Edebiyat

Velev ki Kadın

velev ki tanrı kadın..

tutuyorum saçlarının kırıklarından tanrıyı
kesmelisin bu kırıkları.
kesmelisin ki canlansın,
sonrasında kara gözlerini dikiyor yüzüme
o an irkiliyorum
-tepeden aşka,
aşktan kasığa.
manikürsüz ellerini
alınmamış kaşlarına götürüyor tanrı
düşünüyor gibi yapıyor
o vakit bırak diyorum
o vakit kadın diyorum
velev ki tanrı kadın.
işte!
o vakit oluyorum

-yok olmaya yüz tutuyorum.

Futbolcu Tek Kaş Muharrem

Baba memur. Orada burada geçti ömrümüz. Bir şehirde aşk acısı çekebilecek kadar bile yaşamıyordum. Hani desen ki çocukken aşık oldun mu, bir kez oldum. Fırınıcının benden 7 yaş büyük oğluna, hala kulaklarım kızarır. Annemden yediğim ilk azar, daha büyük olmayı dilediğim ilk andı. Ama konumuz bu değil. Konumuz o şehirlerden bir tanesinde unutamadığım Muharrem. O ve onun kafa tuttuğu her şey.

Ortaokulda, aynı sınıftaydık  kahramanımız Muharrem’le. İnsanlar ortaokul zamanlarında çok acımasız olabiliyorlar. Bu acımasızlıktır sanırım onu zihnimden çıkarmayan. Şöyle ki;
Muharrem vardı bizim. Futbolcu, tek kaş muharrem. 160 boyu, kesilmeyen tırnakları, buna rağmen uzamayan tırnakları. Bizim muharrem, futbolcu tek kaş tırnaklarını yiyen muharrem. Kızların ilgisi tamamen üst sınıflardaki berkecanlardayken, mevcut haliyle durumun boşvermişliğine kapılan muharrem. Şansızlığının farkında olduğundan, koyveren muharrem.

Kantinde, köşede”olmmm nasıl koyduk geçen ahuahua” diye eğlenen muharrem. Ortaokuldaki merveler, zeynepler, melisler için her zaman bir öteki olan muharrem.

Bir gün bir kızdan hoşlandı muharrem. Okulda, sırada, sessizce mırıldandı. Bu hareket ona göre fazla iddialıydı. Yeşil sahalarda gol atmaya alışıktı muharrem. Kontra atak gelişen bu pozisyon.. şüphesiz muharremin elinde patlayacaktı. Ama umrunda değildi. Bir defans olmak istemiştim ona. Olamadım. Hala içimde çocukluğuma dair bir sızı. Hayır Muharrem, yapma diyemedim. O kız ileride duyarsızın teki olacak seninse aslan gibi yüreğin var Muharrem diyemedim. Muharrem’e dur diyemedim…

Bizim kız bağırdı, “seen ilk önce kaşlarının arasını al, ayrı bir cumhuriyet kurmuslar ahahahahah”. Böyle söyledi, aynen böyle. Muharrem’in yüzüne yüzüne. Yüreğinin tam ortasına. Beton gibi.

Sonra çekti gitti muharrem. Belki de değil, çok üzüldü; ertesi gün okul sırasında artık iki ayrı kaştı muharrem.

tüm sıfatlarını yitirdi, yeni bir sıfat kazandı muharrem.

artık ibne, ibne muharrem.

Şubat’a Şiir

Uzak mı ?

Yıldızlar kadar !..

Adını duyduğum bir memlekette atıyor kalbim.

Gecenin sonunda yaktığım sigara;

En başını özler gibiyim filmin,

En başı hikayemizin…

Bitmesini istemediğim bu yol

Aylardır dinlediğim hep aynı şarkı.

İyice yabancısı oldum bu şehrin;

Sen ise oraların en tanınanı…

Demek böyleymiş özlemek, Venedik’te gülen birini

Ne kadar suya kansa,

Hepsi İstanbul mavisi.

Karşılıklı sönüyor sigaralarımız hayalimde,

Dumanından bir bulut pencereme karşı.

Yüzün biriktirdiğim şiirlerimde

Nereye nokta koysam satır başı…

Özledim seni

Özlüyorum Şubat’ı…

Fark Et

“Biri girer hayatına. O biri. Bir gün. Çıkar gider. Aniden. Girer ve gider.”   İnsan gariptir. Fark edilmek ister. “Ben buradayım!” diye bağırır içten içe. Bazı kulaklar duyar o sesi. Duyanlardan bazıları, hatta çoğu, “Banane” diyerek iplemez bile. Bazıları durur, dinler. Fark eder. Ve fark edince değer verir. İnsan açgözlüdür. Kendisine verilen değeri hiçbir zaman yetişemez bünyesine. O daha fazlasına layıktır, her zaman. Buna inandırır bütün hücrelerini en derine kadar.   Ve bir gün, bir kişi gelir. İhtiyaç duyduğu bütün değeri, kaybetme korkusu ile karışık bir biçimde, sunar kendisine. “Hah oldu!” der. Bu sefer olmuştur. Hak ettiği ilgiyi, tam da ilgiyi göstermesi gereken kişide bulmuştu. Daha öncekiler de böyle olmuştu ama olsundu. O mutluydu.   Yavaş yavaş vazgeçmeye başlar insan kendinden. O ilgi koparıp kalbini, ruhunu söküp giderken. Fark edemez. “Beni fark et!” diye bağıran benliği, kendisini bile fark edemez olmuştur. Karşıdakini o kadar fark etmiş, o kadar kanıksamıştır ki, kendisini hiç olarak görür. Koca bir sıfır. Ve sonra, aniden biter her şey. Gelen, gider. Gideceği yere ulaşmaya çalışırken aradaki bir durak gibi uğrayıp geçer. Belki deler de geçer. Belki kırıp geçer. Belki döküp geçer. Ama geçer. Biri girer hayatına. O biri. Bir gün. Çıkar gider. Aniden. Yaşananlar hiç yaşanmamış, söylenenler hiç söylenmemiş gibi. Girer, geçer ve gider. Sonra hiç beklenmedik bir anda. Başka birisi gelir. Yeniden yeşerir umutlar.

vazgeçmeden buldur kendini mecnun

Bazen İstanbul boğazında, bazen bir martı çığlığında , bazende denizin dalgasında buldum seni.. Aramayı bulmak sandım bugüne kadar. Bulmak,beklemekti. Ama asıl mesele beklemeden bulmaktı.Bir İstanbul gecesinde yada sabahında. Bir ikindi akşamında. Buldur kendini. Aratmadan, bekletmeden ve vazgeçmeden..

Sen benim sayısız pişmanlığım, iç acım

Gecenin sessizliğinden miydi susuşum yoksa kendi sessizliğimden miydi bilmiyordum. Bana ait ne varsa kaybetmiş gibiydim en sevdiğim çorba bile tatsızdı artık.. Ne zormuş insanın kendi içindeki yalnızlığı .. Yel esse titreyen gözlerin hüznünü hissetmek.. Ölüm müydü yoksa bu? Ölümün rüzgarı mıydı bendeki? Bilmiyordum. Oysa sadece biri geçmişti yüreğimden .. Nerden bilirdim bir bakıp çıkacağını.. Ne de sahiplenir insanoğlu hiç gitmeyecekmiş gibi, hiç üşümeyecekmiş gibi..Gözler .. Aslında ne güzel umutmuş hayata tutunmak için.. Ben en güzel rengimi kaybettim.. Şimdi nereye baksam o aradığım sen yok.

Şarkılarım Senin Olsun Adam

Tek istediğim yaşamaktı seni. Olabildiğine hür olabildiğine bir. Memleketimin hali gibiydik. Paramparça, dargın ve koca bir ağız dolusu kırgın birbirine. Oysa huzurdun, oysa içimdeki çocuktun… Gün doğdu, sen gittin ardın uçsuz bucaksız. Yitmenin ne demek olduğu öğrettin. Ve rüyalar her gece bir tutam mutluluktu. Şarkılarım senin olsun adam. Sen mutlu kal yeter.

En güzel şiir yaşamak, en güzel hikaye yaşatmak.

Dağlar,insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır. (Yaşar Kemal)

Az önce komşumuz muşlu polisin, 49 plaklı aracının taşlandığını öğrendim. Aydın’ın orta yerinde. Taşlamak, öldürmek, zarar vermek, yakıp, yıkmak için bir plaka da yeterli. Memleketin bir yanında insanlar sokağa çıkıp linç olmaktan korkuyor, bir yanında keskin nişancıdan yiyeceği bir mermiden.. Plakaya bile öfke duyan, küçük çocukları öldüren, benim oğlum değil onun oğlu ölsün diyen..kim bunlar? barıştan bu kadar korkanlar kim?

Dün izlediğim polis ve askerler için yapılan yürüyüşün videosunda; hdp binasını yakıp yıkmaya çalışan gruba polisten müdahale gelince yaşlı bir amca polise; “orospu çocukları. müstehak size” diyor. videonun iki dakika öncesinde ise “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye büyüyen ses dalgasının içinde var gücüyle yer alıyor. bölünmeyen ne amca; neye kime olduğunu bilmediğin öfken mi? “durun, savaş olmasın, çocuklarımız ölmesin” cümlesinde yatan barış özlemine mi? kara kaşlı, kara gözlü, aksanı sizden farklı, evinden çok uzakta ekmek için çalışan insanlara mı? ölene mi, öldürene mi “ölsünler” isteğin? henüz kime, niçin olduğunu bilmediğin bu öfke nasıl oluyor da bu kadar büyüyor? elinde tuttuğun, “buna kurban olun” dediğin bayrak kimi geri getiriyor? önce onlar için sokağa çıktığın, sonra müstehak dediğin insanların savaşması öfkeni dindirecek mi?

facebook’ta paylaştığın “savaş devam etsin, hepsinin kökünü kazıyalım”, komşuna söylediğin “allah belalarını versin”, 6 yaşındaki çocuğuna öğrettiğin “gebersinler” üstelik barış gibi bir kelime varken; tüm bunlar geceleri rahat uyumanı sağlıyor mu? gerekirse canımız feda dediğin vatanın; deniz kıyısındaki şehrinin rengarenk evlerinin bir tanesinde sen uykudayken, senin gerek gördüğün canlar feda olduğunda, üstelik daha senin yarın yaşında canlar, rahat uyuyor musun? 400 vekile karşılık “huzur” aksi için ölüm, savaş, kaos diyenler dururken; kundaktaki 35 günlük bebek, buzdolabındaki çocuk henüz 10 yaşında; onlara mı “öfken”, “daha beter olsun’ların.”

barışın sesine ses katmak varken; öleni, öldüreni, ölümü kutsamak niye? ki hep başkalarınınken bu ölümler…

denizli’de ismini bilmediğin bir annenin oğlu, cizrede hiç görmediğin bir kadının yavrusu..

periyodik zamanlarla sokağa “vatan sana canım feda” diye çıkarsan..iki üç binaya taş atıp, yakıp-yıkıp evine dönersen..sen gece uyurken başkaları hep ölecek.

barışölmesin. kimse ölmesin.

Barışın sesine ses katalım, en çok “analar ağlamasın” diye haykıralım.

Yaşamak, yaşatmak için..

en çok da hiç bilmediğimiz şehirlerin hiç görmediğimiz bahar yüzlü çocukları için..

elini hiç öpmediğimiz anaların çocukları için..

Kimse ölmesin de güzel dostum..Kimse ölmesin.

Bir hikayenin içinde geçen en güzel şiir olalım; Barış’la birlikte..

sen,İstanbul..

sana sarılmak, İstanbul’u kucaklamak gibi

kokun,yağmurdan sonra toprak kokusu

gözlerin güneşin doğuşu..

sen masum bir çocuğun gülüşü,

sen bir şehre olan hasret..

sen gecenin sessizliği,

sen istanbul, sen mutluluğum..

AŞK

Aşk açısından yoksun olan bir yürek değildir

Aşk acısından mahrum bir beden çamurlu bir suyu andırır…

Evrenin sonsuz hareketinin kaynağı, aşk üzüntüsüdür.

Eğer özgür olmak istiyorsan aşkın tutsağı ol.

Eğer sevinç istiyorsan yüreğini aşk acısına aç.

Eğer huzur istiyorsan kapılarını aşka aç. Eğer ağlamak istiyorsan bırak aşk gitsin…

Aşk şarabı insanın içini ısıtır, başını döndürür.

Onsuz her şey soğuk bir bencillikten ibarettir.

Ülkülerinin peşinden dilediğince koş seni kendinden kurtaracak tek şey aşktır, o gerçeğe giden tek yoldur.

O sonsuzluğa açılan kapıdır.

İlerisi hep aydınlık olan temiz bir yoldur aşk.

Gel iç bu aşkın Şarab-ını

Eğer ki tasavvuf iksirinin tadına varmak istiyorsan, öncelikle olasılık şarabından bir kadeh içmen gerek.

 

Bazenler …

Bazenler dolduruyorum ceplerime

İstanbul sahillerı hep çakıl, hep bazen …

Suskunluk biriktirdim yüreğime

Sabır en ağır kelepçe;

Dilime, sözlerime…

Elden bırakmadım bekleyişi bu gece de

Yıldızlar doğdu mu içimde

Kayar bir bir yanaklarıma gökyüzünden;

Islak ıslak uyudum bu gece sen öpmeden.

Maşuğa..

Mansurun aşkı mıdır onu ölümsüzleştiren yoksa varlığını yok sayıp maşuğunu bedeninde yaşatması mıdır?
Mecnun’u Mecnun yapan aşkı mıdır yoksa Fuzuli’nin lafızlarıyla dile gelen beyitler midir?
Mecnun leylasına kavuşsaydı adı kalır mıydı? pekiii.. Fuzuli kendine yeni bir aşk mı bulurdu yoksa mecnunla sönüp gider miydi?
Aşkı aşk yapan maşuğa beslenen duygular mıdır? Yoksa o duyguları besleme hali midir?
O zaman söyle nazlı yarim.. ben sana mı aşığım yoksa seninle vücut bulan duygulara mı?
…….
…….
Bende mecnundan füzun aşıklık istidadı var…
Aşık-ı sadık benem mecnunun ancak adı var…