Edebiyat

ARALIK

kadikoy

Sensiz selamlıyorum bugünü

En çok bugün hissettiriyor

Bir günah gibi dile getirelemeyen hasretini

Yaşanan akıp geçen zamanda sensizliğin eksikliğini

Kilometrelerce uzakta nefes alıp veren tamamlanamayan yapbozumun parçasını

Minik minik öpülen ellerimin soğukluğunu

Kışın ilk ayında görülemeyen gülümsemeni

Hissettiriyor !

 

Sensiz selamlıyorum bugünü

En çok bugün hissettiriyor

Yaşama dair mecbur bırakılan herşeyi

Sayısız gecelerin ve gündüzlerin biriktirdiği gözyaşlarını

Gidişinden geriye kalanların ağırlıgını

Sevdasını yüregime ekip gökyüzüne fırlattığım 

En derin çukurlara gömdügüm hayalini

Hissettiriyor !

Sensiz selamlıyorum bugünü

İlk nefesini , ilk kalp atışını , dünyaya gülümsediğin ilk günü

Sana dair unutalamayan herşeyi

Bu nasıl film özeti?

Evden kaçtım. Siz yapmayın! demek isterdim. Demiyorum. Evden kaçın. Sonra bilmediğiniz bir yola girin. Hayatınızda hiç girmediğiniz bir yol olsun bu. Bazı yaşayamadıklarınızı düşünsenize sizi rahatsız etmiyor mu? Ölmeden önce Venedik’te sokak aralarında dolaşamayacak olmanız ve bir gece New York’da gökdelenin birinden helikoptere binip New York’u seyredemeyecek olmanız sizi gerçekten rahatsız etmiyor mu?

Etmiyor, diyenleri duydum. O zaman şanslısınız, kabullenmişsiniz yaşadığınız hayatı. Sizler sıradanlaşmayı seviyorsunuz. Kafeste yaşamayı sevmek gibi bir durum söz konusu.

Sen hiç dilencilik yaptın mı? Ben bir kere yaptım. İlkokulda sevdiğim kızdan, silgi dilenirdim.

Bunu neden söyleme gereği duydum, inanın bilmiyorum. Bir an aklıma geldi -silgi-, ne güzel bir madde o öyle. Deftere kurşun kalemle yanlış yazı yazarsan yok edebiliyorsun o yazıyı.
Hayatta yaşadığın an’ı yok etme gibi bir şansın yok, o zaman aç bir Kemal Ağbi’den 100 Numaralı Adam’ı izle. Filmin Yönetmeni Osman F. Seden prostat kanserinden dolayı 74 yaşında vefat etti. Mekanı cennet olsun.

Evden kaçmadım, arka fon müziği Pink Floyd – Another Brick In The Wall olan odanın içinden sizlere düşünmeniz için zaman tanıyorum.

Düşünmek bile zor gelirken, hayallerinize ulaşamazsınız.

Peki bu yaşayamadıklarınız arasında Filistin’de çocuk olmak ister miydiniz?

Hepsi bu.

Umutların boynu bükük

Her çalan kapıyı yıllarca beklediğimiz huzur sandık. Insanlar mı ? Onları hiçbir zaman anlamadık. Insanlardan medet ummayı bıraktığımız zaman sevdik ince belli bardakları.Çayla dolu olanlar çoğu zaman kederimize ortak oldular. Her yudumda bardağa parmak izimizle beraber bıraktık belki de derdimizi. Kaç gece önceden kalmayız simdi ? Hangi sahil avutur içimizi? Hangi dalgalarda boğulur kederimiz? Cevabını alamadığım sorulardan bir demet yaptım bu gece aklımın kıyısında sonra her duama ekledim umutlarımı. Geçiyor zaman her saniyesinden soğuk bir şekilde.

Aşkın Külleri ( Masal )

Uzak çok uzak bir galakside soğuğun ve Karanlığın hakim olduğu bir Gezegen varmış. Aslında bu gezegen çook uzun yıllar önce en az dünya kadar Aydınlık bir yer iken zamanla Güneş’i sönmüş bulutları dağılmış rüzgarları susmuş ve karanlığa hapsolmuş.
Bu gezende Mirus adında bir Baskın Tür yaşıyormuş, Miruslar birbirleriyle olan çıkar ilişkileri, bencillikleri ,benliklerini öne çıkarmaları ailelerini, yaşama biçimlerini unutmaları sonuc kimi efsaneye göre Tanrı tarafından cezalandırılıp güneşlerinin sönmesine sebep olmuş. Normalde Miruslar insanlar gibi duygusal ve kolonileşmeye elverişli bi türmüş, insanlardan farklı olarak nesillerini devam ettirmek için karşı cinse gerek duymazlarmış Dişi Mirusun dişi çocuğu, erkek Mirusun erkek çocuğu olurmuş. Miruslar dış görünüş bakımından insanlara çok benzerlermiş sarımsı ten rengi ve büyük kulakları dışında pek bi farklılıkları yokmuş. Miruslarda eskiden aile ortamı tahmin edilenin aksine insanlara göre daha çok gelişmiştir çünkü erkek bayan ilişkilerinde çıkarcılık yokmuş ve bir cinsiyetin diğer cinsiyete üstünlüğü gibi bir durum söz konusu değilmiş. Evlilik kavramı insanlardaki gibi işler ve fakat duygusal bağlılık masum bir sevgiden öte değilmiş eskiden. Nasrila ve Ultar’da bu sevgiyi paylaşan, kendi ruhlarının kokusunu henüz daha yeni birleştirmiş olan genç bir Mirus çifti. Nasrila ve Ultar gezegenlerinde Güneş’i Hayatları boyunca hiç görememiş soğuğun ve sonsuz kışın Çocuklarıymış ikiside. Bu nesildeki çocukları ayakta tutan tek şey umutlarıymış , Güneş’in bir gün tekrar doğacağına dair olan umutları. Nasrilla ve Ultar’ın evlenmesi miruslar Tarafından tuhaf karşılanmış çünkü Evliliğin ve ailenin mirusların gözünde bir amacı kalmamış artık çıkar ilişkisi olmayan hiç birşey mantıklı gelmiyormuş onlara. Açlık ve sefaletin , Karanlığın ve soğuğun hüküm sürdüğü bu gezegende çevre galaksilerdeki başka gezegenlerde olası bir hayat veya yasama elverişli ortam araştırılması için bir ekip hazırlanıyormuş. 2 buçuk milyar Mirus arasından yaşı uygun adaylardan kura seçimi sonucunda Ultar bu 20 Kişilik ekibe seçilmiş. Henüz daha 2 aydır ruhlarını birleştirmiş olan Ultar ve Nasrila bu haberden sonra çok üzülmüşler birbirilerinden Ayrı kalma düşüncesi bile onları ağlatmaya yetiyorken, Aralarındaki mesafenin bir kaç Işık yılı olacağını kabul etmek haliylen zor olmuş. Baskıcı bir yönetimi olan bu gezegende Mirusların alınan kararlara karşı çıkmaları isyan anlamı taşıyıp cezası ölümdür. Gitme vaktinin geldiği gün vedalaşan Nasrila ile vedalaşan Ultar hayatın ona taddırdığı her türlü zorlukla başa çıkmış, her düştüğünde yeniden kalkmış, güçlü ve mantıklı biri olmaktan hiç vazgeçmemiş fakat gözyaşlarına hakim olmak konusunda o kadar yetenekli sayılmazmış alın damarları ürkütücü bir şekilde şişen Ultar son bir kez Nasrilaya sarıldıktan sonra uzay Aracına binmiş. Ve Ultar kendi kendine “bir gün geri dönücem sevgilim sana söz veriyorum; gerekirse o güneş dedikleri şeyi sırtımda taşırım ama senin bu güzelliğini karanlığa mahkum etmicem, Çocuklarımızı aydınlığın içinde yetiştiricez.” Demiş. Nasrila Ultar’ın içinde bulunduğu Aracın havalanışına bakarken ağlamaklı bir halde ” Sen benim yanımdayken başka bir Güneş’e ihtiyacım var mı sandın, senin sesini duysam yeter başka bir ses duyar mıyım sandın, ateş olsa yüreğim bu ayrılığa dayanır mı sandın..” Demiş ve perişan halde eve dönmüş. Ultardan başka ailesi olmayan toplumdan da evlendikleri için dışlanan Nasrila evin içinde tek başına derin düşüncelere kapılmış günler geçmiş ve karnında bir büyüyen bir şişkinlik hissetmiş bu durumdan şüphelenen Nasrila telefondan karnını görüntüleyerek ekrana yansıtmış ve bir bebeğinin olacağını görmüş bu durum karşısında sevinip sevinmeme konusunda kararsız kalan Nasrila bir an bocaladıktan sonra sevinmeye başlamış tabiki de ağlayarak.. Ultar 5 kişilik bir araçla bizim yaşadığımız dünya adlı gezegene gelmişler insanlarla mirusların Şaşırtıcı benzerlikleri onları da şaşırtmış. Ilk başta sorun yaşayan Ultar ve arkadaşları sonradan ayak uydurmaya başlamışlar amaçları Dünya’daki yaşantıyı öğrenip rapor vermek ve gerekirse buraya taşınmalarını sağlamakmış Kaldıki Hayat koşulları arasındaki benzerlik mirusları çok mutlu etmiş ve hiç bir zaman görmedikleri masallarda duydukları o güneşi atmosferi kendi gözleriyle hisleriyle tatmak onlar için anlatılmaz bir zevkimiş. Ultar ve ekibi kısa sürede Dünya’ya uyum sağlamışlar. Ultar, insan çiftleri bebekleriyle sokaklarda parklarda gezerken ele ele tutuşurken görmesi aile kavramının kavramsallığını yetirmediği bir gezegen olması sebebiyle dünyayı çok sevmiş. Bu sırada doğumu gerçekleştiren Nasrila kendi kadar güzel bir kız doğurmuş, ismini Güneş koyan Nasrila Ultarın dönüşünü dört gözle beklemekteymiş. Ultar ayrılalı henüz daha 2 hafta olmuşken hayatında yaşanan değişiklikleri hazmetmekte tek başına zorlanan Nasrila geceleri hergün gökyüzüne bakarak ağlıyormuş. Günler geçmiş, aylar ardına dizilmiş, yıllar bir kuyruklu Yıldız’ın peşi sıra gelmiş. Ultar Dünya’daki hayata tam anlamıyla alışmış ancak Nasrila’nın sesini duymayalı okadar uzun bir süre olmuş ki artık hatırlamakta zorlanıyormuş gömleğinin cebinde sakladığı eski bir fotoğrafdan başka birşeyi yokmuş elinde. Ultar ve ekibi aradan geçen 5 yıl sonra kendi gezegenleriyle iletişime geçmenin bir yolunu bulup Dünya’da olup biteni aktarmışlar ancak farklı galaksilerde rölativite kavramından dolayı zaman kavramı Eşzamanlı olarak akmıyormuş, ayrıca Dünya’nın yerçekimi Mirusların gezegenine göre %12 daha fazlaymış bu sebeplerden dolayı Ultar ve ekibinin Dünya’da geçirdikleri 5 yıl 48 günlük süre Mirusların gezegeninde 18yıl 184 güne tekabül ediyormuş. Bunu iletişimi sağladıklarında farkeden Ultar ve ekibi olayın şokunu üzerlerinden atamamışlar birtürlü. Ultar yetkililerden Israrla Eşiyle Konuşmak istediğini söylemiş. Ertesi gün Nasrilayı evinden aldıran Mirus Uzay Üssü Çalışanları dünya saatiyle sabaha karşı 5:30ta Ultarla Bağlantı kurmuşlar. O an kalbinin sesinden kulakları sağır olacak kadar heycanlanan Ultar telefonda ilk merhaba dediğinde, Nasrila sessiz kalmış. Bunca geçen yılın ardından ağlamaktan Gözyaşları biten yada diğer bir deyişle içten içe Ağlayan Nasrila belkide telaffuzu en kolay olan kelimelerden biri olan “merhaba” kelimesini söylemekte çok zorlanmış. Ultar tekrar “-Nasrila bebeğim Ordamısın” diye sormuş. Evet o an Nasrila’nın geçen 18 yılını bir tek “merhabaya” sığdıracak kadar derin bir ses ile “merhaba” demesi belkide imkansızdı ama bunu başarmıştı. Ultar duyduğu sesle gözyaşlarına hakim olamadı. Evet, artık unuttuğu o sesi hatırlıyordu ama bu ses yaşlanmıştı yorgundu çok derinden geliyordu. Eski bir tını, kutsal bir ezgiydi sanki az önce işittiği. Aşkı romanlarda, masallarda hatta efsanelerde bir kelimeyle anlatmak zordur ama o derin “merhaba” Ultar’a Aşkı yeniden tasvir ettirmişti. Daha fazla konuşamayan Nasrila, Mirus Uzay Üssü’nden ayrılıp evine, genç ve güzel kızı Güneş’inin yanına gitmiş. O hafta içinde Nasrila’nın sesi kulaklarından gitmeyen Ultar karnında şişkinlik ve bir rahatsızlık hissetmiş hamile olduğunu anlayan Ultar çok büyük panik olsada ekip arkadaşları tarafından sakinleştirilmiş. Güneş babasını hiç görmeden büyümüş ve nerdeyse şimdiki yaşı annesinin Ultar gittiğindeki Yaşıymış. Mesosla adında bir erkek Arkadaşı olan Güneş babası dönenene kadar evlenmiyeceğine söz vermiş. Dünya zamanıyla aradan 3 yıl daha geçmiş, Ultar’ın Ateş adını verdiği bir oğlu olmuş onunla ilgilenen ultar bir yandanda dönüş hazırlıkları içerisindeymiş Dünya’da NASA’yla irtibat kurup gerekli izinleri aldıktan sonra buarada NASA Yapısal olarak çok benzediği için Mirusların gezegenine Venüs 2 adını vermiş. Geçirdiği 8 buçuk yılın ardından Kendi gezegenine dönüş için yola çıkan Ultar oğlu Ateş’i henüz küçük olduğu için yanına alamamış oğlunu Dünya’da bakılmak üzere dünyalılara emanet eden Ultar birde kendi defterini oğluna bırakmış. Aylar Süren bir yolculuğun ardından gezegenlerine geri dönen Ultar ve ekibi, gezegenlerinin içler acısı halini görünce üzülmüşler aradan geçen 32 yıl herşeyi daha kötü hale getirmiş. Biran önce eve gitmek isteyen Ultar resmi işleri hallettikten sonra yola koyulmuş burda hava hala çok soğuk ve karanlıkmış. Eve vardığında o kapının önünde hissettiklerini açıklayabilecek bir kelime yada bir cümle yokmuş. Usulca Kapıya dokunmuş elleri, sonra zile basan Ultar’a kapıyı hiç görmediği kızı Güneş açmış. 10 saniye süren sessizlikte Ultar : bu gözler bu yüz altın sarısı saçlar bu güzellik annnesinin son gördüğüm haline ne kadarda çok benziyor .. Şimdi bu kız benim kızımmı… Diye düşünmüş ve ‘Güneş?’ Diye seslenmiş. Gözleri dolan Güneş babasını içeri davet ettikten sonra bir duraksamanın ardından hiç görmediği Babasına öyle derin öyle içten sarılmışki başı omzundayken ağlamaya başlamış. Ultar Güneş omuzunda ağlarken kızının kulağına annen nerde güneş ? Demiş. Daha kötü ağlamaya devam eden Güneş Hıçkırıklar Arasında ‘o çok hasta’ demiş. Güneşin Kollarından sıyrılan Ultar içerdeki odaya doğru yönelmiş, kendini herşeye hazırlayan Ultar kapıyı usulca açmış ve içeri girmiş. Gördüğü kişi o çok sevdiği Nasrila olamazdı, bu eller bu kırışıklıklar bu beyazlamış birkaç tutam saç, yüzündeki lekeler, bu donuk bakan gözler … Şu gezegende İçini ısıtan tekşey Nasrila’nın bakışlarıydı oysaki.. Kabullenemiyordu Ultar , isyan ediyordu içten içe .. Yavaşça yanına yaklaştı eğildi ve yatakta uzanan Nasrlanın elinden tuttu, “ben geldim sevgilm” .. Nasrila konuşamıyordu gezegendeki ortalama yaşam Ömrünün üzerinde bir yaşta olan Nasrila , Hastalığın kol gezdiği bir ortamda ölümün kıyısında karşıya geçmeyi bekleyen bir yolcuydu adeta. Ultar elini tutarken gözyaşlarına hakim olamıyordu yaşadığı çok ağır geliyordu tuttuğu el bir yabancının elinden farksızdı fakat hissettiği his tıpa tıp aynıydı. 32 yıl önce aramaya gittiği güneşi, Yaşamının tek anlamı hasta yatağında usulca yatıyordu. O gece Nasrila’nın yanında ona sarılarak geçiren Ultar ertesi gün Dünya’ya taşınma protokolü için uzay merkezine gitti . Kafasında Nasrilnın Dünya’da tedavi olabileceğine dair bir umut vardı bütün gün hazırlıklarını ekiple ve yöneticilerle tamamlayan ultar tekrar eve döndü eve geldiğinde Güneş yiyecek birşeyler hazırlıyordu kızına toplanması için haber veren Ultar doğruca odaya gitti. Nasrlanın alnından öpen Ultar direk konuşmaya girdi Dünya’da ki imkanlardan iyileşebileceğini Ateş’in yanına gideceklerini orda Güneş’in olduğundan bahsetti hiç bir tepki almayan Ultar korkarak Nasrilayı dürtmeye başladı. Dürtmeye devam etti elini boynuna götürüp nabız arayan Ultar öyle derinden bağırdıki bütün evrende bir çığlık koptu sanki. Bir an herşey durdu Ultar için rüzgar esmiyordu, Evren dönmüyordu, umutlar doğmuyordu artık.. En zifiri karanalık aydınlıktı artık Ultar için, hiç birşey hissetmiyordu. Ruhunu kaybetmişti boş bir beden gibiydi. Kızı Güneş odaya geldiğinde ona öyle derinden sarıldıki saatlerce odada ağladılar.. Ertesi sabah uzay aracı 500 Mirusluyu Dünya’ya götürücekti Ultar onlarla beraber ailesini götürmek istiyordu ama artık napıcağını bilmiyordu düşünemiyordu ertesi gün kızı Güneş’i uzay istasyonuna bırakan Ultar eve dönüp Nasrila’nın bedenini Mirus geleneklerine göre defnetmek istiyordu bir uçurumun kenarına nasirlanın ölü bedenini taşıyan Ultar odunlardan büyükçe bir tabut yapmıştı Altınada yine odunları yığarak bir masa yapmıştı Nasrilayı içine yerleştiren Ultar , kendiside Nasrila’nın yanına uzandı elinde taşıdığı zinciri odunlardan geçirdikten sonra nasirla ile kendisinin ellerine doladı . Yanında getirdiği Ateş taşını elinde tuttu. Hayatın bildiği tek anlamı Nasrilaydı onun için.. Ve bu anlamsızlığa bir son vermek istedi Ultar. Ateş Taşı’nı Gazlı odunlara sürten Ultar alevlerin aniden tutuşmasıyla can çekişmeye başladı sıkıca Narsila’ya sarılan Ultar onu yalnız bırakmadığı için Çığlık atarken bile mutluydu taa ki alevler tüm vucudunu yakana kadar .. Karşılıksız ve sonsuz Bir Aşkın Külleriydi artık göğe yükselen, bilinenin aksine ruhların kavuşmasıydı belkide.. bir can çekişme değildi o çığlıklar, Özgürlüğün ve zaferin sesiydi. Acı acı Ağlayan yürekler değil geriye kalan kemiklerdi..tam buanda gökyüzüne Dünya’ya gitmek için bir uzay aracı havalandı içinde buğulu gözleriyle Güneş de vardı, Güneş babasının napıcağını bilmiyordu ama hareketlerinden tahmin edebiliyordu çünkü ayrılırken Ateş’i ona emanet etmişti ve birde mektup. Güneş uzay aracının penceresinden dışarı bakarken bir gürültü belirdi büyük bir Işık hüzmesi içeri doğru sızdı. Dışarısı aydınlanmıştı Güneş’in hiç görmediği büyüklükte bir ateş topu belirmişti gökyüzünde gözleri çok az görüyordu bu ışıkta daha yaşlı olan miruslar bunun Güneş olduğunu biliyordu, Sevinç naraları yayılmaya başladı. Uzay aracının kaptanları rotayı geri döndürerek iniş yaptılar. Miruslarının gezegeninde yıllar sonra Güneş tekrar doğmuştu büyük bir mucizeydi bu.. Miruslar sokaklarda oynuyor yıllarca Süregelen o kasvetli hava dağılıyor. Doğa tekrar yenileniyor hastalar iyileşiyordu.. 1 hafta kendine gelemeyen Güneş sonunda babasının mektubunu açmaya karar verdi. Mektupta Ultar’ın dünyadan geri geldikten sonra yaşadığı herşey düşünceleri hareketleri hatta kendisini nasrilayla beraber nasıl özgür kılacağını bile son cümlesinde yazmıştı ve bunu Ateş’e iletmesini istiyordu mektubun sonunda. Babasının hayat hikayesini anlatan mektubunun sonununu “ve o an ateş yaktı geceyi, gün doğdu küllerinden..” Diye tamamladı. Ateş’e ulaştırmak için uzay üssündekilerle iletişime geçen güneş mektubu Ateş’e ulaştırmış. Ultar Dünya’dan ayrılmadan önce Ateş’e kendi defterini vermişti sonu eksik olan hikaye Güneş’in Ateş’e gönderdiği mektupla tamamlanmıştı .. Uzun Yıllar sonra Ateş dünyada bir reklam bilboardın önünde uzun uzun bir afişe bakar ve yürümeye devam eder. Afiş, Aşkın Külleri adında bir filme aittir. Yazan ve yöneten Ateş Ultar.

Özgür İnsan

”Gönlümüzün güzelliği sevgi ise, beynimizin güzelliği de düşünebilme yeteneğimizdir. O yeteneği her an, her dakika kullanalım. Unutmayalım ki düşünen insan, özgür insandır.” der İpek Ongun.

Bana göre düşünmek verilmiş en büyük nimetlerden biri. Düşünmenin belli bir kısıtlaması yok. Kafanızda kurduğunuz düşünce baloncukları hakkında hesap verme zorunluluğunuz yok. Düşünceler arasına hayallerinizi de koyuverin hayal kurmak düşüncelerin en güzelidir çünkü.

Düşünceler arasında ‘Müslümanca düşünme’ insanın toplumsal hayatı gibi düşünce hayatının da karmaşıklaştığı bu dünyada gerekli olan nimetlerdendir.

Hayal kur, düşün , özgür ol…

Vesselam.

 

Önce kendine inan.💐

Bambaska insanlarin toplandigi bambaska dunya. Farkli diller ,ırklar , inançlar..
Kimi bebek kimi yaşlı kimisi ise her şeyi yapabilecek kadar genç.
Önce doğru olduğuna inandıklarımız sonra zamanla hayal kırıklıklarımız oluverir. Birini çok severiz mesela oldukça yürekten bir bakarız ki hiç olmasaymış hayatımızda belki çok daha mutlu olabilirmişiz. Öyle bir benliğim var ki bu cümleleri kurarken bile “iz” eki kullanıyorum. “Biz”.. Biz olmak..Bazen insan en çok biz olmak ister. Öylesine ihtiyaci olur ki birisine sarılmaya,yanında olduğunu hissetmeye belki omzunda ağlamaya bile.  Yapayalnız hisseder tek arkadaşı gecesine eşlik eden yıldızlardır. Bir yıldız kayması vazgeçemediğimiz umudumuzdur bazen belirli şeylere işaret olarak algılamak isteriz. En çok yardımı olansa “dua”.. kimi insanlar bunun farkında olmasa da insan dogduğu andan itibaren bir şeylere inanma ihtiyaci hisseder din de buyüzden vardır. Önce anneye inanırız onu hissederiz sonra insanlara ve zamanla yalnız kaldığımızda içimizdeki boşluğu doldurmamıza yardımcı olan dua.. Daha dün hayalini kurduğum şeye kavuştum. Henüz çok başı. Ama dedim ya önemli olan inanmak ben inandım ve inşallah güzel şeyler olacak. Dualarınızda beni de unutmayın..

Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek…

Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek

 

Ben bunu kiminle konuşsam herkesin baştaki tepkisi aynı oluyor: Kime göre doğru? Kime göre yanlış?

Aklın ve mantığın doğru veya yanlış kabul ettiği, objektif olarak düşünüldüğünde her insan tarafından doğrulanacak düşüncelerden bahsediyorum. Konu burda Hristiyanlığın veya Müslümanlığın doğruluğu değil, konu din değil. Muhafazakar veya marjinalin ideolojik kıyaslanması değil konu. Konu, kaos ve kargaşa olmadan yaşayabilmenin formülü; doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek.

Ne demek bu doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek?

Bu, tamamen mantığın konuştuğu, kişinin nefsini ve gururunu bir kenara bıraktığı objektif değerlendirmelere yönelmiş bir düşünce-düşünme şekli. İnsanları dini, siyasi, dünyevi görüşüne göre değil davranışlarının, düşüncelerinin doğru veya yanlışlığına, toplumda kaos mu yoksa düzen mi oluşturacağına göre konumlandırılışıdır.

Insanların hangi siyasi partiyi desteklerse desteklesin, hangi dine mensup olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun bunların hiçbir önemi olmaksızın birbirlerinin doğru düşüncelerini desteklemesi, yanlış düşüncelerini ise uyarması demektir.

Bu düşünce kaosun ve kargaşanın olmadığı, hür ve gelişmekte olan bir topluluğun oluşmasına vesile olan düşünce…

Bu düşünce insanların yöneticilerinin kararlarını objektif olarak değerlendirmesini sağlayacak, onlardan daha çok verim almasına katkıda bulunacak düşünce…

Bu düşünce kimseyi kendinden soğutmadan kardeşçe yaşayabilmenin formülünü insanoğluna sunan düşünce…

Bu düşünce yaratılışta bize bahşedilen aklın nasıl kullanılmasını özetleyen düşünce…

Belkide herşey bu kadar kolaydır, kim bilir?

Bir düşünsenize…

SON

Sizin için her şey çok basit. Karşınızdaki şuymuş buymuş önemli değil. Bizim için yaşanan tek saniye bile değerliyken sizin için bir hiç. Sizin için önemli olan sadece o an, o an ne düşündüğünüz. İnandığımız samimiyetin sonradan çok başka şeylerden ibaret olduğunu görünce kırılıyor insan sonra dönüp kendine kızıyor nasıl bu kadar aptal olduğuna kızıyor. Ama merak etmeyin geçiyor sonra hani hafif ıslak rüzgarlar olur ya Akdenizde onlar alıp götürüyor hepsini. Geriye ne mi kalıyor? Merak etmezsinizde bunca kelâm dökülmüşken kalemimden söylemeden geçmiyeyim. Geriye koca bir inançsızlık kalıyor. Samimiyete olan inançsızlık insanlara dair büyük bir inançsızlık. Hatta çok sevdikleriniz üzerine verdiğiniz sözler bile yitiriyor anlamını. Bizim hayatımızın da şanssız döngüsü bu galiba; insanları gözümüzde büyütüp asıl kimliklerini tanırken ki aciz yıkılışımız.. Pişman değilim çıkardığım dersler var. O zaman bu son benim hatalarımın en anlamlı çıkışı olurken şu satırlarda ‘biz’ diye nitelendirdiğim ve aynı görüşte olduğum insanlara armağan olsun..

Her nasip vaktine esirdir

Her nasip vaktine esirken içinde Allah’ın rızası olmayan bir şeyi meşrulaştırmaya çalışıp mutlu olmaya çalışmadık mı ? Hakkı ile sığınmayı bilsek sonsuz kapısı olan Rabbimiz bize en uygun kapısını açıp gönlümüzü hoş etmez miydi?
Nureddin hocam ne güzel söylemiş “Bırak gelsin bir gelecek sana geleceği yazan nasıl yaşayacağını da yazmıştır muhakkak”
Hâl böyleyken aslında üzerimize düşen görevler de oldukça basit. Hak yolunda ilerleyen bu uğurda uğraş veren kullar olmak. Bunu idrak edince aciz bünyelerimiz tüm mesele hallolacaktır.
Varsın kendi hayal dünyamızın Kahramanı olalım sahte yüreklerde üzülmek yerine…

Erkeklere Not

Siz, siz olun bir kadının gururunu incitmeyin. Bir kadından intikam alırken bile milyon kez düşünün bunu. Evet, kadınlar aşık olur. Evet, kadınlar cesurdur. Evet, aşk kör eder gözlerini. Fakat bir kez olsun kırılırsa gururları. Bir kez olsun eksilirse sevgisi, korkun kadından. Öfkesinin zırhını bürünürse. Yakıp, yıkar. Kin tutarsa sevgisi, dar eder o kocaman yüreğini size. Ve daha da beteri aşkınızdan ölen kadın, bir kalemde siler atar sizi.

Mavi ve Mor

Sizin hiç kendinizden büyük bir yalnızlığınız oldu mu? Sahip çıkmak zorunda hissettiniz mi kendinizi? Benim oldu. Kendimi boşverip, yalnızlığıma sahip çıktım. Çünkü kimsesizliğin ne demek oldugunu en iyi ben bilirdim.

Mesela bir ailem vardı. Sonra birden yok oldu. Bulutlardan asfalta çakılmıştım. Bir çok dostum vardı. Sonra birden yok oldu. Saçlarım simsiyahtı da bembeyaz oldu sanki. Sevdiğim vardı maviydi mesela, sonra birden mor oldu. Ben en çok mordan korkardım. Mor beni ağlatırdı. Hele ki maviyi kaybeden mor.

Eskiden dilimde olmayan, kağıdımda olurdu. Ama sanki kalemimi kırdılar, müebbet yedim. Suskundum. Suskunluk zorumluluğumdu. Oysa ne çok söyleyecegım vardı. Kahkalarım içimde kaldı. Yine de olsun hiç değilse gözyasım nefes alıyordu hala. Ama etraf o kadar mordu ki. Korkuyordum. Mordan baska kimse yoktu. Kimsesizlik bile bana sığınmıştı.

Bir elim yalnızlıkta, bir elim kimsesizlikte. Mavi yok. Mor var. Korkuyorum. Mordan çok korkuyorum.

İÇ SES

Kaç yüreğin ıssız köşesinde biriken hisler var bayım.

Kaç yaşanmışlığın acısı taze.

Umudu yaşam ekmeği olan kaç insanın,hüznü gamzeli yanaklarına çökmüş.

İçi mutluluk isteyip mutsuzluğun serüvenlerini bir bir atlatan kaç insan..