Edebiyat

Hakikate Giden Yolda Meşakkatsiz Bir Varış Yoktur.

Zamanında çok sevdiğim değerli şair İsmet Özel’in ziyadesiyle katıldığım bir sözünden bahsetmiştim. Bugün o söz üzerine biraz daha detaylı konuşmak istiyorum. Şair İsmet Özel’in dediği gibi ”ikna edilmişlerle yola çıkılmaz. Yola, inanmışlarla çıkılır.” İşte bu yüzden yolu güzel olanın, bileğinde diken izi olur. Çünkü muhakkak, hakikate giden yolda meşakkatsiz bir varış yoktur. Diyerekten naçizane eklemiştim sonuna da. Şair burada ikna edilmişlerle yola çıkılmaz derken haklı, çünkü henüz kendi içerisinde bir iradeye kavuşamamış birisini sözlerle ne kadar ikna etmeye çalışırsak çalışalım beyhude ve kısa ömürlü bir etki oluşturacaktır. Koşullar değiştiğinde, zorluklar baş gösterdiğinde o yol sizi de aşmaya başladığında; iradesizlik, güçsüzlük halinin tezahür etmesi kaçınılmaz olacaktır. İnsandır yorulur, bu yüzden muhtemel zorluklar karşısında yanımızdaki insanın varlığının ne denli önemli olduğu bir kez daha aşikar olur. Tüm inancınla bir yola çıkmak, yolda başınıza gelebilecekleri göze almaktır. ”talip olduğun yolu yokuşuyla seveceksin” demişler o yokuş bile sonunda bir düzlük olduğu inancıyla insana umut olacaktır. Çünkü inanmışsanız umut bir yerden mutlaka kendisini hatırlatacak bir yer bulacaktır. Sadece yol ve yoldaşlık konusunda değil, hayatta çoğu zaman kararlarımızın arkasında durarak hareket etmemiz gerekir. Karar veremeyen ya da istediklerinin arkasında durabilecek iradeyi gösteremeyen insanlar; belirsizlikler içerisinde savrulur. Bu ayrımı yaparak yolda olmaksa sizi daha geniş ve şeffaf ufuklara yöneltir. Bu yüzden inanmak hayat yolunda büyük bir yere sahiptir. Zaten hayatın kendisi bir yoldur, bu yolda kendimize ne kadar sahip çıktığımız da yolumuzu güzel kılacaktır. Özellikle de yalnız yürüyorsak. Neyi arzuluyorsak hayatımızı o istekler doğrultusunda şekillendirmek isteriz. Bunun için hakkını vererek bir çaba sarf etmek gerekir bu da evvela inanç ile olur. Hani diyorlar ya ”yoldaşın varsa yol yorsa da güzeldir.” Bekleyenin varsa yolun sonu uçurum da olsa, ayağın taşa da takılsa, bileğine diken de batsa ziyanı yok dersin hatta izi kaldı diye gülümsersin. Çünkü değmiştir. İnançla başlanılan her işin sonunda da böyle bir hayır ve güzellik gizlidir. Bahaneler bizi yanıltmasın. Dostoyevski’nin dediği gibi: ”İnsan, gelip geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyuncuları gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever.” Çünkü heveslerini aldıklarında hedefe giden yol uzun geldi bahanesiyle pes etmek daha kolaydır. Velhasıl bahaneler huzur vermediği ve pratikte fayda sağlamadığı gibi geçicidir. Kalıcı olan inanç ve yürekle yapılan eylemlerdir. İnanalım ve yolumuza koyulalım.

kalbine çarpıp duran bir yankı

ah benim karanlıkta kalmış

hislerini  taşımaktan yorulmuş

yolunu şaşırmış kalbim,

belirsizlikler içinde yürümekten

takati kalmamış ayaklarım

ah benim ışığını kaybetmiş gözlerim

beni anladığını hissettiğm

bir çift göze hasret yollara dalmış

her şeyden habersiz yüreğim

hissettiklerimin derinliğinden başka

doğrusu kalmamış çaresizliğim arasında kalan

sessiz iç çekişlerimin

yalnızca kalbimin yıkık dökük duvarları

arasında yankılanmış sesim

bu yüzden kendimden başkası duymamış

bu yüzden umarsız ve yalnız kalmış tüm serzenişlerim

bağırsam delip geçmez,

yürüsem bitmez ve aydınlığa kavuşmaz

bir enkazmış meğer şu içinde kıvrandığım

pencereyi bulsun biri, ellerim yetişmiyor

sesim saramıyor artık dünyayı

çok yoruldum

Kırık Dökük

Nasılsın, ben Öylesine Biri olarak sanırım iyiyim ya da öyle olduğumu düşünüyorum. 
Bugün bu platformu keşfettim. Benim için yazmak her zaman farklı dünyalara ait olan bir kapıyı açmıştır. Ya da okumak, hobi değil bir ihtiyaç. İnsanlar nasıl hayatta kalabilmek için yemek yeme ihtiyacı duyarlarsa benim içinde kitap okumak aynı yola çıkıyor. Nefes alıyorum. Oku ,telefonunu bırak sadece oku. Vazgeçtim belki de online olarak okumayı seviyorsundur o zaman telefonunu bırakma. Nasıl okursan oku yeter ki oku .Kendini yalnız mı hissettin kitap oku. Sorunların mı var kendini kitaplara bırak onlar seni bir çıkışa ulaştırır. Kimseye ihtiyacın yok sadece sana belki de bir yoldaş gerekli o da çok uzakta değil. Burada denemiş biri olarak söylüyorum günlerim kitap okumak dışında sadece temel ihtiyaçları gerçekleştirerek geçiyor. Bu durumdan hiç bir zaman şikayetçi olmadım. Sadece seviyorum.
Kahveni, kulaklıklarını ve kitabını alıp pencerenin önüne geç ve mümkünse camını aç. Bu güzel kar soğuğu seni üşütürken kahven, müziğin ve kitabın senin içini ısıtsın yeter ki ona izin ver. Bu yazıyı paylaştıktan sonra kitabıma kaldığım yerden devam edicem. Sende bana eşlik et belki bir daha ki sefer beraber aynı kitaba başlarız kim bilir. 🙂
Hayat
13.1.21
Öylesine Biri

SEKÜLER ZİHNİYET ve MEDENİYETSİZLEŞME SORUNU

Bağlı olduğumuz toplumun ahlaki yozlaşma ve medeniyet düzeyi olarak çökmesi iki yüzyıldır kendimizi kaybedişimizden kaynaklıdır. Toplumun girdap olarak içine düştüğü bu buhranlı süreç, esasen 3Z kuralını kaybedişimizdendir.
-Müslüman ZİHNİnin çökmesi.
-Müslümanca ZEMİNin çökmesi.
-Müslüman ZAMANın çökmesi.

3Z unsurunu kaybedişimiz bize medeniyetsizlik olarak yansıdı. Seküler kafaların ve toplumun zamansız, zeminsiz ve zihinsiz bir dünya arzu etmesi İslam dünyasını köksüz hale getirdi.

İslamın hayat bulması, hayatın sürmesi ve hayat sunması beklenenden çok ama çok kısa sürede gerçekleşti. İslam hakikatinin hayat bulma evresi Mekke Sürecinde ; hayat sürme evresi Medine Sürecinde; hayat sunması ise ( ilim-irfan-ahlak-düzen-kanun-ticaret hayatı-siyaset..) medeniyet sahnesinde karşımıza çıktı. Tıpta, siyasette, toplumsal düzende yani medeniyetin inşasında İslam hakikati unutmayacağımız 3Z kuramında yaşadı.

3Z kuramının çökmesi, medeniyet hızımızın yavaşlaması, seküler zihniyetin toplumda son yüzyılda iyice tavan yapması 2 ana meseleyi önümüze koydu..
– Temsiliyet Sorunu..
– Teslimiyet Sorunu..

Temsiliyet Sorununda karşımıza İslam Medeniyeti’nin  müslümanca kurulan kurumlardan mahrum bırakması karşımıza çıkıyor. Bir medeniyet var ama bir yada bir kaç kurumla temsil edilmiyor. Yani temsiliyette bir boşluk var. İşte bu boşluğu seküler kurum ve şahıslar dolduruyor.

Teslimiyet sorununda karşımıza kurumlardan çok insanın kendisine sorduğu tek soru çıkıyor: İslam’a mı teslim olduk yoksa dünyaya mı?

Bu soruya verdiğimiz cevap aslında temsiliyet sorununu;
temsiliyet sorunu ise yaklaşık iki yüz yıldır kendimizi kaybedişimizi ; kendimizi kaybedişimiz ise zaman-zemin ve zihin olarak çöküşümüzü sağladı ve sağlamaya devam ediyor.
Bu durumun tespitini  yaparken sormamız gereken soru şu:
Bir insandan, bir medeniyet inşaa olabiliyor ise insan bunun ne kadar farkındadır?

Selam, dua ve muhabbetle..

Araf Kuşatması 2

Tebessüm yazan kâğıt ile muhabbet yazan kâğıdı yan yana getireyim belki bunlar birbirinin devamı olabilir.
-Yok, bu kelimelerden hiçbir şey çıkmıyor.
Bu kelimeleri ben hayatımdan çıkaralı uzun süre oldu. Bu işin sonunu nereye gidiyor yine mi bir anahtar bulacağım diye düşünürken tekrardan film sahnesi baştan oynatılmaya başlandı. Bu sefer daha dikkatli izlemeye başladım. Tebessüm anahtırını bulduğum evin kısmına gelince sahne durdu. Hatırladım ki bu yerde yine ben muhabbeti bulmuştum. Girişinde beni tebessümle karşılayıp evin şu odasında da bana muhabbetin ne olduğunu anlatıvermişti. Kinin, neferetin kalbi ölümcül hastalık gibi öldürdüğünü onun yerine muhabbetle solan kalbimi yeşertmem gerektiğini anlatıvermişti. Ne iyi gelmişti bana o ev. Keşke, kelimesini hafızamdan bu ev silmişti. Ta ki parayla, rol oynayan insanlarla tanışana kadar.
-Evet, anahtarı da aldığıma göre çıkmalıyım buradan, biri çıkarsın beni. Kimse yok mu yahu?
Yok, sesimi duyan yok oysa sesim için ne kadar insanlar dikkat ederdi. Aman hastalanırsam diye halden hale girerdiler. Ben bunları düşünürken bu sefer ekran da kocaman harflerle “AŞK” yazıyordu. Anladım ki bu evde öğrendiğim kelimeler bir bir bana hatırlatılıyordu. Tekrardan video kaldığı yerden oynatılmaya başlandı. Bir iki saniye sonra video durdu çünkü aşkın ne demek olduğunu öğrendiğim odaya geliniverdi. Bu kelimeyi öğrenmek diğerlerinden daha kolay olacağını düşünmüştüm o zaman. Çünkü en azından yaşamışlığım vardı bu kelimeyi bu duyguyu. Ama hiç de sandığım gibi değildi. Bu aşk bedenden öte, ruhtan önce ikisini bir arada özdeşleştirmekti. O yüzden öğrenmesi de kolay olmamıştı halden hale girmiştim hatta 3 gün boyunca yatakta anlatılanları düşünüp tir tir titremiştim.
-Acaba anahtar bu odada neredeydi. Başımı yastığa koyduğum yatağın altında değil. Pencerenin önündeki suladığım papatyanın yanında da değil. Eski kıyafetlerimi koyup yeni kıyafetleri mi aldığım dolapta da yoktu.
-Buldum şöminenin içindeki ateşin közünün içinde. Nasıl almalıyım ki şimdi bunu ya yanarsam.
Ve garipten bir ses ‘yanmayı göze alırsan feraha en kısa zamanda kavuşursun’. Hatırladım ki bu cümle bu odada işimin bittiği sırada söylenmişti. Ben de gözlerimi kapattım ve köz halindeki ateşe ‘Ya Hu’ diye üfleyiverdim ve gönlümdeki darlıkla beraber ateşin közü de sönüverdi. Anahtarı aldım oradan. Şimdi izlemeye alıştığım kendi hayatımın ekranında, sıra kelime yazması sende yazıyordu. Artık kuşatmanın kalkmasının son anına geldim çünkü dönüşüm için son bir oda kaldı. Ekrana kocaman harflerle “YOL” yazdım. Ve tekrardan ekran kaldığı yerden oynatılmaya başlandı. O zamanlar bu odaya ilk girdiğim zaman çok şey bulacağımı umuyordum ama şuradaki gülden başka bir şey yoktu. Bu odada gül ile ne kadar süre geçirdiğim mi hatırlamıyorum ama gözyaşımla dikenlerinden gül tomurcukları çıkana kadar kaldığımı biliyorum. Geçirdiğim bu zamanları izlerken kalbim hızlı hızlı atıyordu. Dönüşümüme şahit olmak bunları tekrar hatırlamak kalbimi yerinden çıkaracaktı. Anahtarda tahmin ettiğim gibi kapının üstündeydi. Aldım anahtarı ve bir anda her şey kayboluverdi. Bir tek ben ve kafamdaki düşünceler kaldı. Yıllar öncesinde bu kelimeler sayesinde ben gerçek Adem olmuştum ne oldu da bunları unutup eskisi gibi bir hiç haline geldim. Tekrardan ben Adem olmalıydım sonuçta diğerlerinden şanslıydım hayatın formülünü biliyordum: tebessüm, muhabbet, aşk, yol.

Vefa, dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir

~VEFA~
Kelime anlamı bakımından sevgide bağlılık demektir.
Bana göre bağlılıktan ziyade Dostluğun, samimiyetin simgesidir. İki insan arasında vefa olmadığını düşünürsek ; Dostluğun, kardeşliğin, aşkın dahi temeli eksikmiş gibi gerçeklik payı yokmuş gibi geliyor. Bir nevi iki insan arasındaki bağlılığın göstergesidir. Farzedin ki yeni biri ile tanıştınız. Aranızda ki o içtenliği, samimiyeti, sıcaklığı vefa olmadan nasıl bağdaştırabilirsiniz? Bence söz konusu menfaat değilse, cevap hiçtir. Bu sorudaki düşüncenin sebebi çağımızdaki insanoğlunun garip bir hal içinde olmasıdır. Maalesef ki Vefanın dahi yerini menfaat almış durumda. Günümüzde menfaati bitenin muhabbeti de bitiyor artık.. Siz arkadaşınız ile dost olduğunuzu zannediyorken, aranızdaki bağı sımsıkı tutuyorken, bir anda iki yabancıdan farksız olabiliyorsunuz. Menfaat vesilesi ile karşınızda ki insanın gerçek yüzünü de görmüş oluyorsunuz tabii. Sonuç bakımından ise insanoğluna olan güveninizi yitiriyorsunuz, hep aynı yerden vurulmak zor gelmeye başlıyor artık.. İşte bu yüzden vefa önemlidir.
Eğer ki iki insan birbirine karşı daima vefalı kalabilirse; araya giren mesafeler, pürüzler, menfaatler dahi aralarında ki o bağlılığı asla koparamaz. İki kişi birbiri ile herşeyini yani tüm sırlarını paylaşıyor diye  bu gerçek dostluk sayılmaz. Eğer ki karşınızdaki insan  herhangi bir amaç gütmeksizin, samimiyeti ile içtenliği ile büsbütün ise, sizi eğrisiyle, doğrusuyla her halinizle kabul edebiliyorsa, en önemlisi de size karşı her daim dürüst ise, yüzünüze gülüp, arkanızdan iş çevirmiyorsa ancak o zaman gerçek dostunuz olduğunu anlayabilir ve size karşı vefalı olduğunu görebilirsiniz. Çünkü gerçek dostluk budur.
Çok sevdiğim bir söz vardır, benim için anlamı büyük.
“Vefa, dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir.”

BİR YANLIŞ YETER BÜTÜN DOĞRULARA

Hayatın bütün meselesinin patronları mutlu etmek olduğuna inandığım bir sabah daha. 6:37
Sistemin arzuladığından yedi dakika geç uyanmak demek şüpheyle yapmadığım kahvaltının kesin iptaliydi. Üç günde bir değişen tişörtün üçüncü günü. Beyaz çizgili olanı seçtim.
Fazla seçim hakkım yoktu. İşe yetişmeye çalışan zebrayı andırıyordum. Aynanın önünde bir an duraksadım, çizgiler. Lanet yüzün her tarafında çizgiler. Emek emek. Mesailer dahil. Durağa kadar ara ara koştum. ‘’Biz bir aileyiz, kendinizi evinizde hissedin!’’. Bütün patronların söylediği türden bir yalandı. Asla evinizde hissettirmez orospu çocukları. Bu klişeden sonra ortada da gözükmezler zaten. Kamyon kapıya dayanmıştı bile.
‘’Günaydın’’.
Sekiz kişilik kalabalıktan sadece birkaçı cevap verdi. Yürüyen ruhlar. Kanlarını her sabah yedi otuzda dikildikleri firmaya emdirmek için hazır bulunurlar.
Sabahın yedi buçuğu. Gülmenin en anlamsız saati olduğuna yemin edebilirim. Uykuda değilseniz.
‘’Buraya mı indireyim?’’
Bir kamyon dolusu ayakkabı kolisi. Büyük bir ayakkabı firmasında çalışmak aynı zamanda sıkı bir bele de sahip olmak demekti. Üç yıl dayanırsan ne ala.
‘’Halil Bey.’’
‘’Ne var?
Haftasonu bile karın tokluğuna çalıştırılıp bütün hafta bey olmak yalnızca buraya özgüydü sanırım. Nefret ederdim. Bütün sıfatlardan.
‘’Koliler’’
‘Nolmuş kolilere?’’
‘’El atsanız fena olmaz’’
‘’Bir yere gittikleri yok’’
‘’Gitmesi gerekiyor işte’’.
‘’Bak Sezai’’
‘’Sizi resmiyete davet ediyorum, burası kurumsal bir şirket Halil Bey.’’

Sigaradan bir nefes daha aldım. O ebleh suratına basmak istedim. Hışımla yere attım. Öfkemi gözlerimden anlamıştı. Başka bir kölenin yanına gitti.
‘’Daha hızlı olalım arkadaşlar yoksa gün uzar.’’

Arkadaşım değildi. Emrine anında itaat etmediğimi not almıştı bile. Patronun sağ kolu. Kansız şef. Nasıl şef olduğu konusundaki en büyük teori içerideki konuşmaları patrona yetiştirmesi yönünde. İnanmıştım. Göbeği küçük bir havuzu andırıyordu. Gut hastası olması an meselesi. Normal çalışanlarla asla aynı yemeği yemez. Şapsız piç.
Buranın tek güzel tarafı iş elbisesi diye bir saçmalığın olmamasıydı. İstediğin gibi giy. Büyük bir şirketi temsil ettiğini unutma. İlk koliyi aldım.
‘’İçeriye mi yoksa depoya mı?’’
‘’Onlar depoya Halil Bey.’’
‘’Halil Bey koysun sana!’’
‘’Pardon?’’
‘’Depoya dimi?’’
‘’Depoya.’’

Tek tek çapsız görünen ayakkabılar kolilerde cesete dönüşüyorlardı. Kalabalığın gücü, eskiden buna sendikalaşma denirdi. İkinci tura döndüm. Tekrar yüklendim. Belim çok çabuk zorlanıyordu. Mesleğin ikinci yılında bel fıtığı. Satış elemanlığı dışında her haltı yapıyordun. Koliler, tuvalet temizliği, patronlara çay servisi, şef olmak istersen de yavşaklık. Ne denk gelirse. Yirmi sekiz yaşında bu kadar beyaz saçın başka bir anlamı olamazdı yoksa. Onuncu turumda çay saati. Attım kendimi dışarı. İş dışında kimseyle görüşmüyordum. Ara sıra molalarda gelenler olurdu yanıma. Çay sigara, o kadar. Muhabbete vaktin asla olmazdı zaten. Konuşacaksan da ellerin boş durmamak zorundaydı. Ayakkabı düzeni, toz alma. Konuşmak da yoruyordu bir yerden sonra. Halinden memnunları dinlemek kadar yorucusu yoktu ama.
‘’Ahmet Sıla’ya bakmış, kesin sevgililer.’’
Bazıları bayılıyordu bu oyunu oynamaya. Piyon olduğu bas bas bağırıyordu ama yine de yönetiyorum sanıyordu bir şeyleri. Kimin ne bok yediği çok önemliydi. Patronlar bunu istemez. İşyerinde kimse işçi olduğunu unutmasın isterler. Aksi durumda anons edilirdin.
‘’Ahmet Bey lütfen müdür odasına geliniz!’’

On dakikaya iki sigara sığdırdım. Keyif almıyordum ama. Bir şey yapıyorum hissine kapılmak için. Tekrar koliler. Biteceği yoktu. En az on iki saat. İçerisi bir nebze olsun serindi. Dışarıdan kolilerle içeriye yürümekse öldürüyordu. Santim santim çürüyorduk. Herkes farkındaydı ama kimse birbirine bunu söyleyemiyordu. Bu paraya. En düşük ücrete çalışıyorduk. Asgari. Gut hastası dangalak şef hariç. Onun ne kadar aldığını kimse bilmiyordu. Kimse bunu düşünmek istemezdi. Hükümet yüzde üç zam verecekmiş. Güzel haber zannederdi bunu su katılmamış beyinsizler. Her gece bu son diye çıkardın buradan. Girerken başlıyoruz diye mutsuz, çıkarken yarın yine var diye mutsuzdu beynini kullananlar. Sayımız azdı, patronların işine geliyordu. Örgütsüzlük. Neredeyse bütün yayınevlerine dosyamı yollamıştım. Roman, şiir, çocuk kitabı bile. Her haltı yazabildiğime emindim. Mutlu oluyordum yazarken. Özellikle koli taşımaya, beş para etmez ayakkabıları gelişinin en az üç katı fiyatına satmaya kıyasla. Görünmüyordum ama. Tekrar mail. Tekrar ve tekrar. Sürekli kontrol ettiğim boş mail kutusu. Hayal kırıklığı ve yeni bir paket daha. Hayat bazıları için bir girdaptan farklı değildi. Kendine bunu söyleyebilenler mutsuzdu haliyle. Kendini sahte kahkahalarla kandıranlar ise asıl mutsuzlardı.
‘’Bir daha uygunsuz, seviyeyi aşan konuşmalar olmamak kaydıyla affedildin’’
İşine son verilmekle tehdit edilecek son yerdi burası. Ahmet Sıla’nın yanından geçmeye korkmuştu o günden sonra. Omurgasız pezevenk. Suçlu olarak işten çıkarılırsa tazminatını alamazdı. Her ay artan lanet faturaların hakkından gelemezdi yoksa. Şansımız ara sıra yaver gidiyordu. Bu akşam mesai yoktu. Saat sekizde paydos.
‘’İyi akşamlar arkadaşlar, iyice dinlenin. Yarın sabah daha zinde gelin’’
Sezai ölümü arzuluyordu. İyice dinlenebileceğimiz bir gece bahşetmişti bize.
Sadece Ahmet cevapladı canlı ve gür sesle. Korkmuştu. Zavallılık sinmişti üzerine.
Eve vardım, kasvet dolu. Her yer her yere yakındı. Elli beş metrekare. Buraya bir umudu sığdırmak kolay iş değildi. Elimi yıkamadan maillere koştum bilgisayar başına. Aptal mağaza indirimlerinden başka bir şey yoktu. Sigara yaktım. Uzandım. Yorgunken ve mutsuzken uyuyamazdın. Açlık da gelmiyordu aklıma. Gece ikiye kadar sigara marifetiyle soldurduğum tavanla bakıştım. Bir halta yaradığı yoktu. Altı otuzdaki mesaimi değiştirmiyordu. Kalktım, bir kahve yaptım. Yazdım, yazdıklarımı okudum. Aptalca bir şekilde hepsi güzeldi. Dosyamı gönderdiğim ruhsuzlar edebiyat aramıyorlardı. Popülizm. Hiç uyumamıştım. Alarma ihtiyaç duymadığım gecelerin biriydi. Bir kahve daha. Erkenden çıktım evden. Birkaç durakta ileriye kadar yürüdüm. İyi gelmişti. Yedi otuz. Dikilmiştik yine. Sistem nöbeti.
‘’Arkadaşlar bugün dün gelen kolileri yerleştirip düzen yapacağız!’’
Sonu belli olmayan mesai demekti bu. İş ne zaman biterse. Hiç uyumamıştım ve geceye kadar çalışmam bekleniyordu. Ve başladık. Ayakkabıların üzerinde aylarca uyuyabilirdim. Bırakmazlardı. Uyumak istediğin ayakkabıya mutlaka bir müşteri çıkardı. Bir de müdür var tabi. Kameralardan izlenirsin gün boyu. Ses kaydı da cabası. Bunu kanıtlayamadık.
‘’Ahmet bey lütfen acilen müdüriyete geliniz!’’
Telaşla sağa sola yalpalıyordu Ahmet. Müdüriyete koştu hemen. Çok geçmeden dönmüştü. Tek tek vedalaşıyordu. Sıra bendeydi.
‘’Halil hakkını helal et!’’
‘’Yolun açık olsun’’.

Sıla ayağını kaydırmıştı Ahmet’in. Kadınlar bir yolunu bulur. Şef yazıyordu ona. O da onun şefliğine yazıyordu muhtemelen. Mutlu yarınlar. Umurumda değildi. Biraz uyumak istiyordum ve bu cehennemden kurtulmak. Molaya beş dakika kalmıştı. Oturdum.
‘’Halil Bey?’’
‘’Sezai’’
‘’Daha molaya beş dakikamız var!’’
‘’İtirazım yok’’
‘’Ama erken başlamışsınız sanırım’’
‘’Yalnızca beş dakika’’
‘’Sanırım bunu müdür beye iletmem gerekecek!’’

Şef zam istiyordu. Sıla’yı doyurmak kolay değildi. Bu da ekstra yalakalık demekti. Çok geçmedi anons edildim.
‘’Halil Bey lütfen müdüriyete geliniz, acil!’’
Her şeyin acelesi vardı burada.
‘’Beni çağırmışsınız’’
‘’Hakkında çok şikayet geliyor’’
‘’Kimden?’’
‘’Şef’’
‘’Yalakalık olsun diye’’
‘’Laflarımızı özenle seçmeliyiz’’
‘’Yalan söylemem ben!’’
‘’Bu şekilde devam edecekseniz yollarımızı ayırmak zorunda kalacağız!’’

Sadece bu orospu çocuğunu yazsam bile okunması gerekirdi. Herifin edebiyatla hiç ilgisi yoktu ve bu okunması için yeterliydi. Bir an düşünmeye vaktim bile olmadan sözcükler saçıldı ağzımdan etrafa.

‘’O zaman ayırdık bile.’’
‘’Tazminat alamayacağını söylemek zorundayım’’
‘’Sorun değil.’’
‘’Muhasebeden çıkışınızı alın’’

Çıkmıştım odasından. Çıkışı aldıktan sonra ayaklarım yere basmıyordu. Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olmamın ilk kıvılcımıydı bu. Yalnızca yazacak, milyonlara ulaşacaktım. Bir kuş rahatlığında çıktım şirketten. Son basamakta yaktım sigaramı. Derin bir nefes aldım, havaya üfledim. Herkesin bana imrenerek baktığına emindim. Fahişe cesareti gelmişti üzerime, gömleğimin düğmelerini gevşettim. Sigaramı şehrin sahte havuzunda söndürdüm. Günlerce evden çıkmadım, yalnızca yazdım. Yazdım, yazdım ve yazdım. Dosyalarım dağlar kadar olmuştu. Mail kutum boştu. Günler ve geceler sigara izmaritleri, yazı taslaklarıyla kol kola geçti. Aylar sürdükten sonra nihayet bu işkenceye son verildi. Dünya edebiyatının ustalarıyla yan yanaydım, iç içeydim artık.
İl halk kütüphanesinde asgari ücretle işe başladım.
Yol artı yemek de cabası.
Sıfır mesai garantili.

ADIMI DÜNYA KOYDUM DÖNERKEN SANA

ne eksik hep fazla yirmi yedi yaşım
denize sıfır umutlu dağlardan
düze yeni indim dikenlerim elimde
adım yuvarlandı sarp yamaçlardan
biri beni ismimle söyledi bana
gözlerimi yaşlı bir fotoğraf kanattı
adımı dünya koydum dönerken sana.

yaşım eski bir talihsizlikti bildiğim
dondurduğum umutlar ceplerimde eridi
düşük rakımlı ovalarda
hayat bolca klişedir
tenhada pusu kurar insana
güneşe ve rüzgara karşı yaşamak
işte sen adında bir bela
insan neyden yapıldıysa
ona dönecek sonunda.

yaşım yirmi yedi taşla vurulmuş
kazınsın istedim asfaltlardan
biri beni gelişine vursun kenarına
unutulmuş bir yerde adım geçti
yenilmiş şeyler adına
dikildim ve kaş çattım
çekinsin diye dünyaya.

yirmi yedi yaz asıp boynumu sana kuruttum!

Bir Küçük Umut

Anlatamadığımız,anlamlandıramadığımız anlar vardır hayata dair
Hani kelimeler yetmiyor deriz ya,aynen öyle
Bir pencere kenarinda göğe bakarız
Hatta sadece göğe bazen
Ulaşılmaz,imkansız görünür
Arzularız bulutları,yağmuru,karı,rüzgarı
Kokusunu duymak isteriz toprağın
Ve kuşların kanat çırpışını
Dalarız öyle ya bazen
Derine,daha derine dalarız
Tam göğsünde bir baskı olur hatta
Sanki suyun altında nefes alamamak gibi
Vurgun yemiş gibi
Çırpınmak zor,bırakmak çok kolay
Umut edememek ise
Kahredici
Bir ağaçmışım önceden de
Durmuşum en sert kışın karşısında
Meyvemle doymuş canlılar
Gölgemde serinlemişler yakıcı sıcakta
Dökülmüş yapraklarım baharda lakin
Daha gür açmışlar sonrasında
Kokum daha yoğunmuş mesela…

Köklerim yok olmuş sonra
Tutunamamışım toprağa
Savrulmaya ramak kalmış sadece
Kimse bakmamış
Kimse fark etmemiş
Meyvelerimi yiyenler ve
Serinleyenler gölgemde
Başka ağaç bulmuşlar
Ormanda sadece bir ‘şeymişim’ eksilecek onlara göre
Bana kalsa bir hayat…
Neyse ne diyorduk
Umut
Kocaman bazen
Bazen de bir küçük tomurcuk
Ne yapacağın sana kalmış
Bırakmak öylece akan nehire karşı
Ya da yüzmek inadina ufka doğru

Okuma Serüvenine Başlayışımın Kısa Özeti

İnstagram’da bir sayfam var artık ve YouTube’da bir kanalım…

Kitaplarımı paylaşıyorum, okuduklarımı da paylaşıyorum aslında okumadıklarımı da…

Belki insanlara bir toz zerreciği kadar da olsa bir faydam dokunabilir, belki bir arkadaşım, bir kardeşim; “bu adam “bile” amma kitap okumuş ya, belki de gerçekten güzel bir şeydir, denesem mi acaba” der de kendini kitapların dünyasına bırakıverir kim bilir?

Yaşamım boyunca geç kaldığımı düşündüğüm yegâne şey kitapların büyülü dünyasına girmek olmuştur. Lise hayatımın sonuna kadar öyle çok okuyan bir adam değildim, belki tek tük birkaç kitap okumuşumdur o da gerçekten ilgimi çektiyse.

Fakat ne olduysa liseden mezun olup üniversiteye girmek için mücadele verdiğim dönemde oldu. O zorlu süreçte hayatıma biraz olsun renk katabilmek için ilgimi çekebilecek bir şeyler okumak istiyordum. Yarı zamanlı olarak çalıştığım iş yerindeki arkadaşlarımın verdikleri tavsiyeler neticesinde şu anda en çok okuduğum kitaplar arasında bulunan polisiye roman türüyle tanıştım. Önce Ahmet Ümit’in tüm romanlarını bitirdim. Tabi ki bunda Başkomiser Nevzat ve ekibinin rolü yadsınamaz. Daha sonra yine polisiye romanlarla devam ettim, bu sefer John Verdon’un Aklından Bir Sayı Tut romanı ile başladım seriye. Dave Gurney gibi müthiş bir karakteri yaratan yazarın romanları gerçekten sürükleyicilik ve olay örgüsü adına kusursuza yakındı. Sonrasında Stieg Larsson’un Millennium serisinin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız’a başladım.

Koca koca kitaplar çabucak biterken acaba bundan sonra ne okumalıyım diye düşünüyordum. Bir süre sonra baktım ki artık kitap seçmiyorum. Elime ne geçerse okuyorum. Roman, dergi, makale, deneme yani aklınıza ne gelirse. Tabi favori türüm olan romanlardan ve özellikle polisiye romanlardan vazgeçemedim, zaten öyle bir niyetim de hiç olmadı. Çünkü polisiye romanlar benim kitaplarla aramdaki yegâne bağ olmuştu. Onun yeri her zaman ayrı olmalıydı elbette.

Benden sonra kardeşim de benzer türlerle girdi kitapların dünyasına. Benden aldığı tavsiyelerle daha önceden okuduğum kitapları okudu. Birçoğunu o da benim kadar şaşırtıcı ve etkileyici buldu. Çok az noktada farklı düşündüğümüz oldu elbette. Benim çok beğendiğimi o az beğendi veya tam tersi oldu. Fakat en güzeli ne biliyor musunuz? Artık annemiz ve babamız bir şeyler okumadığımızdan değil gece geç vakitlere kadar loş ışıkta okuyor olmamızdan şikâyetçi. Tabi ki bu gerçek bir şikâyet değil, onların mutlu olduğuna eminim. Sanırım sadece gözlerimiz için biraz endişeliler hepsi bu…

Bir Hayat

Karanlığın içinde,bilmediğim bir yerde
Tanımadığım bir koku,bir ses
Ve bir kıvılcım belki de
Geri döndürebilir her şeyi en başa
Olması gerektiği haline
Sıcak bir nefes,bir dokunuş
Bir öpüş ve belki bir sarılma sadece
Hissettirir bana yeniden yaşamı
Hayatı,yani bu koca dünyayı
Bir gülüş bana hatırlatır belki
Nasıl sevilmesi gerektiğini
Ve unuttuğum her şeyi
Vazgeçmemeyi
Sıkı sıkı tutunmayı benliğine
Kabul etmeyi imkansızı
Ve akışını bu olanların
Amansız bir nehirde savrulurken
Kayıkta ayakta durmayı
Deniz belki
Tuzlu ve serin
Getirir geçmişi bana
Geleceği beklemeyi öğretir
Ve sabretmeyi
Belki boynu bükük bir çiçek
Her şeye ama her şeye rağmen
Anımsatır bana
En baştan başlamayı

Haleti Ruhiye

“Selamünaleyküm”
“Aleykümselam”
“Buralarda bir sahaf varmış hocam, adı ‘Gün Yüzü’ bilir misin yolunu?”
“İleriden sağa dön, sokağın sonunda çıkacak karşına kardeşim.”
“Eyvallah hocam selametle”
Hafif bir uğultu, ardından rahatsız edici bir kulak çınlaması duyuyor. Sahafa giden adamın ardından bakıyor. Adam uzaklaştıkça buğulanıyor Asım’ın gözlerinde. Eriyip gidiyor sanki kitap kokan sahafçılar sokağında. Asım ayağa kalkıp yavaşça adamın peşinden gidiyor. Onu görmek için daha da hızlı atıyor adımlarını. Adam da sanki ona inat yapıyormuşçasına hızlandırıyor iskarpin giymiş ayaklarını. Duruyor Asım, yoruluyor, gözlerini kısıp daha dikkatli bakmaya çalışıyor. Ovalıyor umutsuzca, nasırlaşmış elleriyle ovalıyor gözlerini. Kapatıyor, açıyor, kapatıyor, açıyor. Yatağın yanındaki sehpada çalan çalar saatin sesiyle irkiliyor. Garip bir hisle başlıyor güne. Çalar saat çaldığına göre saat altı buçuk diye geçiriyor içinden. Kalkıp tuvalete gidiyor, rüyasını düşünüyor, elini yüzünü yıkıyor. Bir müddet aynada siluetini izliyor, rüyası geliyor aklına. Ne hissedeceğini şaşmış bir suratla çıkıyor tuvaletten. Eşinin zarif sesini duyuyor. Derse geç kalacaksın Asım diyor eşi, haydi gel sofraya.
Asım pencereyi açıp biraz olsun rahatlıyor. Biraz daha beklerse geç kalacak biliyor bunu. Ama yüreği tüm gününü o pencerede geçirmek istiyor. Sabahın güzelliğini kokluyor Asım, kışın ayazını içine çekiyor, yüreğini susturup kapatıyor pencereyi. Üzerini giyindikten sonra kahvaltı sofrasına oturuyor. Rüyası geliyor aklına. Eşine temkinli bir bakış atıyor, anlatsam mı anlatmasam mı diye geçiriyor içinden. Anlatmıyor. Anlaşılmayacağını seziyor eşinin derin hallerinden, başka bir konu açıp geçiştiriyor düşüncelerini.
Fakülteye giderken yolda rüyası geliyor aklına. Bu rüyada bir hikmet var ama ne, diyor içinden. Döneceği kavşağı kaçırıp geç kalıyor derse. Öğrencilerin bazıları Asım’daki bu düşünceli hali sezip soruyorlar ne oldu diye. Asım susuyor, ne amaçla sorduklarını sezmeye çalışıyor. Ardından bir şey yok diyor, her zamanki halim…
“Selamünaleyküm”
“Aleykümselam”
“Buralarda bir sahaf varmış hocam, adı ‘Gün Yüzü’ bilir misin yolunu?”
“İleriden sağa dön, sokağın sonunda çıkacak karşına kardeşim.”
“Eyvallah hocam selametle.”
Hafif bir uğultu. Ardından rahatsız edici bir kulak çınlaması duyuyor. Sahafa giden adamın ardından bakıyor. Adam uzaklaştıkça buğulanıyor Asım’ın gözlerinde. Eriyip gidiyor sanki kitap kokan sahafçılar sokağında. Asım ayağa kalkıp yavaşça adamın peşinden gidiyor. Onu görmek için daha da hızlı atıyor adımlarını. Adam da sanki ona inat yapıyormuşçasına hızlandırıyor iskarpin giymiş ayaklarını. Duruyor Asım, yoruluyor, gözlerini kısıp daha dikkatli bakmaya çalışıyor. Ovalıyor umutsuzca, nasırlaşmış elleriyle ovalıyor gözlerini. Kapatıyor, açıyor, kapatıyor, açıyor. Bir anda adam dibinde beliriveriyor. Emin olmak için adamın koluna dokunuyor Asım. Adam arkasını dönüp gülümsüyor.
“Beni sana gönderdiler Asım.”
“Ne için gönderdiler seni bana?”
“Haberin olsun diye gönderdiler. Gidicisin sen. Gideceksin. Atları seversin ya hani?”
“Evet ya, çok severim?”
“Bu yüzden at gibi geleceğim seni almaya.”
“Neden geleceksin?”
“Alıp verecek nefesin kalmadı senin gideceksin bu diyardan.”
“Sen kimsin ki, benimle derdin ne senin?”
Kapı çalıyor, irkiliyor Asım, uyanıyor. Kendine gelemiyor bir müddet. Toparlanınca gidip kapının kilidini açıyor. Bir öğrenci heyecanlı ve endişeli bir şekilde kapının önünde dikiliyor. Asım Hocam kusura bakmayın diyor alnının terini silerken, rahatsız ettiğim için… Sizinle bir şey paylaşmak istiyorum eğer vaktiniz varsa.
Şaşırıyor Asım. Genç öğrencinin yüzüne dikkatlice bakıp hangi sınıfta olduğunu anımsamaya çalışıyor uyku sersemi. İçeri alıp almamakta tereddüt ediyor. Çocuğun yüzündeki manasız korkuyu sezince konuşma zorunluluğu hissediyor kendinde, alıyor içeri. Alışkanlıkla kapıyı kilitliyor. Sonra geriye dönüp açıyor kapı kilidini.
Genç çocuk telaşla masanın önünde duran sandalyelerin birine oturuyor. Asım’ın oturmasını beklerken kafasında diyeceklerini tekrar ediyor. Önündeki sehpanın üzerinden bir peçete alıp alnında biriken terleri siliyor. Asım’ın içini de bir korku sarıveriyor aniden. Çocuğa bakarken az önce gördüğü rüya geliyor aklına. Biraz müsaade isteyip yüzünü yıkamaya gidiyor. Geldiğinde daha iyi görüyor genç çocuk Asım’ı. Hemen lafa giriyor:
“Ben sizinle bir rüyamı paylaşmak istiyorum Hocam. Korkuyla uyanıyorum üç seferdir. Ne yapacağımı, kime gideceğimi bilemedim. Bir tanıdığım sizinle konuşmamı söyledi.”
“Dinliyorum evladım.”
“Rüyamda bir caminin içindeyiz annemle birlikte. Mihrabın önünde beş tane tabut var. Annem oturmuş ağlıyor hüngür hüngür. Dediklerimi işitmiyor hiç. Birden siyah bir ata dönüşüp tabutların etrafında dört nala koşuyor. Ne yapacağımı şaşırmış, korkmuş bir halde uyanıyorum. Bu rüyanın tabiri nedir hocam?”
“O beş tabut senin beş vakit namazındır delikanlı. Senin derdinle dertlenen annenin seni kurtaramayacağını anlatıyor rüyan. O siyah at dediğin ise senin ecelindir. Annen ne kadar üzülürse üzülsün bu ateşte senin yanacağını anlatıyor rüyan. Namazlarını ihmal etme!”
Genç çocuk gözlerini fal taşı gibi açmış dinliyor Asım’ı. Dediklerini duydukça elleri titriyor, alnından terler süzülüyor. Daha çok korkuyor uyumaktan. Annesine gidip sarılmak ve hiç bırakmamak istiyor. Namazı öğrenip sabahlara kadar alnını secdeden kaldırmamak istiyor. Asım’a teşekkür edip dalgın ama ferahlamış bir şekilde çıkıyor odadan.
Neydi şimdi bu, diye söyleniyor Asım içinden. Saatine bakıyor, akrep ve yelkovan rüyasını hatırlatıyor ona. Unutmaya çalışarak tekrardan elini yüzünü yıkıyor lavaboya gidip. Bilgisayarını alıp dersliğe geçiyor. Amfiye girdiğinde sınıfın yarısının boş olduğunu fark ediyor. Başını kaldırıp saate baktığında erken geldiğini anlıyor. Kantine inip inmemekte tereddüt yaşıyor, biraz durup sınıfa göz atıyor. Az önce odasına gelen çocuğun siluetini görüyor. Oralı olmamaya çalışıyor ama aklına rüyası geliyor istemsizce. Hem de daha şiddetli ve korku verici bir şekilde zihninde canlanıyor. Düşüncelerinden sıyrılıp derse odaklanmak istiyor, öğrencilerden birine kendisi için açık bir çay almasını rica ediyor. Sessizce gidip bilgisayarı açıyor.
Ders boyunca genç çocuğa bakmamak için direniyor ama gözleri her daim boşa çıkarıyor kendini. Garip bir korku sarıyor bedenini. Ders sonu aceleyle bilgisayarını toplayıp hemen eşinin yanına gitmek istiyor. Bunu iliklerine kadar istiyor çünkü yalnız olmaktan korkuyor artık Asım. Gidip eşine sarılmak ve yalnız olmadığını bilmek istiyor.
Odasına gidip montunu giyiniyor, şapkasını takıyor, bilgisayarını eline alıp hızlıca açıyor kapıyı. Odadan adımını atar atmaz at kişnemesiyle irkiliyor, tüm bedenini korku kaplıyor. Titreyerek etrafına bakınıyor. Herkesi normal görüyor. Korktuğunu kimseye belli etmek istemiyor ve hızlı adımlarla aşağı inmeye başlıyor. Bu sefer de bir atın arkasından koşturduğunu duyuyor. Arkasını dönüyor ama kahve içip sohbet eden öğrencilerden başka bir şey göremiyor. Yine umursamamazlıktan gelip adımlarını daha çok hızlandırıyor. Asım hızlandıkça arkasında koşturan at da hızlanıyor sanki. Kendini sakinleştirmek istercesine arada durup etrafı dinliyor, o durunca at sesleri de duruyor. Asım bahçeye inip arabasının yanına doğru yöneliyor, korkuyla. At sesinin artık ön taraftan geldiği duyuyor. Başını kaldırdığında mavi arabasının yanında siyah asil bir atın ona baktığını görüyor. Elindeki çanta yere düşüyor ve orada bir at olduğundan emin olmak için etrafına bakıyor endişeyle. Yine öğrencileri kendi hallerinde bir sakinlikte buluyor. Yalnız biri dikkatini çekiyor Asım’ın. Bir öğrenci mavi arabanın yanındaki ata korku ve şaşkınlıkla bakıyor. Dikkat kesilince sabah odasına gelen genç olduğunu fark ediyor.
Ertesi gün bir sela veriliyor üniversitenin küçük camisinde:
… Asım Fidan hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenaze namazı bugün öğle namazına müteakiben üniversite camiinde kılınacaktır.

Nisa ESER