Edebiyat

uy’mayıs / adil gökşin

kaztüyü bir yastığın
dönüşmeye yeltenen girdabına indirgenmiş
bir mayıs’ta terkettin beni
ağrılı ve sancılı bir kışta yazılmış
bir kitapta geçiyordu bu olay

üzüntünün doruk noktalarında ikra ederken
inkar edip dönüyordun yatağın diğer tarafına

ince belli bir bardaktan çay içmek kadar
basitleşmiş bir eylemde
sönük bir hayaldin
yalnızca

oysa o mayıs’ta
emekli olmuştum işlerin bir kısmından
tutup kendime çekecektim, itecektin sen
ben itsem, korkudan tir tir titreyecektin
yalnızlıktan ürküyordun
biraz da gözlerin kızaracaktı, biliyorum

sen kıydın bana, günleri de kıydı ilkbaharın
baharda duyguların deri değiştirecekti
nefi’nin mürekkebi tenine mi değdi
irkildin
bir

mayıs‘ta terketmiştin.

Karantina Günlüğü #2 ÖZ-ELEŞTİRİ

Karantina Günlüğü #2 ÖZ-ELEŞTİRİ
O yemeğin tuzu fazla , bu yemeğin tuzu az , onun orası pişmemiş , diğeri zaten yanmış hatta bir kaç saat önce pişen bayat…
Sıkıldım Sıkıldım … ANNEEEE sıkıldım
BABAAAA ya ben çok sıkıldım….
Bunlar benim dertlerim.Ne kadar da büyük değil mi!
Ben bunları yapıyorum ve muhtemelen şimdi pişman olsam bile 1 hafta sonra , 10 gün sonra tekrar yapacağım.
Fakat farklı bir noktaya değineyim ki ben bilinçli bir bireyim.Çin’in Doğu Türkistan’a yaptıği zulmünü biliyorum , çamurdan su içmeye çalışan ve her gün açlıktan ölen yüzlerce hatta belki de binlerce insanı biliyorum.
Konuşamayan , yürüyemeyen , yemek yiyemeyen,sıkıldığını düşünemeyen ama benim yapamadığım şeyi yapıp da mutlu olabilen insanları da biliyorum.
En ufak şeylerden mutlu olabilen bir insanım evet ama bunun tam zıttı da bende.En ufak şeyde üzülüp sıkılabilsen de bir insanın maalesef.
Karantina günlerinde resim yaptım , kitap okudum , yeni yemek tarifleri öğrendim, bol bol televizyon izledim , saatlerce telefon ile ilgilendim ama mutlu olamadım.
Mutlu olmayı öğrenmek zorundayız! HEM DE HEMEN…
Evde sıkılmamayı ğrenmek zorundayız.HEM DE HEMEN… (Aslında tabii ki zorunlu değil isterseniz çıkın gezin ama şunu da bilin ki nefes almak için çıktığınız yer sizin nefesinizi keser ve nefes alamaz bir vaziyette yoğun bakımda tavana bakmak zorunda kalabilirsiniz.)
16 yaşındaki yazarperest…
Sevgi ve SAĞLIKLA.

Çilekli Bir Zaman

İzmire Kavuşmak Dileği ile…

İzmir’in küçük bir pazarındayım. Sağımda taptaze envayı çeşit meyveler,sebzeler var. Solumda ucuz anne penyeleri, ikinci kalite iç çamaşırı tezgahları tabi bir de terlik satan tezgahlar. Benim en sevdiğim işte bu “Terlikler”. Tepemde güneşlerin en sıcağı ve bunaltıcı bir nem de havaya hakim ama hiçbir şey benim İzmir sevgime ve o pazarın taze meyvelerini yememe engel olamazdı. Olmadı da. Babam, annem ve ben bu güzel pazarın tadını çıkarıyorduk. İzmir’de olduğum her anın keyfini yaşıyordum. Annemi çeşit çeşit, irili ufaklı cam kavanozların içerisine, bir sanat eseri edasıyla kurulmuş turşu tezgahlarında bıraktım. Babam, zeytin ve zeytin yağları ile gurur duyan, zeytinin ve yağısını inceliklerini anlatan, pazarcı amca ile kaldı ardımda. Ben incirlerin üzümlerin ve sapsarı limonların arasında kaybolmuşken. O zeytin ustası pazarcı amcadan kurtulan babam yanıma geldi:

– Bak çilekleri gördün mu? Deyip elini çileklerin olduğu tezgaha doğru uzattı. Annemin de benim de en sevdiğimiz meyve çilektir. Bana kalırsa ben annemden daha çok seviyorum. Bir defasında babamdan ve sonra annemden de öğrendiğime göre annem bana hamileyken canı defalarca çilek çekmiş. Bu yüzden bence tanrı beni yaratırken mayama birazda çilek karıştırmış olabilir. En azından ben böyle hayal ediyorum. Tabi ki hiç durmadan çileklere doğru gittik. İstediğimi ve o da alacağını bile bile muzır bir gülüşle sordu:

-Çilek istiyor musun? İkimizde cevabı “Evet” olan bu soruya sadece güldük.

Pazarcı, Egeli adam isteğimiz üzere çilekleri paketleyip elime tutuşturdu. Heves ve iştahla aldım elinden paketi, açtım. Avına ulaşan kurt, koca bir ısırık almaya yeltenmişti ki… Baba kurt:

-Dur yeme yıkanmadı onlar. O sırada iştahım ve görgüsüzlüğüm ile Egeli pazarcının gülünç bakışlarını üzerime çekmiştim. Pazarcı amca Babamın sözünü kesip:

-Ver hele yıkam şurada, deyip çilek poşetini ona uzatmam için etkileyici bir hamle yaptı. Ya da çilekleri rahat rahat yiyebileceğim için o an pazarcı amcadan etkilenen sadece ben oldum, yüksek ihtimalle. Nereden geldiğini anlayamadığım bir hortumla; tezgahın ardında sanki evladına çilek yıkar gibi yıkayıp, bir yabancı kız çocuğuna verir gibi verdi bana:

– Al ye bakan şindi! Bıyıkları ve yanaklarıyla İzmir’in en toton pazarcı amcası oldu gözümde.

O bizi biz onu ardımızda bırakıp ben çilekler ile babamda, annemle kayboldu pazarda.

Son derece iştahlı, kendimden emin, görgüsüz ve düşüncesiz elimdeki çilek poşetinden koca koca ısırıklar alarak, sadece o küçük pazarda İzmir’in tamamını arar gibi geziyordum. Taki küçük, kıvırcık, esmer, kesinlikle İzmirli olmayan, bir doğu şehrinin; göçmen ailelerinden dünyaya geldiği alnında yazılı çocuğa çarpana dek. Özür dileyip, cesurca ellerimi kıvırcık saçlarına soktum. Çilek ikram ettim dizlerimin üstüne çöküp, aman bilmeden parlayan gözlerine kitledim gözlerimi.

İzmir’in en güzel göçmen yavrusu oldu gözümde.

Düşüncesizliği min azda olsa farkına varmış olacağım ki daha bir sürü çocuk ile paylaştım çilekleri. Kimi İzmirli, kimi göçmen.

Onların çilek kokan ağızlarla öptüm, yaz mevsimine yakışır gülüşlerle güldük birbirimize. El salladım, kısacık bir dönüş ile ardımda bıraktım onları da.

Artık vakit, kendimi çeşit çeşit terliklerin arasına atma vaktiydi. Pazarda yanımdan ayrılırken “Sana kredi çıkarayım, lazım olur belki” diyerek cebime para sıkıştıran ellin sıcacık ve dolu dolu özgüveni ile gidiyordum terlik tezgahına. Sağ elimdeki çilekleri sol elim ile yemeğe devam ettiğim sırada, ileriden gelen bir el uzanıp hızlıca elini çekti. Çok şaşırıp refleks ile çilekleri kendime çektim. Kafamı kaldırdım, bu hızlıca olup bitiveren olayda ki kahramanı bir iki saniye gözlerim seçemedi. İşte görmüştüm İzmirli bir delikanlı, elimdeki çileklerden alıyormuş gibi yapıp beni aldatmış ve ben çilekleri ondan kaçırdığımı görünce karşımda gülmeye başlamıştı. Oldukça mahcup oldum. Ve bende kendimi tutamayıp güldüm sonra kendi tutmayıp güldüm.

Daha fazla kabalığımı sürdürmemek için bütün çilekleri özveri ile ona uzattım “Al! Lütfen, özür dilerim. Buyurun ne olur” dedim. Sağ elini kalbine koyup “Sağ ol kardeşim ben şaka yaptım” dedi. Israr ettim bir iki kez daha. Kafasını güler yüz ile eğip, sağ elini çileklere uzatarak :

-Peki madem alayım. Bismillahirrahmanirrahim

Usulca besmele çekmişti. Hayret ve hiç bilmediğim bir duyguyla sadece seyrediyordum. Çilekler incinecek diye mi, zaman incinecek diye mi, yoksa tanrı görecek diye mi bilmem bu narinliğin ve hassaslığın sebebi. Tekrar “Sağ olasın kardeşim” değip sol eliyle selam verip sağ omzuma sol omzunu değdirmeden savuşup gitti. Ben kimsenin böylesine narin, nizamlı, içten kardeşi olmamıştım.

İzmir’in en güzel delikanlısı, kardeşim olu vermişti gözümde.

Ve o günün sonundan bana kalan; İzmir, ne gözümden, ne gönlümden ne de o yarım aklımdan hiç çıkmadı. Bütün şarkılarda özlenilen şehir, kızlarının güzelliği ile dillere destan, hala Yunan milletinin ağzının suyunu akıtan, Paşa’mın Ege’de düşmanı boğduğu, ekmeğini doğduğu büyüdüğü topraklarda kazanamayan göçmenin evi, Dario Moreno’nun sevgilisi, İzmir idi.

Şimdi bambaşka bir şehirden sesleniyorum sana:

– Sana, seni en çok seven Moreno’nun “Ey sevgili İzmir” değişi ile sesleniyorum. Sana en çok ve en güzel sahip çıkan Mustafa Kemal Paşa’mın masmavi gözleri ile bakıyorum. Efelerin kadar yiğit, kızların kadar güzel duramam karşında. Sana senin sevginden başka hiçbir şey getiremem. Ama koynunda bana da yer var mı diye düşünür dururum.

Söylesene İzmir koynunda bana da yer var mı?

 

 

Eski Fikirler Neden Gizli Bir Silah?

16 Mart 1972’de bir dizi patlama St.Louis şehrini sarstı. İlk bina öğleden sonra saat 3’te yere düştü. Takip eden aylarda 30’dan fazla bina moloz haline dönüştürülecekti.

Yıkılan binalar Pruitt-Igoe olarak bilinen meşhur konut projesinin bir parçasıydı. Pruitt-Igoe konut projesi 1954’te açıldığında kent mimarisinde bir atılım olduğuna inanılıyordu. St. Louis’in kuzey tarafında 57 dönümlük bir alana yayılan Pruitt-Igoe, 33 yüksek katlı binadan oluşuyordu ve çevre nüfusa yaklaşık 3.000 yeni daire sağladı.

Pruitt-Igoe, modern mimarinin en yeni fikirleriyle tasarlanmıştır. Tasarımcılar yeşil alanları vurguladı ve sakinleri çevredeki şehrin güzel manzarasına sahip yüksek katlı kulelere dönüştürdü. Binalarda sadece birinci, dördüncü, yedinci ve onuncu katlarda duran atlama durdurma asansörleri kullanıldı. (Mimarlar insanları merdivenleri kullanmaya zorlamanın binadaki yaya trafiğini ve tıkanıklığını azaltacağına inanıyorlardı.) Binalar metal örgüyle kaplı ve vandalizmi azaltmaya yönelik “kırılmaz” ışıklarla donatıldı. Zeminlerde ortak çöp olukları ve koridorları doğal ışıkla aydınlatan büyük pencereler vardı.

Kağıt üzerinde Pruitt-Igoe modern mühendisliğin bir kanıtıydı. Uygulamada, proje bir felaketti.

Pruitt-Igoe Hatası

Mahallenin sorun yaratanları ışık fikstürlerinin kırılmaz olduğunu duyduktan sonra, meydan okumayı kabul ettiler ve aşırı ısınana ve yanana kadar ışıklara su attılar.

Sonra, çöp oluklarını yaktılar ve pencereleri parçaladılar. Bir rapora göre, parlak yeni koridorlarda o kadar çok kırık pencere vardı ki “doğrudan diğer tarafa bakmak mümkün oldu.”

St. Louis Konut Otoritesi, binaların bakımını ödemek için kira gelirlerini kullanmayı planlamıştı. Büyük projenin açılmasından sonraki yıllarda, insanlar şehirden uzaklaştıkça St.Louis nüfusu düşmeye başladı. Beklenenden daha az kiracı ve artan vandalizm oranları ile binalar sabit kaldı.

Yakında Pruitt-Igoe’nin modern tasarımı çöküşünü hızlandırmaya başladı. Birdenbire, duraklama asansörleri, dairelerine girip çıkmak için ek koridorlardan ve riskli merdivenlerden geçmeye zorlanan iyi kalpli vatandaşlar için bir tehlike haline geldi. Suç faaliyeti arttıkça daha fazla şey kırıldı, daha fazla insan taşındı ve daha az para geldi.

1972’de, projenin açılmasından 20 yıl sonra, St.Louis Konut İdaresi bir yıkım planladı ve 36 milyon dolarlık kompleksin tamamını patladı.

kaynak: eniyimeslekler.com

Birbirimizden Sorumluyuz

   Kenetlenelim bize

Nûman bin Beşir |r.a|’tan rivayet edildiğinde göre Resulullah |s.a.v| şöyle buyurmuştur;

“Mü’minler; birbirlerini sevmede, birbirlerini merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” ▪müslim, Birr,66▪
Hadisi serifte verilen mesaj ; Ey Müslüman, kardeşinin derdiyle dertlen!

İbret nazarıyla şöyle bir islami coğrafyalara bakındığımızda; zulmün altında inleyen kardeşlerimiz, yetim kalmış yavrularımız ve Anne babalarımızın kollarındaki cansız bedenleriyle ahiret hayatına intikal etmiş yavrularımızı görüyor, şahit oluyoruz…
Gözü yaşlı, feryat figan eden gönüllere ab-ı hayat timsali bir nebzede olsa su serpip yüreklerindeki ateşi, acıyı dindiremediğimiz ne yazıkki çok aşikar.

Evinden barkından, işinden gücünden tüm hayatı zindana uğramış mü’min kardeşlerimiz, merhametten yoksun cani pençeler arasında ölüm-kalım savaşı veriyor. Sefalet kol geziyor, çaresizlik son raddeye gelmiş. nerde.. nerede mü’min kardeşlerimiz diye Arş-ı âlyı titretiyor. Lakin bizler gafletin bataklığında, batının modernizm hayatını yaşamak için, gösterişe kul köle olmaktan kalpleri ürpeten o haykırışları, arş-ı titreten seslere dahi sağır olmuş vaziyette duyamıyoruz.
Zira bütün varını yoğunu savaşta kaybetmiş bir kardeşimizin feryadı kulaklarımda… kendisi müslüman kardeşlerimize şöyle haykırı veriyor; “Ey müslümanlar neredesiniz!? beni duyun, bize sahip çıkın! çünkü Allah azze ve celle’nin huzurunda muhakkaki görüşeceğiz.” ve düşünün bunun binlercesini, onbinlercesini..

Kardeşlerimizin bu vaziyette yaşam sürmeye çaba sarf ederken bizlerin; “yarın ne yapsam, ne giysem, ne yesem, hangi aktiviteleri yapsamda mutlu olayım, huzuru elde edeyim, saadete erişeyim diye, egoya kapılmış benliğimizle muhakeme yaparken acaba “kardeşlerimize nasıl yardımda bulunabilirim, neler yapmalıyım, neler yapabilirim, ümmete, vatana nasıl faydalı olabilirim, Allaha hakkıyla ihlas ile nasıl kulluk yapabilirim de rızasına erişirim” düşüncelerinden bir hayli uzak ve hissiz yaşıyoruz! böyle bir vaziyette bulunmaktan dolayı ahirette hesabının çok çetin olacağının kanaatine varmalıyız.

Unutulmamalıdır ki ; asıl mü’min dert sahibi olanlardır. Nitekim “müminin mütebessimi yüzünde, hüznü gönlündedir.” |Hadis-i şerif| mü’minin sıfatını açık ve net bir şekilde izah etmiştir. Dolayısıyla ayette de zikredildiği üzere ; “Mü’minler, birbirlerine dosttur.” ve yine hadiste belirtildiği gibi “kardeş olun” (müslim,selem,5) çağrısına kulak vererek dostluğumuza, kardeşliğimize kol kanat germek icap eder. mü’min mü’mini Allah için sever, kardeşine asla zulmetmez aksine yardım eder, derdine ortak olur, yükünü hafifletir.

Rabbim, müslümanlara karşı gönüllerimizde kardeşlik duygusunu hâlk eylesin!.. Âmin

KIRMIZI KARANFİLLİ TABUT

Kirpiklerinin gölgesine inandığım dünyada,
Bütün sarp yokuşları ceplerime koyup,
Yasalar çıkartmak isterdim ellerimle;
-insan, hurdaya ayrılabilen bir şeydir-
Enkazlardan sağ çıkan kötü şiirlerin,
Kül şelalelerine dönmesini izledim zevkle.
Sevmeden bulunduğumuz yerleri,
Tedavülden kaldıran maddeler ararken öğrendim;
-insan, ölmekle bozulan bir saattir-
Ağaran saçlarım ile,
Çıplak omuzların arasında
Kimsenin kimseye
Eyvallah kadar kalmamasını hiçe sayıp
Bağlantılar kurdum, parklar şahit!
Hem tenha, hem kestirme diye geçilen
Ara sokakları saymazsak,
Karışamadığım insanlar arasından
Gamzenin çukuruna
Düşülen bir dünyaya inandım.
İnandım!
Kırmızı karanfilli tabutlarla
Tanınan sevdalara!

VAKT-İ SÜKUT

Bir nazlı yar gibi geldi..
Misafirliği bitmek üzre..
Bizler ona meftun,ona layık olabilmenin derdindeyken geçip gidiyor aramızdan..
Bir güzel gönülden duymuştum ki çok güzel bir cümle idi..
‘Sen Ramazanı hevesle beklersin ama sen Ramazan’ın hevesle beklediği kullardan mısın?’
Bir akıl kaybedilesi soru..
Cevabı bende yok..Umarım sizde vardır..
Başı rahmet ortası mağfiret sonu cehennemden kurtuluş olan Ramazan-ı Şerif  salına salına geçip gidiyor..
Teheccüt teheccüt soluduğumuz, sahur sahur andığımız oruç oruç doyduğumuz saadet vakitleri tükeniyor..
Sanki diğer 11 mübarek ay sırf Ramazan-ı Şerif ayı gelsin diye birbirlerinin sırasını savıyor ve bizleri Ramazan-ı Şerif’e ulaştırmanın gayretine düşüyorlar..
Ve o da tüm arz-ı endam ile gelir ve bir Sultan edasıyla oturur gönlümüzün baş köşesine..
Ruhumuzu dinlendirir,kendimize getirir bizi. Gönlümüze dolar dua dua.. Tüm o 11 ayın telaşesini siler süpürür bizden..
Bizi insan yapmaya gelir sanki..
Ama gittiğinde de bizi öksüz bırakır..
Vakt-i Sükut’a sürükler bizi..
Bir daha nasip olur mu Ramazan-ı Şerif ayı bilemem..
Ya da o geldiğinde biz burada olur muyuz bilemem..
Nasip..
Ramazan-ı Şerif’in bizi özlediği kullardan olabilmek lazım..
Bunun için de sanıyorum ölmeden önce ölmek lazım..

Dua ve muhabbetle..

Hüzün Bulutu

Birkaç gündür işe gelmiyordu. Sıkıntılı günler yaşıyoruz. Hastalık ve salgın konusunda ne kadar güçlü olduğunu bilsem de kendinden ufak bir şüphesi varsa bile etrafındaki insanları düşünüp pimpirikli davranırdı, o yüzden gelmedi diye düşünüyordum.

Sabah erkenden iş yerinin kapısında arabasını görünce sevindim. Yine geliyor deli diye düşündüm içimden, gelip “günaydınlar”, “merhabalar” demesini beklemeden ben atıldım bugün “günaydın” diye.

Hafif bir tebessümle karşılık verdi

-günaydın

Duymayı beklediğim cevap buydu fakat ses tonu, bakışları çok yabancı gelmişti. Hüzün vardı yüzünde fark etmemek mümkün değildi.

Tanıdığım ilk andan itibaren çelimsiz gibi görünen vücudunun aksine ne kadar güçlü bir insan olduğunu görmüştüm.

Hem fiziksel olarak hem de duygusal olarak.

En sert, katı geçinen arkadaşlarımın bile hassaslaştığı, duygusallaştığı dönemleri görmüştüm.

En neşeli görünenlerin bile bütün günü somurtarak geçirdiğine şahit olmuştum.

Kötü, mutsuz gün kavramına tepki olarak doğmuştu sanki. Etraftanızda böyle bir insanın olması sizi sadece mutlu ediyor. Hayata dair umutlarınıza güneş gibi doğuyor.

İşte bu güzel tebessümün sahibi olacak dünya tatlısı kadın her zamankinden çok farklıydı bugün.

Her zaman içi gülen mavi gözler şimdi kan çanağına dönmüştü, kıpkırmızıydı.

Hüzün sarmıştı her yanını, hissetmemek mümkün değildi.

İyi değilim derken dudaklarının titremesi, sesinin çatallaşmasına alışık olmadığını o da fark etmişti muhtemelen.

Anlamadım neler olduğunu.

Kendisi de anlatamamıştı zaten.

Bu yazıyı okuyorsanız başlıktan anlamışsınızdır siz hikayenin sonunu ama hayatı bir başlık altında yaşamıyoruz.

Ya da bir konu belirleyip bunu yaşayım bugün de diye bir seçenek yok.

Olsa daha kolay olurdu galiba. En azından birazdan üzüleceğim, duygusallaşacağım diyerek hazırlık yapardık.

Soramadım daha fazla, üstelemek istemedim.

Sadece ufak da olsa bir tebessüm ettirmek için ufacık bir çikolata uzattım.

Başını kaldırıp teşekkür etti ve hafifçe bir tebessüm etmeye çalıştı.

O tebessüm çabasının çırpınıp düşen bir kuş gibi başarısız oluşu canımı yakmıştı, yapamadı.

Çok acıtmıştı, acıdığını ben bakarken bile hissetmiştim.

İşe döndük, biraz daha çalıştıktan sonra dayamadı muhtemelen izin alıp erken ayrıldı işten.

En yakın arkadaşı gelip

-Babasını kaybetti.

Dedi.

Kanser hastasıymış. Normalde fırsat buldukça ziyaretine gidermiş ama araya salgın girince uzun zamandır görememiş.

Cumartesi günü de kansere yenik düşmüş.

Uluslararası seyahat yasak olduğu için cenazesine de gidememiş.

Son vazifesini yapamamanın üzüntüsü de eklenmiş bütün acısına.

Bütün taşlar yerine oturmuştu kafamda.

Daha önce yaşamadığım bir depremin sarsıntısını tanıyamamışım doğal olarak, tahayyül bile edemediğim acının, hüznün yansıması buymuş demek ki.

Bir tebessümün, dudağınızın kenarına düşme fikrinde bile canınızı yakmasıdır babanın ölmesi.

Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.

Siz isteseniz bile olmayacaktır.

Zıt Dünya

Layık olduklarımız ve hayatın bizlere sundukları

Gerçekten istediklerimiz

Yapmak zorunda kaldıklarımız

Gözlerimizi her kapadığımızda hayal ettiklerimiz

Açtığımızda karşımızda olanlar

Kitaplarda okuduğumuz aşk senaryoları

Duyduğumuz hakaretler

Pahalı kıyafetler

Ucuz insanlar

Dolu cüzdanlar

Ve boş hayatlar

Sahte gülücükler

Gerçek acılar

Kalabalık caddeler

Yalnız ruhlar

Bu böyle gidebilir

Birçok benzetme yapılabilir

Hayat ve insanla ilgili

İlk çığlıktı her şeyi başlatan

Senin ağlamana sevinen insanlarla

Onları suçlama

Senin çığlığın yaşamının

Kalp atışının sesiydi

Tezatlık burada başladı işte

Düzen de böyle devam etti

Öyle ya

İnsanlık girmişken yerin dibine

Gökdelenler yükseldi

Yaşam süremiz artarken

Tahammül süremiz kısaldı

Gözlerin içine bakmak bitti

Ekranlar başladı

Ama en acısı

İnsanlığın gemisi

Balçıkla kaplanmış bir halde

Derin bataklıkta

Batmaya başladı…

Ay’a Küsen

Şehir uyandı
Çapaklı bir Kadıköy mahmurluğuna,
Sevenler hasret yüzlere Haydarpaşa ‘da
Şehir uyandı gözü kapalı gönlü açık sevdalara…

Şehir uyandı
Martı çığlığında vapur selamına
Özgür Salacağın hapis kız nidalarına
Şehir uyandı güneş doğarken batan umutlara… İ.G.

GİZLİ SEVENLER CEMİYETİ

İki büyük kök vardı benim hayatımda.İki büyük ve çok dayanıklı kök.Hayatım bu köklere bağlıydı.Bunlar sayesinde yaşıyordum yine de hayata karşı.

Tüm oyunlarına rağmen hayatın yine de yaşamaya kararlıydı.Her şeyini kendi kendine yaşıyordu zaten böyle olurdu hep.Gizli sevenler içlerine atarlardı…

¤Diliyle ve akıcılığıyla alıp götürürken tarzıyla da hiç zorlamıyordu ve sanki su içermiş gibi bir his yaratıyordu insanda yani en azından bende bu hissi uyandırdı:)

Neredeyse çerezlik sayılabilecek ve çok kısa sürede okunabilecek bir kitap olduğu için de herkesin rahatlıkla okuyabileceği bir kitap, ki bence okumalısınız da derim..

 

 

 

DİJİTAL ÇAĞ

Said Ercan, Dijitalizm,(2019 İstanbul, Motto yayınları)

Said Ercan’ın hem işi hem de üzerinde yıllarca emek harcadığı bir alan olan sosyal ağlar, sosyal medya ve sosyal platformların her yönüyle ele alındığı bir kitap ‘Dijitalizm’.

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde sosyal platformlara isteyerek-istemeyerek maruz bırakılıyoruz. Bu durum kontrol edilmediğinde ya da bilinçli bir şekilde kullanılmadığında zamanla teslimiyet boyutuna dönüyor. Bu bilinçsiz aidiyet ne gibi tehlikeleri ortaya çıkaracak bunları kestiremiyoruz. Bir süre sonra bağımlı olma, onsuz yaşayamama, bir takım beceriler de gerileme ve aile içinde iletişimsizliğe kadar gidebiliyor. İşte tüm bu riskleri her yönüyle görebildiğimiz fark edebildiğimiz bir kitap ‘Dijitalim’.
Üslup sade, samimi ve kitap hızla ilerliyor. Bu samimiyet ve akıcılık içerisinde yazar sanki bizimle sohbet ediyor havasında. Bu iletişim sürecinde bizim kadim geleneğimizden, aile yapımızdan, dini, milli ve manevi değerlerimizden hangi ödünleri vereceğimizi bize anlatıyor. Toplumumuzun temeli olan ailenin nasıl bireyselleştirildiği; nesli ve nüfusu azaltma noktasında küresel bazda ne gibi çalışmaların yapıldığını çarpıcı örneklerden fark ediyoruz.

Dijital bir çağda bulunduğumuzu; bu sürecin sosyal medya, birey gazeteciliği, bloglar, whatsaap, facebook, youtebe gibi alanların etkisiyle iş tanımı, iş potansiyeli ve çalışma zamanlarını da değiştirdiği ve dönüştürdüğü vurgulanıyor. Bu alanda kişinin var olabilmesinin de özgün içerik üretimi, sadelik, millî ve manevi değerlere bağlı kalmakla, takipçilerini önemsemekle mümkün olabileceği vurgulanıyor.
Her yaş grubunun internette geçirdiği süre gün geçtikçe artmaktadır. Özellikle genç nesil günün büyük bir kısmını bu mecralarda tüketiyor. Bu süreçte ebeveynlerin de çocuklarıyla birlikte bu alanda var olması onları başıboş bırakmamasına dikkat çekiliyor. Ayrıca çocuklarımızı anlama, gençleri anlama açısından farklı bakış açısı sunuyor. Anne-babaların süreci yönetme konusunda ortak tutum geliştirebilmesi için okuması gereken ince noktalar mevcut. Bir eğitimcinin de sorumlu olduğu genç neslin ilgi alanlarını, var olduğu, zaman geçirdiği bu platformları iyi analiz edip takip etmesi artık bir zorunluluk.

Dijital alanın etkili ve aktif kullanıldığında güçlü bir iletişim alanına dönüşebileceği; yeni ve farklı iş olanaklarına kapı açabileceği, var olan işin daha geniş bir kitleye tanıtılabileceği incelikleriyle ele alınmış.
Bilinçli, güvenli, dürüst, etik, kontrollü ve etkin bir şekilde dijital alanda var olabilmeyi başarabilirsek; sosyal platformlar ve ağlar hayatımızda neden olmasın? Zamana ve değişime uyum sağlamak, zamanı yaşamakla eşdeğer.

Durdu A.İNCE   #Asudebahar@ #Dijitalizm