Ben özlüyorsam,sana da gelmek düşer.
Bahanelerinin arkasına ne kadar sığındığın, namlusu uzun, mermisi hiç bitmeyen silah gibi beni vurup gittiğin gün, bana dönmen düşer.
Vurduğun yerden kaldırman, yaramı iyileştirmen, beni sevmek en çok sana düşer.
Bir yerden başlamak lazım, sonunu bildiğin, gitmek istemediğin, vurduğun ya da kaldırdığın yerden.
Kaybetmekten korkmayı öğrenmem, gidişin ve dönmeyişin arasındaki çelişkinin ne kadar acı verdiğini bilemezsin belki.
İçime işleyen sıcak gülüşlerini atmam da söz konusu değil. Bunu daha kaç farklı yolla anlatırım, kaç vurgu, kaç ünlem, kaç özlem..
Zamana bırakmak, zamanla bırakmak, sonrası zamanla alışmak.. Alışmıyor, ölüyor insan..
Kendime bile anlatamadığım şeyleri, aramızda ki mesafeleri bir dilenci misali yazıyorum, yakarıyorum, Allah rızası için ya dön, ya da ölümü bu kadar özletme.
*Kaç gecedir soğuktan bir hal alıyor ruhum, yokluğun bu denli yakmamıştı daha önceleri..
Susuyorum, çünkü konuşsam kimse anlamayacak
Gidiyorum, çünkü beni kimse durdurmayacak
Ağlıyorum, çünkü söylesem kimse dinlemeyecek
Buna rağmen yazıyorum.
Çünkü yazdıkça; susuyorum,gidiyorum, ağlıyorum..
Rüzgarlar eser
O’nun ismini fısıldar kulağına
Gemiler geçer
O’nun ismini kazımışlardır bellerine
Yağmurlar yağar
O’nun ismi çiseler adeta kafanı delercesine
Kısacası O olmuşsundur farkında olmadan..
Geçmiş geçmişte kaldı dedi bir arkadaşım, geçmişiyle yaşayanın geleceği olmaz.
Bir de: Geçmedi ki geçen günler, şimdiler hep geçilen günler…
Hangisi peki?
Şuanımız da geçicekse ?
Geleceğimizde birer geçmiş olacak.
Oysa bize hep CARPE DİEM dendi ”Anı Yaşa” Her anımız birer geçmişten ibaret…
Sonumuzsa kara toprak.
Carpe Diem ;bir çok anlamı var aslında; şu anı yaşa ne de olsa bir daha dünyaya gelmeyeceksin; ya da kıymetini bil, ölümünü ona göre hazırla.Sahi hangimiz ölmekten korkmadık?Herkes cenneti kazanmak ister , ama neden kimse ölmeyi istemez?Şu anı yaşarken ”geçmiş” olacak olan geleceğimize de bir şeyler katmamız gerekmez mi?Ya da bu sürekli klişe olan bir sözden ibaret mi? Aslında Atalarımız hep doğru söyler; şu anı iyi yaşa ki geçmiş diye nitelendirdiklerimize bakarken neler kazandığımızı anlayalım, ya da neler kaybettiklerimizi…
Şu anı iyi yaşa ki geçmişte seninle birlikte güzel kalsın.Ya da yanında çanta gibi taşı.O çanta ya bir gün ağır gelir yada ömür boyu seninle güzel anılara şahit olur.
AĞIR GELEN ÇANTA MI ? YANINDA TAŞIYIP HOŞ DURAN BİR KUMAŞ PARÇASI MI?
Aşık olmak anlık bir şey. Birden her şeyin çok parlak göründüğü, birden en pastel renklerin bile ısınmaya başladığı, birden tüm yemeklerin, çok daha lezzetli olduğu bir an bu.. İnsan karar vererek aşık olmaz, sadece bir bakar olmuş.” dedi izlediğim bir filmin başrol oyuncularından biri.
Sonra sordum kendi kendime bu muydu ”aşık olmak”? Aşık olmak sadece insanın yemeklerini lezzetli hissettiği an, en sevmediği yemeğe bir kaşık daldırışı ya da bir çatal batırışı mıydı? Sadece lezzet miydi aşık olmak? Sadece güzel görmek miydi?
Aşık olmak bence, hayata bakışının değişmesiydi insanın. ”-Merak ettiniz belki de- Nasıl değişmesi yani?” diye.
Fanatiği olduğun bir takımın maç kaybetmesine üzülmemek, her gün ajanslarda çıkan hırsızlık, cinayet, kaza vs. hiç birine eskisi gibi biçare bakmamaktı. Aşık olmak insanın yıllarını verdiği monoton hayatını bir anda terk etmesiydi. Aşık olmak kaçmaktı. Aşık olmak koşmaktı. Aşık olmak bir seçim yapmaktı iki hayat üzerine. Aşık olmak güzel şeydi.
Aşık olmak güzeldi de, peki aşk neydi?
Bir rivayete göre; aşk kelimesinin aslı arapça da “Aşekâ” dan gelir. Aşekâ: bir ağacı saran ve besinini ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutan ve öldüren sarmaşığa denir. Yine bir rivayet de ise aşktan şöyle bahsedilir; Aşk (ışk) kelimesinin sözlük anlamı, “sarmaşık” demektir. Bahçeye düşen sarmaşık tohumu nasıl bütün bahçeyi sarıp sarmalar, hatta dışarı taşarsa; gönle düşen aşk tohumu da bütün bedeni sarıp sarmalar. Oradan etrafa yayılır.
Kimine göre nice fidanlar, serviler, çınarlar bir sarmaşık tarafından sarılınca gitgide sarmaşık dalları arasında görünmez oluyorsa, aşk sarmaşığı da insan fidanını öyle kaplayıp görünmez ve yok ederdi. Kimine göre ise aşk; dünyayı hep iyi tarafından görmeye başlamak, hep bir arada olmak istemek, bazen de onu özlemenin verdiği acıyı bile sevmekti.
Aşk insanına göre yaşanıp, insanına göre yorumlanır. İşte bu yüzden aşkın tarifi yoktur ya da çoktur. Ama aşık olmak herkesçe aynıdır, vardır bir tanımı. Hep güzeldir, hep özeldir. Aşık olmayan yoktur çünkü; bir karşı cinse, bir davaya, anaya, babaya hatta bir eşyaya aşık olur insanoğlu.
Çünkü aşık olmak bir mukadderattır herkese yazılan.
Şimdi saat tamı gösteriyordu
Farkında değildim masadaki fotoğrafına dalmışım
Sen yoktun zamanlarım anlamsızlaştı
Saatimi sana ayarlamışım
Baktığımda hep yarımı gösteriyordu nedense
Tam olduk derken
Zamansız elvedalara alışamadık
Meğerse mevsimlerin yükü vardı üstümüzde bir türlü atamadık
Bahar gibi gelmiştin oysa
Güneşinde üşüdük
En iyisi mi sen kış gibi gel Soğuğunda ısınalım
Ve sen yine yoktun yâr
Hep yarim kalanlara haykırdım
Efkarım denizin dalgasına besteler yaptı
Her dalganın dalganasına söz yazdim
Aklım başımda değildi bu aralar
Unutmuşum her dalganın kıyıya vurduğunda kendini yenilediğini
Bu yüzden sevgili
Seni kendime yeniden yazdim
Belki isinirim diye hep kışı bekledim
Ters zamanda gelirsin diye saatlerim sen oldu..
Bazen birileri, her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediğini düşünmek için zorlar kendini. Bin bir tuhaflıkla oluşturduğu cümlelerin aklından mı, kalbinden mi döküldüğünü bilmeden. Aklının alamadığı bir çok garipliği kalbinin kabullenmesini bekler , “hayat” denen sıradanlığın ardına saklanmış çaresizlikte.
Birileri, her şey olup bittiğinde, kötülüğün arkasındaki iyiliğe teslim olmak için bekler çaresizce.. Olup bitenler canını acıtmamış gibi… Hayat bazen pembe bir limon ağacı gibi… Tüm ihtişamı ve güzelliklerinin ardında, yüzünü ekşiten, mide bulandıran bir tatsızlık. Ilık bir rüzgarın içini yakıp kül etmesi gibi anlamsız.
Birileri, hayatın masal olmadığını öğrendiğinde, çocukluğunu toz bulutu gibi darmadağın hisseder kalbinde. Bir gecede büyümüş, bir gecede saçları beyazlamış.