Deneme

Güllü Sümbüllü Samimiyet(siz)ler

İnsanlığın tarihinde sayfalarca yer kaplayacak olan şu günlerde, insan ırkına yönelik olan tüm yüceltmeleri, tüm insancıl kuramları ciddi anlamda sorguladığım bir aşamadayım. Buna insanın gerçekten sosyal bir varlık olup olmadığı da dahil. İnsanoğlunun çoğu davranışı kendini hayatta tutabilmek uğrunayken bazı davranışları da salt karşı taraf için olabiliyor (Bunun evrimsel kökenine girmek, düşüncelerimi şu anda detaylandırmak istemiyorum). Ve ben bu iki davranışı birbirinden ayırt etmekte çok zorlanıyorum. Karşımdaki insanın hangi davranışı salt benim iyiliğim içindi? Hangisi benim iyiliğimmiş gibi görünen bencil bir davranıştı? Yüz yüze sosyal ortamlardayken bunun ayırdına varmaya pek çaba göstermezdim çünkü o anda aldığım sosyal ödüllerin coşkusu düşüncelerimi perdelerdi. Ama yaşamış olduğum 2 aylık bol online etkileşimli şu süreçte fark etmiş olduğum bir şeyler var:
Özellikle yazılı iletişim esnasında bencillikler, karşı taraf düşünülüyormuşçasına ifade edilip yanına gülen yüz, çiçek, yıldız emojisi konularak güya iyi niyet gösteriliyor.
Örneğin:
-Ne kadar güzel beceriksizsin 😊
-Beceriksiz miyim? Niye öyle dedin? Üzüldüm şimdi
-Niye böyle algıladın ki, iyi bir şey dedim.
-(Doğru ya ben yanlış anladım: güzel demiş, emoji koymuş)
Eğer gerçekten samimiyetle söylediğin bir şey varsa ve yanına bir gül, çiçek koymamışsan “Bir sorun mu var?” diye sorun sizmişsiniz gibi davranılabiliyor. Yani samimiyetin online göstergesi; samimiyetsiz samimiyetlerin olmazsa olmazı: güller, çiçekler, eblek gülümsemeler. Formüle etmek gerekirse:
Bencil, yüzeysel, samimiyetsiz ifade+emoji> samimi ifade
Aslında çoğu ruh sağlığı uzmanının pompaladığı “sosyalleşin, arkadaşlarınızla sık sık görüntülü konuşun” fikrine artık katılmıyorum. Bu süreçte o kadar da sosyalleşmeye ihtiyaç yok. “Özellikle bu süreçte”. Görüntülerimizin ve sesimizin karşı tarafa iletilmesi de sosyallik değil bence. Yanlış anlaşılmalara ve kırgınlıklara bol fırsat tanıyan mekanik bir bağlamda sosyalleştiğimizin yanılsaması sadece… Sosyalleşmeyi online ortamlarda da yapabileceğimizi sürecin başında ben de iddia etmiştim. Bunun fiziksel bir izolasyon olduğunu sosyal bir izolasyon olmadığını düşünmüştüm Şu an bu iddiama katılmıyorum. Online ortamlarda bir insanın gözünün parıldamasını, gözlerinin dolduğunu göremezsiniz, yediği yemeğin üzerine sinmiş kokusunu, gün sonunda buluştuğunuz arkadaşınızın ter ve parfüm kokusunu alamazsınız vs. vs. Bunlar ne kadar da önemliymiş sosyalleşirken…
Dünyaca bir felaket yaşıyoruz. Dünyaca bir sürü kan kaybettik. Bir yas yaşamalıyız. Bu bir yas süreci, normal hayatımıza bir şey olmamışçasına devam edemeyiz. Ben bunları yazarken yüzlerce insan nefessiz kalarak ölüyor mesela. Bu büyük bir dehşet. Odalarımıza kapanıp ağlamalı, durumun şokunu yaşamalı sonra durumu kabullenmeli ardından minik minik normalleşmeliydik. Sevdiğimiz ve özlediğimiz insanlarla minik minik irtibata geçmeli bir anda sosyalleşme yanılsaması, iş-uğraş havuzuna itilmemeliydik. Bunda tamamıyla kendimi suçlamıyorum, bilim kurulunda ruh sağlığı uzmanlarının görüşlerinin alınmasına çok geç başlandı. Ruh sağlığı uzmanlarının görüşleri alınana kadar da biz çoktan sistemin çarkları olarak ruhumuzu bir kenara bırakıp çalışmaya, derslere devam etmeye başlamıştık. Bu hasarın bir geri dönüşü de yok bu saatten sonra.
Sosyal çevrem genellikle psikologlardan ve psikolojik danışmalardan oluştuğu için iletişim kurma biçimlerini genel olarak beğendiğim kişilerle muhatap oldum. Bu bakımdan kendimi şanslı hissediyordum. Fakat sonradan fark ettim ki her ne kadar araştırmalar iletişimin eğitimle geliştirilebileceğini savunsa da ve lisans eğitimi boyunca psikologlara ve psikolojik danışmanlara doğru iletişim kurmaya dair dersler verilse de doğru iletişim için kişisel yatkınlık da epeyce önemliymiş. Nasıl samimi olunacağı iletişim kitaplarında yazmaz mesela. Yazsa bile samimiyeti doğru sözcükleri seçerek karşı tarafa aktaramazsın.
Ruh sağlığı çalışanlarının çok sevdiği bir dil vardır “BEN DİLİ”. Bu süreçte anladım ki bu bir “BENCİLLİK DİLİ”ymiş. Bilmeyen kişiler için ben dilini kısaca şöyle açıklayayım karşı tarafa kendini ifade ederken duygularını, karşı tarafın davranışlarını ve ne istediğini belirtirsin. Mesela: “Bana bu şekilde kaba davrandığın zaman kendimi çok kırılmış hissediyorum, bana daha kibar davranmanı istiyorum”. Görünüşte kusursuz. Formülü bile var!
“Karşı Tarafın Davranışı+Duygu+İstek
Ben de çok severim bu dili kullanmayı fakat karşı tarafın niçin kaba davrandığıyla ilgilenmiyor bu dil. Benim duygum, benim isteğim…. Karşı taraf? Karşı taraf şanslıysa o da bu dili kullanmayı bilir ve yüzeysel bir biçimde o da duygusunu aktarır. İletişiminiz yüzeysel yüzeysel biter. Bu dili kullanırken şiddet yoktur, kimse bir terbiyesizlik yapmış olamaz herkesin istekleri ve düşünceleri vardır ve onu ifade eder. Oh ne ala memleket! Bu dili kullanmayı biliyorsanız istediğiniz terbiyesizliği yapıp “bu şekilde düşünmüştüm” diyerek yaptığınızı makul gösterebilirsiniz. Samimiyetsiz bir şekilde üste çıkabilir, kendi duygularınızı yüceltip karşı tarafa empati yapmış gibi görünebilirsiniz. Süreç sonunda da biriyle iletişiminiz bozulmuşsa “ben kendimi ifade ettim” diyerek işin içinden sıfır vicdan azabıyla çıkabilirsiniz.
Bu yüzden “ben dili”nin artık işlevsel olmadığını, sorunları halının altına süpürmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum artık. Psikoloji biliminin sağlıklı iletişim ile ilgili kat etmesi gereken çok yol var.
Ayrıca “profesyonel samimiyet” denilen bir kavram keşfettim. Bu kavrama göre karşı tarafı sınırsız bir şekilde övebilirsiniz. Bu övgü karşıdaki kişinin en mahrem konuları bile olabilir. Ama eğer karşı tarafın en yüzeyde görünen bir hatasını çıtlatırsan zırhlar anında ortaya çıkar, kılıçlar sallanmaya başlanır. O kişiyi anlamıyor olursun, fazla öfkeli olursun. Mekanizmanın böyle işlediğini çözdüğün anda işler kolaylaşır fakat bu mekanizmayı çözene kadar kendinizde hatalar arayabilirsiniz.
Süreç içerisinde keşfettiklerimi yukarıdakilerle özetleyebilirim. Bana yukarıda yazdıklarımı anlatan bir danışanım olsa söylediklerinin onun depresyona itebileceğini ve mantıkdışı olduğunu düşünürdüm. Ama şunu özellikle belirtmek istiyorum, bu düşüncelerim her konu, olay ve kişi için geçerli değil. Bunları keşfettikçe benim için değerli olan kişilerin ve ortamların da farkına vardım. Kendi güçlü ve sevdiğim özelliklerimi daha çok keşfettim ve sosyalleşme ihtiyacımın olduğu anlarla canımın sıkıldığı anları ayırt edip, daha sağlıklı arkadaşlıklara da adım attım. Yalnız kalmanın, evrende yalnız ve biricik olmanın bir ıstırap değil bir mutluluk olduğunu keşfettim…
Ya siz bu süreçte neler keşfettiniz?

Karantina Günlüğü #2 ÖZ-ELEŞTİRİ

Karantina Günlüğü #2 ÖZ-ELEŞTİRİ
O yemeğin tuzu fazla , bu yemeğin tuzu az , onun orası pişmemiş , diğeri zaten yanmış hatta bir kaç saat önce pişen bayat…
Sıkıldım Sıkıldım … ANNEEEE sıkıldım
BABAAAA ya ben çok sıkıldım….
Bunlar benim dertlerim.Ne kadar da büyük değil mi!
Ben bunları yapıyorum ve muhtemelen şimdi pişman olsam bile 1 hafta sonra , 10 gün sonra tekrar yapacağım.
Fakat farklı bir noktaya değineyim ki ben bilinçli bir bireyim.Çin’in Doğu Türkistan’a yaptıği zulmünü biliyorum , çamurdan su içmeye çalışan ve her gün açlıktan ölen yüzlerce hatta belki de binlerce insanı biliyorum.
Konuşamayan , yürüyemeyen , yemek yiyemeyen,sıkıldığını düşünemeyen ama benim yapamadığım şeyi yapıp da mutlu olabilen insanları da biliyorum.
En ufak şeylerden mutlu olabilen bir insanım evet ama bunun tam zıttı da bende.En ufak şeyde üzülüp sıkılabilsen de bir insanın maalesef.
Karantina günlerinde resim yaptım , kitap okudum , yeni yemek tarifleri öğrendim, bol bol televizyon izledim , saatlerce telefon ile ilgilendim ama mutlu olamadım.
Mutlu olmayı öğrenmek zorundayız! HEM DE HEMEN…
Evde sıkılmamayı ğrenmek zorundayız.HEM DE HEMEN… (Aslında tabii ki zorunlu değil isterseniz çıkın gezin ama şunu da bilin ki nefes almak için çıktığınız yer sizin nefesinizi keser ve nefes alamaz bir vaziyette yoğun bakımda tavana bakmak zorunda kalabilirsiniz.)
16 yaşındaki yazarperest…
Sevgi ve SAĞLIKLA.

Çilekli Bir Zaman

İzmire Kavuşmak Dileği ile…

İzmir’in küçük bir pazarındayım. Sağımda taptaze envayı çeşit meyveler,sebzeler var. Solumda ucuz anne penyeleri, ikinci kalite iç çamaşırı tezgahları tabi bir de terlik satan tezgahlar. Benim en sevdiğim işte bu “Terlikler”. Tepemde güneşlerin en sıcağı ve bunaltıcı bir nem de havaya hakim ama hiçbir şey benim İzmir sevgime ve o pazarın taze meyvelerini yememe engel olamazdı. Olmadı da. Babam, annem ve ben bu güzel pazarın tadını çıkarıyorduk. İzmir’de olduğum her anın keyfini yaşıyordum. Annemi çeşit çeşit, irili ufaklı cam kavanozların içerisine, bir sanat eseri edasıyla kurulmuş turşu tezgahlarında bıraktım. Babam, zeytin ve zeytin yağları ile gurur duyan, zeytinin ve yağısını inceliklerini anlatan, pazarcı amca ile kaldı ardımda. Ben incirlerin üzümlerin ve sapsarı limonların arasında kaybolmuşken. O zeytin ustası pazarcı amcadan kurtulan babam yanıma geldi:

– Bak çilekleri gördün mu? Deyip elini çileklerin olduğu tezgaha doğru uzattı. Annemin de benim de en sevdiğimiz meyve çilektir. Bana kalırsa ben annemden daha çok seviyorum. Bir defasında babamdan ve sonra annemden de öğrendiğime göre annem bana hamileyken canı defalarca çilek çekmiş. Bu yüzden bence tanrı beni yaratırken mayama birazda çilek karıştırmış olabilir. En azından ben böyle hayal ediyorum. Tabi ki hiç durmadan çileklere doğru gittik. İstediğimi ve o da alacağını bile bile muzır bir gülüşle sordu:

-Çilek istiyor musun? İkimizde cevabı “Evet” olan bu soruya sadece güldük.

Pazarcı, Egeli adam isteğimiz üzere çilekleri paketleyip elime tutuşturdu. Heves ve iştahla aldım elinden paketi, açtım. Avına ulaşan kurt, koca bir ısırık almaya yeltenmişti ki… Baba kurt:

-Dur yeme yıkanmadı onlar. O sırada iştahım ve görgüsüzlüğüm ile Egeli pazarcının gülünç bakışlarını üzerime çekmiştim. Pazarcı amca Babamın sözünü kesip:

-Ver hele yıkam şurada, deyip çilek poşetini ona uzatmam için etkileyici bir hamle yaptı. Ya da çilekleri rahat rahat yiyebileceğim için o an pazarcı amcadan etkilenen sadece ben oldum, yüksek ihtimalle. Nereden geldiğini anlayamadığım bir hortumla; tezgahın ardında sanki evladına çilek yıkar gibi yıkayıp, bir yabancı kız çocuğuna verir gibi verdi bana:

– Al ye bakan şindi! Bıyıkları ve yanaklarıyla İzmir’in en toton pazarcı amcası oldu gözümde.

O bizi biz onu ardımızda bırakıp ben çilekler ile babamda, annemle kayboldu pazarda.

Son derece iştahlı, kendimden emin, görgüsüz ve düşüncesiz elimdeki çilek poşetinden koca koca ısırıklar alarak, sadece o küçük pazarda İzmir’in tamamını arar gibi geziyordum. Taki küçük, kıvırcık, esmer, kesinlikle İzmirli olmayan, bir doğu şehrinin; göçmen ailelerinden dünyaya geldiği alnında yazılı çocuğa çarpana dek. Özür dileyip, cesurca ellerimi kıvırcık saçlarına soktum. Çilek ikram ettim dizlerimin üstüne çöküp, aman bilmeden parlayan gözlerine kitledim gözlerimi.

İzmir’in en güzel göçmen yavrusu oldu gözümde.

Düşüncesizliği min azda olsa farkına varmış olacağım ki daha bir sürü çocuk ile paylaştım çilekleri. Kimi İzmirli, kimi göçmen.

Onların çilek kokan ağızlarla öptüm, yaz mevsimine yakışır gülüşlerle güldük birbirimize. El salladım, kısacık bir dönüş ile ardımda bıraktım onları da.

Artık vakit, kendimi çeşit çeşit terliklerin arasına atma vaktiydi. Pazarda yanımdan ayrılırken “Sana kredi çıkarayım, lazım olur belki” diyerek cebime para sıkıştıran ellin sıcacık ve dolu dolu özgüveni ile gidiyordum terlik tezgahına. Sağ elimdeki çilekleri sol elim ile yemeğe devam ettiğim sırada, ileriden gelen bir el uzanıp hızlıca elini çekti. Çok şaşırıp refleks ile çilekleri kendime çektim. Kafamı kaldırdım, bu hızlıca olup bitiveren olayda ki kahramanı bir iki saniye gözlerim seçemedi. İşte görmüştüm İzmirli bir delikanlı, elimdeki çileklerden alıyormuş gibi yapıp beni aldatmış ve ben çilekleri ondan kaçırdığımı görünce karşımda gülmeye başlamıştı. Oldukça mahcup oldum. Ve bende kendimi tutamayıp güldüm sonra kendi tutmayıp güldüm.

Daha fazla kabalığımı sürdürmemek için bütün çilekleri özveri ile ona uzattım “Al! Lütfen, özür dilerim. Buyurun ne olur” dedim. Sağ elini kalbine koyup “Sağ ol kardeşim ben şaka yaptım” dedi. Israr ettim bir iki kez daha. Kafasını güler yüz ile eğip, sağ elini çileklere uzatarak :

-Peki madem alayım. Bismillahirrahmanirrahim

Usulca besmele çekmişti. Hayret ve hiç bilmediğim bir duyguyla sadece seyrediyordum. Çilekler incinecek diye mi, zaman incinecek diye mi, yoksa tanrı görecek diye mi bilmem bu narinliğin ve hassaslığın sebebi. Tekrar “Sağ olasın kardeşim” değip sol eliyle selam verip sağ omzuma sol omzunu değdirmeden savuşup gitti. Ben kimsenin böylesine narin, nizamlı, içten kardeşi olmamıştım.

İzmir’in en güzel delikanlısı, kardeşim olu vermişti gözümde.

Ve o günün sonundan bana kalan; İzmir, ne gözümden, ne gönlümden ne de o yarım aklımdan hiç çıkmadı. Bütün şarkılarda özlenilen şehir, kızlarının güzelliği ile dillere destan, hala Yunan milletinin ağzının suyunu akıtan, Paşa’mın Ege’de düşmanı boğduğu, ekmeğini doğduğu büyüdüğü topraklarda kazanamayan göçmenin evi, Dario Moreno’nun sevgilisi, İzmir idi.

Şimdi bambaşka bir şehirden sesleniyorum sana:

– Sana, seni en çok seven Moreno’nun “Ey sevgili İzmir” değişi ile sesleniyorum. Sana en çok ve en güzel sahip çıkan Mustafa Kemal Paşa’mın masmavi gözleri ile bakıyorum. Efelerin kadar yiğit, kızların kadar güzel duramam karşında. Sana senin sevginden başka hiçbir şey getiremem. Ama koynunda bana da yer var mı diye düşünür dururum.

Söylesene İzmir koynunda bana da yer var mı?

 

 

Eski Fikirler Neden Gizli Bir Silah?

16 Mart 1972’de bir dizi patlama St.Louis şehrini sarstı. İlk bina öğleden sonra saat 3’te yere düştü. Takip eden aylarda 30’dan fazla bina moloz haline dönüştürülecekti.

Yıkılan binalar Pruitt-Igoe olarak bilinen meşhur konut projesinin bir parçasıydı. Pruitt-Igoe konut projesi 1954’te açıldığında kent mimarisinde bir atılım olduğuna inanılıyordu. St. Louis’in kuzey tarafında 57 dönümlük bir alana yayılan Pruitt-Igoe, 33 yüksek katlı binadan oluşuyordu ve çevre nüfusa yaklaşık 3.000 yeni daire sağladı.

Pruitt-Igoe, modern mimarinin en yeni fikirleriyle tasarlanmıştır. Tasarımcılar yeşil alanları vurguladı ve sakinleri çevredeki şehrin güzel manzarasına sahip yüksek katlı kulelere dönüştürdü. Binalarda sadece birinci, dördüncü, yedinci ve onuncu katlarda duran atlama durdurma asansörleri kullanıldı. (Mimarlar insanları merdivenleri kullanmaya zorlamanın binadaki yaya trafiğini ve tıkanıklığını azaltacağına inanıyorlardı.) Binalar metal örgüyle kaplı ve vandalizmi azaltmaya yönelik “kırılmaz” ışıklarla donatıldı. Zeminlerde ortak çöp olukları ve koridorları doğal ışıkla aydınlatan büyük pencereler vardı.

Kağıt üzerinde Pruitt-Igoe modern mühendisliğin bir kanıtıydı. Uygulamada, proje bir felaketti.

Pruitt-Igoe Hatası

Mahallenin sorun yaratanları ışık fikstürlerinin kırılmaz olduğunu duyduktan sonra, meydan okumayı kabul ettiler ve aşırı ısınana ve yanana kadar ışıklara su attılar.

Sonra, çöp oluklarını yaktılar ve pencereleri parçaladılar. Bir rapora göre, parlak yeni koridorlarda o kadar çok kırık pencere vardı ki “doğrudan diğer tarafa bakmak mümkün oldu.”

St. Louis Konut Otoritesi, binaların bakımını ödemek için kira gelirlerini kullanmayı planlamıştı. Büyük projenin açılmasından sonraki yıllarda, insanlar şehirden uzaklaştıkça St.Louis nüfusu düşmeye başladı. Beklenenden daha az kiracı ve artan vandalizm oranları ile binalar sabit kaldı.

Yakında Pruitt-Igoe’nin modern tasarımı çöküşünü hızlandırmaya başladı. Birdenbire, duraklama asansörleri, dairelerine girip çıkmak için ek koridorlardan ve riskli merdivenlerden geçmeye zorlanan iyi kalpli vatandaşlar için bir tehlike haline geldi. Suç faaliyeti arttıkça daha fazla şey kırıldı, daha fazla insan taşındı ve daha az para geldi.

1972’de, projenin açılmasından 20 yıl sonra, St.Louis Konut İdaresi bir yıkım planladı ve 36 milyon dolarlık kompleksin tamamını patladı.

kaynak: eniyimeslekler.com

Hüzünlü Kıymetler

Bir arkadaşımın bahçesine kurduğu, üzerine asma yaprakları sarkan salıncağını gördüm bugün. 

Ne güzel yermiş orası dedim de oradan başladık muhabbete. Nefes alma yerimiz orası dedi, önceden de seviyorduk ama kıymetini bilmiyorduk diye ekledi.

Düşündüm bu sözünün üzerine. Seviyorduk hakkaten. Pikniği, kamp yapmayı, çiçek toplamayı, gökyüzünü seyretmeyi, doğayı keşfetmeyi seviyorduk. Ama kaybetmekten korkmuyorduk, bizi bırakmayacağına öyle çok emindik ki onu incitmemek için hiçbir çaba sarfetmiyorduk. Hani 30 yıllık bir karı koca birbirini çok sever ama o nişanlılık hallerindeki gibi ‘incitmeme çabası, kaybetme korkusu’ olmaz ya pek, işte öyle bir haldeydik. .

Bizimmiş gibi üzerinde tepiniyorduk. Çiçeklerini bizsiz açacağını, çimenlerini bizsiz yıkayacağını, güneşin uykuya bizsiz dalacağını düşünemiyorduk. 

Deniz biz olmazsak kayaları okşamaz, yıldızlar biz dilek tutmazsak kaydıraktan kaymaz sanıyorduk. Evet seviyorduk ama kıymetini bilmiyorduk. .

Yine bugün okuduğum bir yazıda hüzün ile acı arasındaki farktan, hüznün ruhu nasıl beslediğinden bahsediyordu. Ben ve anılarım buna uzun yıllardır şahitlik ediyoruz, hüzün hakikaten besliyor ruhu. Ruhun bu kıymetli besini üzerine satırlar dolusu yazabilir, anılarımı sizinle de paylaşabilirim ama hüzün sokağına sapmamın sebebi bu değil. 

Diyeceğim şu ki, hakikaten kıymet bilmedik ve kıymet bilmemenin hüznü çöktü yüreğimize. Yüreğimize çöken hüzün, kapıları kapanan hanelerimize doldu. Ve pencerelerimizi her açışımızda hanemizdeki hüzün doğaya şifa olarak düşecek. Kıymetini bilmediklerimize bulduğumuz kıymetleri taşıyacağız. 

Güneş hüzünlü kalplerimize şifa, hüzünle yıkanan hanelerimize huzur katacak..

.

Çok seveceğiz yine, 

Ve ona gözümüz gibi bakacağız..

ÖMÜR ve GECE

ÖMÜR ve GECE
Güneş tepelerin üzerinde yavaş yavaş kayboluyordu. Akşam serinliğini hissetmeye başladı sırtında Koca Hasan. Doğruldu, alnından akan terleri kolunun içiyle sildi. Önünde biçmeyi bitiremediği buğdaylar hafif bir akşam yeliyle salınıyordu. Biraz ötede daha yeni tutmuş fidelerin otunu ayıklayan eşine seslendi. “Azıcık el ver, karanlık çökmeden bitirelim şu ekinleri…” dedi.
Yaşının vermiş olduğu yavaşlıkla zorla ayağa kalktı Şerife Ana. Bir köşeye attığı orağı alıp buğdaylara doğru sallamaya başladı. Tutam tutam biçilen ekinler iki çınarın ardında uç uca biriken destelere dönüyordu. Epeyce uğraştıktan sonra son buğday demetlerini de biçip destelere eklediler. Koca bir yükü sırtından atmanın ferahlığıyla doğruldu Koca Hasan. İki nefeslik moladan sonra hemen eşyalarını toparlayıp eve giden yolu tırmanmaya başladılar.
Şerife Ana gördüğü çeri-çöpü kucağına toplaya toplaya evin önüne ulaştı. Az ileride bulunan odunluktan birkaç çıra ve kozalak toplayıp iki göz bir salondan oluşan evinin giriş kısmına bıraktı kucağındakileri. Bir kaç adım ileride bulunan biber ve domates tarhlarının içinde bulunan hortumu çekti. Elini, ayağını üstünü başını bir güzel temizledi. Hortumu tekrardan biberlerin içine bıraktı. Hızla eve doğru geçti. Mutfakta birkaç çıra ve kozalakla ocağı tutuşturdu. İbriğe su doldurup ateşin üzerine koydu. Akşam yemeği için hazırlığa başladı.
Koca Hasan evin iki cephesi açık salonunda çoktan yerini almıştı. Yorgunluk sigarasını keyifle tüttürüyordu. Kulağı, akşam ezanın uzaktan gelen sesiyle dolarken; etraf iyiden iyiye kararıyor, gece çöküyordu. Yorulduğunu o an fark edebildi. İş onlardan geçmiş, yıllar çok fazla şeylerini alıp götürmüştü.
Koca Hasan’ın varı -yoğu, bütün ömrü bu köyde geçmişti. Doğup büyüdüğü ana-baba toprağıydı. Vazgeçemiyordu; toprağından, köklerinden, hatıralarından. Oysa birçok farklı işte çalışarak yaşlılık zamanlarına yatırım yapmıştı. Rahat edecekti, zorlanmayacaktı. Fakat yıllar geçerken sağlık öylece dipdiri kalmıyordu. Hastalık da yaşlılık kadar belini bükmüştü.
Radyosuna uzandı. Antenini ayarladı. Radyoyu açtı. Yunanca bir şarkı çalmaya başladı. Haberleri dinlediği frekans yine karışmıştı. Uğraştı uğraştı en sonunda bulabildi TRT Radyo’yu. Spiker “Türkülerle Baş Başa” programını sunuyordu. Neşet Ertaş’tan ‘Gönül Dağını’ anons etti. Şimdi cızırtılar içinden tüm bozkıra sesleniyordu Neşet Ertaş…
“Seher vakti garip garip bülbül…” dizeleriyle gençliğine dair özlemle ve efkârla gökyüzünü seyretmeye koyuldu Koca Hasan.
Ayın, evin karşısındaki yamaçtan yavaş yavaş kendini göstermeye başladığı anda Şerife Ana’nın sesiyle mutfaktaki sofraya doğru yöneldi.
Zaman akmaktaydı. Ayın ışığıyla zifiri karanlık, alaca karanlığa doğru dönüyordu. Gece böceklerinin sesi ve su şırıltısı duyuluyordu uzaktan uzaktan. Radyodan yeni bir programın başlangıç jeneriği işitilmeye başladı: ‘Bir Roman Bir Hikâye…’
Koca Hasan bunu duyunca mutfaktan hızla çıkıp; salonda köşesine oturdu. Radyonun cızırtılı sesini biraz daha yükseltti. Romanı seslendiren spiker, Charlotte Bronte’nin “Jane Eyre” romanına kaldığımız yerden devam edeceğiz, dedi. Ve başladı okumaya.
Şehirden uzak, her türlü teknolojik donanımdan yoksun; fakat bir o kadar insan ruhunu doyuran ve dinginleştiren bu bakir köyün gecesine çok uzaktan gelen bir mesaj gibi düşüyordu roman. Kelimeler ağır ağır ilerlerken, Koca Hasan’ın keyifle dinlediği bir serüvendi roman. Bu serüvenle başka mekânlara gidiyor; gençliğinden kalan emellerini bir bir gerçekleştiriyor gibiydi…
Su şırıltısı, gece böceklerinin sesi, Şerife Ana’nın kap kacak tıkırtısı, Koca Hasan’ın müzmin öksürüğü ve radyonun sesiyle akıp gidiyordu zaman. Bizde bu akışın içinde fark ediyorduk; varlık içinde ne kadar yoksun olduğumuzu.
Durdu A. İNCE /Asudebahar@

Asıl Güç

Ağlamak… Ağlayabilmek…Ne güzel bir eylem o öyle.En güzel doyum ağlamakla elde edilir bence.Önce biriktirirsin gözyaşlarını.Sonra ağırlık yapmaya başladığını fark edersin ama aldırmazsın.Taşıyabilirim ben dersin.Taşırsın da. Taşırsın ama sürünürsün işte.Ruhunun her yanı yara bere içinde.Taşırsın yaa…Ya da bütün duygularını, gözyaşlarını taşıyabilmek adına , harcarsın.Ve bir bakmışsın ki hiç bir şey anlam kazanmıyor artık.Göremiyorsun perilerini.Nazım Hikmet on yılını üç dakikaya sığdırıyorken sen üç dakikanı sayfalara sığdıramıyorsun.Anlatamıyorsun ki, yazamıyorsun ki.Çünkü her bir gözyaşı bir ömür yaşatıyor içinde.Boğuluyorsun.Nefes alamıyorsun.İlk başta diyorsun ki sanat aşkının buhranları bunlar.Ama yok bu sefer öyle değil.Boğazında bir yumru ki…Oksijen geçiriyor ama hayat geçirmiyor işte.Ne öldürüyor ne güldürüyor.Nefes alıyorsun ama boğuluyorsun .Ardından bu böyle olmaz diyorsun ve özgür bırakıyorsun onları.İlk başta gitmek istemiyorlar çünkü nereye, nasıl gideceklerini bilemiyorlar.O kadar tecrübesiz ve güçsüz kalmışlar ki…
Ama direnemiyorlar artık.Çünkü onlar da boğuluyor içinde.Ve bir hışımla çıkıyorlar gözlerinden . O ne hiddet o ne şiddet! Neden zulmettim ben onlara diyorsun. Ama çok geç. Onlar yorulmuş sen bitmişsin!Derken gözyaşların için feda ettiğin duyguların karşılıyor seni bir iç çekişin ardından.O ne güzel ne hoş ne asil bir karşılama öyle.
‘Hoş geldiniz’ diyorsun.
‘Hoş bulduk’ diyemiyorlar ama hoş bulduracaklar belli.
Verdiğin derin nefes bulut oluyor gökyüzünde.Sonra sen yıldızları alıyorsun içine.Ve bir bakmışsın senden hafifi senden mutlusu yok.
Bu da böyle bir döngü işte.
Yorucu ama sihirli, mucize gibi.
Bir döngü işte.

Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
Farkına bile varmadan?
Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
Ayıpsız,
Aşikâre,
Yağmur misali?

Neylersin alışkanlık
İçin kan ağlarken yüzün güler
Dikilitaş gibi dinelirsin yine.
Yavrum, erişmek ne müşkülmüş meğer,
Anneler gibi ağlamanın yiğitliğine? -NAZIM HİKMET-

Ah Ne Güzel Sendelemek

Öğrenciler tahtada yazılanları defterlerine geçiriyordu. Faruk öğretmen de sınıf defterini dolduruyordu. İşi bitince ayağa kalktı, ellerini göğsünde kenetledi ve sıraların arasında dolaşmaya başladı. Ayağı, sıranın dışına doğru çıkmış olan bir öğrencinin ayağına takıldı, sendeledi. Düşmemek için öğrencinin masasından tutundu. Özür dilerim öğretmenim dedi öğrencisi. Faruk cevap vermedi, çünkü sendeleyip kendisine gelmesine sebep olan o küçük ayağa takılmıştı gözü. Ayaktaki çoraba, çorabın üzerine giyilmiş olan terliğe takılmıştı. Ayakkabının yokluğuna takılmıştı yüreği, o buz gibi soğuk günde o yoklukla atılan adımlarda kalmıştı gözleri. Ah ne de güzel sendelemişti Faruk..

Sendeleyip kendine gelen niceleri vardı,

Bahçesinin önüne bir kap su bırakmıştı Zeynep, sokak arkadaşları için.

Ali tüm yorgunluğuna rağmen eve gelir gelmez küçük kızı ile bahçeye inmişti.

Türkan kurabiye yapmış, komşularına dağıtmaya çıkmıştı.

Mert ile babası kuşların üşümemesi için ağaca küçük bir ev yapmıştı.

Melek bir toplulukla birlikte su kuyusu yaptırmış,

İbrahim mahallesindeki yaşlı teyzenin mutfak ihtiyaçlarını almıştı.

Daha nice isimler sendelemişti kim bilir. Sendelemiş ve kendine gelmişti. Titreyen yüreği ile bir yarayı sarmaya koşmuştu niceleri. Göğsünde kenetlediği kollarını tam yere düşmek üzere iken ve yere düşmemek için açmıştı insan,

Açtığı kolları sayesinde insanlığını hatırlamıştı..

Mavi Gözlerine Selam Olsun

MAVİ GÖZLERİNE SELAM OLSUN

Evet günlerden 10 Kasım, yine sözlerimle kapını çaldım. Masmavi gözlerden, altın sarısı saçlardan esen rüzgarın tenime değişi ile yeri doldurulamayan bir komutanın özlemi iliklerime kadar işliyor. Sokaktan geçen onca yüzde bulunan hasretin tarifi edilemez. Gidişin ardından oluşan kendin gibi kocaman bir boşluk bizleri zaman zaman kederin içine sürüklese de yaptıklarının getirmiş olduğu gururu ve vatan sevgisini her daim yaşıyoruz.

Hani saat 09.05 geçe hayat durur ya bizler için, sessizliğe bürünür bedenlerimiz işte o an yokluğun hissettirir kendini. Sonra dönüp baktığımda etrafa gözlerim yine bulur seni bir çocuğum gülümsemesinde bir gencin gözlerinde yaşlı bedenin içtenlikle ettiği dua da görürüm seni Anıtkabir’de manevi huzuruna çıkan yüzlerin taktığı o paha biçilemez duygu her Türk bireyinin ölümünün getirdiği soğukluğunun bedenini kapladığı o yerde rahat uyu Atam.

Naciz vücudunun toprak oluşundan yıllar geçsede bıraktığın vatan; canını ortaya koyan askerimizin, ilmi ile ışık tutan eğitimcilerimizin, Türk istiklalini emanet ettiğin Biz gençlerin korumasındadır. Hoşçakal ellerinden öpüyorum.

16 Yaşında Bir Türk Genci!

Karantina Günlüğü

Ne kadar mutluymuşuz halbuki … o beğenmediğimiz yağmur damlaları saatlerce fönlediğimiz saçlarımızı ıslatırken ve üzerimize kuru tek bir nokta kalmayıncaya kadar sırılsıklam olurken.

Ne kadar mutluymuşuz durakta saatlerce otobüs bekleyip otobüse binemeyen tek kişi sen iken.

Yahu ne kadar mutluymuşuz saatlerce gezip ayağımızın ağrısından şikayet ederken.

Karantina sürecinde öğrendim ki şikayet etmek şükretmek’miş…

Kadın Sevgiye Değer…

Ailelerin sevgisini gösteremediği o küçük kalpler; küstah ve kendisini bilmeyen, sevginin hakkını veremeyen adamlarda buldular teselliyi… Ve ben o zaman farkettim aslında sevgi ve değerin kıymetini.

Kalbimi elime alıp baba evine dönünce, babam hatasını doyasıya öpüp sevmediği kızını karşısında gördüğünde anladı. Çırpınan o küçük kalbimi, kucağına atlayıp kolunu, bacağını çekiştiren kızının ne demek istediğini işte o zaman farketti.

Ben küçük kalbimi sadece sevgiyle büyüttüm iste o zaman anladım, aslında  en çok  kendimi sevmem gerektiğini. Önce kendimi sorguladım; isteklerimi, arzularımı, geçmişimi ve ne istediğimi…Dönüp aynaya baktım ve dedim ki; “Değer görmek için kendini feda etmekten vazgeç, başta zor gelebilir ama herşey başta zordur zaten. Güçlüsün ve herşeyin en güzelini  hak ediyorsun… “ Uyandım o değersiz ve kötü rüyadan, önce “hayır “ demeyi öğrendim sonrasında gelen huzuru doldurdum yüreğime…

Şahlandım ve gücümün farkına varıp arkama bile bakmadan gittim…  

GÖZLERİME BAKABİLİR MİSİN?

Teknoloji ile birlikte daha az konuşup daha az yazıyoruz. İletişim eksikliği dünyanın neresinde olursak olalım büyük bir sorun haline geldi. Artık maskelerimizi takıyoruz, sosyal medyada “popüler” olma çabası ile… Bu maskelerin bizi daha olgun ,daha umursamaz ve daha güçlü yaptığına inanıyoruz. Öyle ki gün içerisinde ağlamış olsak bile gülerek fotoğraf çekildiğimizde, yani herkese mutlu imajı verdiğimizde, aslında kendimizi de mutlu olduğumuza inandırıyoruz, inandırmak istiyoruz. Çünkü kimse sosyal medyada ağlarken ,üzülürken poz vermiyor. Herkes mutlu herkes huzurlu herkes pozitif…Asla olumsuz bir şey yok sosyal medyada. Peki kendimizi sosyal medyaya bu kadar adapte etmişken etrafımızda olan bitenleri nasıl görebiliriz ,nasıl hissedebiliriz ? En son ne zaman ormana yürüyüşe çıktık? En son ne zaman birbirimizin gözlerine bakarak konuştuk ki? Karşımızdaki insana değer verdiğimizi söylüyoruz fakat konuşurken yüzüne bakmıyoruz. Sosyal medyada beğeni sayısı için insanların ne kadar değişik yollar denediğini hepimiz biliyoruz. İlgi çekmek ,beğeni almak ve popüler olmak amacıyla girilen bu yollarda asla geri dönüşün olmadığını fark ediyoruz ve bunun için hiçbir şey yapmıyoruz. Asıl olan şey bizim diğerlerini engellemek istememiz değil kendimizi de bu “popülerlik” çabasına dahil etmek.

Popüler olma çabası aslında anlık hikayeler anlık fotoğraflar atarak özel hayatımıza herkesi dahil etmek değil midir? Popüler olmak amacı ile yapılmış tüm etkinliklerde aslında özel hayatımızın gizliliğini işgal ederek tüm hayatımızı gözler önüne seriyoruz. Ve işin kötü tarafı özel hayatımızı herkes bilirken hiç çekinmiyoruz. “Stalker” dediğimiz insanlar yani takipçiliği takıntı haline getirenler çoğalıyor,çoğaldıkça onları suçluyoruz fakat asıl suçlu bizleriz. Her an her yerde nerede olduğumuzu, kiminle olduğumuzu, ne yediğimizi, ne içtiğimizi, ne giydiğimiz dahil her şeyi paylaşıyoruz ve bundan zarar görmeyeceğimizi düşünüyoruz fakat en büyük zararı kendimize biz veriyoruz.
Oysaki biraz daha kafamızı kaldırıp etrafımızdaki küçük ayrıntılara dikkat edersek,bir kelebeğin uçuşunu izlersek,bir çocuğun gülümsemesine ortak olursak hayatın aslında daha güzel olabileceğini hiç düşünmüyoruz. Hayat sosyal medyadaki beğenilerden ibaret değildir. Hayat bir kuşun ötmesi,derenin akıp gitmesini seyretmek,otobüste cam kenarına oturup etrafı izlemektir. Sosyal olacağız derken asosyal hale bürünmeyelim.
Birbirimizin gözlerine bakalım,hayatı daha güzel yaşayalım ve asıl sosyalliğin birbirimizle yüzyüze iletişimde olduğunu unutmayalım.