Edebiyat

Şehidimin kemiklerini sızlatır mıyım diye bir düşün.

Arkadaşlar bu sefer mantık değil duygular konuşacak…

Dün aldığımız acı haber dile kolay 16 şehidimiz ile bir kez daha içimize ateş düştü…

Biz birbirmizi yerken ardı arkası kesilmeyen haince saldırılar yine ocakları söndürdü yine hüsrana uğradık…

Peki neden hala birbirimizi yiyoruz?

Sizce de bu soruyu düşünmemiz gerekmedi mi artık?

Hiçbirimiz bu soruyu düşünmezken hergün canlarını feda edenlerin kemikleri sızlamıyor mudur sizce de?

Bize “Ben siz birbirinizi yiyesiniz diye mi verdim canımı?” diye sormuyorlar mıdır?

Biz ideolojilerimize yenikliğimiz, köleliğimiz ile karşı çıkamadıklarımız yüzünden nasıl hesabını vereceğiz bu sorunun?

Ey kardeşim sen “vatanım” kelimesini kullanıyor musun? Söyle bana!

Kullanıyorsan neden hala bu zıtlık tezatlık?

Vatanım diyorsun ama farklı düşünen “vatandaş” ını hor görüyorsun.

Böyle vatan nerede olur?

Vatanım diyorsan, ŞEHİDİM diyorsan seveceksin..

Düşüncesini değil kendisini seveceksin.

Yanlışını söyleyip doğrusunu destekleyeceksin.

Bunu yapmazsan eğer Şehidin elleri iki yakanda bilesin.

Sadece düşün ve artık at gözlüklerini bir kenara at.

Hep beraber düzelmeye bakalım…

Hisler bırakır mı yarı yolda?

Asla çok sevme, ilk sen ölürsün.toparlayamazsın kalbinin parçalarını canın yanar da gülmek zorunda kalırsın düşmanlarına, kendine.. Asla çok sevme, ilk silen sen olursun anıları çitelersin de çıkmaz daha da kanar kabuk tutmayan yaralar.. Asla çok sevme, başkasını istersin acıyı unutmak için..  Ve asla hissetme onsuz günleri işte o gün içindeki denizi keşfedersin.. Gemileri harap limanı yalnız .. Yazmak istersin dökmek içini çünkü bilirsin etrafındakiler ben demiştim derler sadece yada seni tekrar ederler.. Müzikler dostun anılar kalemin olurda dökülür mısralara virgüller yaşların olur hissetmez kimse o izleri.. İç çekersin ;kalbindeki yara batar.. İyiyim dersin çünkü kendine yakalanmaktan korkarsın.. Oysa aşk dayanmak değil miydi?  Dayanırsın aslında ama bilirsin işte zaman onsuzda ilerler acılar hep aynı kalır, insanlar gider, yollar izler değişmez bilirsin ya bir kez seven bir daha üşümez.

Nedir şiir yazmak?

Şiir yazmak kanayan bir kalbe tuz basarak hislerini dökmek demektir ,zordur. Nefes alamazsın çünkü  hatırlarsın anıları, verilen sözleri, gözlerini.. Unutamadığın kokusunu belkide hiç bilmediğin .. Ah eder için de tek kelime konduramazsın onun adının yanına.. Yakışmaz çünkü senin isminden başka bişey.. Sen şiir yazmak kolay mı sanırsın?  Ne yaşlar dökülür o kağıda bu yüzden özeldir her kelime, her harf ..bundandır kimsenin seni benim gibi anlatamaması.. Beni maşuk yapan.. Beni bana unutturan.. Sen şair olmak kolay sanırsın oysa ne zordur insanın sevdiğini kağıtlara dökmesi.. Bitmez çünkü o yazı hep üç nokta bıraktırır ardında.. Bitmez çünkü yetmez anlatmaya . . .

Ne demiş yunus emre; biz sevdik, aşık olduk, sevildik,maşuk olduk ..

 

Kalabalık Şiir

Sahipsiz duygularım firarda,Başıboş düşüncelerim;Terör estiriyor rüyalarımın ortasında…Gözlerimi kapatsam daha da derindeyimZorla uyandırıyor unuttuğum gerçeklerim.En uzunu düşlerimin seni yazdımGördüğüm tüm umutların adı Sen…İstanbul’a neler yaptımBir gün gelip de görsen !Duraklarda her sabah yalnızlık kalabalığıHer otobüste seni arayan ben…

BİLMEK YETMEZ

Son zamanlarda herkesin ilim öğrenmekte nasıl yarışır olduğunu görüyorum. “Ne kadar güzel bir tablo” gibi görünsede bundan acısı yoktur bence.Çünkü amel edilmeyecek ilmi öğrenmek vebaldir.

İşin özünü Peygamberimiz ne güzel de açıklıyor:

“Bir kimse BILDIĞI ILE AMEL EDERSE, bilmediğini de Allah öğretir”

Bundandır ki ibliste fazlasıyla ilim sahibiydi ama bildiklerini amel etmemek onu gurur ve kibre sürüklerek Hz. Ademe secde etmemesini sağladı. Ve bu sebepledir ki ALLAH’ın huzurundan kovuldu.

İşte tamda bu durumda BİLMEK YETMEZ diyorum.Bilmenin yanında bildiğini amel etmek yani fiile dökmek gerekir.

Rabbim bizleri ilmi ile amel edenler zümresine dahil eder inşallah.

“TAAŞUK-I TALAT VE FİTNAT”DA KAHRAMANIN ÖLÜMÜ

Joseph Campbell, “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı metinde, anlatıya mitolojik kodlarla yaklaşarak, “kahramanın yolculuğu” paradigmasını öne sürer. Anlatılarda bulduğumuzun hep şekil değiştiren; fakat buna rağmen olağanüstü biçimde aynı kalan “o hikaye” olduğunu iddia eder. Mitleri, insan vücudunun ve aklının eylemleriyle ortaya çıkan her şeyin esin kaynağı olduğunu da belirtir.[1] Bu anlamda kahramanın yolculuğunda, anlatıdaki on iki temel adımın vazgeçilmez olduğunun altını çizer. Bu adımlarda kahraman; gündelik dünya, serüvene çağrı, çağrının reddi gibi evrelerden geçerek çıktığı yere tekrar döner ve bu döngü sonsuza dek sürer. Bu yazıda da Şemsettin Sami’nin kaleme aldığı, “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” romanının “kahramanın yolculuğu” paradigması üzerinden (uyuşan/çakışan/şekil değiştiren yönleriyle) değerlendirmesi yapılacaktır. Elbette tüm karakterler üzerinden bir analize girişmek, bu metinde hedeflenen sayfa niceliğinin aşılmasına sebep olacaktır. Bu yüzden kahraman döngüsündeki ana karakterlerden, Talat’ın anlatıdaki yolculuğuyla sınırlandırılacaktır.

Gündelik dünya sayesinde okur, kahramanın yolculuğu başlamadan önce onu daha iyi tanır. Nitekim okur çoğu zaman yolculuğu kahramanın ya da kahraman aracılığıyla anlatıcının gözlerinden göreceği için kahramana alışmalı, ona güven duymalı, kendisiyle bir özdeşleşme yaşamalıdır. Böylelikle okur kahramanın kusurlarını, henüz erginliğe ulaşamamış olan kişiliğini tanımış olur. İlk etapta Talat, “pek yakışıklı, pek akıllı, güler yüzlü bir çocuk” olarak tasvir edilir.[2] Babası ölmesine rağmen annesi Saliha Hanım’ın razı olduğu örnek evlattır. Burada Talat’ın gündelik dünyası kalem dairesinde “ahlaksızlık ve hovardalık” yapmadan geçer.

Fakat anlatının gerçekleşmesi için ikinci etapta kahramanın maceraya çağrı alması gerekmektedir. Bu çağrı da Hacıbaba’nın tütün dükkanının üst katındaki evlatlığı Fitnat’a ilk görüşte aşık olmasıyla gerçekleşir. Fakat Talat’ın bu maceraya çağrısı, Fitnat’ın üvey babası tarafından “evlenecek kızım yok” diyerek görücüleri uzaklaştırması ve kızını, evin kapısının önüne bile çıkarmaması nedeniyle reddedilir. Geleneksel anlatılarda, çağrının reddi gerçekleştikten sonra bir mentor karakter (akıl hocası) devreye girer ve kahramana yol göstererek kahramanın ilk eşiği aşarak gündelik hayattan ayrı bir dünyaya seyehata çıkmasını sağlar. Modern edebiyatın ilk metinlerinden kabul edilen Taaşuk-ı Talat ve Fitnat romanında Talat’ın akıl hocası, yine kendisidir. Bir başka dünyaya geçmek için, Fitnat’la görüşebilmek için planlar kurar, kızın nakış öğrettiğinden yola çıkarak akıl yürüterek kendi aklını yol gösterici olarak kullanır. Böylelikle erkek dünyasından kadın dünyasına geçerek kendi karakter oluşumu içinde ilk eşiği aşmış olur.

Bu eşiğin aşılmasıyla, apayrı bir dünyaya düşen Talat, Râgıbe Hanım olarak Fitnat’a yakın olup aynı zamanda kendi kimliğini ona ve diğer insanlara farkettirmemek gibi sınavlar yolundan geçer. Sokakta Râgıbe olarak yürürken etraftan kendisini takip ederek tedirgin eden erkeğe karşı hissettikleri de Talat’ın bu dünyadaki ilk sınavlarındandır. Yeni dünyada zorluk ve sınavlar olacağı gibi Şerife Hanım gibi kahramana destek olacak karakterler de vardır elbette. Nitekim Şerife Hanım kahramanın emeline ulaşmasını, Fitnat’tan ders almasını sağlayan önemli bir dosttur.

Sınavlar, dostlar, düşmanlar evresinden sonra, Campbell “Mağara” metaforu üzerinde durur. Bu noktada kahraman, büyük değişime hazırlanır. Talat adına mağaraya doğru gidiş, Fitnat’ın odasına girmesidir. Burada Râgıbe, Fitnat’ı görünce kızarır, utanır. Onun elini tutmak ve onu öpmek duygu dünyasının çalkalanmasına sebep olmaktadır. Fakat geleneksel anlatı, mağaraya doğru gidişin ardından kahramanın “ateşten gömlek” giymesini gerekli kılar. Burada Campbell’in “ateşten gömlek” metaforu, kahramanın büyük değişime girişini temsil eder. Yani kahraman cehenneme iner, gerçek ölüm kalım kriziyle yüzleşir, en büyük korkusunu duyarak en zor meydan okumayla karşılaşır. Bu anlamda anlatıdaki bu evre olabildiğince güçlü verilmek zorundadır; nitekim kahraman sorunlarının büyüklüğü oranında “kahramandır”. Talat için ateşten gömlek, Fitnat’ın bir başkasıyla evlendirileceği haberi almasıyla başlar. Her ne kadar bu haber, sonrasında yalanlansa da hakikatte Fitnat’a hile yapılır ve evlendirilir. Evlenen Fitnat da günden güne perişan olur ve kendi canına kıyar. Onun ölü bedenini gören Talat, ateşten gömleği daha fazla taşıyamaz ve kendi canına kıyar. Böylelikle anlatı çemberindeki kahramanın ödüllendirilmesinin ardından dönüş yoluna girişine tanık olamayız. Nitekim olgunlaşmış olarak yeniden dirilemeyen Talat, sorunların üstesinden tam anlamıyla gelememiş, kendi psikolojik erginliğini tamamlayamayarak “ateşten gömlek” evresinde kalmıştır.

Anlatılanlar göz önünde bulundurulduğunda, “modern” anlamda ilk Türkçe romanlardan olan “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” metninin, geleneksel anlatıdan ayrıldığı en önemli nokta akıl hocası olarak kahramanın, kendi aklını seçmiş olmasıdır. Erginliğini tamamlayamayarak başladığı noktaya varamayıp Fitnat’la evlenememesinin sebebi belki de burada gizlidir, kim bilir?

Kaynaklar

Campbell,
Joseph.
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu.
İstanbul:
Kabalcı,
1999.

Sami,
Şemseddin.
Taaşşuk­ı Talat ve Fitnat .
İstanbul:
Timaş,
2005.

Tecimer,
Ömer.
Sinema Modern Mitoloji.
İstanbul:
Plan
B,
2005.

[1] 
Joseph
Campbell,
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu,
(İstanbul:
Kabalcı,
1999),
13.

[2] 
Şemseddin
Sami,
Taaşşuk­ı Talat ve Fitnat ,
(İstanbul:
Timaş,
2005),
34.

* Bu yazı Dergâh Dergisi’nin 286. sayısında “Taaşuk-ı Talat ve Fitnat”ı Kahramanın Sonsuz Yolculuğu Üzerinden Okumak” başlığı ile yayımlanmıştır.

Geçmişte beyinlere kazınmış yanlış ideolojilerle birlikte yaşamayı öğrenmek

“Geçmişte beyinlere kazınmış yanlış ideolojiler” ne demek?

Bu, geçmişte insanlara yanlış bilgiler yoluyla yeni bir yol çizilmesi, insanların yanlış yola esas yolmuş gibi sıkı sıkıya bağlanmasını sağlamak demek. Insanları onlar farkına varmadan kendi kötü fikirlerini iyi bir amaç gibi gösterip kullanmak, bunu nesillerce devam ettirebilecek kadar derin ve ince bir şekilde beyinlerine dokumak demek.

Bu dokuma işleminden belli bir süre sonra o dokuma, insanların ideolojisi haline gelmiş, bir sonraki, bir sonraki ve bir sonraki nesle sanki o düşünce doğru yolmuş gibi bir hal aldırmış, bu hal de insanların şuanki ideolojilerine fanatikliğini sağlamıştır.

Yani ne yazık ki çoğu fert için bu artık dönülemez bir yol haline gelmiştir.

Ne yazık ki toplumda fikir ayrılıklarına ve dolayısıyla bölünmelere sebep olmuştur.

Toplumun şuanki bölünmüş fikirlerinin bir daha bir araya gelmesi imkansız denebilecek durumda.

Işte burada “yanlış ideolojilerle beraber yaşamayı öğrenmek” fikri devreye giriyor.

Belli bir süre zarfından sonra insanlar yanlış fikirleri yaşam felsefesi, dünyevi görüşü, yaşama sebebi olarak gördükleri ve bu düşünceleri değiştirmesi zor bir hal aldığı için istesek de istemesek de toplumda yer sahibi olan bu insanların yaşama şekline saygı göstermek ve birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerek.

Böyle olmayan, saygı çerçevesinden uzak yitik, bitik bir toplum ne kadar yolunda olabilir? Mantığını böyle ince meselelerde kullanmayan bir topluluk nerede başarılı olabilir?

İdeolojilerimizin kölesi olmaktan çıkamadığımız, fanatizmin esirliğinden kendimizi kurtaramadığımız, onları takım tutar gibi tuttuğumuz zaman nasıl kardeşçe yaşabiliriz? Mantık çerçevesi içinde doğruya doğru, yanlışa yanlış diyemedikçe neyi doğru yapabiliriz? Bunları yapmadıkça elimize geçen tek şey şuanda olduğu gibi kaos olmayacak mı? Bu yıllarca sürecek kaos saltanatını ne zaman düşüncelerimizle yıkacağız? O halde artık bu sorulara cevap vermenin sırası gelmedi mi?

Şuanda refah ve düzenli bir ülke için, bu sorulara cevap verebilmek için, herkesin rahatı için gerekli çözüm; birlikte yaşamayı öğrenmek…

Mesafelerim Var Benim

Sevenleri avutmak için söylenmiş bir söz vardı: ‘Kilometre cinsinden ölçülen, bedensel uzaklıklar değil, ruhsal uzaklıklardır en kötüsü.’ diye. Külliyen yalan. Mesafelerdi bu kadar dengesizleşmeme sebep. Ruhen hep yanımdaydı ama sarılamadıktan sonra insan eksik kalıyordu işte.

Gelişlerini beklemek, kocaman bir şehirde her önüne çıkan insanda ondan bir şeyler aramak, tanıdık gelen ona ait kokuların ardından bilinçsizce sürüklenmek, o olmadan gülememek…

Fazla şey istemezsin aslında bir iyi geceler öpücüğü, kollarında uyanacağın sabahlar…

Bir de doğru insanın o olduğundan eminsen, tek engelin de mesafelerse, şehir onsuz yabancılaşmış, kendini yalnız hissediyorsan yazarsın. Elinde çayın, saat gece yarısını geçmiş, yazarsın. Vee…

İçin o gecelik de olsa yatışana kadar, gözyaşlarını dindirene, duygularını rayına sokana, kendini dizginleyene kadar yazarsın…

Aşkını, özlemini, mesafelere okuduğun lanetlerini, bekleyişlerini, arzularını, düşüncelerini, gözyaşlarını dökersin satırlara, işlersin birer birer.

Dengesizdim. Doğru. Haklıydı. Dengesizliğim duygu yoğunluğumdandı. Aşırılıktandı. Bir dakika önce gülüyorken, hemen sonra ağlayabiliyordum hüngür hüngür. Haklıydı. Duygu değişimlerim fazla olmaya başlamıştı. Kendime çekidüzen vermeliydim. Mesafelerin kahpeliğine sığınamazdım.

Sevgim fazla geliyordu minicik bedenime. Bazı geceler mutluluktan, bazılarındaysa özlediğimden ağlıyordum. Ama son zamanlarda hep ağlıyordum. Mesafelerin gözü kör olsun. ‘Gel sarıl gidersin’ denmiyor işte. Sonra bir bakmışsın yakın arkadaşların isyan ediyor: ‘Bu nasıl sevgi kızım her iki kelimenden biri O.’

Onun dışında cümle kurmayı reddediyor beynindeki ilgili yerler.

Özlüyorsun. Vücudundaki her bir zerre onun sıcaklığının bağımlısı olmuş. Daha da özlüyorsun. Günler geçtikçe daha büyük bir arzuyla bekliyorsun geleceği günü.

Gelecek az kaldı. Bu sefer bizim için farklı olacak. Bekliyorum.

Bazen kaygılarım oluyor. Bu kadar kusursuzluk fazlaydı insanoğluna. Bu kadar kusursuzken o, yanında yakışıp yakışmadığımı sorguluyorum saatlerce ayna karşısında bazen. Sonra onu dört sene ısrarla peşinden gittiğim için kazandığım geliyor aklıma. Ya biri de ben gibi ısrarla… Ağzıma tıkıyor lafı: ‘Kimse sen değil. Sen kadar sevemez beni.’

Zaman ilerledikçe daha da çok bağlanıyorum ona, daha da özlüyorum, daha da seviyorum… Bir bakmışım ‘daha da’ diye başlayan, ‘iyi ki’lerimle biten cümlelerim olmuş. ‘Keşke’ye dair tek kurduğum cümle bir senemi daha bu şehirde çürüttüğümle ilgili oluyor. Keşke yanına gidebilmek için bir sene daha savaşmam gerekmeseydi hayat şartlarıyla, diyorum.

Her şarkıda onu buluyorum…

Her ‘seni seviyorum’ları yüreğimi yerinden söküyor, ‘aşkım’ları daha da bağlayor beni kendine. O benim. Ve onunla da bana duyduğu sevgisiyle de gurur duyuyorum.

Sevgimden, aşkımdan mı yoksa gerçekten öyle olduğundan mı bu kadar kusursuz geliyor, ayrımına varamamaya başlıyorum. Rengin her tonuna aşık oluyorum onda. Böylesi sevgi fazlaydı bedenime. Yine özlemimle kardığım gözyaşlarıyla yazıyorum.

Onsuz geçen her saniyem işkenceye dönüşüyor sanki. Hani derler ya karşılıksız sevmek, ulaşamamak en kötüsü diye. Yalan… Onu karşılıksız sevdiğim zamanlar da oldu. Sevgi zaten karşılık istemez. Sadece sevmeyi seversin. Çok etkilemezmiş meğer şuanki halimle karşılaştırdığımda. Sevip de araya mesafelerin girmesi o kadar zormuş ki…

Karşılıksız sevgide kaybetme korkusu olmuyor çünkü. Zaten senin değil ki. Ama şuan ‘gözden uzak olan gönülden de ırak olurmuş’ sözü kabusun oluveriyor. Ya o kadar savaşıp kazandıktan sonra mesafeler yüzünden kaybedersem, demeye başlıyor insan.

Sonra bir sözü beni benden alıyor: “seni çok seviyorum”

Bir cümle sevgilinin ağzında bu kadar anlamlanabilir diyosun. ‘Karında kelebekler uçuşması’ sözüyle tanıştırıyor seni. Filmlerdeki gibi flulaşıyor her yer o hariç. Aklına geldikçe heyecanlanıyorsun bir sıcaklık basıyor.

Ilk defa mutluluğu tadıyorum böylesine…

‘Doğru insan’ diyebilmenin zaferini yaşıyorum. Mutluyum, evet. Ve ondan öncesi yok. Yaşandıklarını unutmak istediğimden çok bana yaşadıklarımı unutturduğu için öncesi yok. Yavaş yavaş yaralarımı sardığı için, ‘beklediğim senmişsin, sana ihtiyacım var’ dedirttiği için…

Yazdırıyor illet duygu. Ama rahatlayamıyorum artık. Yazdıkça yazasım geliyor. Odam bile yabancılaşıyor, öylesine sindirdim onu içime, öylesine onsuzluģu yok saydım. Eğer odamda değilse, odam bile yabancıydı artık. Vee…

O bu şehirde değil, bu şehir de yabancı artık…

Peki ya kalbimiz❓

Beni anlamıyordu çünki Aşkın ne olduğunu bilmiyordu❗️
Ona göre eğlenceydi, biraz şarap, biraz da güzellikti.
Biz farklıydık onunla; zaten arkadaşları da hep sana göre değil derlerdi ondan için.
Bizim dünyamızda sevgi vardı, saygı vardı sonra düşünmek diye birşey vardı❗️
Dünyalarımız farklı seninle, bizden bi cacık olmaz derdim❗️
Gülerdi ve içinden bi tebessümüm yeterdi derdi.
Haklıydı belki onu çok seviyordum elimde değildi.
Neden bilmiyorum ama hiç onu sevmekten öteye geçemedim ben, belki o izin vermedi belkide ben istemedim.
Belkide hayat buna müsade etmedi Bilmiyorum ama kader hep geçmişiyle beni karşı karşıya getirdi. Gözümün önünden bazı şeyler hiç geçmedi ..
Eskiden olsa her şeye rağmen koşardım peşinden ama şimdi oturmak hatta oldum yere saplanmak istiyordum
Belkide istediğim sadece onu sevmektir onu sevmek bana iyi gelen tek şeydir❗️
Evet evet bencede bana iyi gelen şey sadece onu sevmektir 🙏
Zaten bizim dünyalarımız farklı ❗️❗️
Ben sevmek, sarılmak, koklamak isterim
Sadece o olsun yeter derim 🙏
Sevgi adamıyım ben❗️
Daha sevdiğimin beni sevdiğimden daha çok sevdiği görülmemiş❗️❗️❗️
Zaten o yüzden de o başka şeyleri istiyordu ya
Bazen hayal kurardım; eskilerde tabi onun bu hallerini görmezden evvel 🙏
Güya ben elimde beyaz güllerle evime gelecektim ona sürprizler yapıp mutlu edecektim. Sonrada şarkılar besteleyip türküler söyleyecektik beraber.
Bazen yemekten sonra bazen de yatmazdan evvel işte seviyoruz ya e bide başka adamız tabi biz bi dediğini iki etmezdik❗️Etmeyecektik 🙏
Adına yazdım şiirler gibi oldu bestelerim de Eskilerde; tozlu rafların gözyaşlarıyla silinmiş sularında yıkanmış❗️
Yazık olmuş oysa ne şarkılar ne şiirler yazmıştım 🙏
Kalbime Yüreğimi katarak❗️❗️
Gözlerine bakarak dudaklarına dokunarak.
Sabaha kadar seviştiğimiz günlerimiz olacaktı hayal bu ya 🙏
Neden böyle olmuştuk yada niye böyle olmuştuk❓ Ne önemi vardı ki artık bunların ben bencil değildim Sen cildim o da sencili sevmezdi bencildi 🙏🙏
Sonra bide sevgi var tabi 🎈
Kulaklarından tavana asmışlar, falakalara yatırmışlar
Neden böyleydi bunun da bi önemi kalmamıştı ki artık ..
Halil de zaten Çoktan rahmetli olmuştu 👍
Biz böyleydik abi işte tek kişilik dev aşk
Devlerin boyları hep büyük olurdu sanırdım
Babaannemin masallarında hep öyle söylerdi
Meğer bende bir devmişim bu hâlimle sonradan farkına varmışım ✌️
Hiç unutmam Perşembeleri
Hafta gelipte perşembeye durunca; ben sabaha önce o manzarayla uyanırım..
Hatta daha gözünü açmadığın ama uyandığın an vardır hani işte o an ben sanki o anmış gibi tekrar tekrar yaşar’ım😔işte Kaan diye biri gelip sarılır sonra öper yanağından sonrada Güler’ler işte 👊
O yüzden ben o anı anlatamayacağım için özet geçiyorum sadece ; O günden bu yana da Perşembelerim perişan olur❗️ Zaten benim de haftalarım 6 gündür ama bir hafta da 7 gündür 😳
Velhasıl haftası 6 olanın ömrüde haftası gibi ya az olur yada sakat ❗️
Sakat olmayıda ben kaldıramıyorum e ne yapacağız peki ❓
Sadece seveceğiz çünkü elimizde değil 🙏
Ne diyordu Oğuz abi ölüm değilse bizi ayıran yazık olmuş ❗️❗️

Günaydın Hayat

Hayat;
Saat gece yarısını geçerken ‘Günaydın’ dedirtebilirdi.
Ağustosta üşütebilir, gülerken bir anda ağlatabilir, çevrenden hatta kendinden bile şüphe duymana neden olabilirdi.

Göz pınarlarını kurutabilir, gülmekten yanaklarına ağrılar, midene kramplar sokabilirdi.

Aşık edebilirdi seni mesela. Belki bir doğa manzarasına, belki bir çift göze ya da söze.

Hatalar yaptırabilirdi. Bazen büyüyüp olgunlaşman gerektiği için, bazen ise yalnızca hata yapman gerektiği için. Pişmanlıklar duydurabilir, keşkeler dedirtebilirdi.

Ama hep bir şans daha verirdi, Keşke’lerini İyi ki’lere dönüştürebilmeleri için insanlara…

‘Hatalarından ders al, yarına yeniden başla’derdi. Ve ben yeni bir sayfa açıyorum hayata.

Yeniden, yeni bir içten ‘Günaydın Hayat’

güvensiz sevgi

Allah insanı sonsuz bir sevme kabiliyeti ile yaratmış.O kadar sınırsızki bu kabiliyet gözümüzü kör ediyor bizi hayallerde yaşatıp gerçeğin tokatını aniden yüzümüze vurabiliyor.Kimleri sevmeliyiz?Kimlere dostum demeliyiz?Menfaati için bugün bize kucak açanlar ya yarın bizi uçurumdan atarsa?İnsan güvenemiyor değil mi her söze kapılamıyor değil mi her gülüşe?Üstad Mehmet Akif’i dinlemeliyiz belki de “Aldanma insanların samimiyetine!Menfaatleri gelir her şeyden önce.Vaad etmeseydi Allah cenneti;O’na bile etmezlerdi secde!..

HATIRLATMA

Bir acı hissedersin aniden eskilere dair,

O acı ta derinden gelir.

Çünkü eskiler derine işlemiştir.

Küçük bir anı, birkaç saat, birkaç saniye; o eskiyi hatırlatmaya yeter de artar bile…