Edebiyat

YOLCU DAVUT

Dilek kutusu açıldı

Hasrete tek iltifat yok

Yazgıya sitem, şüküre surat asıldı

Korkulardaki inanca, anılardaki vefaya selam çakıldı

Hoş sada zindandayken, riyalara maske takıldı.

Neydi?

Her şeye rağmen bırakıp gidiyorsun ,
Arkana bile dönüp bakmıyorsun ,
Neydi seni böyle ortada bırakan
Sana olan sevdam mıydı?
Yoksa senin olan sevdan mıydı?
Neydi ,
Gözlerin gözlerime bir başka bakıyordu.
Dilinden dökülmeyen kelimeler, gözlerinden bir bir dökülüyordu.

Yaşamalı insan

Yaşamak için yaşlanmalı
Acılarla zevk alarak mesela
Uçurtma tellere takılmalı
Top ağacının dalında kalmalı
Sıcak kumu hissederek yaşamalı
Hatırlanmalı, aranıp sorulmalı
Ölünce anılmalıdır mesela!
Hediyeler almalı vermeli,
Doğum günü kutlamalı
Güneşin doğuşunu izlemeli
Uçurumun ardını seyretmeli
Yağmurun altında dans etmeli
Düşmeli kendi yaralarını kendi sarmalı mesela!
Kitaplar okumalı ,keşfetmeli hayatı.

Sensizlik

             
Biliyorum sana giden yollarım kapalı
Önümde virane olmuş, harabeler

İzin vermiyor ki geçeyim de yanına geleyim ,
Geç olmadan söyleyeyim, sana olan sevdamı

Gecem, günüm telaşlı ve huzursuz
Kolum kanadım kırılıyor

Sarıp sarmalıyor her günümü sensizlik
Sensiz olmuyor her şey ağır geliyor
Sensizlik..

Korku ve Ümit

Peygamber kıssaları ibret verici olaylar olarak ifade edilir..Hikaye, hikayecik olarak da tanımlanır. Şu içinden geçtiğimiz süreç İrem bağlarına sahip olup nankör davranan bir kavmi, kendilerine nimet olarak verilen bir hayvanı kıskançlık sonucu katleden Semud kavmini, Hz.İbrahim’i, Hz.Ademi, Hz.Eyyüb’ü hatırlatmıyor mu?

Bencillik, şükürsüzlük ve adım adım duadan uzaklaşmak….
İsmail Kara’nın çocukluğunda Rize’de bir yağmur duasını bize resmettiği hatırası canlandı gözümde. Saygıyı, acziyeti, birlikteliğe , ritüellere duyulan güveni ifade eden ; adım adım devam eden seremoni… İnancın ve bağlılığın, güvenin hakim olduğu ; Allah’ın rahmet ve merhametini bekleme anı. Havfin (korkunun, endişenin) adım adım reca ( ümide) evrilişi… Kutuz Hoca’ nın bilgeliğine duyulan saygı, bir çocuğun gözünden ne de güzel resmedilmiş.
Bu gün bir musibetin pençesindeyiz ne kadar bizi yakınlaştırıyor Rahman’ ın merhametine?
Musibeti bir ceza mı bir nimet mi olarak görüyoruz? Kendimizi hesaba çekme açısından.
Kayık mezarlığına dönüşmüş bir göle şahit olduk. Biteceğini hiç düşünmeden suyun.
Yaklaşık bir yıldır temiz havayı koklamaya imtina ederken, ”Dur” dedik mi? Kendi kendimize. ”Nereye gidiyoruz?” diye…
Sorumluyuz bir damla suyu israf ettiğimiz için. Sorumluyuz hala farkedip bir çözüm yolu bulamadığımız için.
Korku ve ümid ikisi de bir arada bulunur inancımızda. Allah’tan korkmak, Allah’ın merhametinden ümidi kesmemek olarak nitelendirdiğimiz tasavvuf mertebeleri den biridir bu. Bu gün bunu tam olarak idrak edebiliyor muyuz?
Her şeyin saniye içinde tarih olduğu bu süreçte bütün bunlar bizim imtihanımız…
Bütün peygamberlerin kavimlerinin bir imtihanı olduğu gibi…
Çocukluğumda dedemin ve babamın yağmur duası hikâyelerine atıfla; bize de öğrettiği bir dua ile Allah’in merhametini umarak nihayete erdirelim cümlelerimizi;
Tarladaki çamur
Teknedeki hamur
Ver Allah’ım bir sellice yağmur…
Yağmur rahmettir berekettir..
Arabistan çöllerine inen tüm insanlığın aklını, fikrini aydınlatan bir Nur’dur(Sav)

çaresizlik ve sen

Beklerken seni gecenin bir vaktinde sigaramı yaktım kendime

Bir duman dahi almayı unutacak kadarda düşündüm sensizliği

Gelecek mi gelmeyecek mi diye  sordum mahmur olmuş zihnime

Zaman geçtikçe devrimci vücudum yenik düştü sensizliğe

Her aştığım barikatta takılı kaldım birlikte geçirdiğimiz vakitlerde

Her hayale dalışımda ağlar buldum kendimi bakarken resimlerine

Ancak bu kadar çaresiz olunurdu ilk doğan bebeğin yüzündeki mahsumiyette..

 

Delilik ve Deha

Satranç, ilk cümlesinden itibaren içine çeken, kurgusu mükemmel; arka planı derinlik içeren bir solukta okunabilen sürükleyici bir kitap. Satrancın spordan öte yaşamın kendisi olduğunu hissettiğiniz, insanın duygusunu değiştiren dönüştüren bir süreci ortaya çıkardığını görüyoruz. Zaaflarınızın rakibiniz için nasıl bir avantaja dönüştüğünü fark ediyorsunuz. Soğukkanlı bir şekilde düşünceyi yönetebilen oyuncunun hamlesinin başarıyı getirdiğini fark ediyorsunuz.
En zoru da insanın kendisiyle oynamayı başardığı parti. Kendini egale etmek ya da geçmek için dehanın delilikle dans etmesi gibi. Ve her zaman içine girdiğimiz çıkmazdan bizi kurtarabilecek bir elin ya da sesin var olması.
İnsanın sonsuz bir yalnızlıkla yüzleşmesi, hiçlik duygusunu iliklerine kadar fark edebildiği bir mahrumiyet ve engellemeye şahit olduğunuz; hayatta kalabilmek, düşünceyi diri tutmak için verilen amansız bir mücadeleyi heyecan ve merakla okuyabildiğiniz, her yaş grubuna hitap eden bir kitap.

 

Aşkınızı Aklınızla Yönetin

Aşk kapıdan girince, akıl bacadan kaçar, demiş atalarımız. Doğrudur. Aşk coşkun bir sevgi selidir. Tamamen akıldan uzak değildir, ama tepeden tırnağa duyguyla süslenmiş bir âlemdir aşk. Onun için ne akıl dinler aşk, ne mantık. ”Gönül ferman dinlemiyor” diye feryat eden aşığın çaresizliği de bu değil mi?
Aşıklar için ”delilerden bir grup” diyenler olmuş. Çünkü aşığın yaptığına akıl sır ermez. Sevgiliden gelecek bir tatlı sözü, iki satırlık bir mektubu bekler durur. Hele bir de ”kara tren gecikir, belki de hiç gelmezse”, bakın aşığın dayanılmaz acılarına.
Delilik, beyin fonksiyonlarının sadece bir kısmının iflas etmesi demektir. Bunlar daha çok düşünce, hafıza ve mantıkla ilgili olan kısımlardır. Ama, deliler akıl hastanesinde yatanlardan ibaret değildir. Tıpkı, ”İçeridekilerin hepsi deli değil, dışarıdakilerin de hepsi akıllı değil” sözünde olduğu gibi, hastanede olmayan nice insan vardır ki, Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanmaz. Nitekim Peygambermiz (a.s.m.), ”Gençler delilerden bir bölümdür” demiştir. Çünkü gençler akıldan çok duygularıyla hareket ederler. Coşkun bir duygu seliyle kaplıdır benlikleri. Dillere destan aşkın erkek tarafını temsil eden Mecnun’un asıl ismi Kays’tır. Sevdası uğruna çöllere düştüğü için ”deli” anlamında ”Mecnun” denmiştir kendisine. Evet, ”Deme Mecnun’a deli, her insan bir nevi deli” diyen halkımızın bu gerçeği vurgulamak istemiştir.
Geleneksel bakış, anlayış ve gerçekliğin aksine, size aşkınızı duygularınızla değil, aklınızla yönetmenizi tavsiye ediyorum. Bunu yapmakla, asırlardır uygulanan ve alışageldiğimiz bir gerçekle savaştığımı biliyorum. Ama gerçekle savaşıyorum, ”doğru”yla değil. Yaşanılan bir gerçek var. Duygular aşkı ve aşığı esir alıyor. Ama bu doğru değil, yanlış. Çünkü aşkı ve aşığı yanlış yerlere, acı sonuçlara, hayal kırıklarına, ayrılıklara, hüsrana ve göz yaşına götürüyor. Bense gözyaşlarıyla ve aşk acılarıyla savaşıyorum. Yarım kalan sevdalara isyan ediyorum.
Ve uyarıyorum: Eğer aşıksanız ebedi, son derece mutluluk verici olmasını istiyorsanız, onu duygularınızla değil, aklınızla yönetin. Tamamen duygusuz olun demiyorum, bu zaten imkansız. Duygusuz aşk olmaz. Ama duygular yönetici değil, ”yönetilen” olsun. Aşka başlamak kolay, sürdürmek güçtür. Asıl önemlisi de onu başarıyla sürdürmek ve mutlulukla sonuçlandırmaktır. Duygularınızın esiri olup, aklı devre dışı bırakarak, ayrılıkla sonuçlanan bir aşkı mı istersiniz, yoksa aklınızın başarıyla yönettiği ve sonunda mutlu bir evlilikle taçlandırdığınız bir aşkı mı tercih edersiniz? Elbette ikincisini istersiniz. Hangi insan sevgilisine, hiç ayrılmamacasına kavuşmayı istemez? Sonsuza kadar birlikte olmak istemeyen insan var mıdır? Kesinlikle yoktur. Her insan, başladığı aşk maratonunu başarıyla tamamlamak, evlilik ipini göğüslemek, sevgilisiyle sonsuza dek mutlu bir beraberlik ister. Elbette bunu başarmak kolay değil. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle kültürel bir alt yapı, tam bir sabır, azim ve kararlılık, özveri, bencillikten uzaklık, fedakarlık, samimiyet, insani ilişkilerde beceri, dini kültür, empati, hoşgörü, dua, sadakat, affedicilik, ayıp ve kusur görmeme, hatayı önce kendinde arama, tevazu, çalışkanlık, kendinden çok onu düşünme gibi erdemler lazım.

kabullenebilmenin huzuru

modern çağın insanı kendisinden farklı bulduğunu ötekileştirmeye, dışlamaya çok müsait bir kıvamda. hatta bunlar onlar için o kadar olağan bir durum haline gelmiş ki bunu yaparken kendilerine dönüp bakma, sorgulama konusunda tenezzül dahi edememe noktasına ulaşmışlar. haliyle söz konusu durumdan herhangi bir rahatsızlık duymama durumu mevcut. eğer onlar gibi düşünmüyor, onlar gibi davranmıyor onlar gibi yazmıyorsanız bu bazıları için çok dışardanız demektir. Tebrizi’nin çok katıldığım ve sevdiğim bir yaklaşımını hatırlatmak isterim: ”Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.” buradan çıkarılması gereken çok doğru ve gerçek şeyler var. en başta bir arada huzur içinde yaşamamıza yardımcı olabilecek şeyler; birbirimizi farklılıklarımızla, kabullenebilecek, sevebilecek ve öyle de kucaklayabilecek şeyler. daha önce de bahsettiğim bir düşünceyi sizinle paylaşmak isterim: kalbini haset ve kibir gibi en kötü huylardan uzak tutarak temiz kalmasını başarmış birisinin; gerçekten kalbiyle bakabildiğine ve güzeli görebileceğine inanıyorum. daha açık bir ifadeyle: “önce kusur gören, kusurludur. çirkinliği dilinden düşürmemek de çirkinliğin bir türüdür.”  belki de güzelliklere odaklanmak yerine önce kusur aramaya yeltendiğimiz için bu durum yaşanıyor ve beraberinde birlikte daha sevgi dolu ve huzur içinde yaşamak konusunda güçlük çekiyoruz. haliyle insanlardan uzaklaşmak ve kabuğumuzda kendimize bir yer edinmeye çalışma isteği hasıl oluyor kafamızda. her şeye bir kılıf getirenlere, derinliği görmekten aciz gözlere ithafen: gevşekliğin samimiyet, derinliğin duygusallık, patavatsızlığın açık sözlülük, sessizliğin suçluluk olmadığını anladığınızda sizinle anlaşacağım demiştim. not: yaşadığımız sürece insan denen varlıktan ve kendimizden asla kaçamayacağız bu yüzden bir arada yaşamayı öğrenmek ve güzellikleri tüketmeden, hayatı kaçırmadan yaşamak dileğiyle.

Esrik Başımda Eksiklik

Kalpleri oyalıyor dudaklarım,

Ateşten çıkamam, ben ateşinle,

Soğuk suları razı ederim,

Öfkesiz bakamam sana bakana,

Lambada yitirdim ben ışığımı,

Buldum bir mumda aydınlanışı,

Güzelim bu haydut ve hain düşüncelerden,

Kaçırsam başımı uyumak için,

Eksik bir dilim var ekmeğimizde,

Bu diş izlerine tahammül müşkül,

Nerdesin ey rüyasız geçen geceler,

Ayırma hakikat zannından beni…

Bizler Sanatken

Günler akıp geçerken benliğimizi unuttuk sanki.
Ne akan suyun ne doğan güneşin bir anlamı kaldı.
Oysa bizler eğlenceyi keyfi yaratırız ve insani çıkarlarımız uğruna hepsini bir çırpıda yoka sayarız.
Sanki artık vicdanımızın sesi kısıldı ve taştan bir silüet edasıyla monoton günlerimizin tadını çıkarıyoruz.
Günümüz güzel geçmediyse bir yığın küfür ve güzel geçtiyse de şanstan sanıyoruz.
Her şeyin bir anlamı olduğunu unutuyoruz yaratılışımızdan bir sanat eseri olduğumuzu unutuyoruz.
Kendilerimize ve çevremize dayattığımız kurallar,beklentiler ve sosyal farklılıklar ile ruhlarımıza ızdırap çektiriyoruz.
Oysa her sabah doğan güneşe şükredip, ellerimizi göğsümüzde birleştirip önce kendimizi iyiliklere inandırsak başka sabahlarda da buhranlık çeker miydik, başka yarınlarımızda üstüne sisler ve kara bulutlar çökmekte olan dünyamızı umutsuzluk içerisinde bırakır mıydık, sanmam Umut var oldukça bu dünya bir tuval ve bizler üstündeki fırça darbeleriyiz ve bütünümüz bir sanat.

Küçük Ev Laura, Sarah ve Ben – Üçümüz de çok güzeliz..

Ben çok güzelim ve dişleğim,
Bana dişlek dediklerinde dünya çapında meşhur bir dişlek sinema sanatçısı olduğunu söylemediler. Dişlerimi küçültmek için diş hekimine gittiğimizde diş hekimi bu dişlere sahip olmak için insanlar uğraşıyor demişti hiç unutmam.
Bana dişlek dediklerinde Küçük Ev dizisinde Laurayı çok severek izlediler.
Kapalı Çarşı’da yabancı misafirimle alışveriş ederken satıcı Türkçe konuşmasanız Sarah Brightman sandım sizi dediğinde 40 yaşındaydım. Yeşil göz ve koyu kumral saçlı olmanın nadir olduğunu öğrendiğimde kimlikte yeşil göz ve kumral saç yazması basit bir şey sanıyordum.
İşte böyle dünyanız küçükse biz ne yapalım? Elimizden birşey gelmiyor.
Ben çok güzelim siz de güzelsiniz biz hep beraber çok güzeliz. Aynı zamanda Peru’ya gittiğimde orada da beni meşhur basketbol oyuncusuna benzetmişlerdi. Belki de daha çok örnek vardır, kim bilir; ama siz bilmiyordunuz.
Ne yazık çok yazık!!