Deneme

Korku ve Ümit

Peygamber kıssaları ibret verici olaylar olarak ifade edilir..Hikaye, hikayecik olarak da tanımlanır. Şu içinden geçtiğimiz süreç İrem bağlarına sahip olup nankör davranan bir kavmi, kendilerine nimet olarak verilen bir hayvanı kıskançlık sonucu katleden Semud kavmini, Hz.İbrahim’i, Hz.Ademi, Hz.Eyyüb’ü hatırlatmıyor mu?

Bencillik, şükürsüzlük ve adım adım duadan uzaklaşmak….
İsmail Kara’nın çocukluğunda Rize’de bir yağmur duasını bize resmettiği hatırası canlandı gözümde. Saygıyı, acziyeti, birlikteliğe , ritüellere duyulan güveni ifade eden ; adım adım devam eden seremoni… İnancın ve bağlılığın, güvenin hakim olduğu ; Allah’ın rahmet ve merhametini bekleme anı. Havfin (korkunun, endişenin) adım adım reca ( ümide) evrilişi… Kutuz Hoca’ nın bilgeliğine duyulan saygı, bir çocuğun gözünden ne de güzel resmedilmiş.
Bu gün bir musibetin pençesindeyiz ne kadar bizi yakınlaştırıyor Rahman’ ın merhametine?
Musibeti bir ceza mı bir nimet mi olarak görüyoruz? Kendimizi hesaba çekme açısından.
Kayık mezarlığına dönüşmüş bir göle şahit olduk. Biteceğini hiç düşünmeden suyun.
Yaklaşık bir yıldır temiz havayı koklamaya imtina ederken, ”Dur” dedik mi? Kendi kendimize. ”Nereye gidiyoruz?” diye…
Sorumluyuz bir damla suyu israf ettiğimiz için. Sorumluyuz hala farkedip bir çözüm yolu bulamadığımız için.
Korku ve ümid ikisi de bir arada bulunur inancımızda. Allah’tan korkmak, Allah’ın merhametinden ümidi kesmemek olarak nitelendirdiğimiz tasavvuf mertebeleri den biridir bu. Bu gün bunu tam olarak idrak edebiliyor muyuz?
Her şeyin saniye içinde tarih olduğu bu süreçte bütün bunlar bizim imtihanımız…
Bütün peygamberlerin kavimlerinin bir imtihanı olduğu gibi…
Çocukluğumda dedemin ve babamın yağmur duası hikâyelerine atıfla; bize de öğrettiği bir dua ile Allah’in merhametini umarak nihayete erdirelim cümlelerimizi;
Tarladaki çamur
Teknedeki hamur
Ver Allah’ım bir sellice yağmur…
Yağmur rahmettir berekettir..
Arabistan çöllerine inen tüm insanlığın aklını, fikrini aydınlatan bir Nur’dur(Sav)

Aşkınızı Aklınızla Yönetin

Aşk kapıdan girince, akıl bacadan kaçar, demiş atalarımız. Doğrudur. Aşk coşkun bir sevgi selidir. Tamamen akıldan uzak değildir, ama tepeden tırnağa duyguyla süslenmiş bir âlemdir aşk. Onun için ne akıl dinler aşk, ne mantık. ”Gönül ferman dinlemiyor” diye feryat eden aşığın çaresizliği de bu değil mi?
Aşıklar için ”delilerden bir grup” diyenler olmuş. Çünkü aşığın yaptığına akıl sır ermez. Sevgiliden gelecek bir tatlı sözü, iki satırlık bir mektubu bekler durur. Hele bir de ”kara tren gecikir, belki de hiç gelmezse”, bakın aşığın dayanılmaz acılarına.
Delilik, beyin fonksiyonlarının sadece bir kısmının iflas etmesi demektir. Bunlar daha çok düşünce, hafıza ve mantıkla ilgili olan kısımlardır. Ama, deliler akıl hastanesinde yatanlardan ibaret değildir. Tıpkı, ”İçeridekilerin hepsi deli değil, dışarıdakilerin de hepsi akıllı değil” sözünde olduğu gibi, hastanede olmayan nice insan vardır ki, Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanmaz. Nitekim Peygambermiz (a.s.m.), ”Gençler delilerden bir bölümdür” demiştir. Çünkü gençler akıldan çok duygularıyla hareket ederler. Coşkun bir duygu seliyle kaplıdır benlikleri. Dillere destan aşkın erkek tarafını temsil eden Mecnun’un asıl ismi Kays’tır. Sevdası uğruna çöllere düştüğü için ”deli” anlamında ”Mecnun” denmiştir kendisine. Evet, ”Deme Mecnun’a deli, her insan bir nevi deli” diyen halkımızın bu gerçeği vurgulamak istemiştir.
Geleneksel bakış, anlayış ve gerçekliğin aksine, size aşkınızı duygularınızla değil, aklınızla yönetmenizi tavsiye ediyorum. Bunu yapmakla, asırlardır uygulanan ve alışageldiğimiz bir gerçekle savaştığımı biliyorum. Ama gerçekle savaşıyorum, ”doğru”yla değil. Yaşanılan bir gerçek var. Duygular aşkı ve aşığı esir alıyor. Ama bu doğru değil, yanlış. Çünkü aşkı ve aşığı yanlış yerlere, acı sonuçlara, hayal kırıklarına, ayrılıklara, hüsrana ve göz yaşına götürüyor. Bense gözyaşlarıyla ve aşk acılarıyla savaşıyorum. Yarım kalan sevdalara isyan ediyorum.
Ve uyarıyorum: Eğer aşıksanız ebedi, son derece mutluluk verici olmasını istiyorsanız, onu duygularınızla değil, aklınızla yönetin. Tamamen duygusuz olun demiyorum, bu zaten imkansız. Duygusuz aşk olmaz. Ama duygular yönetici değil, ”yönetilen” olsun. Aşka başlamak kolay, sürdürmek güçtür. Asıl önemlisi de onu başarıyla sürdürmek ve mutlulukla sonuçlandırmaktır. Duygularınızın esiri olup, aklı devre dışı bırakarak, ayrılıkla sonuçlanan bir aşkı mı istersiniz, yoksa aklınızın başarıyla yönettiği ve sonunda mutlu bir evlilikle taçlandırdığınız bir aşkı mı tercih edersiniz? Elbette ikincisini istersiniz. Hangi insan sevgilisine, hiç ayrılmamacasına kavuşmayı istemez? Sonsuza kadar birlikte olmak istemeyen insan var mıdır? Kesinlikle yoktur. Her insan, başladığı aşk maratonunu başarıyla tamamlamak, evlilik ipini göğüslemek, sevgilisiyle sonsuza dek mutlu bir beraberlik ister. Elbette bunu başarmak kolay değil. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle kültürel bir alt yapı, tam bir sabır, azim ve kararlılık, özveri, bencillikten uzaklık, fedakarlık, samimiyet, insani ilişkilerde beceri, dini kültür, empati, hoşgörü, dua, sadakat, affedicilik, ayıp ve kusur görmeme, hatayı önce kendinde arama, tevazu, çalışkanlık, kendinden çok onu düşünme gibi erdemler lazım.

Küçük Ev Laura, Sarah ve Ben – Üçümüz de çok güzeliz..

Ben çok güzelim ve dişleğim,
Bana dişlek dediklerinde dünya çapında meşhur bir dişlek sinema sanatçısı olduğunu söylemediler. Dişlerimi küçültmek için diş hekimine gittiğimizde diş hekimi bu dişlere sahip olmak için insanlar uğraşıyor demişti hiç unutmam.
Bana dişlek dediklerinde Küçük Ev dizisinde Laurayı çok severek izlediler.
Kapalı Çarşı’da yabancı misafirimle alışveriş ederken satıcı Türkçe konuşmasanız Sarah Brightman sandım sizi dediğinde 40 yaşındaydım. Yeşil göz ve koyu kumral saçlı olmanın nadir olduğunu öğrendiğimde kimlikte yeşil göz ve kumral saç yazması basit bir şey sanıyordum.
İşte böyle dünyanız küçükse biz ne yapalım? Elimizden birşey gelmiyor.
Ben çok güzelim siz de güzelsiniz biz hep beraber çok güzeliz. Aynı zamanda Peru’ya gittiğimde orada da beni meşhur basketbol oyuncusuna benzetmişlerdi. Belki de daha çok örnek vardır, kim bilir; ama siz bilmiyordunuz.
Ne yazık çok yazık!!

Vefa, dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir

~VEFA~
Kelime anlamı bakımından sevgide bağlılık demektir.
Bana göre bağlılıktan ziyade Dostluğun, samimiyetin simgesidir. İki insan arasında vefa olmadığını düşünürsek ; Dostluğun, kardeşliğin, aşkın dahi temeli eksikmiş gibi gerçeklik payı yokmuş gibi geliyor. Bir nevi iki insan arasındaki bağlılığın göstergesidir. Farzedin ki yeni biri ile tanıştınız. Aranızda ki o içtenliği, samimiyeti, sıcaklığı vefa olmadan nasıl bağdaştırabilirsiniz? Bence söz konusu menfaat değilse, cevap hiçtir. Bu sorudaki düşüncenin sebebi çağımızdaki insanoğlunun garip bir hal içinde olmasıdır. Maalesef ki Vefanın dahi yerini menfaat almış durumda. Günümüzde menfaati bitenin muhabbeti de bitiyor artık.. Siz arkadaşınız ile dost olduğunuzu zannediyorken, aranızdaki bağı sımsıkı tutuyorken, bir anda iki yabancıdan farksız olabiliyorsunuz. Menfaat vesilesi ile karşınızda ki insanın gerçek yüzünü de görmüş oluyorsunuz tabii. Sonuç bakımından ise insanoğluna olan güveninizi yitiriyorsunuz, hep aynı yerden vurulmak zor gelmeye başlıyor artık.. İşte bu yüzden vefa önemlidir.
Eğer ki iki insan birbirine karşı daima vefalı kalabilirse; araya giren mesafeler, pürüzler, menfaatler dahi aralarında ki o bağlılığı asla koparamaz. İki kişi birbiri ile herşeyini yani tüm sırlarını paylaşıyor diye  bu gerçek dostluk sayılmaz. Eğer ki karşınızdaki insan  herhangi bir amaç gütmeksizin, samimiyeti ile içtenliği ile büsbütün ise, sizi eğrisiyle, doğrusuyla her halinizle kabul edebiliyorsa, en önemlisi de size karşı her daim dürüst ise, yüzünüze gülüp, arkanızdan iş çevirmiyorsa ancak o zaman gerçek dostunuz olduğunu anlayabilir ve size karşı vefalı olduğunu görebilirsiniz. Çünkü gerçek dostluk budur.
Çok sevdiğim bir söz vardır, benim için anlamı büyük.
“Vefa, dostluğu dünya nimetlerine değişmemektir.”

Okuma Serüvenine Başlayışımın Kısa Özeti

İnstagram’da bir sayfam var artık ve YouTube’da bir kanalım…

Kitaplarımı paylaşıyorum, okuduklarımı da paylaşıyorum aslında okumadıklarımı da…

Belki insanlara bir toz zerreciği kadar da olsa bir faydam dokunabilir, belki bir arkadaşım, bir kardeşim; “bu adam “bile” amma kitap okumuş ya, belki de gerçekten güzel bir şeydir, denesem mi acaba” der de kendini kitapların dünyasına bırakıverir kim bilir?

Yaşamım boyunca geç kaldığımı düşündüğüm yegâne şey kitapların büyülü dünyasına girmek olmuştur. Lise hayatımın sonuna kadar öyle çok okuyan bir adam değildim, belki tek tük birkaç kitap okumuşumdur o da gerçekten ilgimi çektiyse.

Fakat ne olduysa liseden mezun olup üniversiteye girmek için mücadele verdiğim dönemde oldu. O zorlu süreçte hayatıma biraz olsun renk katabilmek için ilgimi çekebilecek bir şeyler okumak istiyordum. Yarı zamanlı olarak çalıştığım iş yerindeki arkadaşlarımın verdikleri tavsiyeler neticesinde şu anda en çok okuduğum kitaplar arasında bulunan polisiye roman türüyle tanıştım. Önce Ahmet Ümit’in tüm romanlarını bitirdim. Tabi ki bunda Başkomiser Nevzat ve ekibinin rolü yadsınamaz. Daha sonra yine polisiye romanlarla devam ettim, bu sefer John Verdon’un Aklından Bir Sayı Tut romanı ile başladım seriye. Dave Gurney gibi müthiş bir karakteri yaratan yazarın romanları gerçekten sürükleyicilik ve olay örgüsü adına kusursuza yakındı. Sonrasında Stieg Larsson’un Millennium serisinin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız’a başladım.

Koca koca kitaplar çabucak biterken acaba bundan sonra ne okumalıyım diye düşünüyordum. Bir süre sonra baktım ki artık kitap seçmiyorum. Elime ne geçerse okuyorum. Roman, dergi, makale, deneme yani aklınıza ne gelirse. Tabi favori türüm olan romanlardan ve özellikle polisiye romanlardan vazgeçemedim, zaten öyle bir niyetim de hiç olmadı. Çünkü polisiye romanlar benim kitaplarla aramdaki yegâne bağ olmuştu. Onun yeri her zaman ayrı olmalıydı elbette.

Benden sonra kardeşim de benzer türlerle girdi kitapların dünyasına. Benden aldığı tavsiyelerle daha önceden okuduğum kitapları okudu. Birçoğunu o da benim kadar şaşırtıcı ve etkileyici buldu. Çok az noktada farklı düşündüğümüz oldu elbette. Benim çok beğendiğimi o az beğendi veya tam tersi oldu. Fakat en güzeli ne biliyor musunuz? Artık annemiz ve babamız bir şeyler okumadığımızdan değil gece geç vakitlere kadar loş ışıkta okuyor olmamızdan şikâyetçi. Tabi ki bu gerçek bir şikâyet değil, onların mutlu olduğuna eminim. Sanırım sadece gözlerimiz için biraz endişeliler hepsi bu…

Bir Temmuz Güncesi

Edebî anlamda bir şeyler üretmeyeli epey uzun zaman oldu.
Öyle ki artık yazma yetimi kaybettiğimi düşünerek gizli bir tedirginlik duyuyorum.
Belki de bende olduğunu varsaydığım bu kabiliyetten yoksundum.
Kendimi değerli görmek için belli olmayan bir yerlerimden böyle bir kabiliyete sahip olduğum palavrasını yarattım. Emin değilim.
Lakin daha önce kaleme aldığım metinleri anımsadığım vakit ortaya güzel işler çıkardığımı düşünüyorum.

Bazen büyük yazarlar kısır döngü içerisinde bulurlar kendilerini ve uzun süre boyunca tek satır dahi yazamazlar

“Ee çocuk ne yani kendini büyük yazarlarla mı kıyaslıyorsun?”

Olabilir, büyük bir yazar olmadığımı kanıtlayamazsınız öyle değil mi?
Esasen bunu kendim bile kanıtlayamam. Aksi durum için de geçerli olan bir tez.

Hayatım zaten saçma sapan tezler üstüne kafa yorarak geçti.
20 yıllık ömrümde böyle içi boş yahut doldurulması bayağı uğraşlı olacak tezler üstüne düşünmekten yapmayı plandığım hiçbir haltı doğru düzgün yapamadım.

Liseye geçeyim şunu yaparım, üniversiteyi kazanayım bunu yaparım, öğretmen olayım onu yaparım…
Gidişat gösteriyor ki tasarladığım eylemlerin çoğu yalnızca basit hülyalar olarak kalacak.

Bu yıl zannediyorum kazanamayacağım Türkçe öğretmenliğini.
Yani yapmayı hedeflediğim birtakım idealleri sonraya ertelemek durumunda kalacağım.
Zira tek atımlık kurşunum kaldı ve istediğim bölümü kazanmak dışında kurtuluş yolum yok.

Her şey istediğim gibi giderse-Hayatta hiçbir şey planladığın gibi gitmez çocuk!-
düşlediğim hayatı otuzlu yaşlarıma ayak bastığımda yaşamaya başlayacağım.

Bu cümleleri yazarken aklıma sevdiğim bir yazarın şu sözü geliyor: Biz planlarımızı yaparken, hayatın da kendi planları olduğunu hesaba katmamıştık.

Sonsuz Arayış

Zaman böylesine acımasız ve hızlı iken, akışının içinde bazı şeylerin telafisini yok ederken fani olandan beklenti duymak en aciz noktamız belki. İşte bu yüzden insan ne vakit acziyetini bilerek yaşamaya başlarsa o vakit kurtulmaya başlıyor iplerinden. Çünkü fani olanı beklemek baki olanın düşmanı ve nefsimizin de kendiyle olan savaşı. Yani insanın nefsinin en büyük düşmanı yine kendisi. Ayağına takılıp onu tökezleten taşlar ; kendi elleri ile koydukları. Ancak vakit dar ölüm ise amansız. Kendi iplerinden en çabuk kurtulanlar, kazananlar.
Dünya insana en büyük gurbet. Her şey ve herkes de yabancı. O yüzdendir ki bize yabancı olan tüm şeyler bir bir sırtını dönüyor. Biz de onlara sırtımızı yasladığımız vakit ruhumuzu en derin boşluklardan doğru bilinmezlere atıyoruz. Sonra bize verilen en kıymetli emaneti, O kutsal nefesin yansımasını, ruhumuzu sonsuz boşluklar içinde arayıp duruyoruz. Bulamadığımız her an ise daha da derinlere doğru kaybediyoruz onu. Tutunacak dal sığınacak kapı aramaya başlar iken buluyoruz kendimizi. Bu arayış içinde, tüm dalların kudretli sesler ile kırıldığını ve tüm kapıların sertçe yüzümüze kapandığını görerek devam ediyoruz arayışa. Yine acziyetimiz sebebiyle sonuna kadar açık olan ve aslında bize en görünür yerde duran kapıyı da göremiyoruz. Bizi ona karşı kör eden simsiyah perdeler var. O perdeleri de ateş yakıp yok edebiliyor. Ancak ateş yalnızca perdeleri değil önünde bekleyen bizden parçaları da yok ediyor.
Yanmadan varılmaz imiş o kapıya yanınca anladım. Yanmak yok olmak değil sonsuzun içinde var olmak imiş harların üstünde yürüyünce anladım. En önemlisi de o sonsuz karanlığın içinde boyun eğmez benliğe yolu gösteren tek aydınlık kendi alevi imiş. O ateşin etrafında pervane olanlarınki hakikat olan aşk imiş. O ateşin aşkına pervane olabilenlere selam olsun o vakit.

Ne İçin Yaşıyoruz?

Soru sormayı seven bir toplumda yaşıyoruz. Soru sormayı kendimize hak görmekteyiz. Kendi hayatımız haricinde her şeyle ilgileniyoruz ve diğer insanlarla iletişimimizde sanki karşı tarafın bu sorulara cevap verme zorunluluğu varmış gibi davranıyoruz. Her zaman düşündüğüm ve bunu her yere yazmaktan çekinmediğim bir durum söz konusu.Bence, günümüzün en büyük problemlerinden biri “nedenini sorgulamak” durumu. Bu sorguladığımız nedenlerin, cevaplarını öğrendiğimiz zaman kendimizi daha rahat hissediyoruz. Belirsizlikten nefret eden insanlar, her taşın yerine oturmasını seviyor.
Peki hiç kendimize soruyor muyuz? “Niçin yaşıyoruz?”. Birçok insan bir kişiyi söyleyecektir, buna cevap olarak. Bir anne mutlaka “kızım/oğlum için” diyecektir. Belki çok aşık olduğunuz bir kadın/erkek için de bunu söyleyebilirsiniz. Maddi bir şey de olabilir tabii bu. “Ev almak için.” “Güzel bir araba sahibi olmak için.” Bu soruya en az cevap şu oluyor “Kendim için.”
Hayat telaşı içerisinde, kendimiz hariç her şeye saygı duyuyoruz. Belki kendimizi sevmiyoruz bile. Niçin yaşadığımızı unutuyoruz. Bazen kendimizi mutlu edecek bir şey yaptığımız zaman bile “bencil” kalıbına uyup uymadığımızı tartışıyoruz. Daha çok yoruluyoruz.
Benim düşüncelerime göre, insanlar herhangi maddi bir şey için yaşamamalı. Hayatın akışı içerisinde nereye savrulduğumuzu bilmeden yaşıyoruz. Belirli bir amacımız çoğu zaman olmuyor, olduğu zamanda da genelde maddi bir hedef belirliyoruz. Bir araba, bir ev… Albert Camus ” Yaşam yaşamaya değer mi? Değmez mi?” diye bir soru sorar. Bunu açıklamak için Sisifos Söyleni’ni yazmıştır. Sisifos’un hikayesi kısaca şöyledir…Dimdik bir dağın eteğine bırakır Sisifos’u Zeus. Kocaman da bir kaya koyar önüne. “Bu kayayı bu dağın tepesine çıkaracaksın” der. Çıkarır Sisifos kayayı çıkarmasına. Ama en tepeye gittiğinde kaya hep geri düşer. Sonsuza dek bu şekilde lanetlenmiştir Sisifos. Sisifos her seferinde kayanın düşüşünü izler. Daha sonra başına gelecekleri bilmesine rağmen aşağı iner ve tekrar taşımaya başlar her seferinde. Camus, Sisifos’un mutlu olduğunu söyler. Ona göre Sisifos’unki bir boyun eğiş değil, başkaldırıdır.
Hangimiz hayata karşı bir başkaldırış sergiliyoruz? Hangimiz kendimiz için yaşıyoruz?
Der ki Camus: “İnsan, anlamsızlığına ve tüm baskılarına karşın yaşamı yenmek zorundadır.”

Acımdasın Her Saniye

Şubat’ın nevresimini değiştirip Mart için bir şilte attım, sensizlik de odun atacak har kalbime. Öyle işte… Biz bu gece de onunla birlikteyiz. Sen, yılların kılık değiştirmiş mütemadiyen vefasızı olurken ben buradayım. Eylemim diş geçiriyor bana. Sana durup sende ayları temize çekerken…

Gelişine düet hazırlamıştım, sensizlikle birlikte söyleyecektik. Gelmedin. Sustu ikili şarkılarımızın huzur nakaratları… Eminim, son kararım; sensizlikten bile bu kadar emin olmamıştım hep sen varsın sanıyordum. Üşürken bile ısıtacak olan elinin nöbetçi varlığıyla can buluyordum. Sen olmasan elin gelirdi, o da olmasa gözlerin bakarken ısıtırdı ve bir şekilde sonra da sen gelirdin. Artık eminim. Gelmeyeceğinden.

Kalbime baktırdım. Kalbimin yerinin farklılığından, damarlarımın tersliğinden ve bir şekilde anormal olan kalbimden bahsettiler… Oradaki varlığını görmüşlerdi aslında. Bunca yıl tek bir insan orada yaşayınca kalp de kendini şaşırıyor diyemedim. Yorgunum. Yorgunluklarımın gülümseyişi, uykularımın bir anda uyandırışı ve beni sana çağıran yılların iyi ki varsın deyişi de kesiliyor.

Nefesim artık yetmiyor. Üstüme sevap, ayaklarıma mutluluk giyinmek istesem de kalbime sensizliği geçirmişken bunların hiçbiri mümkün olmuyor. Yaka paça kovuyor beni aşk.

Seni yazdığım karelerin kopmuş ipinde cambaz gecelerin sonu geliyor… Acılı gülümseyiş içiyorum. Tadı da acı… Buruk kahkaha dinliyorum, müziği kesiliyor ve buruk acı şarkısının yerine geçtiğini sanıyor. Hadsiz! Hepsi, her şey sensiz çok hadsiz… Özleyiş yürüyorum. Bir adım sana, on adım sensizliğe, içli köfte geliyor aklıma. İçlendikçe. Yine yolumu şaşırıyorum. Hangi taraftı sen?

Hangi köşeyi dönünce severdin beni sen? Tekrar yaptığım şarkıların ömrü bir saniyede seninle yer değiştiriyor ve ben yine sensizliği dinliyorum. Orhan Veli’nin İstanbul’u dinleyişi havada kalıyor.Üstat da âşıktı. O İstanbul’a ve ben hep sana. Hangi aşkın manzarası güzel diye sorsalar, gözlerinin buğu takviminden girer, özünün can kenarında inerim ve yalın ayak yürürüm sana.

Yanlış yaptım. Sevmek, yanlışlıkla başlardı zaten. Doğru insan olunca doğrulanır, doğruyu bulurdu insan. Doğru insan olamadığımız her an yanlış yaptım ben. Yanlışı sevdim ve sende tüm yanlışlar çok doğruydu. Affet beni. Kalbim… Böyle yutkununca bir şey batırıyorum ona her defasında. Doktor göremedi ama ben hissediyorum. Batıyorsun.

Kıymık seferinden acılı aşk yoluna bilet ayırıp tek izleyiciyle bitiriyorum seni ve her oyun yeni bir acı koltuğuna oturtuyor beni.

Sevdiceğim, düşündüğün şeylerin düşündüğüm sana denk gelemediği her salise adına özrümü kabul et.

Aşk rotası İstanbul’dan büyüktü. Birbirimize yürüyemedik, ağır vasıtalı yolculardık. Kanıyor ama alışığım. Dokundukça orada, durdukça bende, sevdikçe acımdasın…

Bir Melâl Sarmalı

BİR MELÂL SARMALI
Kim bilir hangi mevsimdeyim?
Uçsuz bucaksız bir özlemdeyim
Neden ve niçin diye sormaya
İmtina ettiğim bir eşikteyim
Mevsimlerde ruhum gibi
Bir sıcak bir soğuk
Olabildiğince yeşile bürünmüş yollar parklar
Sanki en nihayetinde istenen emeli hatırlatıyor.
Cennetten bir köşe gibi kurulmuş ağaçlar
Bilmem bu ömrün fasl-ı hazanı mı?
Yoksa nev bahar öncesi bir uyanış mı?
Bir melal sancısı mı yoksa bir alışma ve kabullenme mi?
Belirsizlik, nihayetsiz bir belirsizlik, yalnızlık ve özlem…
Zaman akıyor, yaşam devam ediyor
Geçen geçip giderken
Bazı şeyler anılarda kalıyor
Bir üveyiğin ürkekliği, bir Yusufçuk kuşunun sesi
Ta ötelerden haber mi getiriyor?
Belirsiz hayaller, tükenmeyen hezeyanlar
Tam bitti derken yeniden başlayan kederler
Hiçbir kederin, insanı yokluğuna alışmak kadar
Ezip geçmediğini
Çaresizce bekleyişlerde
Bütün gördüklerini tanıdık bir siluete benzetişte fark ediyor
Özlemenin de sevmek kadar bir ömür süreceğini
Aşılamaz mesafelerin gün geçtikçe artışında fark ediyor
Bu yüzden dilden(gönülden) bir elvedaya döndürmeden
Yarım kalan bir ayrılığa kapı aralıyor
Belki bir gün yeniden kavuşmak umuduyla
Her günü hakkıyla yaşamaya karar veriyor.
Durdu AKDEMİR İNCE/Asudebahar@

Zümrüd-ü Anka

Küçük küçük kırıldık ilk başta. Biz bile anlamadık kırıldığımızı. Sonradan fark ettik etimizin altında toplanmış o kirli kanı. Dilimize geldikçe tuttuğumuz o cümleleri o zaman anladık. Kalbimizin cam kırıkları gibi ciğerlerimize battığını o zaman anladık.
Anlamamayı diledik hep. Anlamamak için direndik cohuyzaman. Kimimiz şarkı dinledi yara bantları kalbine ulaşsın diye kimimiz yazı yazdık. Ama çoğumuz ağlamaktan başka çare bulamadık. Durup izledik aynadaki yabancıyı. Bu kim dedik aynadaki de sorarken bu soruyu. Birde yanıtladık kendimizi gözyaşlarımız ile. Sonra tebrik ettik bizi kıranları. Başarmışlardı çünkü. Bizi yaşarken öldürmüşlerdi. Bizi değiştirmişlerdi… Şimdi ben de tebrik ediyorum bütün kırılışlarımı.
Tebrikler, umutlarımı söndürdüğünüz için. Tebrikler, bana bu satırları yazdırdığınız için. Tebrikler, gözümde bir damla yaş bırakmadığınız için. Tebrikler beni yaşarken öldürdüğünüz için… Ve en büyük tebriğimdir size, beni başkasına dönüştürdüğünüz için.
Unutmadan bir şey söylemeliyim sizlere. Yaşarken ölen insanlar Zümrüd-ü Anka gibidir. Küllerinden yeniden doğar ve kendini öldürenleri ateşiyle yakar…