Edebiyat

kral ve oda

  • bu odada çok az düşünüyorum. bazen şeytan geliyor arka taraftaki kanepeye. raftan bir kitap alıyor, genellikle schiller’ in haydutlar’ ını okuyor sesli sesli. bacaklarına uzanıyorum, kuyruğunu karnımın üstüne bırakıyor. sıcacık..
    bir nefes o alıyor aynı sigaradan bir nefes ben.
    ben hep seni korkuturdum çocukken, diyor. evet sen beni hep korkuturdun.. ama hep vardın.
    boynuzlarının ucu görünürdü dolabın kapağından, yüzünü göstereceksin diye uyuyamazdım.şimdi de uyuyamıyorum yüzünü göremediğim her gece.

    beni bir gün bırakacak mısın ?
    seni başkaları da bıraktı, neden endişeleniyorsun?
    başkaları adı üstünde başkalarıydı.

    dizlerimin bağını çözen en büyük arzum sana duyduğum korkuların içinde en narinine dahi yaklaşmadı henüz.
    beni bırakma, oku haydutlar’ ı. kanatlarının uçlarına parfüm sıkmamı ister misin ?

    bir gece dolabın içinden çıktım. yatağında yoktun. bütün evi aradım.
    kanatlarım kırılıp düştüğümden bu yana bu kadar acı çekmemiştim.
    öldüğünü düşündüm.
    – dolabın içindeydim, yanında, beni farketmedin. seni ilk defa ayaklarının üstünde bir bütün olarak gördüm.
    çok yakışıklıydın.

Continue reading

Ne Sandın

Sımsıcak karşılardın kapılara inip
Bazen sarardın çılgın, bazen ağlar, dinip
Isıttığım ellerin aklımdan silinip
İçin için yanarken buz tuttum mu sandın?

Dudağıma sinmişti avucunun tuzu
Soluduğum boynundu, kokumun rumuzu
Saçınla tütsülenmiş, sığdığın omuzu
Başka başka tenlerle, kokuttum mu sandın?

Köle mi aşkım bana, yoksa efendi mi?
Unut diyen nefesin artık tükendi mi?
Umudu kaybederek aldatıp kendimi
Mahşerde bari diye, avuttum mu sandın?
Unutmam, unutamam, unuttum mu sandın?

Bir Temmuz Güncesi

Edebî anlamda bir şeyler üretmeyeli epey uzun zaman oldu.
Öyle ki artık yazma yetimi kaybettiğimi düşünerek gizli bir tedirginlik duyuyorum.
Belki de bende olduğunu varsaydığım bu kabiliyetten yoksundum.
Kendimi değerli görmek için belli olmayan bir yerlerimden böyle bir kabiliyete sahip olduğum palavrasını yarattım. Emin değilim.
Lakin daha önce kaleme aldığım metinleri anımsadığım vakit ortaya güzel işler çıkardığımı düşünüyorum.

Bazen büyük yazarlar kısır döngü içerisinde bulurlar kendilerini ve uzun süre boyunca tek satır dahi yazamazlar

“Ee çocuk ne yani kendini büyük yazarlarla mı kıyaslıyorsun?”

Olabilir, büyük bir yazar olmadığımı kanıtlayamazsınız öyle değil mi?
Esasen bunu kendim bile kanıtlayamam. Aksi durum için de geçerli olan bir tez.

Hayatım zaten saçma sapan tezler üstüne kafa yorarak geçti.
20 yıllık ömrümde böyle içi boş yahut doldurulması bayağı uğraşlı olacak tezler üstüne düşünmekten yapmayı plandığım hiçbir haltı doğru düzgün yapamadım.

Liseye geçeyim şunu yaparım, üniversiteyi kazanayım bunu yaparım, öğretmen olayım onu yaparım…
Gidişat gösteriyor ki tasarladığım eylemlerin çoğu yalnızca basit hülyalar olarak kalacak.

Bu yıl zannediyorum kazanamayacağım Türkçe öğretmenliğini.
Yani yapmayı hedeflediğim birtakım idealleri sonraya ertelemek durumunda kalacağım.
Zira tek atımlık kurşunum kaldı ve istediğim bölümü kazanmak dışında kurtuluş yolum yok.

Her şey istediğim gibi giderse-Hayatta hiçbir şey planladığın gibi gitmez çocuk!-
düşlediğim hayatı otuzlu yaşlarıma ayak bastığımda yaşamaya başlayacağım.

Bu cümleleri yazarken aklıma sevdiğim bir yazarın şu sözü geliyor: Biz planlarımızı yaparken, hayatın da kendi planları olduğunu hesaba katmamıştık.

Mümkün mü sevincini bulmak?

Mustafa Kutlu(2019) Sevincini Bulmak,(İstanbul, Dergâh yayınları 296sayfa)
‘Sevincini Bulmak’ Mustafa Kutlu’nun kaleminden ortaya çıkan bir hikâye kitabıdır. Hikâyede yer alan karakterlerin en ince ayrıntısına kadar tanıtılması, olay ve kişiler arasında kurulan bağı kuvvetlendiriyor. Anadolu kültürünün zenginliğini ve güzelliğini her yönüyle karakterler üzerinden de ele alarak şehir hayatının keşmekeşini farkediyor; zaman ve zeminle birlikte inanç, ideal, dava ve yaşamın değişim-dönüşümüne şahit oluyoruz.
Mümkün müdür sevincini bulmak?
Mustafa Kutlu’nun dört kadın karakter üzerinden bizi kendimizle hesaplaşmaya çıkardığı bir kitap ‘Sevincini Bulmak’.Anadolu ile İstanbul kültürünün bozulmamış dokusunu aşama aşama tadıyor ve yaşıyoruz. Her bir karakterin incelikle tanıtıldığı bölümlerde; zamanın değişimi ile dava ve ideallerinde değiştiğini fark ediyoruz. Suna’nın müzmin bekârlığında günümüz gençliğinin psikolojik ve sosyal sorunlarının tahlillerini görebilirken; Elif’in heyecanlarında bir döneme damgasını vuran başörtüsü mücadelesinin özveriyle savunulmasını ve dayanışma örneğine tanık oluyoruz.
Bazı bölümlerde inanç-amel mücadelesini okurken, içinden geçtiğimiz bu süreçte eyleme dönüşmeyen bir iman bağının toplumun genelinde ortaya çıkan bir sorgulama olduğu fikrine ulaşabiliyoruz. Biraz daha dünyevileşmiş bir din algısı ve dini yaşamın ,topluma sirayet etmekte olan bir sorunsala dönüşümü muhtemel bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Suna’nın Tanpınar üzerine yaptığı çalışmalara kendisini kaptırdığı bir zamanda aniden karşısına çıkan bir aşk serüvenine tanıklık ediyoruz. Bu süreçte onlarla birlikte İstanbul’un tarihi ve dini mekânlarını gezerken, anlam arayışlarıyla birlikte bizde adeta keyifli bir rüzgâra kapılıyoruz.
Bazen bulmak yetmiyor. Neyi, nasıl bulduğun da önemli. Bu serüvende karşımıza çıkan her insanın ya da nimetin doğru bir liman mı olduğunu sorguluyoruz? Sonunu ve sürekliliğini kestiremediğimiz; ilgisizlik, kibir, mesafe gibi nedenlerden dolayı bitiveren bir aşkın sonunda.
Suna karakteri kadar bizde yaşıyoruz ayrılık acısını, toplumda elde edilen statülerden vazgeçişin burukluğunu. Bazı aşamalarda mahalle baskısını hissediyoruz iliklerimize kadar.
Suna’nın şehirden uzaklaşıp köy hayatının sakinliğini, doğallığını seçtiği aşamada, çalkantılı yolculuğumuz bir sükûna uğruyor. İnsanın, en nihayetinde huzurdan bile bunalıp huzursuzluğa meylini fark ediyoruz. Son sayfalarda yazarın okurla sohbetinde sevincini bulmanın okura bırakıldığını görüyoruz.
Her bölümü ayrı bir sevinci anlamaya ve sorgulamaya yönelten, bitmeyen bir yolculuk, keyifle devam eden bir serüven tadında.
Durdu AKDEMİR İNCE/@Asudebahar

Okyanus Ruhum

Hırçın dalgaların arasına doğmuşum ben

Gözümü ilk bulutlara açmışım

Okyanustaki balıklar olmuş yoldaşım

Güneş pusulam hayat yolumda

Pırıltılar çekmiş hep beni

Kayıp hazine nedir bilmeden arayıp durmuşum

Çelimsiz bir çocuktum önceden

Şimşekten deli gibi korkup

Fırtınaya da tam ortasından dalan bir budalaydım

Şimdi kuvvetli bir gencim

Kızgın kumların üzerinde dans ederim

Kimsenin tatmadığı narenciyeleri kokusundan tanırım

Görülmemiş yıldızlar süsler tavanımı

Duyulmamış çiçekler kaplar dört bir yanımı

Yüksek tepelere çıkar,derin sulara atlarım

‘Dünya’ derim ‘ne kadar da güzel’

‘Ve ben ise tek hakimi’

Rüzgar ardımda iken yenilmezdim sanki

.

.

Sonra,

Tavanımı süsleyen yıldızlar

Sanki düşmüşler önceden bana

İnivermişler bir çift göze

Kızgın kumlar ruhumu sarmış

Egzotik kokular yanı başımdaymış

Ve ben ne kadar çocukmuşum hala

Ele geçiremediğim ada ve akıl yok iken

Uçurumlar varmış aslında aramızda hayatla

Okyanuslar üzerinde bir fatih iken ben

Değerim yokmuş karada

Hırçın dalgalarım durgun

Ruhum ise ne kadar yorgunmuş aslında

Ulaşmak Alaaddin’in lambası’na

Ve son dileği dilemek

Ulaştıramamış beni nihai amacıma

Arkamı dönüp bakınca

Aynadakini görememek

Ve bilmek yanıbaşımdaki soluk benim değil

Görüvermek gerçeği

Güzelliğin bedelini

İkiyüzlülüğünü ufak akılların

Mahkum etti zihnimi,ruhumu,bedenimi

Özgür iken ben önceden

Yağlı urganlar bileklerimde sanki

Bırakıp gidiyorum şimdi

Tüm görkemi,gösterişi

Gözlerimi kapadım

Rüzgar tenimde yine

Sularım yine hırçınlasmış

Bıraktım kendimi öylece

Buluşmak için soğumuş benliğimle…

AĞIR ACI

Ben ateşi vücudumda bastırırım,
Serkeş başım aşkı şerare bildi,
Kızgın demirler, ocaklar bekliyor,
Hafif bir âh sesiyle kalbim tekliyor,
Güzel kamer sönünce beni sitare bildi…

Ağrılar tuttu beni,
Kendimi dinç bulmadım…

Akşam gelir,cam kararır,
Gurbet, hasreti tattırır…

Gün ayıldı ben uykuda,
Gülüm şu yüzünü yuda,
Kelam edecek saat ver…

Hasretim dindi desem yalan küllümen…

Sonsuz Arayış

Zaman böylesine acımasız ve hızlı iken, akışının içinde bazı şeylerin telafisini yok ederken fani olandan beklenti duymak en aciz noktamız belki. İşte bu yüzden insan ne vakit acziyetini bilerek yaşamaya başlarsa o vakit kurtulmaya başlıyor iplerinden. Çünkü fani olanı beklemek baki olanın düşmanı ve nefsimizin de kendiyle olan savaşı. Yani insanın nefsinin en büyük düşmanı yine kendisi. Ayağına takılıp onu tökezleten taşlar ; kendi elleri ile koydukları. Ancak vakit dar ölüm ise amansız. Kendi iplerinden en çabuk kurtulanlar, kazananlar.
Dünya insana en büyük gurbet. Her şey ve herkes de yabancı. O yüzdendir ki bize yabancı olan tüm şeyler bir bir sırtını dönüyor. Biz de onlara sırtımızı yasladığımız vakit ruhumuzu en derin boşluklardan doğru bilinmezlere atıyoruz. Sonra bize verilen en kıymetli emaneti, O kutsal nefesin yansımasını, ruhumuzu sonsuz boşluklar içinde arayıp duruyoruz. Bulamadığımız her an ise daha da derinlere doğru kaybediyoruz onu. Tutunacak dal sığınacak kapı aramaya başlar iken buluyoruz kendimizi. Bu arayış içinde, tüm dalların kudretli sesler ile kırıldığını ve tüm kapıların sertçe yüzümüze kapandığını görerek devam ediyoruz arayışa. Yine acziyetimiz sebebiyle sonuna kadar açık olan ve aslında bize en görünür yerde duran kapıyı da göremiyoruz. Bizi ona karşı kör eden simsiyah perdeler var. O perdeleri de ateş yakıp yok edebiliyor. Ancak ateş yalnızca perdeleri değil önünde bekleyen bizden parçaları da yok ediyor.
Yanmadan varılmaz imiş o kapıya yanınca anladım. Yanmak yok olmak değil sonsuzun içinde var olmak imiş harların üstünde yürüyünce anladım. En önemlisi de o sonsuz karanlığın içinde boyun eğmez benliğe yolu gösteren tek aydınlık kendi alevi imiş. O ateşin etrafında pervane olanlarınki hakikat olan aşk imiş. O ateşin aşkına pervane olabilenlere selam olsun o vakit.

Ne İçin Yaşıyoruz?

Soru sormayı seven bir toplumda yaşıyoruz. Soru sormayı kendimize hak görmekteyiz. Kendi hayatımız haricinde her şeyle ilgileniyoruz ve diğer insanlarla iletişimimizde sanki karşı tarafın bu sorulara cevap verme zorunluluğu varmış gibi davranıyoruz. Her zaman düşündüğüm ve bunu her yere yazmaktan çekinmediğim bir durum söz konusu.Bence, günümüzün en büyük problemlerinden biri “nedenini sorgulamak” durumu. Bu sorguladığımız nedenlerin, cevaplarını öğrendiğimiz zaman kendimizi daha rahat hissediyoruz. Belirsizlikten nefret eden insanlar, her taşın yerine oturmasını seviyor.
Peki hiç kendimize soruyor muyuz? “Niçin yaşıyoruz?”. Birçok insan bir kişiyi söyleyecektir, buna cevap olarak. Bir anne mutlaka “kızım/oğlum için” diyecektir. Belki çok aşık olduğunuz bir kadın/erkek için de bunu söyleyebilirsiniz. Maddi bir şey de olabilir tabii bu. “Ev almak için.” “Güzel bir araba sahibi olmak için.” Bu soruya en az cevap şu oluyor “Kendim için.”
Hayat telaşı içerisinde, kendimiz hariç her şeye saygı duyuyoruz. Belki kendimizi sevmiyoruz bile. Niçin yaşadığımızı unutuyoruz. Bazen kendimizi mutlu edecek bir şey yaptığımız zaman bile “bencil” kalıbına uyup uymadığımızı tartışıyoruz. Daha çok yoruluyoruz.
Benim düşüncelerime göre, insanlar herhangi maddi bir şey için yaşamamalı. Hayatın akışı içerisinde nereye savrulduğumuzu bilmeden yaşıyoruz. Belirli bir amacımız çoğu zaman olmuyor, olduğu zamanda da genelde maddi bir hedef belirliyoruz. Bir araba, bir ev… Albert Camus ” Yaşam yaşamaya değer mi? Değmez mi?” diye bir soru sorar. Bunu açıklamak için Sisifos Söyleni’ni yazmıştır. Sisifos’un hikayesi kısaca şöyledir…Dimdik bir dağın eteğine bırakır Sisifos’u Zeus. Kocaman da bir kaya koyar önüne. “Bu kayayı bu dağın tepesine çıkaracaksın” der. Çıkarır Sisifos kayayı çıkarmasına. Ama en tepeye gittiğinde kaya hep geri düşer. Sonsuza dek bu şekilde lanetlenmiştir Sisifos. Sisifos her seferinde kayanın düşüşünü izler. Daha sonra başına gelecekleri bilmesine rağmen aşağı iner ve tekrar taşımaya başlar her seferinde. Camus, Sisifos’un mutlu olduğunu söyler. Ona göre Sisifos’unki bir boyun eğiş değil, başkaldırıdır.
Hangimiz hayata karşı bir başkaldırış sergiliyoruz? Hangimiz kendimiz için yaşıyoruz?
Der ki Camus: “İnsan, anlamsızlığına ve tüm baskılarına karşın yaşamı yenmek zorundadır.”

Acımdasın Her Saniye

Şubat’ın nevresimini değiştirip Mart için bir şilte attım, sensizlik de odun atacak har kalbime. Öyle işte… Biz bu gece de onunla birlikteyiz. Sen, yılların kılık değiştirmiş mütemadiyen vefasızı olurken ben buradayım. Eylemim diş geçiriyor bana. Sana durup sende ayları temize çekerken…

Gelişine düet hazırlamıştım, sensizlikle birlikte söyleyecektik. Gelmedin. Sustu ikili şarkılarımızın huzur nakaratları… Eminim, son kararım; sensizlikten bile bu kadar emin olmamıştım hep sen varsın sanıyordum. Üşürken bile ısıtacak olan elinin nöbetçi varlığıyla can buluyordum. Sen olmasan elin gelirdi, o da olmasa gözlerin bakarken ısıtırdı ve bir şekilde sonra da sen gelirdin. Artık eminim. Gelmeyeceğinden.

Kalbime baktırdım. Kalbimin yerinin farklılığından, damarlarımın tersliğinden ve bir şekilde anormal olan kalbimden bahsettiler… Oradaki varlığını görmüşlerdi aslında. Bunca yıl tek bir insan orada yaşayınca kalp de kendini şaşırıyor diyemedim. Yorgunum. Yorgunluklarımın gülümseyişi, uykularımın bir anda uyandırışı ve beni sana çağıran yılların iyi ki varsın deyişi de kesiliyor.

Nefesim artık yetmiyor. Üstüme sevap, ayaklarıma mutluluk giyinmek istesem de kalbime sensizliği geçirmişken bunların hiçbiri mümkün olmuyor. Yaka paça kovuyor beni aşk.

Seni yazdığım karelerin kopmuş ipinde cambaz gecelerin sonu geliyor… Acılı gülümseyiş içiyorum. Tadı da acı… Buruk kahkaha dinliyorum, müziği kesiliyor ve buruk acı şarkısının yerine geçtiğini sanıyor. Hadsiz! Hepsi, her şey sensiz çok hadsiz… Özleyiş yürüyorum. Bir adım sana, on adım sensizliğe, içli köfte geliyor aklıma. İçlendikçe. Yine yolumu şaşırıyorum. Hangi taraftı sen?

Hangi köşeyi dönünce severdin beni sen? Tekrar yaptığım şarkıların ömrü bir saniyede seninle yer değiştiriyor ve ben yine sensizliği dinliyorum. Orhan Veli’nin İstanbul’u dinleyişi havada kalıyor.Üstat da âşıktı. O İstanbul’a ve ben hep sana. Hangi aşkın manzarası güzel diye sorsalar, gözlerinin buğu takviminden girer, özünün can kenarında inerim ve yalın ayak yürürüm sana.

Yanlış yaptım. Sevmek, yanlışlıkla başlardı zaten. Doğru insan olunca doğrulanır, doğruyu bulurdu insan. Doğru insan olamadığımız her an yanlış yaptım ben. Yanlışı sevdim ve sende tüm yanlışlar çok doğruydu. Affet beni. Kalbim… Böyle yutkununca bir şey batırıyorum ona her defasında. Doktor göremedi ama ben hissediyorum. Batıyorsun.

Kıymık seferinden acılı aşk yoluna bilet ayırıp tek izleyiciyle bitiriyorum seni ve her oyun yeni bir acı koltuğuna oturtuyor beni.

Sevdiceğim, düşündüğün şeylerin düşündüğüm sana denk gelemediği her salise adına özrümü kabul et.

Aşk rotası İstanbul’dan büyüktü. Birbirimize yürüyemedik, ağır vasıtalı yolculardık. Kanıyor ama alışığım. Dokundukça orada, durdukça bende, sevdikçe acımdasın…

YAĞMUR *

Yağmur…  Yağmur… Hepimizin kalbine ne de güzel dokunmayı başarmıştır yağmur…

Kimimiz severiz yağmurlu havaları, kimimiz dalar gider yağmurlu havalarda uzaklara; ama o yağmur bir şekilde ruh halimizi ele geçirmeyi başarmıştır mutlaka.

Her yağmur yağdığında en çok da uzaklara dalıp gidenlerin düşüncelerini merak etmişimdir. Belki de o dalıp gittiği kaldırımlarda eskiden çok eskiden ne hayaller kurmuştur, belki de yağmurlu gecelerde sevdiğiyle neşe içinde evlenecekleri günü hayal edip ileride kaç çocuk istediklerini söyleyip, onlara ne isim koysalar diye düşünerek tatlı tatlı atışmışlardır, arkalarından bir amca onlara kulak verip üç çocuk çok iki yeter bile demiştir belki de… Onlar da kıkırdayıp tamam amca iki olsun demişlerdir… Zamanında o güzel gelen  yağmur şimdi ne de hüzünlü geliyordur o dalıp giden gözlere, o kalbe, o bedene. Hele bir de yağmurun toprakla buluştuğundaki o koku sevdiğinin kokusunu getiriyorsa, o dalan gözler bir daha geri gelmek istemezcesine dalıp gider uzaklara…

Yağmur aslında berekettir, hüzünden ziyade mutluluk getirir geldiği yere ama biz insanlar ona bu hüzünlü ifadeyi yüklemişizdir, aslında yağmur değildir hüzün dolu olan içimizdeki hüzündür yağmuru hüzünlü kılan.

Elimde kahvemle, camımda yağmurumla bu yazı döküldü kalemimden. Sağlıcakla kalın. Hoşça kalın…