Büyük bir bekleyişin ya da aydınlanmanın içinde miyiz? Bu umutsuzca kaybedişlerin başka sebebi doğuracağına inanmıyorum. Bir iş için, randevu için, birinin sevgisi için hep bekliyoruz. Çoğu şeyi sırayla… Beklemek, kaybedişlere alışmanın bir nevi ön hazırlığı aslında. Bir ömür rahata kavuşmayı bekliyoruz mesela. Bekleyenler hep beklemeye endeksli şekilde yaşıyor. Bekleyenlerin hayatları hep gecikmeli tren misali geç kalarak ilerliyor. Çünkü onlar beklemeye itiraz edemiyorlar. Onların hep gelecek ayları, umutları oluyor. Tüm gelecek aylar belli bir beklentinin karşılanması amacını taşıyor. Hastanede hasta, istasyonda yolcu hep bekliyoruz. Bunun bir sonu yok. Ramazanda pide, yaşamda çile hep bekleye bekleye geliyor. Asla yılmadan, düşe kalka devam ederiz beklemeye. Büyük serzenişlere asla girmeyiz. Çünkü beklemekten şikâyet etmek öğretilmeyen, olması gerekendir. Büyümeyi bekleriz; yaşamda olmayı bekleriz; ölümü bekleriz tüm istekle. Olması gerekeni görmeyi beceremediğimiz için onu da bekleriz. Sabah saati, akşam mesaiyi bekleriz. Yaşam kocaman bir beklentinin ilerleyişi içinde oyalanmak değil midir? Bunu da hiç sorgulamadan ben oldum demeyi bekleriz. Konuşmayı, karışmayı, eleştirmeyi asla beklemeyiz. O kadar beklenti içinde birini övmeyi bekler, yermeyi beklemeyiz. Saygıyı bekler, saygısızlığı beklemeyiz. Beklentilerimiz aslında beklemediklerimizin bir sonucu olarak da karşımıza çıkıyor. Pazarı bekler, pazartesiyi beklemeyiz. İşte yaşam beklentilerin arkasındaki beklenmediklerde gizlenerek ilerler.
Deneme
Aşk ve Kadın
Aşk ve Kadın yazısını “Kadın” dizisini izledikten sonra yazmaya karar verdim.Erkek kardeşim izlemişti kulak arkası yapmışım.Kore dizisi uyarlama.
Orada Hümeyranın canlandırdığı Fazilet hanımın oğlu kaza sonucu tekerlekli sandalyede yardımcı olan hanım tarz olarak Fazilet hanıma çok aykırı ama bu iki genç aşık oluyor ve olay örgüsü, geçmiş, diyaloglar müthiş izleyin bence.
Sevgi aşk sonra tutku..
Ben de öyle sevsem mi dedim kendime beni de öyle biri sevse mi?
Genç insanlar iyi insanlar sevgi dolu insanlar kalbinize göre birisini zaten bulacaksınız.
Etrafta gördüğünüz ya da sosyal medyada paylaşılan sahte mutlu yüzlere boşverin siz yürekten sevgiye inanın o sizi zaten bulur.
Bir kez bulsun hiç bırakmasın karşılıklı olsun hep güzel olsun.
Bugün yazı sevgi üzerine kahvenin yanında çikolata olarak kabul edin.
Türk kahvesi çok sevdiğim için yanında çikolata olsun ayrıca bu yazıyı da okursunuz gülümsersiniz güzel olmaz mı?
ALGILAR VE YARGILAR
Bir insanı kendini sorgulayacak duruma getirmek ne kadar kötü.Şu açıdan insanın bazı hususlarda kendi iç muhasebesini yapması,özeleştirisini yapması son derece doğaldır aynı zamanda kişi için yararlıdır.Ama iş kişinin kötü,çirkin vb. gibi olumsuz sorgulamalarına varırsa durum vahimdir.Toplumun algı ve yargılar sistemi çoğu birey için zorlayıcı olabiliyor.Kimin için iyi kimin için kötü veya kimin için güzel kimin için çirkin? Yıkılmayan düşüncelerin ağırlığı altında zamanla herkes ezilmeye başlıyor. Kişinin bireyselliğe kayma serüveni de burda başlıyor belki de. Koskoca toplum bir kişiyi içine sığdıramıyor ve kopuş orda başlıyor. Herkesin herkes hakkında fikrinin olduğu bir toplumda yargılanmış ve hükmü çoktan verilmiş bireyler özgür olabilmek ve tüm bunlardan kaçabilmek adına kendi iç dünyasına dönüyor ve oraya sığınıyor. Toplumun el birliğiyle yaptığı bu düzende bazı şeyler değişmedikçe kimsenin söz hakkı doğmuyor. Bazı algı ve düşünce sisteminin ve bundan kaynaklanan yargılar düzeninin değişmesi gerekiyor. Yoksa toplum daha çok insan kaybeder..
Kader Gayrete Aşıktır
Yenilgiye alışmak ne kötü şeymiş. Kaybetmeye, elinden gitmesine alışmak ne çok acıtırmış içini. Eskiden anlam veremediğin; ben asla yaşamam, yaşayamam dediğin şeye alışmak ne tuhafmış… Ben ‘asla’ dememem gerektiğini öğrendim. Asla asla dememeliyim.
Şu hayatta nasipten bir adım dahi öteye gidemeyiz. Şu an bu yazıyı yazarken bile nasipte aklımdakinin ne kadarını aktarmam varsa o kadarını aktarabilirim, gerisi bende kalır. Benim kaderimde bu kadarını yazmak, okuyanların kaderinde bu kadarını okumak varmış. Tabi ben biraz daha düşünüp yazımı zenginleştirebileceğime inanırsam işte o zaman aktarabileceğimin en iyisini, en anlaşılır şekilde aktarırım. Ama yook benim nasibimde bu kadarı varmış daha da yazamam asla olmaz dersem işte o zaman gaflete düşmüş olurum.
Demem o ki; sabredin, ne olacağını yaşamadan göremeyiz. Nasipte varsa olur, olmasını istediğiniz her şey, yoksa zaten olmasın. Ama unutmayın Kader Gayrete Aşıktır.
Korku ve Ümit
Peygamber kıssaları ibret verici olaylar olarak ifade edilir..Hikaye, hikayecik olarak da tanımlanır. Şu içinden geçtiğimiz süreç İrem bağlarına sahip olup nankör davranan bir kavmi, kendilerine nimet olarak verilen bir hayvanı kıskançlık sonucu katleden Semud kavmini, Hz.İbrahim’i, Hz.Ademi, Hz.Eyyüb’ü hatırlatmıyor mu?
Bencillik, şükürsüzlük ve adım adım duadan uzaklaşmak….
İsmail Kara’nın çocukluğunda Rize’de bir yağmur duasını bize resmettiği hatırası canlandı gözümde. Saygıyı, acziyeti, birlikteliğe , ritüellere duyulan güveni ifade eden ; adım adım devam eden seremoni… İnancın ve bağlılığın, güvenin hakim olduğu ; Allah’ın rahmet ve merhametini bekleme anı. Havfin (korkunun, endişenin) adım adım reca ( ümide) evrilişi… Kutuz Hoca’ nın bilgeliğine duyulan saygı, bir çocuğun gözünden ne de güzel resmedilmiş.
Bu gün bir musibetin pençesindeyiz ne kadar bizi yakınlaştırıyor Rahman’ ın merhametine?
Musibeti bir ceza mı bir nimet mi olarak görüyoruz? Kendimizi hesaba çekme açısından.
Kayık mezarlığına dönüşmüş bir göle şahit olduk. Biteceğini hiç düşünmeden suyun.
Yaklaşık bir yıldır temiz havayı koklamaya imtina ederken, ”Dur” dedik mi? Kendi kendimize. ”Nereye gidiyoruz?” diye…
Sorumluyuz bir damla suyu israf ettiğimiz için. Sorumluyuz hala farkedip bir çözüm yolu bulamadığımız için.
Korku ve ümid ikisi de bir arada bulunur inancımızda. Allah’tan korkmak, Allah’ın merhametinden ümidi kesmemek olarak nitelendirdiğimiz tasavvuf mertebeleri den biridir bu. Bu gün bunu tam olarak idrak edebiliyor muyuz?
Her şeyin saniye içinde tarih olduğu bu süreçte bütün bunlar bizim imtihanımız…
Bütün peygamberlerin kavimlerinin bir imtihanı olduğu gibi…
Çocukluğumda dedemin ve babamın yağmur duası hikâyelerine atıfla; bize de öğrettiği bir dua ile Allah’in merhametini umarak nihayete erdirelim cümlelerimizi;
Tarladaki çamur
Teknedeki hamur
Ver Allah’ım bir sellice yağmur…
Yağmur rahmettir berekettir..
Arabistan çöllerine inen tüm insanlığın aklını, fikrini aydınlatan bir Nur’dur(Sav)
Aşkınızı Aklınızla Yönetin
Küçük Ev Laura, Sarah ve Ben – Üçümüz de çok güzeliz..
Ben çok güzelim ve dişleğim,
Bana dişlek dediklerinde dünya çapında meşhur bir dişlek sinema sanatçısı olduğunu söylemediler. Dişlerimi küçültmek için diş hekimine gittiğimizde diş hekimi bu dişlere sahip olmak için insanlar uğraşıyor demişti hiç unutmam.
Bana dişlek dediklerinde Küçük Ev dizisinde Laurayı çok severek izlediler.
Kapalı Çarşı’da yabancı misafirimle alışveriş ederken satıcı Türkçe konuşmasanız Sarah Brightman sandım sizi dediğinde 40 yaşındaydım. Yeşil göz ve koyu kumral saçlı olmanın nadir olduğunu öğrendiğimde kimlikte yeşil göz ve kumral saç yazması basit bir şey sanıyordum.
İşte böyle dünyanız küçükse biz ne yapalım? Elimizden birşey gelmiyor.
Ben çok güzelim siz de güzelsiniz biz hep beraber çok güzeliz. Aynı zamanda Peru’ya gittiğimde orada da beni meşhur basketbol oyuncusuna benzetmişlerdi. Belki de daha çok örnek vardır, kim bilir; ama siz bilmiyordunuz.
Ne yazık çok yazık!!
Vefa, dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir
~VEFA~
Kelime anlamı bakımından sevgide bağlılık demektir.
Bana göre bağlılıktan ziyade Dostluğun, samimiyetin simgesidir. İki insan arasında vefa olmadığını düşünürsek ; Dostluğun, kardeşliğin, aşkın dahi temeli eksikmiş gibi gerçeklik payı yokmuş gibi geliyor. Bir nevi iki insan arasındaki bağlılığın göstergesidir. Farzedin ki yeni biri ile tanıştınız. Aranızda ki o içtenliği, samimiyeti, sıcaklığı vefa olmadan nasıl bağdaştırabilirsiniz? Bence söz konusu menfaat değilse, cevap hiçtir. Bu sorudaki düşüncenin sebebi çağımızdaki insanoğlunun garip bir hal içinde olmasıdır. Maalesef ki Vefanın dahi yerini menfaat almış durumda. Günümüzde menfaati bitenin muhabbeti de bitiyor artık.. Siz arkadaşınız ile dost olduğunuzu zannediyorken, aranızdaki bağı sımsıkı tutuyorken, bir anda iki yabancıdan farksız olabiliyorsunuz. Menfaat vesilesi ile karşınızda ki insanın gerçek yüzünü de görmüş oluyorsunuz tabii. Sonuç bakımından ise insanoğluna olan güveninizi yitiriyorsunuz, hep aynı yerden vurulmak zor gelmeye başlıyor artık.. İşte bu yüzden vefa önemlidir.
Eğer ki iki insan birbirine karşı daima vefalı kalabilirse; araya giren mesafeler, pürüzler, menfaatler dahi aralarında ki o bağlılığı asla koparamaz. İki kişi birbiri ile herşeyini yani tüm sırlarını paylaşıyor diye bu gerçek dostluk sayılmaz. Eğer ki karşınızdaki insan herhangi bir amaç gütmeksizin, samimiyeti ile içtenliği ile büsbütün ise, sizi eğrisiyle, doğrusuyla her halinizle kabul edebiliyorsa, en önemlisi de size karşı her daim dürüst ise, yüzünüze gülüp, arkanızdan iş çevirmiyorsa ancak o zaman gerçek dostunuz olduğunu anlayabilir ve size karşı vefalı olduğunu görebilirsiniz. Çünkü gerçek dostluk budur.
Çok sevdiğim bir söz vardır, benim için anlamı büyük.
“Vefa, dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir.”
Okuma Serüvenine Başlayışımın Kısa Özeti
İnstagram’da bir sayfam var artık ve YouTube’da bir kanalım…
Kitaplarımı paylaşıyorum, okuduklarımı da paylaşıyorum aslında okumadıklarımı da…
Belki insanlara bir toz zerreciği kadar da olsa bir faydam dokunabilir, belki bir arkadaşım, bir kardeşim; “bu adam “bile” amma kitap okumuş ya, belki de gerçekten güzel bir şeydir, denesem mi acaba” der de kendini kitapların dünyasına bırakıverir kim bilir?
Yaşamım boyunca geç kaldığımı düşündüğüm yegâne şey kitapların büyülü dünyasına girmek olmuştur. Lise hayatımın sonuna kadar öyle çok okuyan bir adam değildim, belki tek tük birkaç kitap okumuşumdur o da gerçekten ilgimi çektiyse.
Fakat ne olduysa liseden mezun olup üniversiteye girmek için mücadele verdiğim dönemde oldu. O zorlu süreçte hayatıma biraz olsun renk katabilmek için ilgimi çekebilecek bir şeyler okumak istiyordum. Yarı zamanlı olarak çalıştığım iş yerindeki arkadaşlarımın verdikleri tavsiyeler neticesinde şu anda en çok okuduğum kitaplar arasında bulunan polisiye roman türüyle tanıştım. Önce Ahmet Ümit’in tüm romanlarını bitirdim. Tabi ki bunda Başkomiser Nevzat ve ekibinin rolü yadsınamaz. Daha sonra yine polisiye romanlarla devam ettim, bu sefer John Verdon’un Aklından Bir Sayı Tut romanı ile başladım seriye. Dave Gurney gibi müthiş bir karakteri yaratan yazarın romanları gerçekten sürükleyicilik ve olay örgüsü adına kusursuza yakındı. Sonrasında Stieg Larsson’un Millennium serisinin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız’a başladım.
Koca koca kitaplar çabucak biterken acaba bundan sonra ne okumalıyım diye düşünüyordum. Bir süre sonra baktım ki artık kitap seçmiyorum. Elime ne geçerse okuyorum. Roman, dergi, makale, deneme yani aklınıza ne gelirse. Tabi favori türüm olan romanlardan ve özellikle polisiye romanlardan vazgeçemedim, zaten öyle bir niyetim de hiç olmadı. Çünkü polisiye romanlar benim kitaplarla aramdaki yegâne bağ olmuştu. Onun yeri her zaman ayrı olmalıydı elbette.
Benden sonra kardeşim de benzer türlerle girdi kitapların dünyasına. Benden aldığı tavsiyelerle daha önceden okuduğum kitapları okudu. Birçoğunu o da benim kadar şaşırtıcı ve etkileyici buldu. Çok az noktada farklı düşündüğümüz oldu elbette. Benim çok beğendiğimi o az beğendi veya tam tersi oldu. Fakat en güzeli ne biliyor musunuz? Artık annemiz ve babamız bir şeyler okumadığımızdan değil gece geç vakitlere kadar loş ışıkta okuyor olmamızdan şikâyetçi. Tabi ki bu gerçek bir şikâyet değil, onların mutlu olduğuna eminim. Sanırım sadece gözlerimiz için biraz endişeliler hepsi bu…
KAYBOLMAYI SEVDİM İBRAHİM | Gökçe Garibe Coşkun
Bir Temmuz Güncesi
Edebî anlamda bir şeyler üretmeyeli epey uzun zaman oldu.
Öyle ki artık yazma yetimi kaybettiğimi düşünerek gizli bir tedirginlik duyuyorum.
Belki de bende olduğunu varsaydığım bu kabiliyetten yoksundum.
Kendimi değerli görmek için belli olmayan bir yerlerimden böyle bir kabiliyete sahip olduğum palavrasını yarattım. Emin değilim.
Lakin daha önce kaleme aldığım metinleri anımsadığım vakit ortaya güzel işler çıkardığımı düşünüyorum.
Bazen büyük yazarlar kısır döngü içerisinde bulurlar kendilerini ve uzun süre boyunca tek satır dahi yazamazlar
“Ee çocuk ne yani kendini büyük yazarlarla mı kıyaslıyorsun?”
Olabilir, büyük bir yazar olmadığımı kanıtlayamazsınız öyle değil mi?
Esasen bunu kendim bile kanıtlayamam. Aksi durum için de geçerli olan bir tez.
Hayatım zaten saçma sapan tezler üstüne kafa yorarak geçti.
20 yıllık ömrümde böyle içi boş yahut doldurulması bayağı uğraşlı olacak tezler üstüne düşünmekten yapmayı plandığım hiçbir haltı doğru düzgün yapamadım.
Liseye geçeyim şunu yaparım, üniversiteyi kazanayım bunu yaparım, öğretmen olayım onu yaparım…
Gidişat gösteriyor ki tasarladığım eylemlerin çoğu yalnızca basit hülyalar olarak kalacak.
Bu yıl zannediyorum kazanamayacağım Türkçe öğretmenliğini.
Yani yapmayı hedeflediğim birtakım idealleri sonraya ertelemek durumunda kalacağım.
Zira tek atımlık kurşunum kaldı ve istediğim bölümü kazanmak dışında kurtuluş yolum yok.
Her şey istediğim gibi giderse-Hayatta hiçbir şey planladığın gibi gitmez çocuk!-
düşlediğim hayatı otuzlu yaşlarıma ayak bastığımda yaşamaya başlayacağım.
Bu cümleleri yazarken aklıma sevdiğim bir yazarın şu sözü geliyor: Biz planlarımızı yaparken, hayatın da kendi planları olduğunu hesaba katmamıştık.
Sonsuz Arayış
Zaman böylesine acımasız ve hızlı iken, akışının içinde bazı şeylerin telafisini yok ederken fani olandan beklenti duymak en aciz noktamız belki. İşte bu yüzden insan ne vakit acziyetini bilerek yaşamaya başlarsa o vakit kurtulmaya başlıyor iplerinden. Çünkü fani olanı beklemek baki olanın düşmanı ve nefsimizin de kendiyle olan savaşı. Yani insanın nefsinin en büyük düşmanı yine kendisi. Ayağına takılıp onu tökezleten taşlar ; kendi elleri ile koydukları. Ancak vakit dar ölüm ise amansız. Kendi iplerinden en çabuk kurtulanlar, kazananlar.
Dünya insana en büyük gurbet. Her şey ve herkes de yabancı. O yüzdendir ki bize yabancı olan tüm şeyler bir bir sırtını dönüyor. Biz de onlara sırtımızı yasladığımız vakit ruhumuzu en derin boşluklardan doğru bilinmezlere atıyoruz. Sonra bize verilen en kıymetli emaneti, O kutsal nefesin yansımasını, ruhumuzu sonsuz boşluklar içinde arayıp duruyoruz. Bulamadığımız her an ise daha da derinlere doğru kaybediyoruz onu. Tutunacak dal sığınacak kapı aramaya başlar iken buluyoruz kendimizi. Bu arayış içinde, tüm dalların kudretli sesler ile kırıldığını ve tüm kapıların sertçe yüzümüze kapandığını görerek devam ediyoruz arayışa. Yine acziyetimiz sebebiyle sonuna kadar açık olan ve aslında bize en görünür yerde duran kapıyı da göremiyoruz. Bizi ona karşı kör eden simsiyah perdeler var. O perdeleri de ateş yakıp yok edebiliyor. Ancak ateş yalnızca perdeleri değil önünde bekleyen bizden parçaları da yok ediyor.
Yanmadan varılmaz imiş o kapıya yanınca anladım. Yanmak yok olmak değil sonsuzun içinde var olmak imiş harların üstünde yürüyünce anladım. En önemlisi de o sonsuz karanlığın içinde boyun eğmez benliğe yolu gösteren tek aydınlık kendi alevi imiş. O ateşin etrafında pervane olanlarınki hakikat olan aşk imiş. O ateşin aşkına pervane olabilenlere selam olsun o vakit.

















