Edebiyat

Bir Kadın

Kadın, pencerenin önünde duruyordu. Yedinci kattan aşağı bakıyordu. Gözünde büyüttüğü ve her daim ürkerek yaklaştığı insanlar ne kadar da küçüktü şimdi. Karınca misali, dolanmaktaydı ayaklarının dibinde hepsi. Hafiflemiş hissetti kadın kendini birden, her şeyden uzak olmak iyi gelmişti O’na. Ama dönmesi gerekiyordu o gereksiz topluluğun arasına, hayat devam ediyordu ve insanlar da onun bir parçasıydı. Yüreği sıkıştı yine kadının. Elini istemsizce karnına götürdü. Evet, hamileydi. Bir kızı olacaktı kadının. Sevdiği adamı ise, korkunç bir kazada kaybetmişti. Daha doğrusu, kocası elinden alınmıştı. Kendini bilmez, fazla özgüvenli, sarhoş bir çocuk almıştı O’nu elinden. Aile, arkası sağlam olanlardandı. Çocuk biraz içeride yattıktan sonra çıkmıştı. Ama kadının umrunda değildi. O’nun olan alınmıştı, gerisi hiç önemli değildi. Gözünde biriken yaşı sildi kadın, koltuğun üstüne attığı ceketini, giydi ve yavaşça dışarı çıktı. Asansöre bindi ve sıfıra bastı. Herbir katta yüreği daha da sıkıştı. Geleceği düşünmek için daha erken diyemeyeceğimiz bir zamandaydık. Korkunç 2000’ler.

Bebeğini aldırmayı düşünmüştü aslında. Çünkü yıl 2019, zamansa; tarihte asla yeri olmayan, beter, iğrenç bir zamandı. Kendisi hiç şiddet görmemişti ama şiddete yakından şahit olmuştu. En yakın arkadaşı, o canavardan neredeyse her gün dayak yerdi. Arkadaşının her zaman yanındaydı, hatta kocasını polise bile şikayet etmişti ama… Karı koca idi onlar, olurdu böyle şeyler, arkadaşı kocasını seviyordu. O,O’nun karısıydı… falan filan. Dayak belki en hafifiydi kadın için, kızını koruyabilirdi. Peki ya pedofili? Her zaman yanında olamazdı kızının ve bu iğrenç yaratıklar kadın yanında değilken kızına zarar verebilirdi. O’nu  öldürebilirlerdi, belki daha kötüsünü yaparlardı. İçi daha da sıkıldı kadının. Zemin kata geldiğinde indi asansörden. Dış kapıyı açtı, merdivenlerden indi ve o anda duydu o sesi. Duvarın dibinde, yaralar içinde, küçücük bir kedi. Kim yapardı böyle bir şeyi? Dokunamadı ona, canını yakmaktan korktu kadın. Hemen bir veteriner aradı, veterinerin ise sorduğu tek bir soru vardı; masraflarını üstlenecek misiniz? Onun dışında, tabi hemen geliyordu. O kediyi bırakmadı kadın, sahiplendi. Kedi büyüdü, kadının kızı doğdu. Adını ‘Hayat’ koydu. Hayat, hayat ile yıllanacaktı. Kadının gözü hep kızının üstünde, Hayat ise koruyucu bir çembere sahip olduğunu bilerek ve yaşamı kucaklayarak, tüm kötülüklere rağmen iyiliğin var olduğunu unutmayarak, siyahın içinde beyazı görmeye çalışarak, büyümeye devam etti.

Sevgili Dost

Sevgili Dost,

“Kitabın görüntüsü yürekten üzüntüyü kovar.” demişler.

Sana yazmak da öyle.

Bir suya yazar gibi, kuşlara anlatır gibi, çiçeklere su döker gibi, yüzümü avuçlarımın arasına alıp uzaklara dalar gibi.

Cümlelerim sana bahar dallarında öten bir kuşu anımsatsın isterdim, lakin öyle değil, hüznümü kovmak için yazıyorum bu kez. 

Kalbimin medcezirleri ile boğuşuyor aklım.

Kapalı bir mikrofona konuşuyor gibi hissediyorum bazen, cancağızım.

Sesim uğultular arasında kaybolup gidiyor.

Sanki sağırlar çarşısında gazel atıyorum da, sözüm boşlukları dövüyor.

Kırk kere kilitlenmiş, kırkına da kırk düğüm eklenmiş bir kapıyı zorluyorum gibi, yumruklarım kayaya çarpıyor.

Körler çarşısında ayna satıyorum da sanki, günün sonunda sadece gördüğüm aynadaki cılız varlığım oluyor.

Dili damağı kurumuş birine buzlu su vermeye çabalıyorum da, elinin tersiyle suyu suratıma çarpıyormuş gibi, hebâ olan suya mı, acıyan canıma mı üzüleyim bilemiyor ve kalakalıyorum.

Böyle anlarda, sığındığım içimin mağarasında “ben bu dünyada acep ne arıyorum.” diyor bir ses.

Ne arıyorum.

Ne buluyorum.

Ellerim mi cılız yoksa çaldığım kapımı zalim, bilmiyorum.

“Birilerinin bizi duymuyor olması sesimizin kısık çıkmasından değildir Dağlım.

Sağırlık sanıldığından çok fazla yaygın bir hastalık, sanıldığından daha fazla yaygın bir davranış biçimidir.” diyor İbrahim ağabey.

Ama o kulakların, başka seslere kulak kesilmesi canımı acıtıyor.

“Hayatı olduğu gibi kabullenirsen üzülmezsin, ummazsan küsmezsin.” dediğini duyar gibiyim.

Lakin bazı hakikatleri biliyor olmak kırılmamaya yetmiyor, belki de hakikati kalbimizle değil de aklımızla kabul ettiğimiz içindir bu.

Münzevi olmak ne güzel ama bu dünyada nasıl…

Hem bir de marifet kalabalık içinde kalbinin sesini duyabilmek değil mi?

Yarım kalan hikayeme bir dua yazmış idim evvelce, sen de heybene kat, gönlüne merhem niyetine sür diye yazıyorum buraya;

“Sen, sesini kendinden başka kimselere duyuramayanların da Rabbisin.

Hamd sana ki, karıncanın ayak sesini bile duyansın.

Karıncanın ayak sesleri kadar ince ve kırılgan kalplerimiz.

Umudunu yalnız sana bağlayan, yalnız seninle teselli bulan, hüznü yalnız sana olanlardan eyle bizi”

Vesselâm.

TECHNE NEDİR?

TECHNE NEDİR?

İlk uygarlıklardan beri süregelen, yaşamdaki gereksinimler ile kendisini var eden Techne kavramı, yaşamın bir şekilde insana dayatması ile insanların yeniyi bulma çabası olarak açıklanabilir. Uygarlıklar belki de sadece hayatta kalma, barınma, yemek yeme gibi ihtiyaçlar ile var ettiği aletlerin, bugün bu noktada olabileceklerini tahmin edemezlerdi. 21. Yüzyılda tüm teknolojik aletlerin ihtiyaçtan doğduğunu söylemek tamamen yanlış olacaktır, bu durumda sadece zevk, istek için birtakım yeni aletlerin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Daha da ileri giderek bu durumun sadece nesne halinde değil, soyut şekillerde de kendini gösterdiğini görüyoruz. Bknz: Yazılımlar, kodlar. Peki Heideggerci bakış açısı ile tekhne nedir? Ne anlama gelmektedir? “Düşünme olarak tekhne, Varlık’ın açık olmayan durumdan açık olan duruma, mevcut olmayan durumdan mevcut olana, gizemli olandan açık olana yükselme tarzıdır. ”

Heidegger’in teknoloji üzerine düşünceleri modern bilimin teknik kavramı eleştirisine ve Antik Yunan’ın tekhne kavramına dayanmaktadır. Descartes’le başlayan modern özne temelli felsefelerin amacı, doğaya egemen olarak onda mevcut olan yasaları bilmekti. Doğaya egemen olma ve onun yasalarını bilme isteği öznenin kendini apaçık bilmesi üzerine temellendi… Cogito her şeyi kendi tasarımı olarak ortaya çıkarmaktadır. Modern felsefe ve bilim öznenin her şeyi kendisine göründüğü gibi inşa etmesi üzerine kurulmuştur. (ÇÜÇEN 2003, s.175)

Heidegger, Greklerin temel deneyimlerinin, mevcut olan her şeye dolayımsızca yanıt verdikleri bir deneyim olduğunu söyler. Grekler karşılarına kendiliğinden çıkan her şeyi açık bir şekilde alımlamışlardır. Onlar, Yeniçağ felsefesinin özneyi merkeze koyan tavrına tamamen yabancıdırlar. Greklere göre karşılaşılan her şey ‘mevcut-olan’dır; fakat ‘mevcut-olan’, ‘mevcut-olmayan’dan çıkar, o öneçıkmış bir şeydir. Mevcut-olmayandan mevcut-olana çıkma ise, poiesis’tir, Bu öne-çıkma, her şeyden önce physis’te,) yani şeyin kendi içerisinden patlayıp çiçeklendiği mevcudiyete-çıkmada kendisini gösterir. Tekhne de bu öneçıkmanın bir formudur. Fakat tekhne’deki patlayıp çiçeklenme, şeyin kendisinde değil, fakat bir başka şeyde yatar. İnsan, tekhne’de, sanat ve el becerisi aracılığıyla, bir şeyin öne-çıkmasına katkıda bulunan diğer öğelerle (‘madde’, ‘görünüm’ ve ‘çerçeveleyici sınırlar’) birlikte etkindir ve bu öğeler birliğine katılır. Bu bakımdan zihin sanatları (teorik etkinlikler) da Grekler için tekhne’ye aittirler. ‘Düşünme’, bir şeyin öne-çıkmasına katkıda bulunmak, ona eşlik etmek anlamına gelir. ‘Düşünme’ Varlık’ın açığa çıkmasına bu bakımdan bir yardım eli uzatmadır.

Teknik, tekniğin özüyle aynı şey değildir. Ağacın özünü aradığımızda, farkında olmalıyız ki, ağaca ağaç olarak nüfuz eden şey, geri kalan ağaçlar’ arasında rastlanan bir ağaç olarak bizzat ağacın kendisi değildir. Bunun gibi, tekniğin özü de, asla ve hiçbir şekilde teknik bir şey (teknik-olan, Technische) değildir. Bu nedenle yalnızca teknik-olanı tasarladığımız4 ve öne çıkardığımız ve bununla yetindiğimiz veya ondan kaçındığımız sürece, tekniğin özüyle bağımızı asla kuramayız. Her yerde özgürlükten yoksun ve tekniğe bağlanmış haldeyiz; onu tutkuyla olumlayalım veya olumsuzlayalım. Tekniği nötr bir şey olarak gördüğümüzde, mümkün olan en kötü tarzda tekniğe teslim oluruz; çünkü bugün özellikle pek rağbet gören bu tasarım, bizi tekniğin özü karşısında büsbütün körleştirir. Eski öğretiye göre, bir şeyin özü, onun olduğu şey (was, etwas ist) olması sayılır. Tekniğin ne olduğunu sorduğumuzda, tekniğe ilişkin soru sormuş oluruz. Herkes, sorumuzu yanıtlayan iki ifadeyi bilir. Biri şöyle der: Teknik, amaç için araçtır. Diğeri de şöyle: Teknik, insanın bir etkinliğidir. Tekniğin her iki tanımı/belirlenimi (Bestimmung) birbiriyle bağıntılıdır. Çünkü amaçlar koymak, bunlara ulaşmak için araçlar yapmak ve kullanmak, insani bir etkinliktir. Araç, aygıt ve makinelerin yapımı ve kullanımı, bu yapılmış olanların ve kullanılanların kendileri, bunların hizmet ettikleri gereksinimler ve amaçlar, tekniğin ne olduğuna ilişkindirler. Bütün bu donanımlar kompleksi, tekniktir. Bizzat tekniğin kendisi bir donanımdır veya Latince söylendiğinde instrumentum’dur.

Kelebek Saçlı Kız

Nerede olduğunu anlamakta zorluk çeken genç kız etrafına bakınıp duruyordu. Loş bir ışığın suikastına maruz kalmıştı sanki. Uzun saçlarının sürekli kaşınmasına karşılık bir şey yapamıyordu. Mesele daha derindeydi zaten, bir yerdeydi henüz anlayamadığı.

“Kimse var mı?”

Adım atıp karşısındaki aynada kendisini görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutar hale geldi. Evet, gördüğü kendisiydi ama aynı zamanda da kendisi değil gibiydi. Uzun saçlarında gezinen kelebekler vardı. Üstelik ne yaparsa yapsın saçlarına yapışmış gibiydiler ve gitmiyorlardı. Kelebeklerden hiçbir zaman korkmamıştı ama bu kadar yapışkan olanlarına da şimdiye dek hiç denk gelmemişti.

“Niye gitmiyor bunlar? Neredeyim ben?”

Tam o sırada yanına birkaç güleç yüzlü insanın geldiğini fark etti.

“Merhaba, hoş geldiniz.”

“Hoş buldum da neredeyim ben? Bu saçımdaki kelebekler… Beni bir türlü rahat bırakmadılar, gezinip duruyorlar saçlarımda. Uçmuyorlar da.”

“Oturup şöyle rahatınıza bakın.”

“Bakarım bakmasına elbet ama söyler misiniz neredeyim ben?”

“Barış Ülkesi burası.”

“Öyle bir ülke mi varmış? İlk defa duydum doğrusu. Dünya Barış Gününü duymuştum da Barış Ülkesine ne denk geldim, ne duydum…”

“Peki ama buraya nasıl geldim ben? Hay Allah! Şu kelebekler de hâlâ saçlarımda geziniyorlar. Ellerimle bile alamıyorum, gelmiyorlar.”

“O kelebeklerin saçlarınızda gezinmesinden korkmayın, asıl gezmez kaybolurlarsa üzülün.”

“Nasıl yani?”

“Keşke bunu anlatmak bu kadar kolay olabilseydi ama neyse yaşayacaksınız zaten, ki keşke yaşamak zorunda kalmasanız… Sizden öncekiler de maalesef yaşamak durumunda kaldılar. Aslında kendi ülkenizde başka türlü yaşamak durumunda kaldınız da bizim barış ülkemizde böyle değil işte… Bunun çok başka bedelleri var.”

“Daha açıklayıcı olur musunuz lütfen?”

Koşuşturan çocukların kahkaha dolu ayak sesleri endişeme biraz olsun su serpti ve onları etrafımda görmek bana iyi geldi. Komşuları rahatsızlık duymuyor muydu vakit bir hayli geç bir vakitti.

“Daldınız.”

“Evet, şey… çocuklar bu saatte koşuşturuyorlar ya, bizim ülkemizde böyle olsa şikayet edilirdi hemen. Yada ebeveynler çocuklar koşup da kimseyi rahatsız etmesinler diye anında uyarırlardı.”

“Burası Barış Ülkesi hanımefendi. Burada kişisel ve maddi manevi hiçbir kayıplara yer yoktur. Özellikle çocukların koşmak özgürlüklerine asla sınır getirilmez.”

“İşe gidip uyku sorunu olan için de problem olmuyor mu bu durum?”

“Bizde her günaydın, iyi akşamlar, iyi geceler ve en çok da atılan her kahkahaya büyük meblağlı fiyatlar biçilmiştir. Herkes parasını en çok bunlardan kazanır ama içten olması şartıyla. Bu yüzden mesai saatleri hep çok esnektir. Kimsenin de uyku problemi olmaz bu yüzden.”

Ağzım açık bir şekilde bakıyordum karşımdaki insanlara.

“Buraya nasıl geldim?”

“Bıkkınlık. O sizi buraya getirmiş olmalı.”

“Kaçmam ben ülkemden. Vatanperver bir insanım.”

Yanlış ve dik kafalı anlayışım onları güldürdü.

“Yanınızda para var mı?”

“Neden?”

“Kahkaha atıyoruz ve para kazanmamız anlamına gelir bu.”

“Delirmiş olmalılar…” diye düşünürken saçımdaki bir kelebeğin yere düşerek öldüğünü fark ettim.

“Ne… Ne oldu?”

Ayağımla üstüne basmamaya çalışarak bana gösterdikleri ilk koltuğa oturdum ve derin bir nefes alıp kendime gelmem gerektiğini söyleyerek birbirleriyle bakışmaya devam ettiler.

“Ne oldu dedim, bir sorun mu var?”

“Hemen istihbarat alacağız, merak etmeyin.”

Minik ve elmacık kemikleri çıkık olan şirin kız, elinde bir bardak suyla yanıma koştu.

“Teşekkür ederim canım”

“Rica ederim.”

“Evet… Ne olduğunu öğrendik.”

“Ne olmuş?”

“Sizin ülkenizde Kürt halkı ile Türk halkı çatışma içerisine girmişler ve kadınlar, çocuklar, genç delikanlılar ölmüş; iki taraftan da.”

“Peki bunun benim saçımdaki kelebekle ne ilgisi var?”

“Size söylemeyi unuttuk. Oradan buraya gelen insanların saçlarına kelebekler konar ve eğer siz ve sizin gibi burada kalan diğer insanlar bir şekilde buradan sizin tarafa her türlü barışı aşılayabilirseniz saçlarınızdaki kelebekleri yaşatabilirsiniz, aşılayamazsanız saçlarınızdaki kelebekler ölür.”

“Ne yani, şimdi bu benim yüzümden mi? Ben, ben, kelebeği öldürdüm saçlarımda.”

“Siz öldürmediniz hanımefendi, hem kelebeğin ömrü bir gün diye rivayet edilir ya; belki de uzun olacak olan bir insan ömrünün çiğnenmesi, hakkının elinden alınması gibidir aslında kelebeğin ömrü.

Bir toprak kavgasında tüm insanlığın birbirini hoyratça ezmesinin önüne geçilemeyişi gibidir bir kelebeğin ömrü. Sizin suçunuz yok.”

“Barışı aşılayamadım, barışı sunamadım buradan oraya. Kelebeği öldürdüm saçlarımda.”

Şokumu atlatabilmem için bana ellerinden geleni yaptılar. Saçlarımdaki diğer kelebeklere baktım.

Hepsi hâlâ duruyordu. Kelebek saçlı kız, kelebeklere kıymak istemiyordu.

Ertesi sabah uyandığımda istihdam alanı geniş ve şen kahkahalarla donatılan mükellef bir sofra sunmuşlardı bana. Yedim ama boğazımdan toprağın kıyımlı ve çilekeş tadı geçti sadece. Kelebekler saçlarımda geziniyorlardı.

“Ne zaman gidebilirim?”

Sorumla birlikte onlar yine bakıştılar.

“Bir daha oraya dönemezsin. Dua et tüm kelebekler ölmesin saçlarında.”

“Nasıl gidemem? Sıla hasretiyle mülteci kelebeklere savunmacı mı yapacaksınız beni? Gitmem gerek benim.”

“Buraya gelen biri gidemez.”

“Peki, yanıma alamaz mıyım onları? Ülkemdeki diğer insanları…”

“Alabilirsin elbet. Ama eğer saçlarındaki tüm kelebekler ölmezse… Bu yüzden çabuk olmalısın.”

Sofradan hızla kalkıp koşarken saçlarımdan bir kelebeğin daha yere düşüp öldüğünü görünce dilimi ısırdım.

“Aman Allah’ım!”

“Yine bir istihbarat aldık. Birileri daha ölmüş maalesef.”

“Kim, yine ne olmuş ülkemde?”

“Aile kavgası. Abi, erkek kardeşini tüfekle vurmuş ve sonra da intihar etmiş.”

Dizlerimin üstüne çökerek gözyaşlarımı sildim.

“Aman Allah’ım! Yetişemedim. Kelebekleri öldürdüm saçlarımda.”

Minik erkek çocuğu yerden kalkmam için yardımcı olmaya çalışarak beni ayağa kaldırdı.

Minikti ama güçlüydü ve gücünü kadın döverek değil, kadını ayağa kaldırarak yaşatıyordu.

“Kalk. Hâlâ vaktin var. Getir o insanları, yaşayanları getir buraya.”

“Ya gelmek istemezlerse?”

Saçlarıma dokundum, kelebekler saçlarımda geziniyorlardı.

“Burada hayat var, burada yaşamak var.”

“Ben, ülkemi memleketimi özledim. Oraya barışı ısmarlasak… Kaçmak yakışır mı hiç?

“Kaçmıyorsunuz. Düzenliyor, tanzim ediyor, yeni baştan yeni bir özgürlük ve yaşam yaratıyorsunuz.

Buradaki barışı görünce oraya da baharı götürmek isteyecek insanlar ve ben sana söz veriyorum,

O zaman topluca gideceksiniz. Bir görün, bir yaşayın… Haydi vakit kaybetme!”

Yolu soracak gibi oldum derken bir kelebek daha düştü saçımdan. Öldü.

“Bu sefer kim? Bu sefer kim?”

Hıçkıra hıçkıra ağlayarak dermanımı kaybettim. Oturdum boş kaldırıma.

“Bu sefer kimi öldürdüm saçlarımda?”

Yutkundular. Barış Ülkesi Sakinleri.

“Bir erkek çocuğu… Henüz beş yaşında… Komşusunun tecavüzüne uğradıktan sonra boğazı kesilerek öldürülmüş.”

“Hayır! Olamaz, olamaz…”

Gözyaşlarımı durduramıyordum. “Benim ülkemin insanları bu kadar kötü olamaz. Onları buraya getirdiğimde burayı da kirletirlerse? Buraya da bulaştırırlarsa? Olamaz…”

“Burada öyle suçlar için caydırıcı cezalar var ve şimdiye kadar hiçbir şekilde böyle bir şey yaşanmadı.

Burada adalet var.”

“Keşke benim ülkemde de…”

Başımı yasladım kendi çaresizliğime. Düşmediler kelebekler saçlarımdan. Dokundum.

Çıkarırsam onları saçlarımdan, biterdi belki bu zulüm. Onları saçlarımda öldürmeden kurtulurdum.

Birini tuttum, tuttum ama çıkmadı saçımdan. Ötekini yakalamak istedim, o da gelmek istemedi.

“Ölmeyin, ne olur ölmeyin… Sizi yaşatacağım, söz veriyorum.”

Koştum, çıkış yolunu gözlerimle tarayarak koştum.

Kapıyı buldum, kapının kolunu tuttuğumda Barış Ülkesi sakinlerinden biriyle daha karşılaştım.

“Acelem var. Kelebekler ölmemeli saçlarımda. Lütfen önümden çekilin.”

“Ben buranın yazarıyım. Kalemim gitmene izin verse de engel olamam yaşanacaklara.”

“Ne diyorsunuz lütfen çekilin…”

Saçlarımdan bir kelebek daha düştü ve öldü.

“İzin vermedin, izin vermedin bak ne oldu… Bu da öldü… Şimdi kim, bu kez ne oldu? Bu kez kimi öldürdüm saçlarımda…”

“Bu kez tam karşında…”

Başımı yerden kaldırıp baktığımda dostumu gördüm. Bedenen yaşıyor, ruhen yaşamıyordu.

Onu kalbimde, kelebeği saçlarımda öldürmüştüm.

“Ölümler, katliamlar, faili meçhuller, sevap adı altında işlenen gizli günahlar, intiharlar, sebepliler, aslında sebepsizler ve yitikler hep olacak.”

“Hayır olmayacak. Burası barış ülkesi. Getireceğim herkesi buraya.”

“Çekil”

Yazarı ittim.

Kelebekler bir bir düştüler saçlarımdan. Suriyeli minik çocuğun gözlerinin önünde katledilen annesiydi kimi, bir diğeri üniversite sınavını kazanamadığı için canına kıyan genç ve güzel Eceydi…

Kelebekleri öldürmüştüm saçlarımda. Kanunun iştirakini rica ediyordum kötü yanlarımdan.

Adaletin tecellisini istiyordum. Kelebekleri öldürmüştüm saçlarımda, kurtaramamıştım.

Yazara döndüm. Gözlerim yaşlı.

“Oldu mu, oldu mu istediğin? Kurtaramadım hiç kimseyi…”

“Ölümü durduramazsın. Ama ölümün ne kadar insani, ne kadar idraki ve ne kadar uysal olup olmayacağını sağlamaya çalışabilirsin. Barış bunun için var. Yoksa herkes bir gün ölecek, ölüyor zaten.

Git, oradakilere bunu anlat şimdi. Onlar karar versinler yaşamlarının nasıl ne derece güzel son bulacağına. Bizim elimizde değil demesinler, inanmam. Herkes kelebekleri kendisi öldürür saçlarında.

Baharı bir başkası elinden aldı zanneder.”

Yazar, ardımdan kapıyı kapattı.

“Şimdi bunları mı söyleyecektim oradakilere?”

Söylesem de anlamazlardı.

Saçlarımda gezdirdim ellerimi. Kelebeksiz saçlarım boş kalan ellerimden daha boştalardı…

Dilara AKSOY

İnsanlar!

İnsanlar,kendi doğrularını herkesin doğrusu kabul eden,zıt görüşleri hakaretlerle, küçük düşürmelerle bastıran sonrada “üreten nesil”diye sloganlarla suçlarını bastıran mahluklardır..

İnsanlar,toplumu kadın-erkek,zengin-fakir,siyah-beyaz gibi binlerce parçaya bölen sonrada eşitlik kelimesini kendilerinden başka herkesin beynine kazıyan,insanları ötekileştiren canlılardır…

İnsanlar,hayatın ana haber bültenlerinden ibaret olduğuna inanan,
Kitap okuyana fazla okuma delirirsin diyen,çok çalışana inek diye hitap ederek bütün güzel şeyleri tuzla buz eden canlılardır…

HÜZNÜMÜN SOL YANI “EYLÜL”

Yine geldi ömrümün en bezgin mevsimi.

Ceviz ağacından yapılmış gönül sandıklarımızdan çıkaralım şimdi hüzünleri.

Yazın o sersem akşamlarında kıyıya köşeye teptiğimiz acıların ve serzenişlerin üzerinden silme vakti şimdi tüm toz zerrelerini. Hafifçe esen rüzgarın savurduğu perdenin uçuşması gibi uçuşuyor şimdi umutlarımız.

Mevsimler gelip geçerken benimsiyoruz, yine bir Eylül akşamının derinliklerini. Ne de çabuk yeşili sarıya dönüyor yaprakların ve sararan yapraklar gibi sararıyor gözlerimin yeşili. Bozarıyor ömrümün baharları ve yerini ufukta gölgesi beliren kurşuni renkli bir kışa bırakıyor.

Ben o çabucak biten bir yazdan düşüyorum dünyaya, gövdesi baharın ilk tohumları ile budanmış bir kadınım oysa ki. İnsan hüzünlenmek için Eylülü mü bekler, yoksa Eylül müdür hüzünlerimizin mevsimi? Şimdi artık geceler daha uzun, acılar ise daha derin ve yastıklarımız da ki göz yaşlarının izi boğuyor benliğimizi.

Şimdi geceler daha serin, ömrümüzün üşüyor yalnız yanları, içimiz de ise sessizliğin sancıları. Toplanıp gidiyor sol tarafımızı saran o hengamenin belirsizlikleri. Bak yavaş yavaş doluyor terk edilişlerin vagonları, tüm yüzlerde ise hüznün izleri.

İnsan bu ayda daha çok sarılıyor yalnızlığına ve avuçlarını yakan bardağında ki çayın buğusuna. Eski bir plaktan çalıyor şimdi hüzün türküleri ve siliniyor kağıttan silinir gibi sevgi türkülerinin izleri.Sinesine sarı bir yaprak düşüyor sukûnetimin ve izliyorum buğulu bir camın ardından insanlığın bezginliğini. Yoruyor diyorum Dünya ve Eylül omuzlarıma yüklenen bir ağırlık gibi sanki.

Her mevsimin ve her günün bir namı varken; mesela diyorum, mesela pazartesi sendromdur insana ve insan kurtuluş bilir cumayı. Nisan ayı nevruz bellenir, Temmuz geceleri hoşluk verir yüreklere. Eylül diyorum Eylül ise gitmek mevsimi olup şiirler yazdırır ve hüzünle doldurur kimsesiz kalpleri.

Sorgusuzca geçiyor zaman ve ben bir saatin ibresinden damlıyorum yalnızlığın sinesine ve damladığım yerde bırakıyorum yaralarımın izlerini. Günler ise yeri doldurulamayan bir boşluk hissi gibi sanki. Ne de çabuk geçiyor ömrümüzün mevsimleri ve soluksuzca düşüyoruz hüzün ile geçirdiğimiz bir geceden sabaha. Kafesine aşık bir muhabbet kuşu misali seviyoruz yalnızlığımızı ve benimsiyoruz zamanın sinemize damıttığı soğuk bir sanrıyı.

Uçuşuyor şimdilerde Eylül gibi ömrümün tüm beyaz perdeleri ve ben menteşesi soyulmuş eski bir camın ardından izliyorum gelip geçen insanlığın gölgesini. Eylül diyorum; Eylül alıp götürse de bir gamzelik sevinçlerimizi, karşılıyoruz yine de bayram sevinci gibi kapı önlerinde hüznü ve aşk bozumu olan bu mevsimi.

Hoş geldin Eylül, hoş geldin hüznümün soluk mevsimi, gönlümün buruk yanı…

Yazının tüm hakları korunmaktadır.

HERKES KALBİNİN EKMEĞİNİ YER

Güneş ışığını üzerimizden çekiyorken akşamın serinleyen havası tenimize işlemeye başlamıştı. İnsanlar işlerinden,okullarından,alışverişten yorgun bitkin bir şekilde evlerine dönüyordu. Şehir karmaşasının en fazla olduğu andı belki de. Bütün günün telaşı heyecanı atılmış,hevesler alınmış artık yerini hüzün kaplamıştı.Yüzlerindeki gülümseme yerini yorgunluğa bırakmıştı. Gün boyu yapılan planlar, kurulan hayaller güneşin batışıyla birlikte sona ermişti. Ben de yeni bindiğim otobüste oturmak için ,uzunca bir süre kalabalık arasında boğuştuktan sonra cam kenarında bir yer bulup oturmuştum. Başımı otobüsün camına yaslamış,sırtımdaki çantayı kucağıma almış, elimdeki günlerdir almak için sabırsızlıkla beklediğim kitaplarımı da üzerine koyup , telefonuma taktığım kulaklıkla müzik listemi baştan sona dinlerken dışarıyı izliyordum.

Ne dünyasın ama..” dedim. Sana takılanı bir girdap gibi çekiyorsun içine. Peşinden sinsi sinsi sürüklüyorsun insanları. Hiçbiri de bunun farkına varamıyor.Ne yaptığını ne yaşadığını anlayamıyor kimse. O kadar boğuşuyorlar ki olaylarla kimse durup düşünmüyor. Şunları sormuyor kendine; ” Biz kimiz,niçin burdayız,neden geldik,ne yapıyoruz.? ”düşünemiyoruz.. Hani hafıza kaybı yaşayanlar gözlerini hastanede ilk açtıklarında sorar ya.”Ben kimim,siz kimsiniz,burası neresi,buraya neden geldik..” Acaba,bizler de büyük bir darbe sonucunda gözlerimizi dünyaya yeni açtık da alışmaya çalışmamız,bir kimlik arayışımız hep bundan mı.! Bu yüzden mi bu kadar yabancılayışımız? Bu yüzden mi çırpındıkça dibe batmamız ?

Bu dünya bir bataklık aslında,içinde debelendikçe seni yok eden ,içine çeken,varlığını kaybettiren koca bir bataklık . Ve o koca bataklıkta kimse yalnız değil. Hepimiz aynı yerde debelenip duruyoruz. Çırpınıyoruz kendimizi kurtarmak için. En büyük hatamız şu ki ;kurtuluş için hep başkalarını kullanıyoruz. Bunu yaparak kendimizi de onu da içine çekiyoruz bu çirkin dünyanın .. diye düşünürken aklıma bir anda izlediğim bir video geldi. O kadar etkilenmiştim ki , bütün insanlığın görmesi,mutlaka izlemesi gerekiyordu onu. Şu bencilliklerini biraz olsun sorgulayabilirlerdi. Şöyle ki; bir sürü insanın etrafında toplandığı koskocaman derin bir kuyu vardı. Bütün insanlar aç ve susuz , üzerlerinde giyecek giysileri yok , bitkin harap bir şekilde o kuyunun içindeki çorbadan içmeye çalışıyorlar. Hepsinin eline uzunca bir kepçe verilmiş. Batırıp batırıp boş çekiyorlar. Kimi yılmış açlıktan ,yorgunluktan,halsizlikten pes edip bırakıyor, kimi bunlara aldırış etmeden ısrarla devam ediyor. Ama kuyu o kadar derin ki kepçeyi yukarı çekip kendi ağzına götürene kadar ne aldıysa dökülüyor. Kimse doğru düzgün bir şey yemeyi başaramıyordu. Kuyunun başındakilerden bir kişi de bunları izleyip en sonunda daldırdığı kepçeyle karşısındaki kişiye uzatıyor ve hiç dökülmeden yemeyi başarıyorlar. Bunu görenlerde heyecanla ,kaşıkları kuyudan sırayla çekip birbirlerine vermeye başlıyordu.Böylece hepsi bir güzel karınlarını doyurmuş,hem de az önce ben daha çok yicem rekabetinin yerini, yüzlerinde birbirlerine karşı mutluluk ve sevinç almıştı. O karmaşa, sıkıntı bir anda ortalığı yemyeşil çimenlerin olduğu,renk renk çiçeklerin açtığı güzelliğe bırakmıştı. O zaman anladılar ki ; sadece kendini düşünmek kendine de başkasına da fayda etmez ve insanın kendi kendine yok olmasına sebep olur. Mutsuz,yorgun,üzgün bir kişi çıkar .Kendinden önce kardeşini de düşünürsen ,o zaman sen de o da asla kaybetmez. Ve her zaman daha güzel sonuçlar elde edilir.

işte o an aklıma gelen bu video , şu an ki insanlığın geldiği noktayı o kadar güzel anlatıyordu ki. Bizim bu dünya bataklığında sadece kendimizi kurtarmayı düşünerek,eşimizi, dostumuzu, arkadaşlarımızı bencilce kullanıp, kendi yok edilişimizi izlememizi gösteriyordu. Herkes kendi derdine düşüp bir kurtuluş yolu ararken bunu birbirini ezerek yapanlar,sürekli ‘ben’ diyenler ve kendinden başka kimseyi düşünmeyen benciller hep kaybediyorlar. Kazanmış gibi görünseler de hep kaybedecekler..

Kazananlar mı .. Kurtulmak için sadece kendini kurtarmayı değil,her şeyden önce karşısındakinin de kötülüğünü düşünmeyenler,içindeki niyetini hep temiz tutup,bencillik etmeyenler,yeri geldi mi kendini bile feda edebilenler..diye düşünürken son durağa gelmiştim bile çoktan. 45 dakika nasıl geçti farkına varamadan gelmiştik. Otobüs bomboş olmuş,benimle birlikte bir kişi daha vardı sadece. Yaşlı bir teyze, ama nasıl ton ton. Kalkmak için otobüsün iyice durmasını bekleyip sonra ufak ufak adımlarla kapıya yöneldi. Koşarak yanına yaklaştım,elimdeki kitapları hemen çantama koydum. Bastonunun kenarına geçirdiği poşetlerini elime alıp, diğer kolumla da teyzenin koluna girdim. Yavaş yavaş otobüsten indik. Gideceği yere kadar eşlik etmek istedim fakat biraz sonra kızı geldi. Ayaküstü sohbet edip tanıştıktan sonra bana çok teşekkür ettiler , ve vedalaştık . Ben tam dönüp arkamı biraz uzaklaşmışken,teyze seslendi.

Evladımm… !

Döndüm tekrar ”efendim teyzem” dedim..

Unutma;” Herkes kalbinin ekmeğini yer” dedi gülümseyerek. Ve el salladı bana. Ben de gülümsedim ”iyi ki varsın ” teyzem dedim ..
İşte teyzenin o sözlerini bütün yolculuk boyunca düşündüklerimi özetlemişti sanki. İçimi kaplayan o zarif huzurla eve varana kadar gülümsedim.

HANDE ARSLAN

İnstagram: @meftunn.biri

MAHPERİ ~1.BÖLÜM ~

Genç kadın yağmurun sesiyle gözlerini aralayıp ,uyku mahmuru bakışlarını pencereye doğru çevirdi. Onun deyimiyle gökyüzü ağlıyordu. Yağmur ona hüznü hatırlatırdı, dağılmaz sandığı ailesini  ama en çok da annesini, hoş hiç aklından çıktığı yoktu ki. Biraz daha yatak da öyle kalırsa saçma bir melankoli içine gireceğinden korktuğu için yorganı üzerinden atıp ,ayaklarını yatağından sarkıtarak, sağ bacağından yukarıya sıyrılmış şarap rengi pijamasına baygın bakışlarını gönderdi Mahperi.

Continue reading

En güzel duygum

En güzel duygumla sevmeye başladım hayatı:

Aşk acımla.

Aşk acısı yaşam boyunca hissedebileceğimiz en kötü ve bir o kadar da cezbedici duygudur.

Cezbedici…Onun seni sevmediğini bile bile kalbe söz geçirememekten doğan duygudur. Onun hiçbir zaman unutamadığın o ilk bakışını kalbine imzalamasıdır. Çünkü aşk ilk bakışla başlar. Şimdi bunu okuyanlar diyorlar: “hiçte öyle değil ben de birini tanıdıkça aşık oldum.” Eğer işin içine”tanımak” giriyorsa o aşk değil sevgidir. Tanıdıkça seversin, aşık olmazsın!

Lakin aşık olduğunuz bir kişiye sonradan kavuşursanız aşk ölür ve yerini sevgiye bırakır. Çünkü aşkın tanımı acıdan doğmuştur. Üzülerek söylüyorum ki siz o kalbin en derin hazzını kaybetmişsiniz demektir.

Okumak Üzerine Bazı Mülahazalar

”Okuma, ruhu yüceltir.”
-Voltaire-

Bilgi her dönemde altından, elmastan çok daha değerli bir mücevher olmuştur; hiç kıymet görmüyormuş gibi zannedilen zamanlarda bile…
Bilgi geleceğin anahtarıdır. Anahtarı elinde tutan, geleceği avucunun içine almış olandır. Bizim çağımızda bu anahtara ulaşmak artık çok kolay. Kitap okuyarak istediğimiz bilgiye kolayca ulaşabiliriz.

Kitap okumak, bizi bilgeliğe yaklaştırır ancak “okumanın yararı” sadece bu değildir. Okumak daha zengin bir kelime dağarcığına sahip olmamıza yardımcı olur. Söylemek istediklerimizi geniş bilgi dağarcığımızdan yararlanarak daha etkileyici ifadelerle aktarabiliriz.
Aktardıkça daha çok dinleyici buluruz kendimize. Bu da özgüvenimizi arttıran bir unsurdur.

Okumanın bir diğer faydası şudur; okuduğumuz her kitap bizi kendi dünyasına dahil eder. Daha önce hiç yaşamadığımız ve ileride de hiç yaşayamayacağımız bir dünyanın kapısını aralar kitaplar. Ufkumuz, dünya görüşümüz genişler. Herhangi bir olaya farklı açılardan bakabiliriz. Çünkü bir çok yazarın bakış açısına kitaplar sayesinde aşina olmuşuzdur.

Dahası; okumak bizi gündelik sıkıntılardan, tekdüzelikten kurtarır. Griliklere kısa bir mola vermemizi sağlar. Kişiliğimizi renklendirir. Okuduklarımız bizi yeri gelir mutlu eder, ruhumuza huzur verir; yeri gelir üzer, sarsar, kendimize getirir. Kısacası, okumak her şeydir. İyi okumalar.

Seda Külah
@kitap_salatasi

ALTIN PORTRELER-1 ÖMER TUĞRUL İNANÇER

Değerli okur..
Karşınıza uzun bir çalışmanın sonucunda çıktım..Vakitlice ki yazı kaleme almamamın sebebi budur.
Yepyeni bir çalışma ile karşınızdayım bir süre.. Yazımızın başlığında da gördüğünüz gibi sizlere bu köşeden artık ‘ALTIN PORTRELER’ sunacağım.
Gönül dünyamıza yön veren,genç kuşağın tanımasında fayda gördüğüm;güzel insanları size tanıtmaya çalışacağım.
Bu konuda amacım şudur ki ‘ALTIN PORTRELER’ ile sunacağımız değerli şahsiyetlerin hayatlarına biraz daha şahitlik etmek,onlar hakkında merak uyandırmak ve onların eserlerini okutmayı başarabilmek.
Yazarperest yazar ekibimiz ne kadar kaliteliyse inanıyorum ki okuyucularımızda bir o kadar kaliteli..
Lafı daha fazla uzatmadan bu hafta ki değerli büyüğümüzün hayatına sözü bırakabiliriz.Yine başlığımızdan anlayacağımız gibi bu gün ki konuğumuz Sayın  Ömer Tuğrul İnançer..

“Düşünce, akılla olur. Tasavvuf gönülle olur. Akılla gönül, bir araya gelmez. Gönül devreye girdi mi, akıl firar eder. ” diyen Ömer Tuğrul Bey adeta bir güzel gönüldür..Yıl 1946 yılında Bursa’da dünyaya geldi bu güzel gönül..
1991 yılında hukuk mezunu oldu ve aynı yıl hukuk müşavirliği yapmaya başladı.
Ömer Tuğrul Bey’in az bilinen yönlerinden biri ise müzisyenliğidir.
Aynı yıl (1991) Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğunda sanatçı-müdür olarak çalışmaya başladı.
Çok yönlü kişiliği ile ve mütevazi bir hayatı olan Ömer Tuğrul Bey’in tasavvufi yönü ise çok kuvvetlidir. Hem yazar-aydın,hem radyo sanatçılığı,hem hukuk yönünden tahsili kendisine her zaman ayrı bir yer edinmesini sağladı..
Gayet donanımlı ve yaptığı her işte başarılı Ömer Tuğrul Bey’in tasavvuf alanında çok sayıda makalesi bulunmaktadır.Aynı zaman da da çeşitli konuları ele alan 10 adet kitabı bulunmaktadır.
Aynı zaman da tv programcılığı da yapan Ömer Tuğrul Bey’in:”Ömer Tuğrul İnançer ile Gönül Dünyamız: Saadettin Acar ile birlikte (TRT Türk)” geniş bir yankı bulmuştur.
Gönül işleri her-kesin işi değildir, er-kesin işidir. diyen Ömer Tuğrul Bey evli ve 2 çocuk babasıdır.
Ömer Tuğrul İnançer Bey hakkında ufak bir biyografiyi size sunduk sayın okuyucu.. Umarım etkilenir ve bu değerli büyüğümüzü takip edersiniz..
Selam ve dua ile…

 

“Kimse Böyle Yalnız Olmasın”

Yüksek ses daha yüksek ses!

Aaaaaaaaaaaa!

Ooooooooo!

Şeboooo

Ya da Teoman mıydı bu? Neyse ne işte. Sahneyi çekip ınstagram hikâyelerimde paylaşayım. Dört kere paylaşayım. Birinde, Buse’ye laf çaktığım bir şarkı sözüne denk gelsin. İkincisinde şarkıya eşlik edeyim çılgınlar gibi bağırayım, Buse onu çoktan unuttuğumu ve keyfimin yerinde olduğunu anlasın. Üçüncüsünde, yanımdaki kızlardan biriyle yakın olduğumu gösteren bir özçekim yapayım. Dördüncüsüne dur, şimdi karar veremedim. Ama keyfim yerinde. Yani bunu Buse’nin bilmesi lazım. Bir şey  daha bilmesi lazım dünyada tek kız o değil. Yahu, bilmesi lazım ben çok mutluyum o olmasa da. Kalbim kırılsa da bir şey olmaz bana. Ben kaçın kurasıyım kızım. Gördüğüm ilk kız sen miydin sanki. Hahahha. Buse de kimmiş be! Sadece şu konserden bile en az üç kişiyle dönerim istesem.  Gitar nasıl güzel girdi ama ah içimden bir şey aktı sanki. Telefonun şarjı az kalmış aksi gibi. Önlere ilerlemeye çalışıyorum. Adamın birinin alkol şişesi havada sallanıyor damlaları etrafa saçılıyor orası sakat diyorum, yan taraftan ilerliyorum . Ulan Buse ne hallere düşürdün  şarkbeni. Çalan şarkıyı tam bilmiyorum. Sigaraya devam o zaman, diyorum. Mavi tokalı bir kız görüyorum yanında duruyorum. O da tek anlaşılan, tanışıyoruz adı İrem’miş. Hikâyelerin sırası değişti ama olsun daha iyi. Yanımda direkt bir kız görürse diğer hikâyeleri de kesin izler. İrem’e bir fotoğraf paylaşmak istediğimi söylüyorum itiraz etmiyor. İyice yaklaşıyor yanıma bu da iyi. Sıra ikinci hikâyemin planında. Bu şarkıyı biraz biliyorum şimdi oldu. Bağıra çağıra eşlik ettiğim şarkı da bu olsun. “İkiiii yabancıııı iiikiiiii yabancııııı birlikte ama yalnız iki yabancııııııı” Büyük puntolarla yazdım videonun üzerine. Bu hikâyede iki plan birden yerine gelmiş oldu. Hem imalı bir cümle hem coşkulu hallerim. Hahaha. Buse’de kimmiş be!  Başıma bir ağrı saplanıyor. İrem’e bir haller oluyor. Benim ileride sevgilim var, deyip  elinden kurtuluyorum. Şebnem’miş sahnedeki yaklaştıkça tanıyorum. Ulan ne adamım  Teomanla Şebnem ne alaka ikisini karıştırmışım. Dönemlerinin en iyi elektronik gitar çalanlarını… Ben bunları evli sanıyordum ergenken. O zamandan kalma bir benzetme olacak herhâlde. Ee tabii şimdi de zihnim duvar duvar yıkılıyor. Bu baş ağrısının başka açıklaması olamaz. Şebnem şarkının hikâyesini anlatıyor. Çok özelmiş onun için. Eh klişe diyorum. Hep böyle der bu sanatçı milleti. Her şey özel, herkese önemli ve değerli hissettirme… Buse’nin de bir müzisyen olmasıyla hiç ilgisi yok bu söylediklerimin. Hayır tabii ki var. Şebnem devam ediyor: “Milyonluk konserler verdim ama hep çok yalnız kalmaktan korktum ama hep çok yalnız olmak istedim.” Allah Allah, benim kafa cümleleri yanlış ögeli mi birleştiriyor anlamıyorum, ne demek ki bu? Sizin en sevdiğiniz şarkılarımdan diyor. Kesin Buse biliyordur o zaman. Bir canlı yayın mı açsam diyorum. Ehh be oğlum aç gitsin neden geldin ki buraya bastır diyorum. Şarkı başlıyor. Dıssıssst!

“Kim bilir neler neler geçti başından,  kimse böyle yalnız olamaz.”

3 kişi canlı yayına katıldı. Başımın ağrısını şiddetlendiriyor bu şarkı sözü. Ayak uçlarımdan telefonu tuttuğum ellerime kadar kendimi süzüyorum.

“Anlat birer birer tut ellerimden kimse böyle küskün olamaz.”

4 kişi daha canlı yayına katıldı. Ahmet yorum yapmış “Ooo Tarık yakışır kardeşime.” Oğlum sırası mı lan diyemiyorum. İçimde bir şeyler olmaya devam ediyor.

“Çizgi çizgi yüzünde
Gölgeli gözlerinde
Ağır sessizliğinde
Neler neler var
Ne hikâyeler var ”

Anneannem geçti gözlerimin önünden. Neden oldu ki bu? Sanki onu tarif ediyor burası.

Canlı yayına 5 kişi, gözlerime  iki damla yaş katıldı…

“Her bahar öncesinde
Kardelene dönüşmeyi
Kopmayı koparılmayı anlat ”

Anneanne neden geldin? Burası sana göre bir yer değil. Canlı yayına 6 kişi, anneannem gözlerimin önüne katıldı.

“Karanlıkla dans etmeyi
Sonra ölmeye yatmayı
Kahpe dünyayı anlat ”

Canlı yayına 7 kişi daha katıldı. Boğazımdaki hıçkırıkları tutamıyorum canlı yayına sesi gitmiş. Yorumlar: Feride “Oha, ağlıyor musun?” Ahmet “Yok artık abi abartmayın.”

“Uzaklara dalıp gitme
Gözlerin de dolmasın
Kimse böyle yalnız olmasın ”

Canlı yayına Buse katıldı. Anneannem uzaklaşıyor. Daha çok bağırıyorum.

Kimse böyle yalnız olmasın

Kimse böyle yalnız olmasın

Kimse böyle yalnız olmasıııııın. Anneanne…

Ahmet: “Oha harbiden ağlıyor.”

Buse canlı yayından ayrıldı. Hahaha Buse de kimmiş be!

Ben istesem…