Sözcükleri zihnimde toparlamaya çalışırken, fark ettim ki kendime ait hiçbir düşünceye sahip değilim. Ne bir fikir yeşermiş içimde, ne de bu dil bana ait. Büyürken, kendime doğru yol aldığımı zannederken, hayatımı ellerimle çizdiğimi hissederken, aslında sadece sizin ruhunuzun kırıntılarını şimdiye taşıyormuşum. Ne ürkütücü bir başlangıç; siz olmak için doğmuşum. Şimdi burada tuttukları aslında sadece ben değilim. Siz de benimle birlikte bu parmaklığın arkasında uyuyorsunuz. Anneciğim, sen de benimle birlikte bu mektubu yazdığım masada ağlamaktasın. Babam, benimle beraber bir sigara daha tüttürmekte. Dumanı havaya karışıyor, biz birbirimize karışıyoruz, hayatlarımız karmaşıklaşıyor. Siz olmamak için elimden geldiğince uzağa üflüyorum dumanımı. Fakat ne yazık, yine aynı havada buluşuyor kaderimiz. Elimden artık bir şey gelmediğini fark etmek, beni biraz olsun rahatlatıyor. Artık çabalamak yok, her yeni güne umutla başlayıp sonunda pes ederek yastığa başımı koymak yok. Acaba bana bir yerden yardım eli uzanır da, yuva bulmuş bir hayvan gibi mutlu olur muyum hevesi yok. Başka bir yaşama doğmuş olsaydım, anneciğim, beni doğurduğun gün bile dayak yememiş olsaydın, babama benzememiş olsaydım, bu hücrede ömrüm son bulacak olmasaydı, huzurun ne olduğunu anlamış olur muydum? Bu his,yan yana denizi izleyen iki insanda mı olur? Huzuru nedense hep böyle hayal etmişimdir, bu şehirde deniz olmadığındandır belki de. Ulaşamadıklarımız, bize güzel mi görünür, yoksa biz mi güzelliklere çok uzağız.
Edebiyat
ET BIÇAĞIYLA KALP DOĞRAYAN KADIN
Babamın ‘’biz ergenlik diye bir şey görmedik! Dolayısıyla yoktur’’ tezine göre her ne kadar inkar edilmiş, bir kenara paçavralanmış olsa da genel bir kabule göre ergenlik hayatın en boktan evresidir. Çocukluğun ufak tefek sakarlıkları ile olgunluğa daha çok yolu olması arasında bir gaz sıkışması hali, annelerin sırtımızı sıvazlaması ile geçmeyecek kadar gastrit derinliğidir. Aptallık evreleri diye bir sıralama yapacak olsak ergenlik Nirvanadır. Tesettür, alevi, sünni, sağcı, solcu gibi yüzeysel kelimeler sokulur hayatımıza zorla. Biz bunlardan klasmanına göre seçimler ve savunmalar yapmak zorunda bırakılırız. Yanlış tercihlerin ve kulaktan dolma bilgilerin kanun hükmünde kararname olabileceği bu dönemde severiz en çok mesela. Sevmek, şarap içmek, iddaa oynamak ve bu üçünü yapmamak arasında var olma meselesidir aynı zamanda. Aşık olmak; bir kere görmenin başınadır, hoşlanmak; yanından geçerken yapılacak kadar sıradandır ve günde üç kere görüldüğü çok kez kayıtlara geçmiştir, isteyen açıp baksın. Berbat olan; sevdiğini zannetmek , daha da fenası sevilmeye çalışmaktır. Hele bir de karşılık buldum zannedersen, ergenlik bir çeşit sıva ustalığına dönüşür. Dişinden tırnağından ve babandan aldığın harçlıklardan artırdığın paralarla ilişkinin üçüncü ayında içine tarih ve isimlerin sığdırıldığı, gümüş maskesi altında, piyasadaki fazla metallerle yapılmış yüzükler kaçınılmazdır. Bu aşamadan sonrası çırptığı iki kanat ile yarım metre yükselip uçuyorum zanneden tavuk sendromu evresidir. Yıllar geçse de her kanat çırptığında kuş oldum zanneder çünkü bir kere bu hissin içine sürüklemiştir kendisini. Benim değil eski dostum Rahmi’nin sıkıntısı olmuştu buna benzer, yıllar önce yıllarca etkisinden kurtulamadığı. Nirvana evresinde aynı okuldan, aynı mahalleden kendisinden üç yaş küçük bir kıza aşık oldum zannetti önce. Biz birazdan geçer diye pek üstüne gitmedik, tamam hepimizin boş vakti oluyor deyip olaysız dağılmak istedik. Lakin talih fenaydı, kızın gönlü ‘’ne olursan ol yine gel’’ sözüyle sıkı fıkı. Bizimki gelmişti bu sefer ve hızla harçlıklarından artırmaya, öğle aralarında simidi ayransız yemeye başlamıştı. Yeterince ayran gönüllü olduğu konusunda bizim uyarılarımıza karnı toktu zaten biz de pek samimi değildik. Başka hatalar peşindeydik. Uyanamamıştık henüz, -ergenlik hayatın cicim ayıdır- bin nasihatın canı cehenneme der ve yürürdük. Rahmi en önden bayrak sallardı ve kıza da bir bayrak gerekirdi daima. Kız genelde nakit çalışıyordu pek bayrak piyasasıyla ilgisi yoktu. ‘’Herkes armaya sevdalanacak diye bir şey yok’’ derdi Rahmi. Bazen haklı olduğuna o kadar çok inanırdı ki bizi de ikna ederdi. Aradan bir yada bir buçuk ay geçmeden kızın başka Nirvanalarla da adı anılmaya başladı. Dur daha yüzüğün yazısı kurumadı insafsız desek de Rahmi iyimserlik konusunda geleceğe umut aşılıyordu. Birinde bizzat uyardığım iki defa sevdiği kızın adını iyi anmadık ama toz kondurmama konusunda çok titizdi. Bir gün okula çağırmıştı bunu. Bu da beni çağırdı, çocuğun birisi sürekli güya rahatsız ediyormuş gitmek icap eder. Okuldan gelir gelmez boynumu boğmak üzere olan kravatımı iyice gevşetip serseri boy olmuştum bile. İmam hatipte işler böyle yürüyordu, mesai saatlerinde yavaş yavaş intihar. Kızın okulunun yolunu tuttuk iki kişi. Okulun kapısından girince çocuk ayağa kalktı, kız da arkadaşlarıyla bizi tam cepheden gören bankta oturup olacakları izliyordu. Rahmi eliyle dirseğimdeki boşluğa hafifçe sinyali çaktı. ‘’Dönüşü yok’’ demekti bu, her şey su gibi berraktı. Çocuğu ayağa kalktıktan sonra ben Allah var okulun güvenliği zannetmiştim. Üzerimize doğru gelişinden anlamıştım onun da bizi beklediğini. Bölüm sonu canavarı gibiydi ve biz oyun standartlarına göre ikinci bölüm tosbağası bile sayılmazdık. Bizim üzerine gitmeme lüksümüz tabi ki yoktu, devam ettik. İyi kötü süper mario oynamışlığımız da vardı çok şükür. Yürüdük. Adımlarımız kararlı olmak zorundaydı. Sert adamlardık. Okul bahçesi ayağımızın altında eriyip gidiyordu. Mesafeler ve içim daralıyordu. Rahmi benden daima yarım adım öndeydi ve ben façasını bozmamak için buna müsaade ediyordum. Normalde onu geçebilirdim. Medeni insanlarız nihayetinde diye düşündüm, sonuçta lise okuyorduk ve bazı şeyleri aşmıştık. Mesafe kapandı. Rahmi güven veriyordu, kararlı adımlar bitmek üzereydi. Bu güvenle arkada saklanan pısırık bir tip olmak istemedim. İki adım fazladan atıp Rahmi’nin bir buçuk adım önüne geçtim. Buradan sonra neler olacağı konusunda zerre fikrimiz yoktu. Artık birbirimizden başka gidecek bir yerimiz kalmamıştı. Yüz yüzeydik. Gününü göstermeye geldiğimiz herifin epey yaratıcı bir fikri vardı. Burnumdan sıcak sıcak akan sıvıdan anlamıştım bunu. Anlama kabiliyetim her zaman beni tatmin etmiştir. Adam yaradana sığınıp vurmuştu. Burnumdan kanlar nisan yağmuru gibi bastırınca adam ikinciyi vurmanın kimseye bir faydası olmayacağını düşündü. Kibar adamdı, duracağı yeri bilmeliydi insan. İblis ve ekibi yanımıza koşup geldi, Rahmi’ye sarıldı, bizimki de ona tabi. Kanım kurudu, bir şeyi sulandırmanın anlamı yoktu. Sıradan bir burun kanı ile aşkı gölgelemek bencillikten başka bir şey değildi. Rahmi mahcup oldu yolda, yenge, Rahmi ve ben mahalleye döndük. Her şey kendi anlamında yok oluyordu Rahmi’nin gözünde. Sürekliliği olan tek şey aşkıydı. Hiçbir vaziyetin onun önüne geçmesine izin vermiyordu. Kızın okulda başka çocuklarla detaylı samimiyetler kurmasını medeni kanunla bağdaştırıyordu. Ehliyete yaşı tutmayan kişilerin mahalle aralarında paldır küldür sürdüğü arabalara binmesini trafik kurallarına aykırı değil, dostane buluyordu. Bir ara gözü açılır gibi oldu Rahmi’nin. Pat diye ayrıldı. Kız hiç itiraz etmedi. Efendi gibi ayrıldılar. Bizimki aşk acısı çekip babasından çaldığı sigaralardan öksüre öksüre hazmediyordu. On gün sonra filan kız buluşmak istedi. Rahmi’den onurlu bir duruş beklemek en çok benim hakkımdı. Burnum eskiye oranla gönyesi kaymış haldeydi. Rahmi estetiğe iman ediyordu. Koşa koşa gitti. Gözleri ışıl ışıl gelince anlamıştım barıştıklarını. Dün geceyi hastanede geçirmiş, kolunda serum izini kapatan pamuk ve üzerine yara bandı. İntihar etmiş Rahmi için. Midesini yıkayıp serum takmışlar. Rahmi yağ olup erimiş tabii. Cebindeki kırk lirayı da almış. Aynı hafta bizim bölüm sonu canavarıyla görmüşler kızı. Rahmi garibim ne yapsın. İnsaflı bir arkadaşı dayanamayıp uzun bir mesajla itiraf etmiş buna sonra. Ne intihar gerçek ne de bunu sevdiği. Rahmi kızı çağırıp görüşeceğim dedi. Onurlu çocuktu neticede, insanın da bir sınırı vardı. Buluşmaya benim de gelmemi istedi. Kızın moraran yüzünü görmek paha biçilecek bir durum değildi. Mahallenin arkasındaki çamlar altına gittik. Hava lüzumsuz insanları sepetlemek için müsaitti. Geldi. Rahmi, ‘’bu işi uzatmanın anlamı yok, birbirimizi yıpratıyoruz, ailelerimize aramızdakileri anlatıp en azından aile arasında söz takalım, böyle birbirimize daha çok bağlanırız’’ dedi. Serin sular başımdan aşağı devrilmişti. Kaynar sular ise kızın başından aşağıya boca edilmişti Rahmi tarafından. Ana rahminden çıkmak dışında yaptığı en saçma hareketti bu Rahmi’nin. Kız arkasına bile bakmadan gitti. Birkaç gün sonra kızın teyzesi ile eniştesi geldi bunun yanına. Kızlarından uzak durmasını yoksa sonunun iyi olmayacağını, kızlarını başka bir adamla sözleyeceklerini söyleyip gittiler. Mesaj açıktı ve Rahmi kıt beyinli de olsa eninde sonunda algılıyordu. Günler sonra Rahmi yolumuzun üstündeki mezarlıktan geçerken parmağından çıkardı yüzüğü. Boyundan on santim yukarı doğru havaya atıp düşmeye yakın, ayağıyla bir koydu; önce mezar taşına sonra ot bitmemiş mezar toprağının üzerine. Rahmi kendi kendine yaydığı kötü enerji ile boğuldu. Kız ise okulunun bahçesinden dayağını yediğimiz adam ile sözlenmiş sonra yine rahat durmayıp adamın bir başkasını yaralamasına sebep olmuştu. Rahmi’nin içinin yağları eridi haliyle, o sevinçle bir gün, ‘’on sekizime basar basmaz ilk iş iddaa bayisine girip takla atacağım’’ demişti, bismillah sandalyenin bir bacağını kırdı. Asla unutmaz, Allah ve ben oradaydık, ne zaman hatırlasak güleriz.
İçin içime değmeden önce
Yorulmadın mı?
İçin milyonlarca parçaya bölünmüşken,
yüzüne pozitif maskeni takmaktan,
hiçbir şey yokmuş gibi adım atmaya çalışmaktan ve kendinle verdiğin savaşta hep yenik kalmaktan yorulmadın mı?
Diyordum.
Sesin sesime,
Gözün gözüme,
Kokun ve gülüşün içime değmeden önce…
Karanlık bir sabahken,
bana gökkuşağını hissettirdiğin için teşekkür ederim.
Şimdi her yanım ışık dolu.
Tarlada yeni açan çiçek gibi bir şey bu aşkın.
Çabaladıkça acı hissettiğim, kırıldığım yerden yeşeriyorum artık.
Benim güzel içim.
Şuan bu güzel şeye bir kalıp yakıştıracaksam bunun adı aşırı mutluluk olurdu.
Aşırı ama.
Kalbimin titreşimini, kaslarımdan damarlarıma kadar hissettiğim, nefes aldığım her anda her başka anlamda bana kattığın bir güzelliğin mutluluğu.
Kaybetmeyelim.
Kazanalım, kazanamayanlara inat.
Kazanalım, kazanamayanların umudu olmak için.
Kazanalım, bizim için.
Biz olmak için.
Sabır Dalı
Birden hasretliğim geldi aklıma ağladım, sızlandım ama sonra çok utandım. Onların çektiği hasretin yanında benimki de neydi ki ? Lafı bile olamazdı. Ben her gün uzaklara dalıp dalıp hayal edebiliyorken onu onların hayal edecek bir yüz bile hatırlayamaması geldi aklıma. Sonra kendime defaatle kızdım, sitem ettim. Kendimi avuttuğum teselli cümleleri ile onları avutamazdım da. İşte insanın boğazında kelimeler nasıl yumru oluyormuş o an anladım.
Benim içim sızlıyorken hasretten meğer onların yüreklerini dağlamışlar da kan kusup kızılcık şerbeti içtim demişler. Yüzleri gülerken içlerine ağlamışlar da gözyaşı akıtmadılar diye görmezden gelmişiz onları. Ben nasıl teselli ederim onları. Nasıl derim affet bilemedim, hissedemedim. Dost olmak bu demek miydi ? O söyleyene dek görememek, görmezden gelmek, kendi dertlerinle onlarınkine kör olmak. Hayır bunu kabul edemem birlikte güldüklerimi yalnız ağlamaya terk edemem.
Biliyorum ki “Allah sabredenlerle beraberdir.”
Onlara tek teselli cümlem bu olacaktır. Bu saatten sonra artık ne benim kelimelerim onları ne ferahlatır ne de huzura kavuşturur. Onların sığınacağı tek bir dal vardır. Kırılmaz, tutunanı bırakmaz bir dal..
Şahit Lazım Değil
ihtiyacım yok bedenen bir şahide.
acılarım, sevincim, heyecanım…
‘nasıl eğlenmiştik değil mi anlatsana kardeşim’
‘ben de çok üzülmüştüm değil mi cancağızım’ diyerek yaslanmaya etten kemikten duvarlara.
şahidimdir titrek sesim, yaşlı gözüm, attıkça artçı depremler hissettiren kalbim.
yalansız şahitlerim…
ruhlar da üşür
sana yalanlar söyledim
kırlardan bahsettim, kuşlardan,
dili yarasına yapışık kalbimden
en çok kalbimden bahsederken yalandı
sen de en çok kalbime inanmıştın
çocukluğu mutlu masallar anlatırken
içimin karanlığını gülüşümle bastırdım
şu dünyanın boşluğunda düştüğüm bütün tenhalara
koşar adım giden yine bendim sevgilim
ruhu üşüyen bir beden giymişken üzerime
ellerime sabitlenmiş ellerin kelepçemdi oysa ki
sana yalanlar söyledim
huzursuzluğumu seninle tedavi edebilirim zannettim
sandım ki gülüşün ruhumla başa çıkar
zerremle yanıldım, zerremle bin kere
kendimle başa çıkmaya inandıramadım kendime
üstesinden benim bile gelemediğim hafızamı
nasıl silecektin sevgilim?
metafizik gamzelerin çukuruna gizlensem
içimin soğukluğundan nasıl koruyacaktın?
anlasaydın bana büyük ağıtlar gerek
anlasaydın dünya yanılgıdan ibaret
gittiğimiz her yeri kendinle telafi et
sana yalanlar söyledim
hayatımda bir defa
kazanacağımı zannettim
ben herkese yenildim
sana mı yenilmeyeceğim
affet!
HAZIR OLMAK
İstemek kaçmayı ya da kaybolmayı dünyadan.
Kayıp olunabilinir miydi kalabalıklar içinde?
Kaçabilir miydi insan kocaman ses yığınları arasından?
Kapatıp kulakları varılabilir mi mezarlık sessizliğine ya da yön tabelalarına inat kaybolabilir miydi insan, insan içinde!
Evet, kaybolmak bahsettiğim hem de evini ve kendini hiç bulamayan ,yıllarca kaybolduğunu bilmeden kaybolmaya çalışılan kayıp OLMAK bu.
Kaçmak hayattan Usein Bolt gibi rekorlar kıra kıra ama varamamak bitiş çizgisine…
Kaçmak ; insanlardan ,evlerden , arabalardan vs kendisini sana mecbur hissettiren her şeyden. Sadece onunla ,sana senden daha yakın olanla kalmak ve muhabbet etmek saatlerce.
Karanlıklar içinde ışık tutunca ona kendini görüp şaşırıp kalmak günlerce. Onu ne kadar ihmal ettiğini anlayıp pişmanlık duymak ve diz çöküp özür dilemek ondan.
Onun da seni aradığını öğrenince şüphelenmek ve oturup ‘ben miyim onu bulan yoksa o mu?’ diye düşünmek yıllarca.
Cesur olmak fazlasıyla ve kalkıp ayağa cevabın olmadığı olasılığını hesaba katarak ‘BİZ KİMİZ’ diye sormak ona. Korkmak cevaptan delicesine ve hazır olmak gerçek ile yüzleşmeye.
Yaşamak hayal kırıklığı cevaptan ve aramak sadece aramak cevabı. Cevabın aramak olduğuna inanmak ve çocuklar gibi teselli etmek kendini.
Ve hazır olmak iki şeye; belirsiz olan kesinliğe ve kaçınılmaz olan sona…
YAĞMUR DAMLALARINA İNAT
Yağmur yağsa mesela
Yürüsek yolun uzunluğuna yağmurun şiddetine aldırış etmeden
Haykırsak birbirimizi sevdiğimizi yağmur damlalarına inat
Islansak mesela
Bize bakan insanlara aldırış etmeden
Her zerremize kadar ıslansak yağmur damlalarına inat
El ele tutuşsak mesela
Dünümüze bugünümüze ve yarınımıza aldırış etmeden
Sahte ve çıkar düzeni ile kurulmuş ilişkilere inat
FAZLA BİLİNÇ
İki yüzlü yaşayacaksın. 12 yaşında başlayacak hayatla kavgan. Yendim, bu kavgayı kazandım diyeceksin aksine kaybetmiş olacaksın. İnsanlarla sorunun asla bitmeyecek. Seveceksin ama sevilmeyeceksin. Asla yapmam dediğin şeyi yapacaksın. Şüphe edeceksin. Her şeyden. O benim dostum diyeceksin, ilk o dostunu kaybedeceksin. Güveneceksin. Sonra bir daha asla güvenmeyeceğim diyeceksin. Anlamayacaksın ama anlaşılmayı bekleyeceksin. Sevmediğin bir insanın arkasından konuşup yüzüne güleceksin. İki yüzlü yaşayacaksın. Alışacaksın tüm olumsuzluklara. Ama fark edemeyeceksin o olumsuzluğun sen olduğunu. Bir şeyleri düzelten de kirleten de sen olacaksın.
Ayak uyduracaksın topluma. Popüler olan şeye doğru yöneleceksin. Nedir bu popülerlik sevdan? Hayatta kalma savaşın mı? Kendini tatmin etmek mi? Mutlu olmak mı? Sen mutlu olmazsın. Çünkü insansın. Yeryüzündeki en doyumsuz canlı…
Sana ve senin gibilere benzememek için elimden geleni yapıyorum. Ama sizin içinizde yaşamaktan yoruldum. Katlanamıyorum artık biliyor musun? Keşke her şeyin bu kadar farkında olmasaydım. Sizin gibi aptal olabilseydim. Bununla yaşamak gerçekten zor. Ne demiş Dostoyevski; fazla bilinç hastalıktır.
ANNELER YANILMAZ MÜEZZA
Ellerimin arasından düşüyor hengâmelerim. Yorgun göz kapaklarım kapanmaya ramak kala sürgün gibi dalıyor yarım yamalak uykulara. Soğuğu ile baş edemediğim bir şehri taşıyorum avuçlarımda. Birer birer düşüyor yanaklarımdan hüznün soluk renkli damlacıkları.
Kalbim dört nala koşan bir kır at gibi sanki. Çocuk yanlarıma turnalar yolluyorum ve “gitmeyin benden” diyorum.
Benim kalbimin arka bahçeleri talan, benim kalbim çiğ düşmüş bir ıslak toprak gibi.
İnsan geç kalmakla meşhur olmuş bir varlık değil mi? Müezza.
Müezza yine susuyor ve konuşmuyor benimle.
“Yoksa sende mi bıktın bu bezgin yalnızlıktan diyorum” ama susmayı tercih ediyor Müezza.
Zorlamıyorum, zaten kimseyi zorlamamak gerek değil mi? Geç öğrendim Müezza.
Kimseyi sevmek için zorlamamayı ve kimseye yetişmeye çabalamamayı inan ki çok geç öğrendim.
Mutfağa uğruyor uyuşuk bacaklarım ve dışarıda gümbür gümbür yağan yağmura, bir fincan sıcak çay ısmarlamaya karar veriyorum. Minik bir çaydanlığa doldurduğum suyu ateşin üzerine koyarken, içimden bir anlık geçen düşüncelere çarpık ve yorgun gülüşler savuruyorum.
Acaba neden çaydanlığı ateşin üzerine koydum demek yerine, ocağın üzerine koydum demiyor sevgili insanlık.
Sorduğum soruya aklımın odalarından koro halinde yanıtlar yankılanıyor. “Hayır ocak olur mu? Ocak yalnızca bir ay ismi, sonra dalga geçerler deme öyle” diyor içimden arsız bir ses.
Gri hırkamın düşen kolunu umarsızca yukarı çekerken, zaten diyorum zaten insan her şey ile dalga geçen bir varlık değil mi?
Benim kalbim çok ilkel Müezza. Bir türlü eğitemedim ki, bak yaşımda ömrümün baharında hala. Geç kalmış sayılmam oysa ki. Zaten herkes bir şeylere ve bir yerlere geç kalmıyor mu ki? Neyse Müezza bir başka bahara belki eğitebilirim kalbimi. Aslında ilkel bir kalbin değerini bilmiyorlar Müezza. Ben sevince göz pınarlarım dolu dolu seviyormuşum ve kalbim begonviller açarak bodrum sokaklarına komşu oluyormuş öyle diyor annem. Yanılmıyordur değil mi? Anneler hiç yanılmaz ki Müezza.
Kalbim ilkel olduğu için sevmelerimde yobaz bir sancıdan pay alıyormuş,
bunu da kaybettiğim zaman fısıldadı kulağıma usulca.
Acaba zaman da annem gibi hiç yanılmıyor mudur? Bence zaman da tıpkı anneler gibi yanılmıyordur Müezza. Zaten bir anneler birde zaman hiç yanılgıya uğratmıyormuş sevgili insanlığı.
Elimde sıcak bir çayla eskimeye yüz tutmuş yeşil koltuğuma külçe gibi düşerken, aklım yine geçen hafta sipariş ettiğim kitaplara gidiyor. İçimden nasıl kızıyorum bir bilsen Müezza.
Anneler ve zaman yanıltmıyor iken, bence postacılar çok güzel yanılgıya uğratıyor insanları.
Elimde geçen ayın dergisi, kalbimde yalnızlığın kekremsi tadı, gökyüzünden düşüp cama çarpan yağmur damlalarına fısıldıyorum umutlarımı.
Biliyor musun? Müezza, oturduğum bu yüzü solmuş yeşil koltuk gibi benimde solmuş gözlerimin yeşili. Sabah yüzümü çevirdiğim ayna öyle söyledi.
Solsun Müezza, solan yalnızca gözlerimin yeşili olsun ve birde şu yeşil koltuklarımın yüzleri.
Ama kalbi solmasın insanın, çünkü “solan bir kalp sonbahardan payını alan yapraklar gibi oluyormuş” öyle diyordu geçen gün radyo programında ki nahif sesli konuk.
Caddeden yükselen araba seslerini duyuyor musun? sende benim gibi. İnsanlar sürekli bir yere yetişmeye çalışıyor. Peki bu kadar yetişme çabasında olan insan varken, neden herkes bir birine geç kalıyor Müezza.
İnsan insana yetişemiyor, insan kendine de yetişemiyor Müezza.
Bende yetişemiyorum ki, küçükken annemin benden sakladığı şekerlere bile daha kolay yetişiyordum oysa ki. Şimdi elimin altında olan şeylere bile yetişemiyorum Müezza.
Gün bitiyor bak, çekiliyor pencerelerimin kıyılarından. İnsan güne bile yetişemiyor be Müezza.
Odamın duvarlarında annemin yorgun sesleri;
“hadi eve gel akşam oldu” diyor, bense hâlâ oyun oynama taraftarı.
Sanki eve girsem bezgin çocukluğumun büyümesinden korkuyorum. Ah! Müezza, benim içimde büyümek istemeyen bir kız çocuğu yaşıyor ve o büyümek istemeyen bezgin çocukluğum hâlâ el ele tutuşup kutu kutu pense oynamak istiyor. Ama anneler yanılmaz Müezza, büyümek istemeyen çocukluğum yanılır ama anneler yanılmaz…
Soğuyan parmaklarımı hırkamın içerisine saklıyorum. İnsan soğumuş ellerini hırkasına saklayabiliyor da, acı yanlarını gizleyemiyor Müezza.
İnsan, benzi solmuş yüzünü saklayabiliyor ama yeşili solmuş gözlerini saklayamıyor.
Annemin dediği gibi ben sevince göz pınarlarım dolu dolu seviyorum. Ben sevince begonvillere komşu olu veriyorum.
Bilirsin Müezza, her şey yanılır ama anneler ve zaman asla…
“Yazının hakları korunmaktadır.”
Sabah
Yine sabah olmuş
Odam biraz soğuk
Camımda buğu var biraz
Ve yağmurun izleri
Gözlerimi ovuşturuyorum
Masamın üstünde akşamdan kalma kahve bardağı
Kahve severim ben
Yalnızlıktır çünkü kahve
Düşünmektir
En basitinden kitap okumaktır
Kitap da severim ben
Sahafları,kokularını içime çeke çeke dolaşırım
Neyse,ne diyorduk?
Yine sabah olmuş
Yalnızlığımla kalkıyorum yataktan
Tutuyor elimden,banyoya götürüyor
Aynadaki kızın saçı başı dağınık
Gözleri mahmurlu biraz
İki diş fırçası önünde;
Biri kızın,biri yalnızlığın
Yüzünü yıkıyor kız
Gözyaşlarının aktığını hissettirmeden kendine
Yine sabah olmuş işte
Aynı telaş başlamış yine
Aynı insanlar
Aynı gürültü
Aynı şehir
Aynı ümitsizlikler
Ve aynı mutsuzluklar…
Aynadaki kızı bırakıp mutfağa geçiyorum
Bir kahve koyuyorum
Yine
Kadehimi de yalnızlığa
Ve bir gün doğacak olan güneşin şerefine kaldırıyorum…
YAŞIYORSUN.
Modernize insanın büyük eksikliği içinde vakit geçirmekten, salise çürütmekten başka ne yapıyoruz yaşayarak? Yalnızlığımızı kendi iç kabuğumuzda eritip tütsülemek kadar boşluktayız aslında. Kalabalık etrafımızda iç dünyamıza aldığımız nadir şahıslara açılan sınırlı penceremizden yüreğimize su serpilmesine olanaklar sağlıyoruz. Anlamlandıramadığımız meseleler arasında boğuşup çoğu zaman yenilmek üzerine kurulu hayatımızı daha özel kılma çabasındayız. Sınırlı yaşıyoruz. Hudutlarını keskin çizgilerle oluşturduğumuz çevremizde anlaşılmak, çözülmek istiyoruz. Kendi kavgamızı kendimiz oluşturmaktan bıkmıyoruz. Yaşamak uğruna elimizde ki tüm vakti harcıyoruz.
Ön yargılarımızda nefessiz kalıyoruz. İlerlemeden durmanın daha verimli olacağını kararlaştırıyoruz. Doğrusu yaşamı sekanslarında yıpratıyoruz. Bırakın sevmediğiniz şeyleri ön izlemlerinde vakit kaybetmeyi. Yalnızlığınızla boğulmak yerine yalnızlığınıza ait kavramlar üretin. Kafanızda ki gökyüzünü kara bulutlara teslim etmeyin. Tarihe yazılmayacak derecede boşa yaşıyorum, yaşıyorsun, yaşıyoruz. Susmanın anlamsız tarifine giriyoruz çoğu vakit. Umursamaz çabalara engel olamamak büyük kayıplarımızdan. Sosyalleşmek adına mekan mekan gezmek büyük fantezilerimizden. İki kelimeyi bir araya getiremeyen insanların düşüncesiz konularına dinleyici oluyoruz. Sahte suratlara gülmek gibi kötü huylara kurban ediyoruz yaşamımızı. İnanması zor olan fikirleri kabul etmenin hüznünü derin hissediyoruz. Fikrimize uygun fikir gönlümüze uygun gönül bulmayı uzaklarda arıyoruz. Buluyoruz, yazmıyor konuşmuyor sadece izliyoruz. Sevmenin zor olduğu toplumda sevmek kadar kolay olan fiili yaşamanın acısını çekiyoruz. Neden seviyoruz peki? Anlıyor musun gerçekten? Neyi, neden ve ne kadar önemsediğini? Hayatında ki değer kaydını gözden geçiriyor musun? Sık sık. Yaşamak kadar zor olan bir algıyı sürdürüyorsun. Saliselerden taşıp saniyelere oradan dakikalar ve saatlere ilerliyorsun. İstemsizce günler, aylar, yıllar eskitiyorsun. Güzel şeyler yapıyorsun. Yaşıyorsun.

















