Tefekkürümüzün tefekküre ihtiyacı var.
Gözlerini kapat veya odanı karart…
Ölümü hisset…
Ne yazık ki hissedilmiyor fakat bir nebze de olsa ürküyor insan. Ürkmek ise harekete geçmek için yeterli bir neden değil. Ahiretten korktuğumuz kadar ölüm bizi korkutmuyor. Öyle olsaydı,biraz olsun tedirgin olsaydık uyumamak için değil uyumak için sebep arardık. Ölüm parmaklarımızın ucunda gezinen damarlar kadar yakın ve bir o kadar bize ait.
Ölüm,her an kapımızı çalabilecek olan davetsiz misafir. Belki de ölüm her an, her saniye aklımızda fakat bizi hazırlıksız yakalayan tek avcı.
Kıymetli büyüğümüz, Bediüzzaman Said Nursi ne söyler:
‘’ Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Mertçe kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakın gafil olma. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada , hikmet nazarıyla baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin ? ‘’
Öyle ya yerden bir avuç toprak alsan ve anlasan, dost olsan. Haşır neşir olsan seni sarıp sarmalayacak toprakla sonra ölümü bir nebze hissetsen, yine de gönlün vazgeçmez fani dünyadan ve dünyalıklardan. Marifet ölümün üzerine yürümek değil, ölümle dost olabilmektir.
Büyük veli, İmam-ı Rabbani ne söyler :
‘’ Ölüm felaket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felakettir. Çünkü ona nasıl muamele edileceği belli değil. Öyleyse dua ederek, istiğfar ederek, sadaka vererek onun imdadına yetişmek gerekiyor ve en güzeli de ölüm sevgiliyi, sevgiliye kavuşturan bir köprüdür.’’
Ölüm ne bir son nede bir başlangıç, ne dünyadan el etek çektiriyor nede hesapsızca güldürüyor. Önemli olan yaşarken yaşadığımız için böbürlenip, ölüme kafa tutup ölümüne kin besleyip nefsi sevindirmek, yüceltmek değil de; asıl gayemiz olan ilah-i rızadan ayrılmamaktır.
Hz. Mevlana’nın gönlü ise ölüm hakkında şunları söyler:
“Ölüm günümde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın derdi, gamı var, dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum sanma, bu çeşit şüpheye düşme! Sakın öldüğüm için bana ağlama: “Yazık oldu, yazık oldu” deme! … Cenazemi görünce: “Ayrılık, ayrılık” deme! O vakit benim ayrılık vaktim değil, “buluşma, kavuşma” vaktimdir! Bu hal, sana, batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslında bu hal doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır! Hangi tohum yere atıldı, ekildi de tekrar bitmedi, topraktan başkaldırmadı?
Hangi kova kuyuya sarkıtıldı da dolu çıkmadı? …”
Velhasıl sevmeli ölümü ve ölümü Allah’a giden bir yol olarak bilmeli ve bu uğurda yaşamalı. Bilhassa, gidenlere sormalı eğilip toprağı koklamalı, üstün tutmamalı dünyayı ölümden.Her daim tevazu içinde ölümü beklemeli , lakin pek açıklayıcı olan şu hadis-i şerifi de akıllarda tutmalı, adımlarını ona göre atmalı:
”Ağızların tadını kaçıran ölümü çokça hatırlayın…”
Bunun için tefekküre sığınmak belkide en güvenilir liman. Yaratıcıya mutlak güven, bütün gücü nefiste bulmak değilde yaratıcının, her şeyin üstünde hüküm ve egemenlik sahibi olduğunu kabul etmek değilde nedir ki? Semadaki eşsiz güzellikleri ve akıl almaz düzeni seyrederken aynı zamanda yeryüzünde milim yer kaplayan karıncanın varlığını aklımızla yaptığımız istişaredir tefekkür. Hudutsuz bir kuvvetle beslendiğimize inanmak ve gayretle yaşayış şekline, ahvaline tefekkür denir. Tefekkür olmadan yaşadığımız hayat, içinde akıl olmadan taşıdığımız başa benzer. Yani boş ve gereksiz, işlevsiz. Tefekkür olmadan yaşadığımız hayat ,üzerinde kıyafet olmayan, göz var ama görmeyen,kulak var ama işitmeyen bir iskelete benzer. Yani anlamsız, hayasız ve faydasız. Tefekkürün sonrası ise rızâdır. Rızâ’nın getirmediği tefekkür nedir bilinmez. Tefekkürümüz bize tefekkür ettirmiyorsa bu ise hiç tefekkür olmasa gerek.