Edebiyat

İkinci Benlik

Herkesin illaki vardır kimselerin bilmediği bir özelliği. Sadece bize ait olan ve çokça bize dair olan… Sadece bizim gördüğümüz, bizim hissettiğimiz bir özellik; ikinci benlik gibi.

Bu ikinci benliğimiz belki de en yakınlarımızın bile fark etmediği bir diğer yüzümüz. Ben bu ikinci benliği koruma kalkanı olarak görüyorum. Görünmez bir koruma kalkanı; kimsenin erişemediği… Bizim kimsenin erişmesine izin vermediğimiz…

Bu benliğimize giriş kapılarını açık bırakmamak gerekir. Açtığımız noktada inciniyoruz, kırılıyoruz… Bu özelliğini iyi yönetenlerdenseniz eğer, güçlü bir karaktere sahipsiniz demektir. Bu da demek oluyor ki; çok şanslısınız! Kırılgan ve alıngan insanlar ise bu koruma kalkanlarını kontrol edemeyen ya da varlığını unutan insanlar; karşısındaki insanı kendisinden daha çok düşünen insanlar…

Her şeyde olduğu gibi burada da sınırlar olmalı. Koruma kalkanınızı o kadar güzel kullanmalısınız ki, sizi insanlar kolayca incitemesin, size karşı düşünmeden hareket edemesinler. Unutmayın; ne yaşıyorsak veya çevremizdeki insanlar bize ne yaşatıyorsa hepsinin nedeni yine biziz. Biz izin verdiğimiz müddetçe etrafımızdalar, bizim alanımızdalar ve bizimle etkileşim halindeler. Mutlu olmak için çevremizde bizim güvenip koruma kalkanımızı indirdiğimiz ve bunu suiistimal eden insanlardan uzak durmalıyız.

Benliğinize sahip çıkın ve koruma kalkanınızı asla indirmeyin.

Parıltıyı Yakalamak

Yılgın bir hayatta var mıdır ki, ben ışığı yakaladım diyen insan.

Yılgın insan karamsardır. Aydınlatamaz ruhunu ve ruhunun inceliklerini. Tanıyamaz kendini, sürekli suçlar hayatı. Eline alır rakısını, bardağına doldurur sek atar. Ardından, ”Sen beni böyle yaptın hayat, ben böyle olmayı hiç istemedim, neden hep ben..? ” sözlerini sarf  eder durur.

Yılgındır çünkü. Onun dünyasındaki hayat çabasını yitirmiştir. Karşılıklıdır bu. Ama ilk başta insan bırakmıştır hayatı. Kolaydır hayatı bırakmak. Çevredeki alnında kırışıklık oluşmuş,elinde nasır tutmuş elleri değil de başına bir şey gelince hemen pes eden insanları örnek almak basittir. Böyle düşünenler devamını okumasın çünkü yapamazlar.

Dört tarafı duvarlarla kaplı bir odadasınız. Sadece iğne ucu kadar ışık giriyor odaya. 400 metre karelik odaya sadece iğne ucu kadar ışık giriyor. İmkansız gibi görünüyor o odayı tamamen aydınlatmak, yıkmak o duvarı. Elinizde ise keser var. Keseri nasıl kullanmayı bileceksiniz ilk. Tutar da keserin arkasını vurursanız olduğunuz yerde sayarsınız ama  o duvarı keserin ucuyla küçük küçük genişletmeye çalışırsanız başarırsınız. Belki günler sürecek ama sonunda iğne ucu kadar olan ışığı siz o odayı tamamen kaplayan parıltıya bırakacaksınız. Çünkü denediniz ve başardınız.

Başaramazsanız dahi parıltıyı yakalamaktan asla ama asla vazgeçmeyin. Parıltıyı yakalarsanız yolunuzu apaydınlık görürsünüz ve önünüzde kimse duramaz.

Son Ada: Ütopya’dan Distopya’ya

Bir ada düşünün: kimsenin kimseye üstünlük kurmadığı… bir ada düşünün ki ihtirasların, kıskançlıkların, makam mevki sevdasının olmadığı, paranın pulun hiç kıymet görmediği; asıl kıymetin sevgiye, saygıya, arkadaşlığa verildiği. Ada’nın asıl sahipleri martıların gönlünce uçup konduğu, yumurtalarını bıraktığı, insanların buna sonsuz saygı duyup onları rahatsız etmediği bir ada…
Hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmez elbette. Bu adada da huzur, mutluluk emekli bir devlet başkanın buraya yerleşmesiyle sona erer. Yalnız insanların ki değil üstelik! Özgürlüğün bir sembolü olarak çizilmiş olan martılar da bu Başkan Köpekbalığı’nın zulmüne uğrar. Martı popülasyonu gibi insan özgürlüğü de yavaş yavaş yok olmaya başlar.
Bitmeyen sonlu kitapları çok severim, hayalgücüme saygı duyan yazarı daha çok.
Livaneli’nin Son Ada isimli romanı başlangıcından sonuna kadar heyecan yüklüydü. Sonu ise okuyucuya bırakılmıştı. İster güzel bir son yazın, ister kötümser bir kadere mahkum edin kahramanları. Size kalmış.
Alıntılarla sizi baş başa bırakıyorum.

“Güçlünün tek bir isteği vardır: daha fazla güç!”

“Şiirler silahtan güçlüdür!“

“İnsanlar eşit değildir. Güçlüler ve zayıflar vardır ve hayat bunlar arasındaki mücadeleden ibarettir.”

Hayat

Sevmek, insan olmanın birinci kuralı

Hissetmek, sevmenin temel yasası

Doğmak,bir su damlası gibi saf ve temiz

Bir kuş gibi hatta özgürce.

Yıkanmak, tüm kötülüklerden arınmak

Ve yaşamak sonra kana kana,

Müzik misali dokunmak insanlara,hayatlara.

Bir köpeğin başını okşamak,

Kanadı kırık bir kuşa bakmak,

Hayatı doğurmak sonra..

Yeni bir cana can vermek

Ve büyütmek onu avucunda

Ellerin açık ama kapalı da sıkıca.

Yaşamak yeni baştan döngüyü

Doğumu,büyümeyi,hayal etmeyi

İyiliği ve iyi olmayı..

Çünkü insan öyle güzel,

Bir ufak tebessümle

Bir sıcak çayla

Ve derin sohbetlerle..

Çünkü dünya o zaman değer yaşamaya,

Çünkü insan ancak o zaman sever

Tüm kalbiyle,doya doya..

YAZMAKLA BAŞLADI ”ANLAMAK”

Yazarak başladım kendimi anlatmaya ..
Kimseye olmasa da yazdıkça rahatlamaya ..

Bir yazar değilim elbette. İyi bir yazar olmak için daha çok çalışmam gerektiğini,kolay kolay iyi bir yazar olunmadığını da biliyorum.Ama bir de şunu çok iyi biliyorum. Ben bir tek yazarak kendimi ifade edebiliyorum. Yazdıkça rahatlıyor,yazdıkça hafifliyorum. O zaman güven probleminde olmuyor biliyor musun? Mesela bir insana bir şeyler anlattın mı mutlaka duyarsın bir yerlerden. İçine hep bir kuşku düşer,onunla ters düştün mü. Çünkü bir açığını arar insanlar,emanet ettiğin sözleri ortalığa dökmek için fırsat kollarlar sanki. Sen konuşup anlattıkça hafifledim diye düşünürken, biraz sonra acaba duyar mıyım başkasından psikolojisine girersin. Hafiflemek yerine yüküne yük eklersin bir bakıma. Diyeceksiniz ki şimdi,senin karşına güvenecek insan çıkmamıştır ondan böyle düşünüyorsun. Halbuki çok denedim ben ,en güvendiklerimi de gördüm. Ufacık ters düşmene bakarlar,işlerine yaramadın mı, istediklerini alamadılar mı anında açığını kollarlar. Demiyorum ki güvenmeyin kimseye. Tabi ki güvenin,deneyin en azından. Ama yine de her şeyinizi ortaya dökmeyin, derim. Güvense güven hiç farketmez. Hiçbir insan, defterinle kalemin kadar özen göstermezler söylediklerini saklamaya . Ama yazmak öyle mi ..

Mutluyken yazarsın,üzgünken yazarsın,sırrını yazarsın,hayallerini yazarsın. Yazdıkça yazasın gelir,anlattıkça anlatasın.Sen yazdıkça açılırsın,kalemin yazdıkça güçlenir. ”Yazmak” dersin adına ama altında derin anlamlar barındırır. Ben hep defter taşırım mesela yanımda. Fırsat bulduğum her anımda yazarım.Karalarım kendimce bir şeyler.
Yazdıkça içimi döker rahatlarım. Dünyayı yazarak sorgularım. İçimdekileri haykırırım kelimelerimi bağırta bağırta.İster yazdığım hikayenin kahramanı olurum,istersem en iyi filmin başrolü. Kendi çapımda kurgularım dünyayı.Karışamaz kimse, karıştırtmam kelimelerime. Her bir satırını yaşadıklarımla imzalarım. Hayallerimden dipnotlar bırakırım.Kelimelerim arasına ister sevgiyi saklarım ister sevgiliyi,ister nefretimi kusarım ister öfkemi. Buz tutmuş yüreğimi burada ısıtırım.Kabuk bağlamış yaralarımı kanatır sonra istersem yine tuz basarım.Kelimelerimle yatar , kelimelerimle kalkarım. Duymak istediklerimi onlardan duyar,söylemek istediklerimi bir tek onlara anlatırım ..
Dedim ya işte ; Ben, yazdıkça varım ..

HANDE ARSLAN

instagram; @meftunn.biri

‘Mutluluk’ Mutsuz

Kırık dökük evlerin çiçekli bahçelerinden bana doğru koşan sevimli bir çocuktu mutluluk; koşarken düşen ve şortunun altından tam diz hizasından yaralanan,beyaz tenli bir çocuk. Yaralanmanın yıldırmadığı, koşmanın yormadığı yüksek enerjiye sahip, tüm yaralara rağmen gülümseyen bir çocuk. Bana ulaşamayacağını bilse dahi, çukur gibi gamzeleriyle bana neşe vermek arzusu ile dolu bir çocuk. Ama yaklaşamazdı bana yöremde gerçekleşenlerden dolayı,yakın zamanda büyük bir yıkım var benim bahçemde. Yüklü miktarda hayal kırıklığı, fazlaca ümit, belki de anıların ardında yerini almış derin bir yorgunluk denebilecek duygulardan oluşan gökdelenin yıkımı,belki de kule;kim bilir…

Neyse ne, terimlere takılmakla zaman kaybetmezsek hoş olur.Demem o ki bu çocuk bana gelirse zarar görecek, hem annesi yok muymuş bunun ne işi var bu yaban şehirde? Bir adı var mıdır acaba, benim adına ‘Mutluluk’ dediğim bu güzel çocuğun? Adı olsa ne değişecek? Zarar diyorum zarar, zarar görecek… Bu çocuğu kendimden uzaklaştırmam lazım ama biliyorum ona ihtiyacım var. Her şeyi toplayıp bu yöreden ayrılmalı mıyım küçük mutluluğun bunlardan zarar görmemesi için? Peki ya o bana değil de buradaki enkaza geliyorsa o zaman ne yaparım? Aklım almıyor olanı biteni, ne çok yakınız ne çok uzak. Sadece bana ulaşmamalı ve ulaşamayacak bu çocuk.

Ona engel olacak kötü bir çocuk; mutsuzluk, ümitsizlik kokan, parktan eve çamurlu ayaklarla dönen bir çocuk. Her şeyi güzel çocuğun tam tersi olacak.Hiçbir şeyden zevk almayan bu somurtkan çocuk, buraya gelmek büyük bir marifetmişçesine bahçeme kendisi gelebilmek için diğer çocuğu kandıracak. Ah ‘Mutluluk’ şuan mutsuzsun ama emin ol düzelecek.

Emekleri zâyi etmez Allah.

“Herkesin dünyayı kurtarmasına gerek yok, birisi de evinin önüne çiçek koysun.” diye yazmış birisi.

Bu cümleyi okuyunca kelimeler birikti içime.

Bazı şeyleri hatırlattı bana.

“Etki edemeyeceğin büyük meseleleri konuşarak geçirdin ömrünü.Yapabileceğin küçük şeyler varken.” diye yazmıştı, Abdullah Kibritçi.

İçimizde hep büyük şeylerin hayalini kuruyoruz belki, bu güzel. Lakin kabımıza çakıl taşları sığabiliyorsa şimdilik, kayaları sığdırmaya çalışarak kendimizi yormanın bir manası yok ki.

Ebabil kuşlarını düşünelim mesela, pençelerine mercimek tanesi kadar taşları sığdırabilmişlerdi yalnızca.

Lakin filleri yenmeyi onlara nasip etti Allah.

Niyeti hakiki olan hiçbir amel küçük olmaz, zira büyütür hedefine vardırır onu Allah, bunu bil.

Yarım kalmaz, tamamlar onu.

Evet bir saksı çiçek.

Pencerenin önüne, bir insanın kalbine yada.

Birisi bir şey yazsın, kalbe şifa, derde derman olacak bir cümle mesela,

Birisi dua etsin, birisi tebessüm ettirsin birini.

Güzel bir haber getirsin birisi gözümüzü aydınlatan, zarif bir rivayet söylesin biri geçmiş zamandan, bir ayet okusun biri kalbimizi uyandıran.

Biri, bir hikaye anlatsın nazenin zamandan kalan.

Biri, bir çoçuğun başını okşasın, bir bebeğin kokusunu içine çeksin birisi.

Bir yetimin gözlerinin içini güldürsün alemlere rahmet peygamber gibi.

Biri güzel bir cümlenin altını çizsin, biri bir çiçeğin adını ezberlesin, biri durup düşünsün ince şeyleri.

Birisi bir pencere açsın dertli bir insanın içine.

Bir çiçeğe bakmak için yavaşlasın biri.

Birisi içli bir şiir okuyup kaldırsın içimizdeki rehaveti, diriltsin içimizdeki öfkeyi.

Bir insanı Allah için sevsin birisi, bir insanın yükünü hafifletsin diğeri.

Biri, bir taş atsın, birisi samimi bir yaş akıtsın kurtulsun diye gemi.

Dünyanın kurtulmaya değil de güzelleşmeye ihtiyacı vardır belki.

Evvela kalpler, evvela fikirler, evvela evler, evvela pencereler, evvela niyetler bir çiçek açsın, bir güzelleşsin.

Ömrümüz yetmezse neticeyi görmeye, burada ektiğimiz bir çiçek öbür dünyada bahçe olacak, bilesin.

Çünkü emekleri zâyi etmez Allah.

Vesselâm.

ÖZÜNE DÖN

Tefekkürümüzün tefekküre ihtiyacı var.

Gözlerini kapat veya odanı karart…

Ölümü hisset…

Ne yazık ki hissedilmiyor fakat bir nebze de olsa ürküyor insan. Ürkmek ise harekete geçmek için yeterli bir neden değil. Ahiretten korktuğumuz kadar ölüm bizi korkutmuyor. Öyle olsaydı,biraz olsun tedirgin olsaydık uyumamak için değil uyumak için sebep arardık. Ölüm parmaklarımızın ucunda gezinen damarlar kadar yakın ve bir o kadar bize ait.

Ölüm,her an kapımızı çalabilecek olan davetsiz misafir. Belki de ölüm her an, her saniye aklımızda fakat bizi hazırlıksız yakalayan tek avcı.

Kıymetli büyüğümüz, Bediüzzaman Said Nursi ne söyler:

‘’ Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Mertçe kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakın gafil olma. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada , hikmet nazarıyla baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin ? ‘’

Öyle ya yerden bir avuç toprak alsan ve anlasan, dost olsan. Haşır neşir olsan seni sarıp sarmalayacak toprakla sonra ölümü bir nebze hissetsen, yine de gönlün vazgeçmez fani dünyadan ve dünyalıklardan.  Marifet ölümün üzerine yürümek değil, ölümle dost olabilmektir.

Büyük veli, İmam-ı Rabbani ne söyler :

‘’ Ölüm felaket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felakettir. Çünkü ona nasıl muamele edileceği belli değil. Öyleyse dua ederek, istiğfar ederek, sadaka vererek  onun imdadına yetişmek gerekiyor  ve en güzeli de ölüm sevgiliyi, sevgiliye kavuşturan bir köprüdür.’’

Ölüm ne bir son nede bir başlangıç, ne dünyadan el etek çektiriyor nede hesapsızca güldürüyor. Önemli olan yaşarken yaşadığımız için böbürlenip, ölüme kafa tutup ölümüne kin besleyip nefsi sevindirmek, yüceltmek değil de; asıl gayemiz olan ilah-i rızadan ayrılmamaktır.

Hz. Mevlana’nın gönlü ise ölüm hakkında şunları söyler:

“Ölüm günümde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın derdi, gamı var, dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum sanma, bu çeşit şüpheye düşme! Sakın öldüğüm için bana ağlama: “Yazık oldu, yazık oldu” deme! … Cenazemi görünce: “Ayrılık, ayrılık” deme! O vakit benim ayrılık vaktim değil, “buluşma, kavuşma” vaktimdir! Bu hal, sana, batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslında bu hal doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır!  Hangi tohum yere atıldı, ekildi de tekrar bitmedi, topraktan başkaldırmadı?

Hangi kova kuyuya sarkıtıldı da dolu çıkmadı? …”

Velhasıl sevmeli ölümü ve ölümü Allah’a giden bir yol olarak bilmeli ve bu uğurda yaşamalı. Bilhassa, gidenlere sormalı eğilip toprağı koklamalı, üstün tutmamalı dünyayı ölümden.Her daim tevazu içinde ölümü beklemeli , lakin pek açıklayıcı olan şu hadis-i şerifi de akıllarda tutmalı, adımlarını ona göre atmalı:

”Ağızların tadını kaçıran ölümü çokça hatırlayın…”

Bunun için tefekküre sığınmak belkide en güvenilir liman. Yaratıcıya mutlak güven, bütün gücü nefiste bulmak değilde  yaratıcının, her şeyin üstünde hüküm ve egemenlik sahibi olduğunu kabul etmek değilde nedir ki? Semadaki eşsiz güzellikleri ve akıl almaz düzeni seyrederken aynı zamanda yeryüzünde milim yer kaplayan karıncanın varlığını aklımızla yaptığımız istişaredir tefekkür. Hudutsuz bir kuvvetle beslendiğimize inanmak ve gayretle yaşayış şekline, ahvaline tefekkür denir. Tefekkür olmadan yaşadığımız hayat, içinde akıl olmadan taşıdığımız başa benzer. Yani boş ve gereksiz, işlevsiz. Tefekkür olmadan yaşadığımız hayat ,üzerinde kıyafet olmayan, göz var ama görmeyen,kulak var ama işitmeyen bir iskelete benzer. Yani anlamsız, hayasız ve faydasız. Tefekkürün sonrası ise rızâdır. Rızâ’nın getirmediği tefekkür nedir bilinmez. Tefekkürümüz bize tefekkür ettirmiyorsa bu ise hiç tefekkür olmasa gerek.

 

Deniz Kıyısı

Kendimi, gözlerimi kapatmış deniz kıyısında otururken düşünmek istiyorum bazen.
Sadece düşünmek..
O kadar acı yaşanmamış, hiç kimse gitmemiş gibi.
Ama dönülmez boşlukları dolduramıyorum kendi içimde.
Tekrar tekrar sarılmak istiyorum, kucak dolusu affetmek..
Çünkü biliyorum artık gelemiyor insanlar.
Onları..Onları unutmaya başlıyorum.
Oysa kalkmaya çalışıyorum da çakılıp kalmışım bir vazgeçmişlikte.
Kalkamıyorum.
Bir yandan can havliyle kumu kazışımla, kafamı esintiye çevirip, denizin her şeyi düzelttiğini görmem bir oldu bu hayatta.
Dünkü gülüşlerin bugün silinmesi,
Dün gördüğüm o simanın ebedi olarak gelmeyişi gibi.
Şimdi gelip soruyorum ki ;
Bu beden sıkı sıkıya bir daha sevebilir mi daha doğrusu inanabilir mi ?
Sorularım sessizce uçuyor gözlerimin önünde.
Çünkü ;
Bilmiyorum..
Sonra çekiliyorum kıyıma köşeme, en hırçın sahile.
Susuyorum.
Mucize gibi gelişlerin ardından,
gidişleri görmek istemiyorum.
O yüzden,
Bakıyorum ama görmüyorum.

Senden Bana Kalsın

Söyle sevgilim, söyle…
Konuş benimle, anlat içindekileri.
Sen susarsan, ben susarsam olmaz.
Bu aşk iki cihana da sığmaz.
Hadi dök içindekileri sevgilim, anlat bana yaralarını.
Neden korkuyorsun sevgilim?
Sen bırak, ben toplarım. 
Sen git sevgilim, yaraların bana kalsın. 
Senden bana kalsın. 

SEN

Sen; bu şehrin sokaklarını ezberlettin bana.

Dönmeni beklediğim her gece dolaşırken tek başıma.

Sonun Başlangıcı

Bu ilk gidişin değil benden.
Bilirim sondur. Bilirim gelmeyeceksin.
Ellerim bir daha kaybolmayacak ellerinde.
Öyle güzel de gülmeyeceksin bana, ne de ben gülebileceğim senden sonra.
Gözlerin, gözlerime dokunmayacak. 
Bilirim, senden sonram yok. Sevemeyeceğim bir daha kimseyi. 
Ve sen, sen, ahh sen.
Sen, hiç bir tende bulamazsın benim izlerimi.