslında kalbindeki kıyametin ne kadar büyük olduğunun göstergesidir. Şimdi şiiri beyit beyit kendi dürbünümüzle çözümlemeye çalışalım.
(Ben, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin; Ben, yankısından kaçan çocuk, kendi sesinin) Hayatının inkılaba döndüğü bu döneme gittiğimizde Üstat’ın dini mana da, edebiyatta, yaşayışta ne kadar yalnız olduğunu ilk mısrada bize haykırmaktadır. Artık eski yaşamından, yeni yaşamına ters düşen eski fikirlerinden kurtulmak istediğini ama bir türlü hafızasından silemediğini ve beyninde her gün bu iç çarpışmanın olduğunu bize yansıtmaktadır.
(Ben, sırtında taşıyan işlenmedik günahı; Allah’ın kör ebesi, cinlerin padişahı) İkinci beyitte artık bu yeni yaşamında geçmiş günahlarının yanında gelecek günahlarının da sorumluluğunu aldığını söyler. Bunun yanında insanın sorumluluk sürecinde yaptıklarıyla körebe misali Şeytanda olabileceğini ya da Süleyman gibi padişahlığa yüceltilebileceğini söylemektedir.
(Ben, usanmaz bekçisi, yolcu inmez hanların; Ben tükenmez ormanı, ısınmaz külhanların.) Artık şair yolculuğunda ne kadar kararlığını olduğunu kelimelerle haykırmaktadır. Bu yolda yardımcısı olmasa da zor çetin bu yolda ebedi olan cennet için savaşacağını söylemektedir.
(Ben, kutup yelkenlisi, buz tutmuş kayalarda; Öksüzün altın bahtı, yıldızdan mahyalarda.) Bu beytinde yeni fikirlerini, imanını, yaymak için döneminin uygun olmadığını ve insanların kalplerini buz tutmuş kayalara benzetmektedir. Öksüz demesiyle kendisinin bu yeni yaşamına geç kalışını, talihsizlik olduğunu kendi yüzüne vurmaktadır.
(Ben, başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir; Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir.) Eski-yeni fikirler her geçen gün beyninin oyun sahasında oyunu kazanmak için yarışır durumdadır. Yeni fikir oyunu kazanıp bir üst tur olan hayat sahasına çıktığında burada oyunu kaybeder. Bu kaybediş Üstat’ı her geçen gün benliği içinde savaştırır ve bu durumunu da gözü kapalı beygirin durumuna benzetmektedir.
(Ben, Allah diyenlerin boynunda vebal; Ben, bugünküne mazi, yarınkine istikbal.) Üstat dört beyitte kendi hal dünyasının resmini bize sunarken bunların sebebini susmayı seven Müslümanlara bağlamıştır. Çünkü ayette şöyle deniliyor “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir.” (TEVBE SURESİ – 71. AYET). İkinci mısrada ise zelzeleli bu benliğinin kendi dönemine bir şey ifade etmeyeceğini ama bedeni toprak olduktan sonra gelecek nesile ışık tutacağını ön görmüştür.
(Ben, ben, ben; haritada deniz görmüş boğulmuş; Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş.) Arvasi ile tanıştıktan sonra kendisini bir iman deryası içinde bulmuştur. Bu deryadan aldığı hakikatlari şiirleri ile hitaplarıyla anlatmaya başlamıştır ama gelin görün ki kendi deyimiyle dokuz köyden de kovulmuştur.
(Hep ben, ayna ve hayal; hep ben, pervane ve mum; Ölü ve Münker-Nekir; baş dönmesi, uçurum…) Üstat kendi halini anlatırken en son şu noktaya varmıştır. Şu fani dünya da ne olursa olsun onu terketmeyen benliği ve Rabbi. Durumunu aşkı için sevdiğinin ateşinde can veren pervaneye benzetmektedir. Son satırlarınıda insanın bedeninin gideceği en son yer olan kabirle bitirmektedir. Orayı dünya aldanışından uyanıldığı yer olarak tasvir ederek hesapın pek çetin olduğunu söylemektedir.
Kıymetli okurlarım şiirin tahllini yaparken en az 20 kere dinledim desem yalan olmaz. Her bir dinleyişte benliğim farklı alemlerde gezintiye çıkıntı. Gelin bizde Üstat gibi putlaştırdığımız benliğimizi dava edelim ve hesabı neyse çeksin… Vessalam…

Yalnızsan beklersin…

Ben o koskoca maviliğin içinde hapsoldum sanki. Gitmek istiyorum ama gidemiyorum kalmak istiyorum ama kalamıyorum. Bir kulaç atsam çıkacağım o maviliğin içinden ama ben git gide dibe batıyorum. Çırpındıkça suların derinliğinde kayboluyorum. Biri gelse tutsa elimden, dağıtsa bu haşin dalgaları…Tek başıma gücüm yetmiyor işte. İlla ki beni suların derinliklerinden çıkaracak kişiyi bekliyorum. Sadece bekliyorum…

Büyüklük Sizde Kalsın!

Yine mi büyüklük bende kaldı?
İhtiyarladım be sayenizde!
Yeter artık,
Büyüklüğü size bırakıyorum.
Ben içimdeki çocukla oynamaya gidiyorum…