Alamazdım üstüme
Yazılmış olanı
“İş olsun diye!”
Yalandı, hepsi yalan.
Üstüme şiir yazılmadı
Ve ben de
Farkındaydım güzel olmadığımın,
Bir şiirin
Bahanesi olacak kadar
•Gökçe Garîbe COŞKUN•
Edebiyat
TREVANIAN – KATYA’NIN YAZI
Gerçek adı Rodney William Whitaker olan Trevanian, romanlarında takma ad olarak bu ismi kullanmaktadır. Herkes tarafından Trevanian olarak bilinir ve kullanılır.
Bir zamanlar kendisini ve hayatını sır gibi saklayan yazar, hayatının sonuna doğru İnci Sokağı adlı otobiyografik romanını okuyucularıyla buluşturmuştur.
Ben Trevanian’ı 2 sene önce Şibumi adlı romanıyla tanıdım ve o zaman yazara hayran kaldım. Şibumi ise yazarın tüm dünyada satış rekorları kırmış olan çok başarılı bir eseri. Yani okumayanlara şiddetle tavsiye ediyorum.
Katya’nın Yazı’na gelecek olursak; kitapta genç bir doktor ve kasabada yaşadıkları yer alıyor. Kitabın adından da anlayacağınız üzere, bu genç doktorumuz Katya’ya aşık oluyor. Kitap her ne kadar adına baktığımızda bir aşk romanı havası verse de sıra dışı olay örgüsüyle alışageldiğimiz aşk romanlarından çok farklı. Özellikle yazarın betimlemeleri çok kuvvetliydi. Öyle ki; rüzgarı teninizde hissediyorsunuz, kokuları alıyorsunuz, kalabalığın için de siz de dans ediyorsunuz okurken satırları… Şibumi ile hayran kaldığım yazara, bu kitap ile hayranlığım katbekat arttı diyebilirim. Sayfaları çevirdikçe değişen olay örgüsü ile yazar sürekli sizi şaşırtıp dinç tutmayı başarıyor. Kurduğu cümleler de cabası… Okurken bir çok yerin altını çizdim. Bu harika yazarla tanışmayanları hemen okumaya davet ediyorum. Asla pişman olmayacaksınız.
Kitaplarla, sevgiyle kalın. 💛
Belki*
Belki birisini büsbütün anlamış olmak, kalbinin sırlı perdesini kaldırıp içerilere dalmak ve onun düşüncelerinde çıktığın gezintini sekteye uğratmadan şeffaf duygularına yol almak çok zor.Ya da kederini sana tattırmış bir yüreğin derdine derman bulmak epey güç.Ancak çözümü tanımlanmamış dertlerin yarım kalan ifadelerinden sıyrılıp kolaylıkla sırt çeviremeyiz sözü bitmemiş kimselere.Bir el uzatıyor olmak,karşındakine içten dokunuşla gerçek ve o çileyi /kendinin/ edinmek,aradaki güçlü bağın taze kalışına gayret.Sözü edilen acıyı sahiplenmek ve onu dualarla besleyip sabır takvimine iliştirmek;bencilliğini öldürüşünle gülleri getirecek.
BİR GARİP BENLİK
Kendini anlaması ve anlatması en zor olanı.Bir savaşçı mıyım gerçekten?Ruhumun çok hassas ve kırılgan olduğunu bilmeme rağmen güçlü olduğumu düşünürdüm.Çünkü insanın verdiği en büyük mücadele kendi içindedir ve kendiyle olanıdır.Şüphesiz bu çağın insanı değilim.Her şeyin daha sade,daha içten olduğu bir asırda geçmeliydi ömrüm.Ahşap 3 katlı bir eski zaman evinde yaşamalıydım.Pencerelerimiz giyotin olmalı ve baktığımda arnavut kaldırımlı taş sokağı görmeliydim.Dışarıdan çocuk sesleri gelirken evin içinde günlük yaşamın tatlı telaşı olmalıydı.Sonra mahalleden çok sevdiğim arkadaşlarım bize gelip şiirden edebiyata,mimariden sanata kadar güzel bir muhabbettin içinde zamanın nasıl geçtiğini anlayamamalıydık.Çünkü o zamanlarda öyleydi.Mahallede demek aile demekti.Ortak bir yaşam,kültür ve en önemlisi gönül bağıydı.Bu sebepten kalabalık rahatsızlık değil neşe kaynağıydı.İnsan beraber büyüdüğü insanları nasıl kalabalık olarak görebilirdi ki?Bugün ben neysem hayatıma giren her insanın izi olmalıydı muhakkak.(Gönlümüzde izler bırakan güzel insanlara selam olsun)
Şanslıysam belki bir dergide editör ve yazar olurdum.Baskıdan çıkan ilk dergiyi ellerime aldığımda bir annenin çocuğunu ilk kucağına alışındaki sevinç ve hüznü duymalıydım.Günümü ne yapayacağımı bilemeyerek değil yapacaklarımı nasıl yetiştireceğimi düşünerek geçirmeliydim.Bir yandan bir mimar olarak mesleği icra etmeli diğer yandan gönlümün ve ruhumun en naif köşelerindeki hislerimi ortaya çıkaran işlerle meşgul olmalıydım.Beni ben yapacak şeylerle ilgilenmeli her gün bir parça daha kendim olmaya yaklaşmalıydım.
Sahi biz kendimizde ne kadarız ki?Hangimiz tam olarak kendi olarak yaşamanı sürdürebiliyor?Cevapsız belki de cevap verilmeye korkulan sorular birikse de ben bir savaşçıyım.Bu çağda bu insanlar arasında yaşarken bile hayatıma giren insanlar benim için önemlidir.En çok bu yüzden yara alıyor olsam da her şeye rağmen bir şeylere tutunmaya çalışıyor ruhum.Evet iyimser biri değilim belki fazla gerçekçi de diyebilirsiniz ama hala içimde umudu taşıyacak kadar SAVAŞÇIYIM.Daha az üzülmek için şunu kabul etmeliyim ki hayatımıza giren herkesi kendimiz seçemiyoruz.Hayatımıza giren herkes saygıyı hak eder ama herkes önemli değildir ve sevgi herkese verilmez.
Ağır Acı
Ben ateşi vücudumda bastırırım,
Serkeş başım aşkı şerare bildi,
Kızgın demirler, ocaklar bekliyor,
Hafif bir âh sesiyle kalbim tekliyor,
Güzel kamer sönünce beni sitare bildi…
Ağrılar tuttu beni,
Kendimi dinç bulmadım…
Akşam gelir, cam kararır,
Gurbet, hasreti tattırır…
Gün ayıldı ben uykuda,
Gülüm şu yüzünü yuda,
Kelam edecek saat ver…
Hasretim dindi desem yalan küllümen…
Yegane yaşam kaynağımız mutluluk
Mutluluk denilen şey aslında hayatımızı güzel bir şekilde geçirmek için gerekli olan bir olgudur. Hayatı bir şekilde yaşayıp geçirirsiniz. Ama önemli olan hayattan zevk alarak yaşamak. İşte bu noktada mutluluğa ihtiyacımız var bir nebze de olsa. Bazı insanlar en ufak şeylerde bile mutlu olmayı başarabiliyor ama bazıları da zoru oynayarak mutluluğa direniyorlar adeta. Bu durumda en ufak şeylerden mutlu olan insanlar , mutluluğa direnenleri tekrar yaşamdan zevk almaları için desteklemeleri, güçlendirmeleri gerekir. Mesela onlarla sürekli vakit geçirmeleri kendi mutluluklarının diğerlerine bulaşmasını sağlayabilir. Neden olmasın ki.. Benim düşüncem mutluluk paylaştıkça çoğalır yönünde.
Mesela aşkı ele alalım. Aşk, tek taraflı olunca acı çekmek kaçınılmaz oluyor. Bir taraf hep üzülüyor. Ama karşılıklı olursa iki tarafta mutlu olurlar ve birbirleriyle bu mutluluğu paylaşarak sevgilerini daha da güçlendirler. Bu yüzden mutluluk paylaştıkça çoğalır.
Günün mottosu; mutluluk denilen şey hayatınız bir parçası olsun ve bu parçayı paylaşmaktan korkmayın. Paylaşmak iyileştirir.
Truman Capote – Soğukkanlılıkla
Truman Capote / Soğukkanlılıkla
Bazen soruyorum:
Olmak istediğimiz kişi, biz olmak istiyor mu?
Belki de bazı şeylerle yüzleşmek için Bülbülü Öldürmek gerekiyordur! Elbette burada Harper Lee’nin kült eserine atıf yaptım, yoksa hiçbirimiz katil değiliz…
Yaşamımızda hangi durumlara soğukkanlılıkla yaklaşırız. Ya da hangi durumlarda bir soğukkanlılık örneğine rast geliriz. Mesela bir cinayet, ne kadar soğukkanlı olmayı gerektirir… Peki, o cinayetteki soğukkanlılığa eriştiren esas olay nedir, kim ne yaşamış olabilir, zihnin derinliklerinde nasıl kalıntılar kalmış olabilir de böyle bir savunma geliştirilmiştir. Bu soruların elbette birer cevabı vardır. Ancak ben bir cevap aramıyorum, zaten fark ettiyseniz soru işareti de kullanmadım çünkü cevaplarımı bulalı epey çok zaman oldu.
Truman Capote’nin ‘‘Soğukkanlılıkla’’ adlı polisiye romanından uyarlanan ‘‘ Capote’’ adlı film, sizi birçok noktada aydınlattığı gibi odanızdaki ışığı da söndürebiliyor. Roman, 4 kişilik bir ailenin şüpheli ölümü üzerine ilerlerken –ki kitap, yaşanmış gerçek bir olay üzerine kaleme alınmıştır- filmde de başrolün katille olan umarsız ve çıkarlı ilişkisiyle karşılaşıyoruz.
Amerikan edebiyatında önemli bir yeri olan eksantrik ve efemine bir kişiliği çelişkileriyle yansıtan film, 60’lar ortasındaki Amerikan toplumundan çarpıcı sosyolojik kesitler sunuyor. Bir tarafta muhafazakâr, içe dönük bir kültürün temsil edildiği sessizler dünyası, diğer tarafta ise entelektüel piramidin tepesindeki Amerikan sosyetik aydın çevreleri…
Filmde Capote’u bu filmle en iyi erkek oyuncu Oscar’ını alan Philip Seymour Hoffman canlandırmaktadır. Çocukluğunda büyük zorluklar yaşamış, eşcinsel kimliği, fiziksel görünümü ve alışılagelmişin dışındaki konuşma tarzıyla hep dışlanmış bir yazar olan Truman Capote, Kansas’ta bir çiftçi ailesinin öldürülmesiyle sonlanan bir cinayete merak sarar. Truman, bir gazete olayını yani gerçek bir olayı romanlaştırmak istemektedir. Bu doğrultuda karşılaştığı onca olaydan ilk defa Clutter olayı dikkatini çeker, o olayda kendisini çeken bir şeytan tüyü kulağına kaçar. Bir yolunu bulup Harper Lee ile olayın geçtiği kasabaya araştırma yapmaya gider. Katilin yargılanmasından ceza alma sürecine kadar tüm olaylara şahitlik eder. Katille yakın bir ilişki kurar. Sürekli sorar, sorgular ve tüm öğrendiklerini not eder. Öğrendikleriyle bir gün ortalığı sarsacak bir romana imza atmak istemektedir. Bir süre sonra bu durumdan farklı bir haz alır ve hedonist yaklaşımı ona biraz vicdan muhasebesi yaptırır; çünkü katil, Truman’ın iyi niyetle yaklaştığını sanırken Truman ikiyüzlülük yapmaktadır. Katil, Truman’a karanlığını açarken çocukluğunda takılı kaldığı güven duygusuyla karşılaşmış ve onu kendinde bir yere oturtmuş, biriyle eşleştirmiştir. Truman da bunu bildiğinden kendi çocukluğuyla katilin çocukluğu arasındaki paralel durumların üzerine gitmiş, katilin güvenini kazanmıştır. Film ve kitap boyunca bu sorgulama devam eder. Tabii kitaptaki sentaks, filmdeki oyunculuğun kalitesiyle ayrı bir haz alıyor; güven, psikoloji, sosyoloji, aile bağları ve hakikat üzerine ikilemde kalıyorsunuz. Kitabın da filmin de sonunu, daha bitirmeden bilmenize rağmen esas suçlu ve sorumlu kimdi sorusuna cevap bulamıyor, loblarınızın arasında bir soru işaretinin kaçak gezintisine şâhit oluyorsunuz.
Filmin ve kitabın sonunda katilin idamıyla; Truman’ın yaşadığı psikolojik bunalım, ikiyüzlülüğünün acımasızlığı, timsah gözyaşları Truman’ı da ruhen öldürmektedir. Bir roman uğruna esasen kendini öldürür yazar.
İnsan neden ölür ki ya da kaç kere ölebilir…
Ölümün bir Tanrı girdabı değil, insan illeti olduğu kaçınılmaz bir gerçek olarak kapıyı çarpıyor suratınıza-
Şimdi de kapıyı aralamanız için yazımı nokta ile değil, kısa çizgiyle bitiriyorum:
İçeride biri var mı, hiç ses var mı-
Çocukluğun İzleri
Yarım yamalak hatırladığım bir gün, 4-5 yaşlarıma kadar yaşadığım bahçeli evi terk etmek zorunda kalmıştık. Beş katlı bir binanın, en üst katına tırmanıp kutuya hapsolmuştuk.
Eskiden sahip olduğumuz, iki katlı binanın çevresini saran yeşillik alanı ne zaman hatırlasam hüzünlenirim. Annemlerin anlattığı ve çok zayıf da olsa hatırladığım birkaç sahneye göre ilk koşuşturmalarımı orada yaptım, ilk güzel yemeklerimi orada yedim, karıncaların peşine takılıp kedilerle oynarken ve o yaşların dertsizliği ile inanılmaz eğlendim. Oradaki tüm ilklerim hayat boyu benim yapıtaşlarım oldu, nasıl olduysa. Ara ara adımlarımda orayı görür ve değişimin beni şaşırtmasına gülümserim. “Dünyaya gelen büyüyor.” Sözünü insan ne kadar kullansa da kendimizi hiç bu şekilde düşünemiyoruz. Çevremizdeki insanlar, küçüklerimizin büyüyüşü, yaşlılarımızın toprağa dönmesi, bizim de büyüdüğümüzü, yaş aldığımızı anımsatıyor yalnızca.
O yaşlarda hayatımda annemin babaannesi ve ev sahibimiz olan babaanne vardı. Ev sahibimizin beni ve kardeşimi kendi torunları yerine koyuşunu ve her zaman çalacak bir kapımızın olduğunu hissettirmesini de unutamam mesela. Karşı dairemizdeki evine her girişimizde sıcacık bir babaanne evi bulurduk. Babamın ailesi bize uzak olduğu için kan bağının anlamını çok bilmediğimiz o yıllarda bu teyze kendi ailemiz gibi gelirdi bize, ki kanımız olmasa da, öyleydi bir bakıma. Bana lokumları sevdiren de annemin babaannesi ve o komşu babaannedir. Her lokum yiyişimde ikisini de yad eder ve ruhlarına Fatiha okurum.
Taşındığımız ev ise eski evimize ve kan bağımızın olmadığı ama babaanne diye sevdiğimiz o teyzeye çok uzak değildi. Sık sık ziyarete giderdik. Her bayram yine bizi lokumla karşılardı. Biz de artık büyüyen ellerimizle ona sevdiği lokumlardan satın alıp giderdik. Eskiden bana sevdirdiği gibi yine küçüklere ikram edip sevdirsin diye. Her gidişimiz her açıdan duygulu ve düşünceli hissettirirdi. Eski evimizin geniş balkonuna uzun uzun bakıp kuzenlerimle gökyüzünü izleyişimiz canlanırdı gözümde mesela. Babamın iş aralarında gelip bahçede bana yedirdiği yemekler, mahalledeki koşuşturmalarımız, beslediğimiz kediler…
Bir gün bina yıkıldı. Müteahhite verilip yenilendi. Babaannemiz de memleketine taşınmıştı o sıralar. Bina öldükten birkaç yıl sonra babaannemizin de vefat haberini aldık. Bu iki haber hayatımın farklı dönemlerine tekabül etse de, birbirleriyle iç içe bir bebeklik/çocukluk döneminin başrolleriydi. Şimdilerde çoğu şanssız insan evladı gibi mahalle kültüründen uzak, yaşlı insanların muhabbetinden mahrum, ağaçların sadece mezarlara yakın olduğu yerlerde yaşıyoruz.
Böyle bir yerde yaşasam da, o küçüklük zamanlarım paha biçilemezdi ve anlattığım gibi bahçeli minik bir evde, yaşlı insanlarla muhabbet halinde hayatımın yalnızca en küçücük, 4-5 yılını geçirsem de geri kalan 15-16 yılıma yakinen etkisi olmuştur. Sonrasında ne ağaçlardan, ne hayvanlardan, ne de yaşlı insanlardan uzaklaşabildim. Üç parçanın da bünyemdeki yerleri, şahsiyetimin yapboz parçaları ve etkenleridir. İşte o yarım yamalak hatırladığım, yeni evimize taşındığımız gün, belki de şu anda bunların bende daha derin farkındalığını sağlamıştır.
TOLSTOY’dan DİRİLİŞ
Kitap baştan sona pişmanlık ve vicdan üzerine işlenmiş. Geçmişte yaptığı bir hatadan dolayı Nehlüdov’un vicdanı uyanır ve iyi bir insan olmaya karar verir. Peki her hatanın telafisi var mıdır yoksa bazı hatalar telafi edilemez mi? Bir insanın hayatının kötü yönde değişmesine ilk adımı atmasında sebep olan kişiysen bunu nasıl telafi edebilirsin? Tüm bunların cevabını Nehlüdov bizlere veriyor. Kitap baştan sona iç hesaplaşmalar ve vicdan muhasebesi ile dolu. Eski kişiliğini bir kenara atmış, iyi şeyler yapıp iyi bir insan olma yolunda ilerleyen Nehlüdov adında bir ana karakterimiz var ve bence kitap adını Nehlüdov’un bu değişiminden alıyor. Çünkü Nehlüdov adeta yeniden doğmuş gibi bir iç ferahlığına kapılıyor insanlara yardımı dokundukça. Bir nevi Diriliş. •
•
•
Ayrıca kitapta çokça yargı ve ceza sisteminin eleştirilmesi mevcut. Valiler, hapishane müdürleri ve polislerin vicdansızlığı ile ilgili şöyle bir alıntı paylaşmak istiyorum:”Tıpkı bu taşların yağmuru geçirmediği gibi onlar da görevlerini yaparken insan sevgisinin yüreklerine girmesine izin vermiyorlar.” Nehlüdov bu alıntıda olduğu gibi bir çok yerde sevgi ve merhametin önemini vurguluyor ve mahkumların hayatının böyle vicdansızlara bağlı olmasına çok üzülüyordu. Bundan dolayı da aslında hiçbir suçu olmayan bir çok mahkumun dışarı çıkıp özgürlüğüne kavuşması için uğraşıyor ve gerekirse kendi gücünü kullanıyordu. Çünkü kendisi prensti ve toplumda saygınlığı olan birisiydi.
•
•
•
Tasvirleri ve olay örgüsüyle kendisine hayran bırakan ve kalın olmasına rağmen bir solukta kolaylıkla okunabilen bir roman Diriliş. Her kitaplıkta bulunması gereken bir eser. Sağlıcakla ve kitapla kalın sevgili dostlar 💛
Hoş Nasip
Hoş geldin kulağıma kutsi söz
Hoş,
Öyle bir geldin ki a’yar sesini çirkin,
Kalp atışını hoş duyurdun.
Şimdi, hoş sesinle adım atıyorum…
Hoş geldin gönül gözüme
Hoş,
Öyle bir geldin ki pencereme Şems vurdu,
Göz pınarım insanlara 73 menba oldu.
Şimdi, hoş görmenle şahit oluyorum…
Hoş geldin dimağıma
Hoş,
Öyle bir geldin ki Cahil dönemimi,
Asrı Saadete çevirdin.
Şimdi, hoş burhanınla alim oluyorum…
Hoş geldin Fuad’ıma
Hoş,
Öyle bir geldin ki siyah defterimi,
Ak deftere çevirdin.
Şimdi, hoş biatınla emin oluyorum…
Seninle beraber toprağımda;
Adım attım,
Şahit oldum ,
Alim oldum ,
Emin oldum ,
Şimdi toprak olma vakti …
ASLA ARKANA BAKMA
“Gözleri seviyorum. Her şeyi görüyorlar ve izliyorlar. En güzel organ. Her konuda anlamı var. İnsanın sevdiği gözlerinden belli olur, yalan söylediğinde de aynı şekilde göz bebeklerine bakarız. Gözler her şeyi anlatır. Kırıldığımızda, ağlayacak gibi olduğumuzda ilk önce gözler öne çıkar ve gözyaşlarımızı akıtırız.”
Dans etmeyi seviyorum. Kollarımı havaya kaldırmayı, sağ veya sol yapmayı, zıplamayı ve belki de o çok bilinen figürleri yapamasam da önemsemiyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve dans etmeye başlıyorum, sanki bambaşka bir yerdeymişim gibi. Geçmiş ve geleceği ortaya serip sanki üzerinde dans ediyormuş gibisine müziğin ritmine göre ayak uyduruyorum. Kalbim çok hızlı atmaya başladığında hissediyorum işte ve belki de yaşamak bu.
“Yaşamayı seviyorum. Yaşanması gereken çok an var. Biliyorum, yolum uzun ama her şey o kadar da belirli değil, belki yarın sabaha da uyanmayacağız. Belirli ve belirsizlik içinde gidip gelirken bir gerçeği unutuyoruz. Hayat kısa. Üzülmek için, kötü hissetmek için, güneşi bol bir günü yağmur bulutlarla kaplı görmek gibi ya da eğer hava yağmur bulutlarla kaplıysa bile havayı güneşli gibi görmektir önemli olan. İyi düşünmek ve olumlu kafa yormak gerek. Çok yorgun ve ruhun bitkin gibi olabilirsin, yarınların var ve her şey kalıcı değil.”Asla arkana bakma, yaşadıkların kolay olmasa bile atlatıyorsun, kulaklığı takıyorsun ve dünyayı biraz daha kısıyorsun. Ağladığında gözlerini kapatıyorsun ve bu belki de gülmeye yer açtığın anlamına geliyor olabilir. Boş versene. En iyisini yapıyorsun. Kalbin, beynin seni biliyor. Sen kendini tanıyorsun. İşte bu yüzden asla arkana bakma, her zaman ilerle ve geriye doğru adım atma. Geriye dönme. İleride her zaman başka yön vardır, sakın zorlanacağını düşünme çünkü evet zorlanacaksın ama zorlukta biter. Silersin gözyaşlarını, kapatırsın gözlerini ve ne kadar güzel güldüğünü görürsün simsiyah gözlerinin içinde. Siyah da güzel bir renktir.
“Müziği seviyorum. Bana ilham veren şarkıları dinlemeyi seviyorum. Sözleri ve vurgulanmış cümleleri seviyorum. Sözler beni etkiliyor. Melodisi, ritmi, notaları ve hayallerimin içinde kaybolmayı seviyorum. İnsanlar kaybolur, evet bunu çok söyledim. Biz her şekilde kayboluruz. Her duygunun ve her hissin içinde kendimizi hemen ele veririz. Hayat bizi etkiliyor. Her gün olaylar oluyor. Kaybediyoruz, kayboluyoruz ve tüm yaşantılar kolay değil. Gerçek şu ki; biz iyi hissetmek için her şeyi kullanıyoruz, canlı veya cansız neredeyse her şeyi.”
İnsanları seviyorum. İnsan olmayı seviyorum. Biliyorum, hepimiz insanız ve insan olmak karışık olmak demek; hepimiz aynıyız aynı doğum ve ölümü paylaşıyoruz farklılıklar bizi ayrı veya başka tür yapmaz. Seviyoruz, seviliyoruz, sevişiyoruz, hepimiz aynı şey için savaşıyoruz daha iyisi için. Para istiyoruz çünkü daha iyi şeyler için, daha iyi besleniyoruz, daha iyi yaşamak için mücadele ediyoruz. Herkesin mücadelesi farklı. Bazı insanlar bilmiyor, bazı insanlarda biliyor; bilen insanlar insanları kullanmıyor ve bizim için üretilmiş araçları kullanıyor ve bilmeyenler ise insanları kullanıyor; derinlere indiğimizde o da bir canlıydı; sadece en iyisi için yanlışı yaptı. İnsanlar yanlışları kendi doğruları için yaparlar, kendi doğrularımız her zaman başkalarına doğru değildir ve farklılıklar vardır; insanlar farklılıklara saygı duymayı ve özen göstermeyi unutmamalı. En büyük yanlışımız, yanlış bilmektir oysa her zaman doğrular ve iyilik kazanır.“Asla arkana bakma. Yaşa ve öl ama asla arkana bakma. Seni anlamayan insanlara kendini sadece üç kez anlat, dördüncü de anlatma ve o kişilerden uzaklaş. Sadece hayatta üç kişiyi sev ve üç kişide de hakkını ver eğer üçünde başaramadıysan bil ki değiştirmen gereken çok sorunların var. Unutma; sadece bir kere yaşarsın üç kez değil. Oku, çalış, istediklerin için her şeyi yap. Sıkılma, bıkma, kaçma. Kendini sev. Ağla, gül, tüm duyguları yaşa ama hepsinin kıymetini bil. Her şey sana öğretir. Aklına getirdiğin her şey tecrübedir, bilmek önemlidir. Bilmiyorsan öğrenirsin, ne olacak… Zamanın var. Biliyorum; halen umudumuz var ve ruhumuz ışık dolu ve her şeyi degistirebilecek, daha iyiye dönüştürebilecek güce sahibiz…”
•
Yani, asla arkana bakma, devam et.
















