Edebiyat

Her şey bir fâninin ölümü unutması ile başladı.

Nisyandan geliyoruz. Unutmak, “insan” kelimesi unutmak demekti “nisyan”, arapçada unutmak demekti.. Bizde neyi unuttuk sizce ..? Kul olduğumuzu değil mi.. Neden varız ve niye yaşıyoruz.

Önce dünyalı olmadığını unuttu sonrada başladı fânilik serüveni.

Önce bir aldanış sonra ardı ardını kesmeyen rüyalar..

Ne var ki hem kendi hem gönlü yorgun.. Zira asıl amacımız olan Ahireti unuttuk. Bir takım aslında şerefli varlıklar. Yaratıcının katında en şerefli varlıklardı. Yerlerini kendileri belirleyen aslında oldukları kadar büyük olmayan varlıklardı ne dersiniz..? Öyle değil miydik, bize verilen onca değer karşılığında bu kadar az mı şükür edecektik. Dünya bu denli karışık görünürken içimize dönüp ben nasıl olmalıyım dedik mi..? Herkes ayrı telde çalıyorsa bir şeyler yanlış gidiyordur. Zira dünyanın nizamı bile süreklilikle beraber kesilmeksizin aynı işlevde iken biz neden kulluğumuzu unutup ara veriyoruz her defasında, yaşam gayemizi unutuyoruz.?

Herkes bir gaye ile yaşıyor.. En gayesiz şahsiyetlerde bile içlerinde yaşama çabası bulunur. Sorsanız bulunmuyor derler fakat kendilerinin bile kabullenemedikleri bir gâye vardır içlerinde.. Bu gâye kulluktur. Unutmamış olanların sayısı ise gün geçtikçe azalmakta…

Zorluklar ile her zaman karşılaşma ihtimalimiz vardı. Fakat bunun ile nasıl mücadele ettiğimiz yöntem bizi biz yapan ve biz bu eyleme göre somut sonuçlar alıyoruz. Bu eylemin asıl adı İman ve Aksiyondur.

Vesselam.

 

 

Dayatmanın Bilinmezliği

İnsan olmamız için belirli bir yolda olmamız gerekir mi? Bu yol mümkün cevaplar içinde üç farklı cevap çıkartmaktadır. Evet, hayır veya bilinemez. Evet demek çok radikal ve sıradan bir yaşamın izlerinin taşınmasının gerektiğini vurgular. Hayır demekte aslında çok farklı cevap doğurmaz. Peki ya bilinemez olan. Felsefe seçimlerden mi ibarettir? Seçmek zorunda mıyım? İnsan olmak için belirli bir yol izlemek istiyor muyum? Dayatma. Hepsi kocaman bir dayatmanın ürünü. Nasıl istiyorsam öyle yaşamak temelinde aslında. Hayat istediğin gibi sürmüyor; bunu belirlemekte istediğin gibi olmuyor. Fakat çoğu filozof hayatın özgür seçimlerden ibaret olduğunu da savunuyor. Savunmak, çok iddialı değil mi?

Yaşam dayatmanın sunduğu mecburiyetle ilerliyor. Doğar doğmaz Tanrıyla tanışırsınız. Adınız onun huzurunda varlığını duyurur. Bu hayatınızdaki ilk dayatma değildi elbet. Bu yolun bir başlangıcı vardı. İnsan olmanız, bu büyük bir dayatma. Seçemediğiniz her şey size sunulan güzellikler değildir. Sunulmak altın tepsidir. Hayatınızda altın tepsiniz yoksa sunulmanın bir anlam ifade etmediğini anlamanız gerekir. Bunu anladıktan sonra sunulmak size koca bir dayatmadır. ‘Özgür seçimleriniz’ bakınız bu da büyük bir dil oyunudur. Size inandırılmak istenen temel bir olgu aslında. Seçim senin için özgürlük ifade etmez; senin özgürce seçmeni bile dayatırlar diline ya da özüne. Bundan sonra seçimlerin özgürlük kazanır zihninde. Dilinde ne kadar çok özgür dayatma mevcut anlık hissetmezsin, hissettirmezler. Üst ve alt tüm aile bağların mecburiyet dayatmasıdır. Ona mecbur olduğun için saygı duyar, sevgi dayatmasını hissedersin. Soy bağından birinin cenazesinde ağlamazsanız kınanırsınız. Saygı duymanız değil sevginiz dayatılır. Kınamak toplumun tüm dayatmalarının temelidir. Tanrı da sizi kınar. Bu kınama cezaya sürükler ve toplum cezayı tanrının kınamasından öğrenir. Gördüğünüz gibi insan olmanız değil dayatmadan kaçmanızdır yaşamak için önemli olan.

Sevmediğini söylemek, bence böyle değil demek dayatmaya direnmenin basit yolu. Sıradan ve dayatılanla geldiğimiz bu günler ne kadar devam edecek? Bunu da biraz siz düşünün.

Bir hostel hikayesi ve bir kitap ilk ve tek hostel kitabı

Bu bir kitabın kısa özeti kitap Gölcük depremi ile başlıyor geçmişten geleceğe bir pencere var orada gülümseyerek bakıyorsunuz.

Hikaye dolu bir zamanlar diye başlıyor ve dopdolu fotoğraflar karakterler hikayeler gerçek.

İki motorsikletli Vespa İtalyadan Vietnam Kamboçyaya gidiyor.

Sonra bir İtalyan Paolo yürüyerek Kamboçya Vietnama gidiyor dönüyor Lento y Contento adında bir konaklama tesisi açıyor fakat Covid 19 olunca 2021 senesine açılış erteleniyor.

Juan Judith onlar Venezuladan süper iyi arkadaşı yazarımızın. Sonra Rosecler Brezilyadan din değiştiriyor müslümanlığı seçiyor ve arkadaşlıkları 10 yılı geçiyor Rosecler şimdi hem anneanne hem de babaanne.

Carito ilk hostele geldiğinde bekar ama şimdi dünya tatlısı bir yavrusu var.

Bu kitapta sevgi var elinizi kalbinize koyun o zaten orada.

Bizim Büyük Beklentilerimiz.

Büyük bir bekleyişin ya da aydınlanmanın içinde miyiz? Bu umutsuzca kaybedişlerin başka sebebi doğuracağına inanmıyorum. Bir iş için, randevu için, birinin sevgisi için hep bekliyoruz. Çoğu şeyi sırayla… Beklemek, kaybedişlere alışmanın bir nevi ön hazırlığı aslında. Bir ömür rahata kavuşmayı bekliyoruz mesela. Bekleyenler hep beklemeye endeksli şekilde yaşıyor. Bekleyenlerin hayatları hep gecikmeli tren misali geç kalarak ilerliyor. Çünkü onlar beklemeye itiraz edemiyorlar. Onların hep gelecek ayları, umutları oluyor. Tüm gelecek aylar belli bir beklentinin karşılanması amacını taşıyor. Hastanede hasta, istasyonda yolcu hep bekliyoruz. Bunun bir sonu yok. Ramazanda pide, yaşamda çile hep bekleye bekleye geliyor. Asla yılmadan, düşe kalka devam ederiz beklemeye. Büyük serzenişlere asla girmeyiz. Çünkü beklemekten şikâyet etmek öğretilmeyen, olması gerekendir. Büyümeyi bekleriz; yaşamda olmayı bekleriz; ölümü bekleriz tüm istekle. Olması gerekeni görmeyi beceremediğimiz için onu da bekleriz. Sabah saati, akşam mesaiyi bekleriz. Yaşam kocaman bir beklentinin ilerleyişi içinde oyalanmak değil midir? Bunu da hiç sorgulamadan ben oldum demeyi bekleriz. Konuşmayı, karışmayı, eleştirmeyi asla beklemeyiz. O kadar beklenti içinde birini övmeyi bekler, yermeyi beklemeyiz. Saygıyı bekler, saygısızlığı beklemeyiz. Beklentilerimiz aslında beklemediklerimizin bir sonucu olarak da karşımıza çıkıyor. Pazarı bekler, pazartesiyi beklemeyiz. İşte yaşam beklentilerin arkasındaki beklenmediklerde gizlenerek ilerler.

Aşk ve Kadın

sevgi

Aşk ve Kadın yazısını “Kadın” dizisini izledikten sonra yazmaya karar verdim.Erkek kardeşim izlemişti kulak arkası yapmışım.Kore dizisi uyarlama.
Orada Hümeyranın canlandırdığı Fazilet hanımın oğlu kaza sonucu tekerlekli sandalyede yardımcı olan hanım tarz olarak Fazilet hanıma çok aykırı ama bu iki genç aşık oluyor ve olay örgüsü, geçmiş, diyaloglar müthiş izleyin bence.
Sevgi aşk sonra tutku..
Ben de öyle sevsem mi dedim kendime beni de öyle biri sevse mi?
Genç insanlar iyi insanlar sevgi dolu insanlar kalbinize göre birisini zaten bulacaksınız.
Etrafta gördüğünüz ya da sosyal medyada paylaşılan sahte mutlu yüzlere boşverin siz yürekten sevgiye inanın o sizi zaten bulur.
Bir kez bulsun hiç bırakmasın karşılıklı olsun hep güzel olsun.
Bugün yazı sevgi üzerine kahvenin yanında çikolata olarak kabul edin.
Türk kahvesi çok sevdiğim için yanında çikolata olsun ayrıca bu yazıyı da okursunuz gülümsersiniz güzel olmaz mı?

Hiç Yoktan

Öylece geliverdin

Akıp gider iken ben hayatın içerisinde,

Hem de hiç yok iken sen düşlerimde bile.

Oturmuşum bir sahilde, hafif serin yine bu gece

Bir gitar telinin sesine

Önce iki nota kulağımda,

Bir şarkı sözü sonra,

Bitiverdin birden yanımda

Hala aynı gözlerin

Ve gülüşün hala tatlı bir meltem

Deniz kokunu duydum sonra

Tuzlu, yosun kokan, masmavi denizin

Kalbim çarpmadı ama eskisi gibi,

Kelebekler yoktu karnımda

Fakat bir tebessüm vardı dudaklarımda

Ve güzel anılar aklımda

Bir özlemdi belki de

Koca evrende, önemsenmeyecek bir zaman diliminde

Hissettiğim bir özlem

Sana mıydı?

Yoksa bize miydi?

Ya da bir veda,

Yeni başlangıçlar için

Yeniden başlamak için

Sahil kenarında

Gitar sesi kulaklarımda…

Hoş kal sevgilim

Bir de çok teşekkür ederim

Hatırlanmaya değer tüm güzel anlar için.

DEM 🍀

Bir ana tutulmak,
şimdinin gölgesinde zamanı unutmak.
O an ki düşünceyi durduran,
hisleri uyandıran.
Ne bir dert, ne bir tasa
An’da bir ömür yaşa.
An, bir çocuğun tebessümü
An, bir hayvanın teşekkürü
An, bir annenin öpücüğü
Ve an, sevgilinin tezahürü.
Korkma hal-i zarından eminsen
Kaçma, güzelliğin tesirinden
Biliyorsan yüreğinin nahif sırlarını,
Açığa çıkarmalısın sevgiye aç yanlarını.

hüzün çiçeği

sevdiğim şair ve hüznümün mimarı arkadaş zekai özger’in ”yoruldum değiştirmekten kanını yüreğimin ne zaman bitecek bu hüzün?” dediği yorgunluktayım uzun bir süredir. anladım ki hiç bitmeyecek bu hüzün. bilhassa geceleri seninle birlikte pek çok acıya şahit olmuş hırkanla balkonda sessizce otururken derinlerden çıkıp kendisini tüm kuvvetiyle hissettirecektir. yalnızlık biraz da böyledir ne kadar sevsen de bir sonbahar hüznü taşır daima içinde. bunca iyi his varken neden hüzün diye düşenenler olabilir. hüzün bana kalbim olduğunu hissettiren en derin ve ender duygulardan o yüzden gocunmuyorum. en güzel yaşlarında kendini şiirlere, manidar sözlerle ardında bambaşka hikayeler olan duygu yüklü eski şarkılara vermiş kızın biriyim. hüzün benim gömleğimin cebinde taşıdığım bir çiçek görevi görür ancak. severken de, özlerken de, eskiye ve yeniye giderken de yanımda daima var olan tek şeydir. buna rağmen neşemi, umudumu korur ve gülümserim hayatın yüzüne. bir çocuk gülüşündeki hüzne denk gelmiş gibi kalbim. sevgiyle ve saygıyla selam ederim.

ALGILAR VE YARGILAR

Bir insanı kendini sorgulayacak duruma getirmek ne kadar kötü.Şu açıdan insanın bazı hususlarda kendi iç muhasebesini yapması,özeleştirisini yapması son derece doğaldır aynı zamanda kişi için yararlıdır.Ama iş kişinin kötü,çirkin vb. gibi olumsuz sorgulamalarına varırsa durum vahimdir.Toplumun algı ve yargılar sistemi çoğu birey için zorlayıcı olabiliyor.Kimin için iyi kimin için kötü veya kimin için güzel kimin için çirkin? Yıkılmayan düşüncelerin ağırlığı altında zamanla herkes ezilmeye başlıyor. Kişinin bireyselliğe kayma serüveni de burda başlıyor belki de. Koskoca toplum bir kişiyi içine sığdıramıyor ve kopuş orda başlıyor. Herkesin herkes hakkında fikrinin olduğu bir toplumda yargılanmış ve hükmü çoktan verilmiş bireyler özgür olabilmek ve tüm bunlardan kaçabilmek adına kendi iç dünyasına dönüyor ve oraya sığınıyor. Toplumun el birliğiyle yaptığı bu düzende bazı şeyler değişmedikçe kimsenin söz hakkı doğmuyor. Bazı algı ve düşünce sisteminin ve bundan kaynaklanan yargılar düzeninin değişmesi gerekiyor. Yoksa toplum daha çok insan kaybeder..

Kader Gayrete Aşıktır

Yenilgiye alışmak ne kötü şeymiş. Kaybetmeye, elinden gitmesine alışmak ne çok acıtırmış içini. Eskiden anlam veremediğin; ben asla yaşamam, yaşayamam dediğin şeye alışmak ne tuhafmış… Ben ‘asla’ dememem gerektiğini öğrendim. Asla asla dememeliyim.
Şu hayatta nasipten bir adım dahi öteye gidemeyiz. Şu an bu yazıyı yazarken bile nasipte aklımdakinin ne kadarını aktarmam varsa o kadarını aktarabilirim, gerisi bende kalır. Benim kaderimde bu kadarını yazmak, okuyanların kaderinde bu kadarını okumak varmış. Tabi ben biraz daha düşünüp yazımı zenginleştirebileceğime inanırsam işte o zaman aktarabileceğimin en iyisini, en anlaşılır şekilde aktarırım. Ama yook benim nasibimde bu kadarı varmış daha da yazamam asla olmaz dersem işte o zaman gaflete düşmüş olurum.
Demem o ki; sabredin, ne olacağını yaşamadan göremeyiz. Nasipte varsa olur, olmasını istediğiniz her şey,  yoksa zaten olmasın. Ama unutmayın Kader Gayrete Aşıktır.

değersiz miyiz, değer biz miyiz?

Bugün değer vermek, kendimizi hangi durumlarda ve neden değersiz hissettiğimiz üzerine biraz konuşmak istiyorum. Hayatta hemen hepimizin kendisini çok çaresiz hissettiği zor anları olmuştur. Bu zor anlar; en uzun en çaresiz geçen geceler, bazılarımız için dönüm noktası olmuştur. Kendisini bulunduğu durum içinden daha iyi versiyonuna dönüştürebilecek, kimi için ise tamamen hayal kırıklığı, güçsüzleşme, insanlardan uzaklaşmak isteme ve hayata karşı hırçınlaşmak olmuştur. Hepsi hepimizin başına gelebilecek olağan şeyler. Lakin hayatta ne olursa olsun, başımıza ne gelirse gelsin hiçbir şey ve hiç kimse bize sevilmeye değer, veyahutta değer verilecek kadar önemli birisi olmadığımızı düşündürecek noktaya getirmemelidir. Buna izin vermemek de bizim kendi elimizdedir. Bir şeye değer verdiğimiz ölçüde ona olan itina ve hassasiyetimiz de artar ve zamanla o şey bizim için büyük bir zaaf haline dönüşebilir. Onu öylesine korunaklı bir yere koyduğumuz için beklemediğimiz, bize zarar verici bir şey görmek de elbette incitici ve sarsıcı olur. Hak etmediğimizi düşündüğümüz için kendimizi suçlayabilir, düşüncelere boğabiliriz. Oysa gözden kaçırdığımız bir şey vardır, yaralarımızı ve zaaflarımızı gösterdiğimiz her insana bizi üzebilme haklarını kendi ellerimizle verdiğimiz. Kimseyi bizi zayıf noktamızdan tanıyacak ve günün birinde bunu bize karşı kullanacak kadar yakınımıza yaklaştırma fırsatını tanımamalıyız. Bu yüzden fazla yakınlığın getirdiği mesafeye, zarar görerek düşmeden önce kaliteli bir mesafeyi hayatımızın merkezine almalıyız. Yakın zaman içinde tam da bu konuyla ilgili muhteşem kayda değer bir şey okumuştum: “Eğer bir dış etken sizi üzerse, duyduğunuz acı o şeyin kendisinden değil, sizin ona verdiğiniz değerden geliyordur, onu da her an ortadan kaldırma gücünüz vardır.” Diyor Marcus Aurelius. Dünya verdiğim değer kadar var. Hayyam haklı; “Ben varım diye var dünya, ben yok; o da yok.” Ne kadar açık ve net öyle değil mi, durumun kişilerden ve yaşananlardan bağımsız kendi elimizde olduğu pekala aşikar. Bu yüzden insanın kendi değerini evvelâ kendisinin belirlemesi gerektiğine inanıyorum. Sevdiğimiz birisinden gördüğümüz değer bize güzel hissettirebilir, lakin görmediğimizde değersiz ve eksik hissettirmemelidir. Nefsimizi bir nesneye ya da insana bağlı şekilde yaşam sürmek önce bizi tüketir. Bazen öyle bir hal alır ki özgüvenimizi, kendimize olan özsaygımızı zedeler. Yine söylüyorum hayatta başımıza her şey gelebilir; çok büyük darbeler alabiliriz, sevdiklerimizden, en yakınımızdakılerden, dost sandıklarımızdan.. Lakin yaşanan olaylar karşısında ah vah etmek şöyle olsaydı böyle olurdu; keşkeler, belkiler hepsi beyhude bir çabadan ibarettir. Yalnızca bizi yorar, önümüze bakıp yol almamızı güçleştirir ve insanlarla olan ilişkilerimizi zedeler. Nasıl olması gerektiğini seni en iyi bilen ve hakkında hayırlısını sana zorluklarla beraber bir kolaylık getirerek gösteren Rabbinin var olduğunu hatırlayarak, durumu daha da zorlaştırmadan devam etmen gerekir. Bundan sonrasında önemli olan başımıza gelenlerden edindiğimiz tecrübelerle kalan ömrümüze daha kaliteli bir şekilde devam edebilmektir. Hani ismet özel diyor ya: ”insanca bir etkinlik olarak davranışlarımızın anlamı üzerinde bir açıklığa varmak zorundayız” tam da bunun üzerine yoğunlaştığımız bir hayat sürmeyi hedeflemek gerekiyor. Birinin bize değer vermediğini hissettiğimizde bu hayatımızı kötü etkiliyorsa, kendimizle yeteri kadar mutlu değilizdir. Mutluluk birileri bize kendimizi değerli hissettirdiğinde hayatımızda olacaksa yalnızlık da büyük korkumuz olur. Kendimizle memnun olursak diğerleri bizi eksiltmez. Bugün nefes aldığın, hala hayatta olan sevdiklerin yanında olduğu için şükret. Ve kalbini sana zarar verecek şeylerden, tüm fazlalıklardan arındırarak yeni başlangıçlara açıl. Hiçbir şeyi değiştirmek için geç değil. Çünkü değersiz değilsin, değer sensin.

Güzel kalplerin durağı sevgi

Sevgi nedir bilir misiniz hiç?

Baharda açan bir çiçek misali

Güzel havada dışarıda yürümek gibi

Işıkları yanan umut dolu kalbin

Yeşeren zeminlerinde

Koşturan çocuklar gibi bir şey

Sevgi böyle bir şey işte

Seni hayata bağlayan

Hayata küsen senin,

Tekrar nefes almanı sağlayan

En parlak yıldızların altında

Kedersizce yürümek gibi

Sana yaşam enerjini tekrar tekrar yükleyen

Öyle işte

Sevgi…