Deneme

Ne İçin Yaşıyoruz?

Soru sormayı seven bir toplumda yaşıyoruz. Soru sormayı kendimize hak görmekteyiz. Kendi hayatımız haricinde her şeyle ilgileniyoruz ve diğer insanlarla iletişimimizde sanki karşı tarafın bu sorulara cevap verme zorunluluğu varmış gibi davranıyoruz. Her zaman düşündüğüm ve bunu her yere yazmaktan çekinmediğim bir durum söz konusu.Bence, günümüzün en büyük problemlerinden biri “nedenini sorgulamak” durumu. Bu sorguladığımız nedenlerin, cevaplarını öğrendiğimiz zaman kendimizi daha rahat hissediyoruz. Belirsizlikten nefret eden insanlar, her taşın yerine oturmasını seviyor.
Peki hiç kendimize soruyor muyuz? “Niçin yaşıyoruz?”. Birçok insan bir kişiyi söyleyecektir, buna cevap olarak. Bir anne mutlaka “kızım/oğlum için” diyecektir. Belki çok aşık olduğunuz bir kadın/erkek için de bunu söyleyebilirsiniz. Maddi bir şey de olabilir tabii bu. “Ev almak için.” “Güzel bir araba sahibi olmak için.” Bu soruya en az cevap şu oluyor “Kendim için.”
Hayat telaşı içerisinde, kendimiz hariç her şeye saygı duyuyoruz. Belki kendimizi sevmiyoruz bile. Niçin yaşadığımızı unutuyoruz. Bazen kendimizi mutlu edecek bir şey yaptığımız zaman bile “bencil” kalıbına uyup uymadığımızı tartışıyoruz. Daha çok yoruluyoruz.
Benim düşüncelerime göre, insanlar herhangi maddi bir şey için yaşamamalı. Hayatın akışı içerisinde nereye savrulduğumuzu bilmeden yaşıyoruz. Belirli bir amacımız çoğu zaman olmuyor, olduğu zamanda da genelde maddi bir hedef belirliyoruz. Bir araba, bir ev… Albert Camus ” Yaşam yaşamaya değer mi? Değmez mi?” diye bir soru sorar. Bunu açıklamak için Sisifos Söyleni’ni yazmıştır. Sisifos’un hikayesi kısaca şöyledir…Dimdik bir dağın eteğine bırakır Sisifos’u Zeus. Kocaman da bir kaya koyar önüne. “Bu kayayı bu dağın tepesine çıkaracaksın” der. Çıkarır Sisifos kayayı çıkarmasına. Ama en tepeye gittiğinde kaya hep geri düşer. Sonsuza dek bu şekilde lanetlenmiştir Sisifos. Sisifos her seferinde kayanın düşüşünü izler. Daha sonra başına gelecekleri bilmesine rağmen aşağı iner ve tekrar taşımaya başlar her seferinde. Camus, Sisifos’un mutlu olduğunu söyler. Ona göre Sisifos’unki bir boyun eğiş değil, başkaldırıdır.
Hangimiz hayata karşı bir başkaldırış sergiliyoruz? Hangimiz kendimiz için yaşıyoruz?
Der ki Camus: “İnsan, anlamsızlığına ve tüm baskılarına karşın yaşamı yenmek zorundadır.”

Acımdasın Her Saniye

Şubat’ın nevresimini değiştirip Mart için bir şilte attım, sensizlik de odun atacak har kalbime. Öyle işte… Biz bu gece de onunla birlikteyiz. Sen, yılların kılık değiştirmiş mütemadiyen vefasızı olurken ben buradayım. Eylemim diş geçiriyor bana. Sana durup sende ayları temize çekerken…

Gelişine düet hazırlamıştım, sensizlikle birlikte söyleyecektik. Gelmedin. Sustu ikili şarkılarımızın huzur nakaratları… Eminim, son kararım; sensizlikten bile bu kadar emin olmamıştım hep sen varsın sanıyordum. Üşürken bile ısıtacak olan elinin nöbetçi varlığıyla can buluyordum. Sen olmasan elin gelirdi, o da olmasa gözlerin bakarken ısıtırdı ve bir şekilde sonra da sen gelirdin. Artık eminim. Gelmeyeceğinden.

Kalbime baktırdım. Kalbimin yerinin farklılığından, damarlarımın tersliğinden ve bir şekilde anormal olan kalbimden bahsettiler… Oradaki varlığını görmüşlerdi aslında. Bunca yıl tek bir insan orada yaşayınca kalp de kendini şaşırıyor diyemedim. Yorgunum. Yorgunluklarımın gülümseyişi, uykularımın bir anda uyandırışı ve beni sana çağıran yılların iyi ki varsın deyişi de kesiliyor.

Nefesim artık yetmiyor. Üstüme sevap, ayaklarıma mutluluk giyinmek istesem de kalbime sensizliği geçirmişken bunların hiçbiri mümkün olmuyor. Yaka paça kovuyor beni aşk.

Seni yazdığım karelerin kopmuş ipinde cambaz gecelerin sonu geliyor… Acılı gülümseyiş içiyorum. Tadı da acı… Buruk kahkaha dinliyorum, müziği kesiliyor ve buruk acı şarkısının yerine geçtiğini sanıyor. Hadsiz! Hepsi, her şey sensiz çok hadsiz… Özleyiş yürüyorum. Bir adım sana, on adım sensizliğe, içli köfte geliyor aklıma. İçlendikçe. Yine yolumu şaşırıyorum. Hangi taraftı sen?

Hangi köşeyi dönünce severdin beni sen? Tekrar yaptığım şarkıların ömrü bir saniyede seninle yer değiştiriyor ve ben yine sensizliği dinliyorum. Orhan Veli’nin İstanbul’u dinleyişi havada kalıyor.Üstat da âşıktı. O İstanbul’a ve ben hep sana. Hangi aşkın manzarası güzel diye sorsalar, gözlerinin buğu takviminden girer, özünün can kenarında inerim ve yalın ayak yürürüm sana.

Yanlış yaptım. Sevmek, yanlışlıkla başlardı zaten. Doğru insan olunca doğrulanır, doğruyu bulurdu insan. Doğru insan olamadığımız her an yanlış yaptım ben. Yanlışı sevdim ve sende tüm yanlışlar çok doğruydu. Affet beni. Kalbim… Böyle yutkununca bir şey batırıyorum ona her defasında. Doktor göremedi ama ben hissediyorum. Batıyorsun.

Kıymık seferinden acılı aşk yoluna bilet ayırıp tek izleyiciyle bitiriyorum seni ve her oyun yeni bir acı koltuğuna oturtuyor beni.

Sevdiceğim, düşündüğün şeylerin düşündüğüm sana denk gelemediği her salise adına özrümü kabul et.

Aşk rotası İstanbul’dan büyüktü. Birbirimize yürüyemedik, ağır vasıtalı yolculardık. Kanıyor ama alışığım. Dokundukça orada, durdukça bende, sevdikçe acımdasın…

Bir Melâl Sarmalı

BİR MELÂL SARMALI
Kim bilir hangi mevsimdeyim?
Uçsuz bucaksız bir özlemdeyim
Neden ve niçin diye sormaya
İmtina ettiğim bir eşikteyim
Mevsimlerde ruhum gibi
Bir sıcak bir soğuk
Olabildiğince yeşile bürünmüş yollar parklar
Sanki en nihayetinde istenen emeli hatırlatıyor.
Cennetten bir köşe gibi kurulmuş ağaçlar
Bilmem bu ömrün fasl-ı hazanı mı?
Yoksa nev bahar öncesi bir uyanış mı?
Bir melal sancısı mı yoksa bir alışma ve kabullenme mi?
Belirsizlik, nihayetsiz bir belirsizlik, yalnızlık ve özlem…
Zaman akıyor, yaşam devam ediyor
Geçen geçip giderken
Bazı şeyler anılarda kalıyor
Bir üveyiğin ürkekliği, bir Yusufçuk kuşunun sesi
Ta ötelerden haber mi getiriyor?
Belirsiz hayaller, tükenmeyen hezeyanlar
Tam bitti derken yeniden başlayan kederler
Hiçbir kederin, insanı yokluğuna alışmak kadar
Ezip geçmediğini
Çaresizce bekleyişlerde
Bütün gördüklerini tanıdık bir siluete benzetişte fark ediyor
Özlemenin de sevmek kadar bir ömür süreceğini
Aşılamaz mesafelerin gün geçtikçe artışında fark ediyor
Bu yüzden dilden(gönülden) bir elvedaya döndürmeden
Yarım kalan bir ayrılığa kapı aralıyor
Belki bir gün yeniden kavuşmak umuduyla
Her günü hakkıyla yaşamaya karar veriyor.
Durdu AKDEMİR İNCE/Asudebahar@

Zümrüd-ü Anka

Küçük küçük kırıldık ilk başta. Biz bile anlamadık kırıldığımızı. Sonradan fark ettik etimizin altında toplanmış o kirli kanı. Dilimize geldikçe tuttuğumuz o cümleleri o zaman anladık. Kalbimizin cam kırıkları gibi ciğerlerimize battığını o zaman anladık.
Anlamamayı diledik hep. Anlamamak için direndik cohuyzaman. Kimimiz şarkı dinledi yara bantları kalbine ulaşsın diye kimimiz yazı yazdık. Ama çoğumuz ağlamaktan başka çare bulamadık. Durup izledik aynadaki yabancıyı. Bu kim dedik aynadaki de sorarken bu soruyu. Birde yanıtladık kendimizi gözyaşlarımız ile. Sonra tebrik ettik bizi kıranları. Başarmışlardı çünkü. Bizi yaşarken öldürmüşlerdi. Bizi değiştirmişlerdi… Şimdi ben de tebrik ediyorum bütün kırılışlarımı.
Tebrikler, umutlarımı söndürdüğünüz için. Tebrikler, bana bu satırları yazdırdığınız için. Tebrikler, gözümde bir damla yaş bırakmadığınız için. Tebrikler beni yaşarken öldürdüğünüz için… Ve en büyük tebriğimdir size, beni başkasına dönüştürdüğünüz için.
Unutmadan bir şey söylemeliyim sizlere. Yaşarken ölen insanlar Zümrüd-ü Anka gibidir. Küllerinden yeniden doğar ve kendini öldürenleri ateşiyle yakar…

Kelimeler Üzerine

Yan yana kelimesi ayrı yazılırken apayrı kelimesinin birleşik yazılması. Bu durum aslında bize ufak bir öğreti sunuyor bence.

Gün içerisinde onlarca insanla aynı ortamda bulunuyoruz. Kişilikleri, düşünceleri, yaşama biçimleri,bizden apayrı olan onlarca insanla yolda yan yana yürüyoruz. Kimini tanıyor kimini tanımıyoruz. Kimiyle hoş vakit geçirirken kimiyle mecbur olmadıkça iletişim bile kurmuyoruz. Şimdi sizlerle yan yana ve apayrı kelimelerinin dünyasına farklı bir pencereden bakmak istiyorum.

Öncelikle yan yana kelimesini tam ortadan ikiye böldüğümüzü farz edelim. Ve bu iki parçanın her birini bir insan gibi düşünelim. Aynısını apayrı kelimesi için de yapacağız. Bizler gün içinde onlarca insanla yan yana dururken gün geliyor tek bir insanla yan yana olmak istiyoruz. Onlarca insanın yanımızda olması bizde hiçbir şey ifade etmiyor çünkü yanımızda olan, yan yana olduğumuz insanlarla gönül bağımız yok. Gönül bağı kurduğumuz insanla da yan yana olmaya ne kadar ihtiyacımız vardır ki? Gönül bağı kurduğumuz zaten bizim sol yanımızı ısıtan değil midir? Bu nedenledir ki gönül bağı kurduğuyla yan yana durduğundaki mesafe bile uzak gelir insana…

Şimdi de apayrı kelimesini ortadan ikiye bölelim ve ortaya çıkan iki parçayı birer insanmış gibi düşünelim. Hiç fark ettiniz mi milyonlarca insandan farklıyız. Yanımızda olan insanlar bizden apayrılar. Yanımızda, çevremizde olan insanlarla apayrı düşüncelere, huylara sahip olmamız bizi hiç rahatsız etmezken gönül bağı kurduğumuz insanla olan en ufak farklılık bizi rahatsız eder ve bu durumu gözümüzde büyütürüz. Çünkü farklılıklarımız bizi birbirimizden ayrı düşürür zannederiz. Ama aslında apayrı olmak, zor olanı başarmak, gönül bağını kurmak da bu değil midir? Bütün farklılıklara rağmen birbirini tamamlak ve hep birlikte olmak…

Birbirinden apayrı olduğunu bildiğin, onu olduğu gibi kabul ettiğin sürece seni kim ayrı yazabilir ki birbirinden. Nitekim gönülde olduğunu bildiğin ile ayrı olmak sana ne kadar gurbet gelebilir ki? Belki de bundan apayrı kelimesinin birleşik yan yana kelimesinin ise ayrı yazımı. Kim bilir belki de biz güzel düşündük bu kelimeler hakkında…

Yara bandı

Karanlık bir gece yol görünmüyor…

Gönlünün kahrını her gün yarama, yetmedi mi merhem diye sürdüğün? Bunca yıldan sonra senle arama, yetmedi mi taş duvarlar ördüğün?

Hiç bilmedin oysa …

Sen gittikten sonra kaç kere yuvarlandım ben içimdeki uçurumlardan. Kaç tövbenin canına kıydım hiç acımadan.

Şimdi senden bana kalan sadece kırgınlıklar.

Hem de hiç iyileşemeyecek taraflarımdan.

Görüyorum ki, dönüp dolaştığın yollar seni yine bana getirmiş. Ellerinde aciz bantlarla yaralarıma derman olmak niyetindeymişsin.

Ahhh… Ne söyleyeyim

Eğer bu kadar kolay olacağını düşünüyorsan, durma dene o zaman.

Tutar mı sandın o bantlar kırıklarımı…

Kapatır mı dersin kanayan yaralarımı..

Öyle geç kaldın ki ne yapsan da artık susturamazsın yüreğimdeki çığlıkları.

Geç kalmanın bile bir vakti var, sen bilmesen de. Telafisi olmayan hatalar, insanın içine çivi gibi saplanıp kalan acılar var, sen görmesen de…

Artık geri dönemeyecek sınırı geçti kalbim..öyle uzun süre bekledi ki seni, beklerken bütün telafilerin ölümünü de izledi çaresizce.

Anlayacağın;

Zaman ne senin dönüşünü beklemek için durdu ne de geçip giderken üzerimden acılardan beni ayrı yere koydu.

Denemedim sanma sakın..

Senin adınla direndiğim her an için, bir çizik attı bedenime zaman…sana büyüttüğüm her heves için, bir ölüm daha biçti ömrüne yaradan.

Taş oldum, yosun tuttum ben bu bitmeyen bekleyişlerin korkusundan…

Şimdi gelmiş bana yeniden beni sev diyorsun ya…

Tut ki yine seni sevdim

Ellerin tenime değse çivi gibi batar her dokunuşun, ben sadece kanarım…

Nefesini nefesimde hissetsem bir mezar kazılır içime, ben yine soluksuz kalırım…

Senin için riyakârca yüzüme giydirmeye çalıştığım ufakcık bir tebessüm bile, dağlar yüzümü acımadan, ben sadece ağlarım.

Çok geç kaldın anlasana…

Sürgün yemişken gözlerim gün ışığından…iflah olmaz bir tutkuyla ben sadece karanlığı arzularım..

Baksana halime..

Karanlığa gömülen ruhumda yosunları bile hayatta tutamıyorum.

Bu yüzden…

Sen sadece git…

Seni bana getiren yolları sil ayaklarının hafızasından.

Hiçbir şey söyleme hatta öylece çek git yine inan umursamam.

Nasıl olsa ne eski ne de yeni veda sözleri çekiştiremez artık beni yakamdan…

Şimdi kurumuş yosunların süslediği isimsiz bir mezar gibiyim. Boşuna uğraşma hayır gelmez bana nefesinin buğusundan. Sen o buğuyla başucumdaki kayaları ıslat…

Islat ki en azından yosunlar kurumasın yalnızlıktan.

İlhamım sen

Şiir sızım Kuşlara takılıyor ayaklarım. Ne zaman düşecek gibi olsam tâkâtimi zorlayıp ha gayret ayağa kalkıyorum.. Gerçi ben düşsemde şiire, mısraya düşüyorum… Hecede üşüyorum… Devrik öznelerin şâşâlı yüklemlerinde konaklayıp ayyûka çıkıyorum.. Bıkıyorum dememi bekleme sakın! Şiirden bıkan şairin ölümü yakın…
Şuursuz şiirler yazıyorum…Ne yazdığımı ben bile bilmiyorum..Sadece istiyorum ki şiire gömsünler beni..Üstüme karış karış imge atsınlar..Zaten derler ya “Şairler ölüdür”….şiir ise şairin ellerini kanatan gülüdür…O güllerin içinde can vermek istiyorum..İçimde kocaman bir şiir besliyorum.. Korkak kelimelerim yabancı kelimelerin arkasına saklanırken ebe olarak kendimi bir şiir saklanbacında buluyorum..Kendi hecemi sobeleyemiyorum..Tamda o esnada gecenin astarı yırtılıyor..Dökülüyor elime bereketli bir ilham..Yaza yaza bitiremiyorum..Çünkü biliyorum..Giderse tutamam..Giderse yazamam..Dizeler zedeleyince dirseklerimi aklıma ilkokul anılarım geliyor..Dirseklerimiz kapkara olurdu tahta sıralara dayamaktan..Hiçbir şey değişmedi..Şimdide kararıyor şiirler karalamaktan..
Tükenmez kalemim tükenmenin eşiğinde.Hani bir kaç kere nefesimle üfleyip yazdırmaya çalışsam mürekkebin fazlası elime yüzüme bulaşıyor..Şiire çalıyor ellerim karaya çalar gibi…Şiirlerime sözcük taşıyor uç uç böcekleri..Ne zaman pes edecek olsam devam diyor..Devam… Elim yüzüm şiire bulanıyor da bir ah etmiyorum.. Şiir benden gidiyor ben şiirden gitmiyorum.. Susmak zor yazmak ondan da….İstiyorum ki şiirin dibine kadar yolun var desinler bana.. Şimdi çal… Güftesi senden bestesi benden
Şimdi yaz..İlhamı senden yazması benden.

Şiirlerde asılı kalır parmak uçlarım
Ne zaman dara düşsem hep şiiri suçlarım

Hüzne müptela gönüllere Ab-ı hayat

Batan bir diken bile olsa, müslümanın başına gelen her bir musibeti, Allah onun günahlarına kefaret kılar.                                 |Buhari, Merda, 1|

Musibet, acı, hüzün aslında mutluluk dinamiğini oluşturur. Herşey zıttıyla bilinir mutluluğu yaşamak için hüznü hissetmek yaşamak gerek. Bizi canlı tutan bu duyguların yaşanılmasını istememek bir nevi yaşamamayı istemektir. bu durumda yaşayan bir ölüden farksız kalırız. Vuku bulan her hadise muhakkak ki hikmeti vardır, hikmetsiz hiç bir durum hasıl olmaz çünkü Allah |c.c| boş ve gereksiz iş yaratmaz.

[لا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا]
“Üzülme, Allah bizimledir”|tevbe,40|
yaşam sürdüğümüz bu darı dünyada sıkıntılarla cebeleşmek elbette kaçılmaz bir durum, bu durumda sebat gösterip sıkıntıya değil de sıkıntı ardından gelecek olan sadeti zihinlerimizde tasavvur etmek ruhumuza bir nebze de olsa şifa verecektir.
Hayatın buhranına karşı savaşlar verip galip gelmeye çalışmak oldukça enerji tüketir. Bu durumun üstesinden gelememek ayrı bir boşluğa sevk ediyor tabi bu kaçınılmaz bir şekilde kısır döngüye haps ediyor. Kanaatimce benliğimizde hasıl olan bu duyguyu nasıl ki mutluluğumuzu yaşarken sevinç duyuyorsak aynı zamanda üzüntümüzü, hüznümüzü yaşarkende sevinç duymalıyız şairin dediği gibi “insan bastırdığı duygunun esiri olur” dolayısıyla kendimizi kasmadan mutluluğumuzu yaşar gibi üzüntümüzüde yaşayıp vaktinde misafiri uğurlamak en mantıklı davranış olucaktır.
Neticede betonlaşmış şehirde hissizleşmiş âdem ile  doğallığını  yitirmiş  bir hayatın serüveninde miskin olmamak elde değil. peygamberin s.a.v sünneti olan, insanın ruhuna, kalbine hitap eden sadelikten kendimizi yoksun bırakıp, aldatıcı bir sevgiliden farksız olan, göz kamaştıran dünyanın kabartma tozuna bulanmak insanın ayarında mevcut olmayan yeni bir iletişim eklemek gibi fıtratımıza aykırı, ters orantılı olan bu durumu yaşamaya çalışmak ayrı bir bunalıma sebep olur. Kulaklarımıza aşina olsada hatırlatmakta muhakak ki fayda vardır şöyle ki;  “Resulullah s.a.v efendimiz sevinince toprağa üzülünce gök yüzüne bakardı, toprakta tevazu gök yüzünde ferahlık vardır”.  bu durumlarda helak edici yeise, hasta edicek üzüntüye  kapılmak yerine resul-i kibriya efendimizin tavsiyelerine kulak verip yanlış kalıplaşmış düşünce yığınını bırakıp tembihlere göre şekil almamız daha makule geçecektir.

(Sıkıntılı iken “Hasbünallah ve ni’mel-vekil” deyiniz!) [İ. Merdeveyhi]
Kur-an’ı kerim okumak dinlemek, sadaka vermek, güzel kokular ve temiz giyinmek, başkasının sıkıntısını gidermek, doğayla buluşmak, su, kuş sesleri dinlemek, yakın bir arkadaşla hasbihal etmek, dünya ve ehiretimize fayda sağlicak meşgaleler edinmek, ruhumuzu kalbimizi sukûnete eriştirir. tevekküle sarılıp filizlenmeyi beklemek en doğru adım olucaktır.

“Dünya uğrunda mahzun olmaya değmez” Şeyh Muhammed Muta Haznevi |k.s|

Mumu Söndür(me)

Kendimizi yok etmeye programlanmışız, mumu titizlikle karşıdan karşıya geçirmeye çalışırken nefes almaya devam ediyoruz! Bir yanımız yaşamla doluyken diğer yanımız son baharının özlemini çekip ölümün kapısını bulmaya çalışıyor. Bir şeyi gerçekten isteyip istemediğimiz hakkında bu kadar gelgitler yaşamamız da böyle açıklanabilir belki. Ölümle yaşam arasında sıkışıp kalmış ruhlarız, hele ki yaşamın anlamsızlığını kavrayıp çevresinden elini eteğini çekmiş biri bu ikisinin arasında ezilen bir ruhtur. Her hareketimizi, davranışımızı, sözlerimizi baltalayan kim biliyor musunuz? Biz! Muma geri dönelim biraz. Çok önemli mesela o mum bizim için, tek amacımız var bu hayatta; mumu söndürmeden karşıya geçmek, çok dikkatli olmak gerek değil mi? Görevin mahiyetini anlayamıyoruz fakat, durmadan nefes alıp veriyoruz üstüne inatla; gereksizce konuşmaya devam ediyoruz, bazen koşuyoruz bile farkında olmadan. Neden yapıyoruz bunu? Karşı tarafta öğreneceklerimizden dolayı belki de. Aslında apaçık bir şekilde istemiyoruz mumun alevler içinde yanmasını, paramparça olmak istiyoruz onun yerine; tam olmak korkunç gelebilir.

Ölüme mi yaşama mı yakın olduğumuz benden sana değişebilir, elimizden gelmiyordur belki de sadece süzülen bir ruh olarak doğmuşuzdur ayaklarımız yere basmaz hiç. İdealar dünyası için yanıp tutuşuruz. Yaşama yakın olmak da ayıplanacak bir şey değil, suçlayacak kimse yok yine -kendimizden başka. Belki de bu istekler biz daha doğmadan önce doğamızdan geliyordur. Ben hangisine aitim bilmiyorum, değişiyorum; aynı zamanda değişmeyeceğim diye dehşete düşüyorum mütemadiyen. Acıdan vazgeçersem, yaşama kollarımı kör olmak pahasıyla açarsam öz benliğimi kaybedeceğimi biliyorum; bana bir kötülüğü yok ki, ölüm de yok ucunda. Ne demiş Oruç Aruoba: “Acıları bile anılara dönüştürürüz biz.” Acıyı sevmem, beni ben yapıyor; yitip gidenler beni ben yapıyor, bir süre sonra anılara dönüşüyorlar ve hayatımın her tarafına işliyorlar.

Bilmeden, idrak yoksunluğuyla kırıp döktüğüm; sonradan kırıp döktüklerimin aslında bende yerleri olmadığını fark ediyorum. Belki de kendimizi yok etmeye programlamış olmamız iyi bir şeydir. Söylemek isteyip söyleyemediklerimizi, yapmak istediklerimizi yapamadıklarımızı, yorgunluktan öleceğimizi düşündüğümüzde durmak istediğimizde bizi ölesiye koşturan o ölme isteğidir belki de. İşte geri dönüyoruz yine, yaşamla ölüm bir. Siz yaşamınıza istekle devam ederken gölgenizde saklanan bir ölüm tüm sessizliğiyle -bu öyle bir sessizliktir ki, insanın kendine sağır olması gibidir, bekliyor öylece. Bütün bu sabote edişlerimiz doğamızın, bilincimizin bizimle konuşmasıdır belki de. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, kulak asmazsanız duymaktan nefret edeceksiniz bir süre sonra. Her şeyin başında, sonunda dinlemek var; konuşmak yok. Okumak var, konuşmak yok. Ölüm var, yaşam var. Ölümü de yaşamı da kucaklamaya karar verdim, fakat cilalanmış bir yaşamı değil; eskitilmiş, yıllanmış, antika bir yaşamı seçtim ben. Güleceğim bir şekilde ama neye bilmiyorum. Kimse de merak etmesin neye güldüğümü. Bir şeyler gülünç olduğu için değil, ağlamalara nasıl ihtiyacımız varsa gülmelere de ihtiyacımız var. Fakat ikisi de bir! Tanıştığım ruhu yüce, yeryüzüne ait olmayan bir adam anlattı bana birliği, resim böyle biraz daha bulanık. Netlik sadece bir yanılgıdır. Bir 29 harfin daha olması yazarak netleşeceğimi göstermeyecek; sorun kelimeler, harfler değil. Sorunun kendisi benim. Mum karşımda duruyor şimdi, bir üflememle tüm aydınlığıma kavuşacağım.

SEN ET-ME!

Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiş! Kimseye kendinizi anlatmak için uğraşmayın ne de olsa anlamak istediklerini anlayacaklar… Rabbim’in, biz kullarına bahşettiği ömrü, sağlığı ve enerjiyi başkalarını anlamak; kendinizi ifade etmek, uğruna harcamayın. Boşa zaman kaybı olur. İlle de bir şeyi anlamak istiyorsanız Allah’ı anlamaya çalışın… Evreni anlayın, ney-i anlayın. Kalbiniz, sevginiz, merhametiniz, vicdanınız, paranız kadarını yapın ve arkanızı dönüp gidin. Bilen bilir, bilmeyen kendisi (gibi) bilir. 😁Hiç bir beklentiniz olmasın. Yeri, göğü, tüm nimetleri biz kulları için seferber eden yüce Mevlam’ın mutlu edemediği nankör ve şükürsüz gönülleri, siz hiç mutlu edemezsiniz…😬 Dünyada var olmanın tadını çıkarın, yaptığınız işin hakkını verin, ailenizle zaman geçirin, çiçekler ekin, meyveler yetiştirin, ahşap boyayın, kilim dokuyun, resim yapın, kitap okuyun, ney üfleyin, çay yapın, yetim saçı okşayın, çocukları mutlu edin, sokak hayvanlarını besleyin, ayı- güneşi ve yıldızı inceleyin. 😇 Başkalarının egosuna köle olacak kadar uzun bir ömrümüzün garantisi yok. Sen iyilikleri, güzellikleri, hayrı, helâli besle. Herkes de ne istiyorsa onu yapsın. Kendini akıllı mı zannediyor, zannetsin. Yalan mı söylüyor, söylesin. Arkandan mı konuşuyor, konuşsun. Kadir kıymet mi bilmiyor, bilmesin. Boş boş mu oturuyor, otursun. Kötülük mü yapıyor, yapsın. Ben, beni bilirim

(Nergis SARIKAYA YILMAZ)

İç Sesimle Davam

Çoğumuzun ortak yaptığı şeylerden birisi de içimizde kötü ve bencil sese uymak, bizi ele geçirmesine kolaylık sağlamamızdır. Neden içimizdeki sesin kusurlarımızı sürekli kötülemesini izliyoruz, insanlara kendimizi kusursuz göstermeye çalışıyoruz? Mükemmel bir insanla dahi tanışmamışken -ki bunun mümkün olacağını düşünmüyorum- kendimizi bu ‘kusursuz’ kalıbına sokmaya çalışıyoruz? Kısacık olan ömrümüzü kendimizi zedeleyerek, eziyet ederek geçiriyoruz.

Sizinle bir hikaye paylaşayım; İki tane testisi olan adam her gün bu testilerle dereden eve su götürüyormuş. Bir süre sonra komşusu adama neden bu testiyi kullandığını, çatlak olduğunu görmediğini mi söylemiş. Adam gülümsemiş ve şöyle demiş; “Öyle demeyin, yolun çatlak testi taşıdığım tarafına tohumlar ektim ve her gün testinin o çiçekleri sulamasına için verdim. Şimdi söyleyin bana eğer bu testi kusursuz olsaydı karıma nasıl çiçek götürecektim?”demiş. Aslında hepimiz kırık birer testiyiz, öyle değil mi?

Sevdiğim birisi bana günün birinde, kusurları örtmemi değil, onları sevmemi ve sahip çıkmamı söylemişti. Aslında bunu yapmak insanı ne denli rahatlatıyormuş! Sivilceniz var diye onu kapatmaya çalışmayın, kilolusunuz diye tayt giymekten vazgeçmeyin. İnsanlar ,denizin üzerinde yürüseniz bile size,’Yüzme bilmiyor mu?’derler. Şimdi, geçin aynanın karşısına, gözlerinizin içine bakın ve şunu söyleyin;’ Ben buyum, kendimi böyle seviyorum.’deyin. Bütün kötü seslere karşı, rağmenlere rağmen…

 

 

Sağlıcakla kalın…

 

 

Çok kitap okumak mı ? Verimli okumak mı ?



1984’den bir alıntı yaparak başlamak istiyorum; “En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.” Bu sözü açıklamak istiyorum. Okuma alışkanlığını erkenden kazanmanın gerçekten çok önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Çocuk yaşta okuduğumuz eserler ufkumuzu açar ve hayal dünyamızı genişletir. Ben çok okumaktan değil de verimli okumadan yanayım. Bir eseri okurken yazarın bunu neden yazdığını düşünürüm, betimlemeleri dikkatle okurum, yazarın hayal gücünden azda olsa bir şeyler almaya çalışırım. Düzenli ve ölçülü kitap okumak bence eserlerin değerini anlamamızı sağlar. Bir yazar eserini ortaya çıkarırken onu uzun zaman yaşatır ve onunla bir bütün olur. Bizimde okurken karakterle yaşamamız ve o dünyaya gerçekten dahil olmamız gerekir. Her kitap okuduğunuz döneme göre farklı etkiler gösterebilir. Bizler öncelikle düşünmeyi öğrenmeliyiz ve kendi düşüncelerimizi ortaya çıkarmalıyız. Çünkü George Orwell’ın dediği gibi en iyi kitaplar bize bildiklerimizi anlatıyorsa bunlar bir hikâye bir eserle gerçekleşiyor. En önemlisi insan kendini yetiştirmeyi ve öğrenmeyi öğrenmelidir. Düşüncelere ancak birden çok kapı açmalıdır kitaplar. Bir alıntıyla yazdıklarımı desteklemek ve bitirmek istiyorum. “Bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak, bazıları ise sindirilmek içindir.”