Edebiyat

Dinmeyen Fırtınalar

Yaz ayında üşünür mü deme
Öyle içten üşünür ki..
Rüzgar kabullenemediklerin gibi içinden geçer ve titrersin hafiften.
Gecenin serinliği sadece senin üzerindedir sanki.
Hep bir soğukluk
Hep bir rüzgar
Dinmeyen fırtınalar..

“O” En Büyük Devrimci

Devrim ya da devrimci deyince akla ilk gelen isimler Che Guevara, Fidel Castro vs. olur. Peki devrim ya da devrimcilik bu kadar küçük bir zümreye ait bir kavram mı? Devrim, Güney Amerika’dan çıkan, Avrupa’nın doğusundan Asya’ya uzanan ve bugün ezamesi okunmayan bir akımın tekelinde mi?

 

Devrim topyekûn bir düzeni devirip yerine yenisini inşa etmek demektir. Devrim yapmak öncelikle hür bir fikir, inanmış bir yürek ve yoluna adanılmış bir dava gerektirir. Oraya taş atarak, buraya sopayla saldırarak devrim yapmayı hayal edenler, büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Devrim öncelikle zihinlerdeki zilleti devirmekle başlar. Tıpkı O’nun yaptığı gibi.

 

O, Mekke’de dönemin en ağır şartlarında, kız çocukları toprağa diri diri gömülürken, kadınlar köle gibi alınıp satılırken, insanlar Allah’ı unutup, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapınırken girişti mücadelesine. Mekke müşrikleri O’nu bu yoldan ne kadar döndürmeye çalışsa da O’nun hür fikirleri, iman etmiş bir yüreği ve adanılmış bir davası vardı; Allah’ın dininin hak olduğunu bütün evrene haykırmak..

 

Tüm bu durumlarda, mücadelesinden vazgeçmedi. Müşriklerin ölüm tehditlerine rağmen, “Sağ elime güneşi, sol elime ayı dahi verseler ben yolumdan dönmem!” dedi ve dönmedi. Tek başına başladığı bu yolculuğunda önce çok az kişiye ulaşsa da zamanla dalga dalga büyüdü Allah’ın rahmeti. Canına kasteden düşmanları dahi ona itaat etti. O, peygamberliğinin başından sonuna kadar zihinlerdeki putları yıkmak için çalıştı. Kabedeki putları yıkmak birkaç dakikasını aldı.

 

Diri diri toprağa gömülen kadının ayakları altına cenneti seren bir dinin devrimini yapan, adaletin tecellisinin sağlanması için Hak yolunu yol eyleyen Hz.Muhammed (S.A.V) dünyanın gelmiş geçmiş en büyük devrimcisi değilse, kimse kusura bakmasın ama o zaman “devrim” diye bir şey yoktur!

Asi ve Mavi

Üzülmüyorum aslında. Sadece içim acıyor. Bu kadar çabuk bitmemeliydi. Bu kadar erken değildi vakti. Daha alışamamıştım bile Yanında uyanmaya. Zamanı değildi işte. Sigarayı bırakmaya vaktim bile olmadı. O kadar kısa sürdü. Bi de demez miydi niye bu kadar çok içersin diye. İçerdim işte. İçilmez miydi böyle hüzne. Birini söndürüp birini yakmayıp da ne yapayım. Mutluluğu mu arayayım. Gitme mi diyeyim yoksa. Gitme kal. Hazır Değilim mi diyeyim. İyisi mi bir sigara daha içeyim. Gitmez belki diye değil geçer belki diye.

Candan Özer -Bitanem

Size belkide hiç denk gelmediğiniz bir kalemden ve kitaptan bahsetmek istiyorum. Geçmiş ile geleceği harmanlayan bu kitabı çoğunuz görmemişsinizdir bile raflarda.

Emekli bir ingilizce öğretmeninin kalemini okuyacaksınız Bitanem adlı kitabında ya da diğerlerinde. Eski zamanlar ve yeni zamanları birbiri ile harmanlayarak eserine yansıtan yazar akıcılığı ile okunası bir kitap sunmuş okurlarına.

Üstüne üstelik eğer İzmirli iseniz sizde benim gibi şu halini bildiğiniz İzmir’in eski halini birde romanda okuduğunuz zaman adeta müptelası olursunuz.

Candan Özer ve kitabı aslında çok uzun süredir kitapçımın bana tavsiye ettiği ama nedense elimin bir türlü almadığı bir kitap idi. Ve tatilde kitapsız kalınca kendimi attığım kitapçıda nedense elime bu kitap geldi ve almak istedim. Pişman olmadan gündüz saat 5 sıraları başladığım kitabı akıcılığı sayesinde sanırım birazda hızlı bir okur olmam 🙂 sebebi ile gece yarısı 3 sıraları ile beklemediğim bir son ile bitirdim.

Geçmişi, geleceği, aşkı ve bir kadının en güçlü hallerini anlatan bu kitap sizi de başka diyarlara sürükleyecek eminim. Yokluğu, yokluğa rağmen boyun eğmemeyi karakterin günlerce aç yatmasını buna rağmen muhtaçlığını belli etmemesi hüzne boğuyor adeta insanı.

Dostluğun da işlendiği bu kitap sizi bilinmez bambaşka diyarlara savuracak…

 

_Arka Kapak Yazısını da Buraya Bırakıveriyorum :)_

Adım Leyla. Bu benim romanım. İstanbullu diplomat bir çiftin, arkadaşsız, kurallarla biçimlendirilmiş, aynı yerde yaşıyor olmasına rağmen annesinin yüzüne hasret, babasını sadece resmi bayramlarda görebilen, babaannesiyle Ankara’da büyümüş bir kızıyım. Amacım; kendimi, eksikliklerim ve yanlışlıklarımla çırılçıplak soymaktı. Bu bir anlamda çirkinliklerimin, acılarımın, özlemlerimin, pişmanlık duyup utandığım, hatta neden yaptığımı bile anlayamadığım davranışlarımın bir dışa taşması, itirafı. Belki de ölmeden önce sırtımdaki yükleri atmanın bir yolu…

Adım Yücel. Bu romanı Bitanem yazmış. Gerçekten de o benim bitanemdi; onu ilk kez gördüğüm günden, gözlerimi bu dünyaya yumuncaya kadar. Ben yaşamaya onun gözlerinde başladım ve hayata veda etmeden gördüğüm son şey, yine onun gözleriydi.

Okulun ilk haftasında tanıdım onu; o da benim gibi çelimsiz bir kızdı. Konuşmaya başlayınca onun da Türkçesinin benden daha iyi olmadığını anladım. Aylül, Mardinli bir Süryani kızıydı. Elimi ilk tutan kişiydi bu tanımadığım yeni dünyada, ilk arkadaşımdı, yıllarca hayatımdaki en değerli yeri tutan ve hasretinden öldüğüm dostumdu.

…Hayır, annemle babamın öldüklerini öğrendiğimde ağlamadım. Onlara öyle öfkeliydim ki; kucaklarının tadını bile bilmediğim, kokularını hatırlamadığım ve çocukluğumu onlarsızlığa mahkûm ettikleri ve beni bırakıp gittikleri için…

…Sonra burnumun ucunu öpüp, bir de teşekkür ederek arkasını döndü. Bir dakika bile geçmeden uyumuştu. Kocamın temasıyla kutsadığı kadınlığım, kendine destek yaptığı omuzlarım ve burnumun ucuyla üşüdüm.

İçmeliyim Bu Gece…

Dudaklarımın kıyısında şimdi adın özlenen sevgili. Adım başı hasretin yakıyor içimi.

Bir anason kokusu doluyor burnuma.
İçmek istiyorum bu gece.
Tüm dertleri gecenin koynunda uyutup,
Mutlu düşlerin yarınların hayali ile içmek istiyorum.
Sarhoş olmak istiyorum
Öyle sarhoş olmalıyım ki,
Mesela yanımda olduğunu hissetmeliyim.
Masama bir kadeh daha koymalıyım.
Hiç gitmemişsin gibi yanımdaymışsın gibi.
Her yudumda sanki gözlerine bakıyormuş gibi içmeliyim.
Ve şerefine tokuşturduğum kadehi,
Sırf seni unutmak için içmeliyim bu gece.

Aşk Nedir Sizce?

Aşk nedir sizce?

Kimine göre aşk; kalpten ibaretken kimine göre bedendir aşk. Bazen yerine hiç bir şeyin konulamayacağı bir şey iken bazende 5 dakikalık bir zevk idi bazılarına göre. Sahi aşk göreceli bir kavram iken neden göreceler güzellik ve paradan ibarettir sizce. Basitleşti her şey gibi aşkta. Ete kemiğe büründü bir zamanlar yere göğe sığmayan aşk.

Eski aşklar mı daha uzun ömürlü idi şimdikiler mi bir bakmak gerek aslında. 5 dakika bile olsa görmek için saatlerce beklenen pencere altındaki bekleyişti aşk aslında. Ya da köşe başında su doldururken onu izlemekti aşk. Uzanıp tutamamaktı aşk belkide…

Adını başkasının dilinden sakınmaktı, korkmaktı onu senin gibi biri daha severse diye aşk. Uzaktan uzağa sevmekti.Ama en çokta namusun bellemekti aşk. Gönlün bir kişiye düşmesi demekti aşk.

Oysa şimdi aşk 5 dakikalık sohbetle başlayıp 5 dakikalık zevkle biten kirli cümlelerin varlığı imiş. Binlerce aşık dolanırken ortada gerçek aşk nerede kimse bilemez…

ÇIKIŞ YOLU

Bu ülkede yaşayan insanlar son zamanlarda hiç olmadıkları kadar birbirlerinden uzaklaştı adeta birbirlerine karşı sınıf oluşturdular.  Yıllarca Türkiye’de yapılan sağ sol ayrımında dahi herkes yeri geldiğinde aynı tastan çorba içebildi, dost olmayı başarabildi. Peki şimdi bu insanlara ne oldu?

Ne oldu da kardeş kardeşe küstü? Ne oldu da dost dosta sırtını döndü? Ve ne oldu da Müslüman Müslüman olduğunu unuttu değerlerini kaybetti?

Evet  yalan, kirli oyunların oynandığı mecra dediğimiz siyaset evimizin içine kadar girdi. Zaten çoktandır okullarımızın içine girmiş yeterince ortamları bulandırmıştı. Şimdi de çirkin bir şekilde insanların arasında dolaşmaya devam ediyor…

Peki kelime anlamıyla masum gözüken bu şeyden nasıl kurtulacağız? Ya da kurtulmak yerine bununla nasıl baş edebileceğiz?

Ben bunun çözümünü tek kelimeyle; SAYGI olarak nitelendirebiliyorum.

Düşüncenin, fikirlerin kölesi olmak yerine mesnetsiz konulara girmeyi bırakmalı etrafımızdakileri kanalize etmeye son vermeli, kendimiz ve toplumumuz için önemli bir adım atmış oluruz. Sadece siyasette de değil bu dünya kimseye hegemonya yapacak kadar önemli bir yer değil.

Başkalarının siyasi menfaatleri uğruna kukla gibi yaşamaya son vermeli ve yarın bugün değişebilecek kadar kisve şeyleri kendimize şiar etmemeliyiz. Esasında kendi hürriyetini ve özgürlüğünü önemseyen insan  saygı çerçevesini de en iyi bilebilecek(!) insandır. Selametle…

 

Samsalaştıramadıklarımızdanmısınız?

Eşikten dışarıya attığım adımla kanıksanmış bir maddi düzenle çarpışıyorum. Herkesin razı olduğu bir tahammül hayatında; uzayıp giden yollar, devasa binalar,  sabırsızca inleyen kornalar, hoşgörüsüzce bağırmalar, kalabalık yalnızlıklar, asılsız kanunlar, pervasız kurallar, şikayet dolu aksaklıklar; ve tüm bunların arasında duyguları tıkanmış, hayalleri törpülenmiş, sabrı körelmiş, huzursuz, niyetsiz, düzene yetişmek için kendine geç kalmış “Samsa”laşmış insanlar görüyorum. Bu kısır, sığ, sınırlı, donuk ve bayağı düzenin kuklası olabilmeyi başarmaları için gerektiğinde inançlarından ve değerlerinden dahî vazgeçebilmekte sakınca görmemeleri gerektiği düşüncesini ve varsayım üzerine kurulan yargılarla bir çok korkuyu, endişeyi bir şırıngaya çekip bilinçaltlarına zehirli aşılar yaparak büyütülen toplumun sonunun pek tabiî “süpürülüp” gitmekten başka bir şey olmayacağını bekliyorum. Tam burada, Samsa üzerinde bir toplumu bu denli başarılı topladığı için Kafka’yı bir kez daha anıyorum.

Tüm bunlardan sıyrılıp muhayyilemde seyahat ediyorum. İçimde kocaman kocaman duran özlemleri, beklentileri ve hayalleri doldurduğum havuza bakıyorum. Vakti geldikçe dalıp dalıp çıkarıp bir bir yaşıyorum. Bir de mavi mutluluklar biriktirmişim ama onlardan kimseye söz etmiyorum. Muhayyilemden hayatıma bir parça huzur sızdırıyorum. Evet, bunlar güzel şeyler ama ifadesi mümkün olduğundan bunlarla yetinemiyorum.
Bir ara saate takılıyor gözlerim. Bir çeyreğe yıllar sığdırıyorum. İnsan yaşının asla takvim yaşı kadar olduğuna artık iman etmiyorum. Tik taklarca hüznümü sayıyorum. Biliyorum, bu, tüm insanların ortak kaderi ve hâkimi olan asıl duygu. Farklı hayat yollarında yürüyoruz ama hüzünde muhakkak kesişiyoruz. Yoo, ben asla mahzun değilim; mağrurum. Çünkü, herkesin hüznü nisbetinde merhametli ve olgun olduğunu da biliyorum. Nasıl bir hüzün diye yokluyorum… Acı desem… Değil! Izdırap desem… Değil! Sancı desem… Değil! Sızı desem… Değil! Burukluk desem… Değil! Ne bu hüznün hamallığını yapacak bir kelime var, ne de bu hüznü anlatmaya yetecek soluğum… Derhal sözü Orhan Veli’ye bırakıyorum:

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

SATIR ARALARINDA BİR İZ

IMG_3231~2

Sabahattin Ali’nin başyapıtlarından olan Kürk Mantolu Madonna’yı okumamışsanız da; muhtemelen hakkında övgü dolu sözler işitmiş, tavsiye listenize almışsınızdır. Ben de ilk olarak üniversite birinci sınıfta -emeklerinden dolayı şükranla andığım- bir hocamın tavsiyesi ile okumuştum. Yaklaşık 1 yıl sonra, -yani bu günlerde- Madonnası ile tanıdığım Sabahattin Ali doğum günü(25 Şubat) vesilesiyle gündemde iken, o nefis psikolojik tahlilleri arasında tekrar gezinme ihtiyacı hissettim. İyi ki de hissetmişim! İlk okuduğumda altını çizmeye dahî lüzum görmediğim için kendime biraz kızıp biraz şaşırarak, o zamanlar dikkatimi niçin cezbetmediğini sorgulayarak, süratle ve büyük bir hayranlıkla şu satırları içime doldurdum:
“… Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bugünü hasretle beklemek şeklini aldı. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim. Günlerin, ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikayetsiz, şuursuz, iradesiz yaşayıp gidiyordum. …”

Ne muazzam bir tarif! Derhal cümlelerden –kitabın başkahramanı olan- Raif Efendi’yi çıkartıp özne olarak kendimi giydirdim. Cuk oturdu! Ne muntazam! Ne şık!
Raif Efendiyle aynı akıbeti beklemiyorduk belki. Ama olsun, ne fark ederdi ki? En nihayetinde her neye özlem duyuyor ve bekliyorsak, gönlümüz, ruhumuz bunu omuzlamaya derman bulamayınca; bedenimizi zoraki bir düzen içinde sürüklemekten, her biri ömre bedel geçen günleri kovalamaktan, tahammülle yaşamaktan gayrı bir şey mi yapıyorduk? Sanmam.

Acaba bu hisleri misafir etmeden dünya üzerinden geçmiş tek bir insan var mıdır diye düşündüm sonra. “Gökyüzünün başka rengi” olduğunu görmeden, hayatı bu pencereden izlemeden, noksan bir hissiyatla insanlara hüküm vererek yaşamak… Aman Ya Rabbi! Öyleyse ne vahim olurdu!
İnsanın, kuvvet bakımından kendisinden aşağıda gördüklerine merhamet etmesi lazım geliyorsa şayet, hüznü paylaşanlar olarak, dâimî saadet sahiplerine merhamet etmek pek tabiî hakkımızdır.

Velhasıl-ı kelam, biz inananlar olarak bizi bu hissiyata davet eden her şeye “imtihan” diyoruz. Evet, belki bunları kana kana yaşıyoruz; ama asla onlarda kaybolmuyoruz! Çünkü; şükür ki, dua var, duyan var…

Vesselam.

BİR GARİP HÜZÜN

Hayat hep garip bir dilemmaya sürükledi bizi. Severdik insanları ve tabi yıkılışları.. Çünkü hayatımıza giren her insan aslında koca bir yıkılış demekti. Kimse ilk tanıdığımız haliyle kalamadı; kalanlara ise yüreğimizin en özel köşesini tahsis etmekti bize düşen. Çok yaralar aldık ve her insanı o yaralara ilaç sanmaktı hatamız.. Sonra geriye dönüp baktığımızda sevdiğimiz insanlardan parçalar gördük; dertlerimiz de, hatalarımız da ve bilakis yaralarımız da. Sevmeyi mi sevdik yoksa yıkılışları mı bir daha düşüneyim. Şimdi ise bir hoşçakal ülkesi yüreğim.. Bir bir uğurluyorum herkesi. Kendi seçtiğim bu labirentte boğulmak üzereyken bir çıkış aramaktayım. Sonu ışıklı olan ve belki biraz parçalı bulutlu..

17 Ağustos 1999

Yoğun geçen bir çalışma gününün ardından, daha önce sözleştiğimiz gibi arkadaşlarımla birlikte Fatma Meral Horne’yi ziyaret etmek için akşamüstü buluşmuştuk. Seyyah ve Sosyolog Horne, Antalya’daki yaşamını, kent merkezinin dışında Dokuma’da kurmuştu, oradaki yaşamı daha samimi bulduğunu söylüyordu. O yıllarda, Dokuma’ya dolmuşla gidilebiliyordu, eğer özel arabanız yoksa.

Emel Abla, kızı, Nilgün Erentay ve ben, saat 19:30’da Horne’nin atölyesine ulaşmıştık. Benim ilk gidişim değildi, atölyeyi daha önce de ziyaret etmiştim. Fatma Meral, uzun boyu,  kendi tasarladığı elbisesi ve görmüş geçirmişliğiyle insanı etki altına alıyordu. Uzun gecede, kendi hazırladığı ekmek üzerine sürdüğü peynirle birlikte çay sundu bize.

Fatma Meral, Uzakdoğu’da çektiği fotoğrafları, yine oradan aldığı kumaşlarla kendi tasarladığı giysileri tek tek, özelliklerini de anlatarak tanıtıyordu. Giysiler, renkli ve ince halleriyle, keşke benim olsa duygusu uyandırıyordu.

Atölye ortamında saate bakmaya unutmuştuk. Artık dönelim diyerek,  Fatma Meral’le vedalaşıp evden ayrıldık, durağa geldik. Gece yarısı çoktan geçmiş olmasına karşın, dal kıpırdamıyordu, boğucu bir sıcak hüküm sürüyordu gece bile. Saat 24:00’ü geçtiği için otobüs gelmiyordu bir türlü. En sonunda ortaklaşa taksi tutarak kent merkezine ulaşabildik.

Atatürk Caddesi’nde oturduğumuz için eve ulaşmam uzun sürmedi. Ahmet henüz yatmamıştı, merak etmişti gecikince. Ertesi gün işe gideceğim için hemen yattım. Yorgunluktan derin uykuya dalmış olmalıyım ki, Ahmet beni uyandırdığında korktum. “Kalk İmren, İstanbul’da deprem oldu, Sıdıka’yı ara, durumunu sor.” diyordu. Sersem gibiydim, yataktan kalktım, Sıdıka’yı cep telefonundan aradım. “Bir okulun bahçesinde güvendeyim, merak etme” dedi.

O saatten sonra, televizyon başında, yaşamını kaybetmiş, kurtarılmayı bekleyen insanların görüntüleri belleğimize silinmez bir şekilde işlendi. Göçük altından sağ çıkmayı başaran insanlar tesellimiz oluyordu sadece.

Antalya’da, okulu bitirmiş, iş ararken, arkadaşım Pınar Kızıloğlu Sönmez öğrenci evlerinin anahtarını göndermişti İstanbul’dan da, kalacak yer bulma konusunda zorlanmamıştım. Ev buluncaya kadar kalacaktım, fakat ailesinin de Antalya’ya taşınma kararından sonra, onun yerine bana kalabilme olanağı doğmuştu, Güllük Caddesi’ndeki Çetin Köksal Apartmanı’nda. Ev aramak için Pınar’la birlikte Annesi Suna Teyze de Antalya’ya gelmişti.

Ben işe yerleşmiş, düzenimi kurmak için zaman ayıramıyordum, ayrıca ekonomik güçlük de çekiyordum. Annem, Demre’den yastık, yorgan, döşek ve kilim göndermişti. Benim somya almam gerekiyordu.

1984 yılının Sonbahar aylarını yaşıyorduk, geceleri soğumaya başlamıştı. Suna Teyze; “İmren kızım, sen çalışıyorsun, döşekte yatma, hastalanırsın, sen benim yatağıma yat, ben yorganları üst üste koyar yatarım.” dedi. Olmaz dediysem de kabul ettiremedim, bir süre onun yatağında yattım. O da bir süre sonra, evi taşımak üzere İstanbul’a döndü.

Fevzi Çakmak Caddesi’nde bir ev tuttular, güzel bir evdi, çok da güzel döşemişlerdi. Ara sıra gelir giderdim, sanki ikinci evim gibiydi. Belleğimde kalan pek çok anı var.

O yıllarda kültür sanat etkinlikleri çok zayıftı Antalya’da. Tiyatro, Opera yoktu. Edebiyat etkinlikleri ve sinemalar canlıydı biraz. Antalya’ya uyum sağlayamadı Suna Teyze,  Pınar da okulu bitirince İstanbul’a dönmeye karar verdiler.

80’li yılların sonuna doğru, İstanbul’daki evlerinde ziyaret etmiştim Suna Teyze’yi. Daha sonra bağımız zayıfladı. Facebook aracılığıyla Pınar’la bağlantı kurduğumda, Suna Teyze’nin 17 Ağustos 1999 depreminde Çınarcık’taki yazlıklarında yaşamını yitirdiğini öğrendiğimde içime bir ateş düştü.

Yaşamda karşılaştığımız insanlar bakış açımızı, değer yargılarımızı oluşturmamızda etkili olurlar. Suna Kızıloğlu Sönmez de, özverisi ve duyarlılığıyla belleğimden hiç çıkmadı.

17 Ağustos’ta yaşamını kaybeden insanların acısı hala yüreğimizde, toplumsal bir acı olarak belleğimize kazındı,  unutmuyoruz o günü.

 

İmren Tüzün

Küçük Bir Başlangıç

YALNIZLIK

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,

Nasıl korku verir sessizlik insana;

İnsan nasıl konuşur kendisiyle;

Nasıl koşar aynalara,

Bir cana hasret,

Bilmezler.

Orhan Veli Kanık