Edebiyat

Mavi

Bir balık varmış.Gözleri küçük,yüzgeçleri uzun.Rengi gri,kalbi ise hisli.Belki çok da onun isteği değilken okyanusun içine düşmüş.Çeşitli canlıların yanında kalmış.Görkemli suların hazinesiyle geçinirken bir zamanlar gittikçe derinlere dalmaya başlamış.Güneş ışıklarını görmeyene,şehir seslerini duymayana dek uzaklaşmış.Hızlı ilerleyişi onu adeta özgür kılmış.Zeminlere her inişinde /bir şeylerden/ kaçabilmek onu oldukça rahatlatmış.Sanki suyun dibini hedef alışı,kendi derinliğine yansımaymış.Seslerden,sözlerden,gördüklerinden ve hatta bazı dokunduklarından ayrılışı ona kutlamaymış.Gittikçe karanlıklaşmış yolculuğu.Duyduğu her bir tını azalmış.Bir süre sonra kendisiyle baş başa kalmış.Düşünmüş.Sessizliklere yol almış.Kendi başına mutlu olabilmeyi sevmiş.Uzaklarda ve kimsesiz.Hareketleri fazlasıyla yavaşlamış.Hayaller kurmuş.Aşağılara inebilmenin güzelliğini kavramış.Derinlere.Yüreğine.Onun denizine.Kimsenin kötülüğüne şahit olmadan,zorunluluklara katlanmadan yaşam geçirmiş uzun süre.Aşağıda olmak çok zormuş ancak onun için tarif edilemeyecek kadar değerli..Sonra sıkılmış.Hep yalnız kalamazmış.Zamanı gelince geri dönmüş.İnişinden daha sakin,daha olgun ve belki daha isteksiz çıkmış.Ama mecburmuş.Diğerleriyle konuşmuş.Yeni balıklar tanımış.Daha rahat yüzebilmiş fakat hiç derinlerdeki kadar huzurlu olamamış.Bu yüzdendir ki yeri geldikçe yüzüp kaçmayı özledikçe aşağılara inmiş.İndikçe mutlu kalmış.Derinlere.En derinlere.

Sessizlik uğruna

  • Hayatının en önemli kararını verdiğini kendisi de bilmiyordu belki de yüreğinden gelen, boğuk,uyarıcı seslere güveniyordu. Tek istediği hayattan,  hayatın karmaşasından uzaklaşmaktı. Onun için gitmenin kısa bir yolu da vardı.Bu dünyadan çok çok uzağa,ölüme…

İkrâr ve niyâz

Zihnim yarım kalmış cümleler ambarı.

Hırkamın cebi yarıda bırakılmış yazıların olduğu kağıtlarla dolu.

Kalbimse yarım kalmış bir hikaye.

Avuçlarım da yarım bir hüzün taşıyorum, yarım bir tebessüm.

Gözlerim de yarım bir hayret, yarım bir uzaklara dalış.

Ayaklarım da yarım bir gitmek, yarım bir kalış.

Yolum da yarım bir yokuş, yarım bir varış.

Merdivenimde yarım bir basamak, sonrasında hep yeniden başlayış.

Rabbim ilham et kalbime, yada güzel bir rüya göster.

Hesaba katmadan riyalarımı.

Ne vakit tamamlanır bu yarımlar.

Avucumda kalmış yarım bir hüzün,

yarım tebessümle kim benimle yola revân olur.

Bana söyle.

Bileyim her kışın bir baharı,

Her gecenin bir nehârı var.

Kalben bileyim istiyorum, Nebi İbrahim gibi.

Yoksa ben ilkiyim inananların,

hamdolsun ki

her imtihanın bir güzel ateşi var, hamlıktan kurtaran beni.

Teslim olamadım İbrahim (a.s) gibi.

Affet.

Lakin nefsimin boğazına bıçak dayamışlığım var.

Bana göster.

Aynı yolda yürüyenlerin aynı yere varabileceğine.

Beni yeniden inandır.

Yollara, yol arkadaşlığına.

Yolların bir yere vardığına.

Affet.

Yarım bir kul.

Tam bir hüzünüm.

Kulluğum sayıyor yerinde ama,

Kederim koşar adım.

Rabbim buldur kalbime yada öğret.

Yeni kelimeler, yarıda kalmayan.

Adem Peygamber’e öğrettiğin gibi.

Göster, bildir, söyle, inandır.

Zira kalbimi bilen bir tek sensin.

Rahmet et,

İçinde bin hüzünle,

Kırık, dökük bir halde huzuruna gelmesin…

Perde-I

Bir şehir olmak isterdim
İnsanların şiire döktüğü bir şehir
Işıkları deniz aşırı olanlardan
Sesi öte beriye yansımayan
Sokağın baş ucuna oturmuş bir kızın bakışlarından
Başında kadeh kaldırılan masalara kıvrılarak giden
Ya geçen ömüre
Ya unutulması imkansız gülüşlere
Ya da adı konmamış sahipsiz duygulara
Bir şehir olmak isterdim
Kumsalına oturup izleyebileceğim
Yanımda beyefendi bir kurt köpeğiyle
Bir ten temasına sığınıp
Notası eksik yazılmış şarkılardan kaçarak
Gözleri ateşlenmemiş çocuklar gibi
Bir şehir olmak isterdim
Hayali karakterlerle içimdeki
Yazarı bilinmeyen oyunları oynamak
Kumsaldakileri düşünmeden
Ve
Perde.

TIP

yorgunluğun dudakları hep kapalı
her gözyaşına bir kelime çalıyor hayat
için çığlık çığlığa olsa da hissetmekten ötesi yok
geçen hayat, duygular değil
gözlere gece inmiş bir kere
mutluluğu kepçe ile dağıtıyorlar bugünlerde
elinde tası olmayandan
tası uzatacak insanı olmayana kadar
herkes bilir, mutluluk bir yaşam tarzıdır
mutsuzluk ise yaşayamama
ayakların yara içindeyken yürüme sanatı
satır aralarında geceyi beklemek
noktası gecikmiş bir şiir,
sevgilerde.

Bahar

Öyle bir haldesin ki bende

Öyle içime işlemişsin ki

Yüreğime batsa da

Koparıp atamıyorum seni

Tüm anlarınla, hayallerinle, ümitlerinle

Ve ümit etmediklerinle

Pişmanlıkların ve sevinçlerinle

Kazınmışsın aklıma, kalbime…

Tenin tenim, sesin sesim,

Gözlerin gözlerim,

Ve adın kelimelerim…

Öyle bir rüya ki bu

Uyumama gerek kalmadan yaşıyorum

Yaşıyor ve seviyorum

Seni, sensizliği, özlemini…

Dedim ya, öyle içimdesin ki

Gittiğim yerler sen

Geldiğim yollar sen

Zaman sen, hayat sen,

İnsanlar sen, kokular sen

Benim hayatım,

Yalnızca sen…

PEŞÎMÂN(پشيمان)

Gün olup devran dönüyor pişman oluyorum yaptıklarımdan, dediklerimden. Yaşıyorum elbette eksiğiyle gediğiyle. Ama gün aydığında, yaptıklarımdan pişman olduğumda gönül bahçemde bir çiçeğin yaprağını kurutuyorum. Oysa ki yaşadıklarımdan öğrenecek çok şeyim olduğunu bilsem o yaprağı yeşertmek için canla başla çalışırım. Her ne kadar biiyorum desem de bilmiyorum. Olur da radyoda bir şarkıya denk gelsem, bir ses işitsem, bir isim çalsa kucağıma dönüp bakıyorum ömür çuvalımdaki mazîme. Âh, diyorum. Sen şuncacık hâlinle çuvalına neleri, kimleri sığdırmışsın. Gün geliyor kalbimin güzelliğinden bahsediliyor, gün geliyor olaylara farklı bakış açısından yaklaşıyorum diye pragmatist, kalpsiz biri olarak adlandırılıyorum. Kimse kalpsiz değil güzel insan. Kimsenin de kalbi taştan değil. Sen, öyle adlandırdıklarını bir de kalplerine dokunan şiirleri okurken, şarkıları dinlerken gör.
İnsanız elbette; pişman oluyoruz dediklerimizden, hayatımıza aldığımız kişilerden dolayı. Herkes pişman. Yeri geliyor insan 3-4 yıl evvel mutluluğuna engel olacağı düşüncesiyle kötü sözler sarfediyor karşısındakine, yeri geliyor ailem gibi dediklerini hayatının merkezine katıp onun hatalarından dolayı kendine kızıyorsun. Keşke hiç tanımasaydım, hiç hayatımın merkezine almasaydım, diye. Ne oluyor peki? Bizler pişman olduğumuzla mı kalıyoruz güzel insan?-Hayır.
Ne oluyor, sorusunu içinden senin de dediğini duyar gibiyim güzel insan. Pişman olmakla kalmıyoruz elbette. Kimisi 3-4 yılı aldırmadan pişmanlığını kabul edip geri dönüyor, kimisi de pişmanlıktan yoksunluğuyla kalıyor. Kalp taş değildir, demiştim ilk paragrafta. İki tarafın da kalbi taş değil. Ne pişman olanın ne de karşısındakinin. Peki karşısındaki insanın kalbi taş değil diye yaptıklarından pişman olan insanları affetmeli mi? Benim “pragmatist, kalpsiz” bakış açım içten içe “hayır” cevabını veriyor. Diyor ki iç sesim:
Sevgili kendim;
Sen herkesi bembeyaz bir bulut gibi görüyorsun. O güzel kalbine, kalbini hak etmeyenleri alıyorsun ve onlara en güzel çiçeklerini sunuyorsun. Onlar ise kocaman demetin içinde minicik dikene takılıp kalıyorlar. Bahçıvanı olduğun gönlün hüzün kaplamıyor mu? Sen gönlündeki çiçekleri hak etmeyenlere sunmaya devam mı edeceksin? O çiçeklerin temiz kalplerle sulanması gerekmez mi? Bırak hak etmeyenler sözleriyle kurutmaya çalışsınlar bahçeni. Sen daima toprağını temiz tut, daima toprağını hak edecek tohumlar biriktir hayatında. İşte o zaman birkaç kuru yaprak pişmanlığın olsa da hayatında, yeni tohumlar ve güzel insanların sözleriyle sulanan bahçen örter o kuru dalların üstünü.
Yazımı bir beyit ve türkü ile bitirmek isterim;
“Her kim cihâna geldi peşîmân olur gider
Kim derd ile gelür ise dermân alur gider”
-Kemâl Ümmî

“Anlatamam derdimi dertsiz insana
Derd çekmeyen dert kıymetin bilemez
Derdim bana dermân imiş bilmedim
Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz

Gülü yetiştirir dikenli çalı
Arı her çiçekten yapıyor balı
Kişi sabır ile bulur kemâli
Sabretmeyen maksûdunu bulamaz”
-Âşık Veysel Şatıroğlu
Türkü bağlantısı : https://www.youtube.com/watch?v=r9GqnsUeP2g

Sustum

Yağmur yağınca sevda bulutlu birgün gelir aklıma.
Karşımda oturmuştu, iklim dışı olmasına rağmen gözyaşları dinmiyor, ayrılığı anlatıyordu.
Oysa gönlüm, ilkbahardı.
Sevgi tohumları filizlenmiş çiçeklerim tomurcuk açıyordu…
Oysa ona söyleyemezdim gönlümde onun adını taşıyan bir gül bahçesi olduğunu.
Ağzından dökülenler, onun için açan çiçekleri bir bir kurutuyordu…
Sustum.
Sözlerini bitirip ayağa kalktı…
Sustum.
Çekti gitti…
Sustum.
Anlamadı niye sustuğumu.
O konuşurken binlerce gülün dikeni yüreğime batıyordu.
Bilse o acıyla susmanın mümkün olmadığını, belki gitmekten vazgeçerdi…
Sustum.
Çünkü gitmesi gerekiyordu.
Kuruttuğu gülleri ona veremezdim.

Yalnızlık

Yağmur yağmakta dışarıda

Ben, bir başıma pencere kenarındayım

Elimde bir fincan kahve

Yalnızlığımla dertleşiyorum…

‘Boşver’ diyor bana

Gelir geçer her şey,

Kimseye kalmaz ya bu dünya.

Oysa sen, bu hayattan kalansın bana

Yazıyorum camın buğusuna ismini

Beş harf, tek kelime

Dünya.

Benim Dünya’m, evrenim, her şeyim

Geçmişim, geleceğim, şimdim…

Giderken paramparça bir ruh bıraktın bana

Avucumun içinde kalbim

Zorunda olduğu için yaşamakta

Zorunda olduğu için nefes almakta

Zorunda olduğu için,hala ve hala avuçlarımda…

Şimdi,yağmurun sesi duyulmakta

Önümde dumanı tüten bir kahve var fincanda

Ellerimde kalbim

Duruyorum, hiçliğin tam ortasında…

Bu Şiir Sana Yazılmadı

I.
Nereden geldiğini bilmediğim bir şiire
Seni yazacağımı bilmezdim
Bizimki bir başka
-tutku, şehvet, çocukluk
Gözyaşlarımın hepsi tükendi
Sana verebileceğim sadece çürümüş ruhum
Birinin sana sarıldığını düşünmek bile
Zehrimi içine akıtma isteğimi artırıyor
Ve ağlıyorum
Gözyaşlarım tükenmesine rağmen
Yok, hayır
Aslında bizimki bir başka değil
Seni tanıdığıma eminim
-tutku, şehvet, çocukluk
Aynalardan yansıyan gözlerden daha fazla tanıdığıma
Yemin ederim
Ve yine ağlıyorum
Yağmurlar tükenmesine rağmen
Tek istediğim sende kaybolmak
Söyle bana, böyle uzak böyle yanarken
Sana nasıl dokunabilirim?
Yalvarırım söyle
Bu çirkinlikte bir ceset gibi yaşarken
Araf’ta nasıl ölebilirim?

II.
Cenneti yaşarken
Tenindeki cehennemi merak ediyorum
Keşfedilmemiş o kadar çok şey var ki
Olamayacağımızı bile bile
Kendimi Araf’a hapsediyorum
Yemin ederim dudağındaki zembereği
Düşünmeden on binlerce kez öperim
Ne çok yanıyor içim
Hayat böyle bir şey miydi?
Gözün gözüme değmeden
Bana bunu nasıl yaptın bilmiyorum
Her parçam senden nefret ediyor ve
Her parçam sana sarılmak için koşuyor
Islak ve sıcak doğuşumuza
Fısıldıyorum
Biz henüz ölmedik

DOST İSTERSEN ”ALLAH” YETER

Ne çok insan giriyor yaşamımız boyunca hayatımıza..

Kaç tanesi tanıdığımız gibi kalabiliyor yada istediğimiz müddetçe duruyorlar yanımızda.Kaç tanesi şaşırtıyor bizi yaptıklarıyla. En sevdiklerinden en büyük darbeleri yerken,asla güvenemem dediklerini yanında bulmuyormusun?
Sevdiğim,ömrümü adarım diyenlere canını feda ederken, ufacık tökezlemende karşında ilk onlar olmuyor mu? Kime güveneceğini kestiremiyor ki insan..Gölgene bile güvenmeyeceksin denilen bu hayatta neden anlam yüklemeye çalışıyoruz insanlara bu kadar .Bize,bizden başkası lazım değilken.

Benliğini oluşturmak için kimseye ihtiyacın yok senin. Sen,seni var eden kimliğinle varsın. Bırak kimseye bel bağlama.
Can Yücel’in dediği gibi ;”Bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne, o olmazsa yaşayamam demeyeceksin, demeyeceksin işte.Yaşarsın çünkü .. ” çıkarma bu satırları aklından. Kimse iyi gelmeyecek sana . Sadece sen izin verdiğin müddetçe olsunlar hayatında. Gidenler gitmek istedikleri yere ,kalanlar seninle olmak istedikleri müddetçe olsunlar yanında.Yarınının garantisi yokken neden bağlanacaksın insanlara bu kadar . Daha fazla nasıl canın yanar, nasıl kırılırsın en ince yerinden, bu mu görmek istediğin?

O halde devam ..

Ama sıkıntılarını kimseye açmadığın sürece ,sokmadıkça soluna, göstermedikçe yaralarını, kendine yara bandı olarak insanları seçmedikçe kimse üzemez seni, bunu da aklından çıkartma!

Çok mu dost istiyorsun kendine ,o zaman aç ellerini semaya ,dök içinden geçenleri gözyaşlarınla sulayarak. Allah’tan ala dost mu var insana. Ağla, yalvar, yakar, derdini söyle ,dileğini söyle. Ne kimseden duyarsın onları bir daha, ne medet umarsın ondan başkasından,ne de O’nun kadar kimse yardım edebilir sana. Bir ödül gibi değil mi insana, Rabbi ile arasında olanların özel oluşu. O halde en samimi onunla konuş, anlat içinden geçenleri. Sonunda nasıl ferahladığını göreceksin.

En samimi anları orada yaşarsın,en güvenilir dakikalarını . En güvendiğin insandan bile hep bir şüphen olurken ,ömrün boyunca Rabbinle senin arandakini duymazsın kimseden inan . Ve kimse anlamadan, sen bile farkına varmadan bütün dertlerine çözüm bulursun bir anda . İnsanların yönlendirmeleri gibi çıkar uğruna da olmaz yanında. Şer bildiklerini hayra çevirir de öyle koyar önüne . Sana kötülük dokunmasın diye yıkar önündeki engelleri tek tek ,sen bile anlamadan. Gerçek dostunu Rabbin bildiğin müddetçe kimse giremez aranıza . O halde ne bekliyorsun daha .. Bak seccaden orada. Bir adım da sen at ve başla içindekileri anlatmaya..

Unutma ALLAH Azze ve Celle ..

Hande ARSLAN
instagram: @meftunn.biri

AKŞAM ÜSTLERİ HEP GENCİZ

Kalbime bir yerden daha çentik atarken zaman ben hüznümü yüzümde ki yağlı urganlara asıyorum.
Acı ıslık gibi tüterken içimizde bir kez daha asılıyoruz hayata ve kavruluyoruz oradan oraya savrulan ayrık otları gibi, gölgesi düşüyor yaşamak denen hengamenin izleri avuçlarımızdan yüzümüzün karanlık kuytularına.
Akşam üstlerini topluyorum akrebin yelkovana değdiği yerden ve diyorum ki akşam üstleri bir avuntudur, hüznün o sersem kekremsi burukluğudur içimizde dolup taşan.
Dönüp bir daha yoklarken zamanı, güneşin battığı yerden sesleniyorum kızıllığı hüküm giymiş şehirlere.
“Hey duyun kulak verin bana! Bir sır vereceğim siz yamalı acıların asıldığı bu beton yığınlarına.
Duydunuz mu? İçimden kopan koca bir umursamazlık nehrinin su seslerini.
Hey! sevgili insanlık duy beni, açta kulaklarını dinle ruhumdan sızan sesleri; acının hırka giydiği insanlık, akşam üstleri ne boş bir avuntudur ki hep genciz, içimizde bunayan ve huzursuzluğun bastonlarının çıkardığı tok sese tezat düşen bir serzenişle, akşam üstleri ki biz hep genciz.”
Ruhumda çocukluğunun taş bebeklerine ninni söyleyen o sarı saçlı kızın mırıldanışları yankılanırken harlanan acılarımı asıyorum annemden kalan sızı iplerine demiri paslanmış mandallarla.
Hüzün içimde bir bumerang gibi sürekli tekrar ediyor ve ben hüznüme çiçek kokulu nevresimler bağışlayıp saçları dağılmış yalnızlıklarımı bir yarayı okşar gibi okşayıp misafir ediyorum.
Acı sürekli kendini doğurup yeni bir acıya gebe kalırken, içimden bir kumaşın yanık kokusu gibi koku salıyor kalbimin yanık izleri.
Gece her şeyi ikiye katlama hünerini sunarken insanlığın yaralı yanlarına, gökte ki salınan ay kadar beyaz bir teni komşu ediyor odamın eski duvarında ki islenmiş bir kırık ayna.
Sineme ağır gelen sözler ve omuzlarımı düşüren yüklerin ağırlığından beli bükülüyor yaşam denen savaşımın.
İçimizde tarifini yapamadığımız huzursuzlukları geceden sabaha yolcu ederken söyleyemediğimiz kelimelerin her harfi adedince yoğruluyoruz bir çıkmazın ortasında.
Elimizi uzattığımızda dibe batmaya yüz tutmuş zaman dehlizinden kurtulmak isterken, siliniyor ömrümüzün kara parçaları, eski bir mürekkebin kağıttan silindiği gibi usulca.
İçimde bir annenin yaramazlık yapan çocuğuna verdiği nasihatlerin kırıntıları kol gezerken bir kez daha yüzümü zamana ısmarlayıp yorgunluklarımı düşmeye ramak kalmış göz kapaklarıma uğurluyorum.
Ben zamanın bizleri eskittiği o tozlu yoldan geçen bir yolcuyum sanki ve geçtiğim yollar tenimde dikenli bir gül rayihası bırakıyor.
Koca bir “ah” salınırken renksiz dudaklarımdan,yeşili maviye çalan gözlerimin derinliklerinden içimde tütsülenmiş yaraların rengarenk kabukları düşüp toprağın bağrına karışıyor.
Hırsımı çıkaramadığım her geçen güne yarım ağız bir gülüş sunarken, ömrümün takvim yaprakları düşüyor ağaçların dallarından düşen sararmış yapraklar gibi.
Yine de diyorum; zamanın bizi eskitmesine tezat düşen gündüzleri,diz kapakları tutmayan ömrümüze baston yapıp, akşam üstleri ne kadar da genciz değil mi?

Yazının tüm hakları korunmaktadır.