Edebiyat

İç Sesimle Davam

Çoğumuzun ortak yaptığı şeylerden birisi de içimizde kötü ve bencil sese uymak, bizi ele geçirmesine kolaylık sağlamamızdır. Neden içimizdeki sesin kusurlarımızı sürekli kötülemesini izliyoruz, insanlara kendimizi kusursuz göstermeye çalışıyoruz? Mükemmel bir insanla dahi tanışmamışken -ki bunun mümkün olacağını düşünmüyorum- kendimizi bu ‘kusursuz’ kalıbına sokmaya çalışıyoruz? Kısacık olan ömrümüzü kendimizi zedeleyerek, eziyet ederek geçiriyoruz.

Sizinle bir hikaye paylaşayım; İki tane testisi olan adam her gün bu testilerle dereden eve su götürüyormuş. Bir süre sonra komşusu adama neden bu testiyi kullandığını, çatlak olduğunu görmediğini mi söylemiş. Adam gülümsemiş ve şöyle demiş; “Öyle demeyin, yolun çatlak testi taşıdığım tarafına tohumlar ektim ve her gün testinin o çiçekleri sulamasına için verdim. Şimdi söyleyin bana eğer bu testi kusursuz olsaydı karıma nasıl çiçek götürecektim?”demiş. Aslında hepimiz kırık birer testiyiz, öyle değil mi?

Sevdiğim birisi bana günün birinde, kusurları örtmemi değil, onları sevmemi ve sahip çıkmamı söylemişti. Aslında bunu yapmak insanı ne denli rahatlatıyormuş! Sivilceniz var diye onu kapatmaya çalışmayın, kilolusunuz diye tayt giymekten vazgeçmeyin. İnsanlar ,denizin üzerinde yürüseniz bile size,’Yüzme bilmiyor mu?’derler. Şimdi, geçin aynanın karşısına, gözlerinizin içine bakın ve şunu söyleyin;’ Ben buyum, kendimi böyle seviyorum.’deyin. Bütün kötü seslere karşı, rağmenlere rağmen…

 

 

Sağlıcakla kalın…

 

 

Kıssadan Hisse

Kuyu derin, soğuk ve karanlıktı. Titriyordu. Bir türlü anlam veremiyordu. Nasıl bırakırlar, nasıl terk ederlerdi bu karanlığın ortasına. Oysa çocuk aklıyla ve kalbiyle her birine güveniyordu ve onlardan kötülük beklemiyordu.
Kardeş kardeşe bu kadar acımasız davranabilir miydi? Korumaz mıydı? Aynı bedende aynı tohumdan filizlenmemiş miydi? Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamamış mıydı dünya hayatındaki yolcukları?
Rahim sıfatını fıtratında taşıyan merhamet ve şefkat kucağı nasip olmamış mıydı hiç birine?
Sorular… Sorular… Deli sorular…
Kuyu derin, soğuk, karanlık ve ıssızdı. Kaderi bir yalana mı hapsedilmişti? Ya babacığı ne haldeydi? Bihaber ,belirsiz bir süreyi tüketti bu ıssızlıkta. Neden sonra bir kervan onu çıkardı aydınlığa. Sonunun ne olacağını bilemediği aydınlığa doğru yol aldı. Bir kaç kuruşa satılandı köle diye. Çetin, çetrefilli ve heveslerin esiri olunmuş bir yaşamda; yapmadıklarıyla itham olunandı. Haksızca, acımasızca zindana atılandı. Rabbi ’ne teslim olup zindanın karanlığındaki korunmuşluğa sığınandı. Zindan da tıpkı kuyu gibi soğuk ve karanlıktı. Bu karanlık bir inziva; kendini hesaba çekme, haksızlıkla hesaplaşma, Rabbi ile tanışma noktasına ulaşan bir dönüşümdü.
Hikâyenin bu ve bundan sonraki kısmı herkes tarafından bilinen ve Kur’an-ı Kerim’in işaret ettiği bir gerçekliktir. Lakin bu hikâyede bize düşen nedir?
Kontrol edemediğimiz bir sebepler ve sonuçlar silsilesi var kaderimizde; fakat seçimlerimizle değişim dönüşüme sebep olanlar da var. Her türlü zorluğa, iftiraya, kıskançlığa, ötekileştirmeye rağmen tevhide bağlı ve iffetli kalabiliyor muyuz? Affedebiliyor muyuz?
Asırlar öncesinden gelen mesajlar, içinde bulunduğumuz zaman diliminde bize yol gösteriyor mu?
Sahi bizim kuyumuz hangisi? Eylemlerimizle birilerini kuyuya terk ettik mi? Eğer bir kuyuda isek; orada olmamızın sebebi ne?
Özgürlük zannettiğimiz bir esaret mi?
Kötülük ve olumsuzluk sarmalında tercih edip sığındığımız bir zindanımız var mı? Karanlıkta tek başınayken düşüncelerimiz, duygularımız, davranışlarımız eviriliyor mu bir aydınlığa?
Sorular, nihayetsiz sorular… Sorulara verilebilecek sayısız cevaplar…

BİR FETİH’DEN FAZLASI OLABİLMEK..

Ne güzel demiş o alemlere rahmet olan rahmeten lil alemin;

” لَتُـفْتَحَنَّ  الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ  الْأَمِيرُ  أَمِيرُهَا،  وَ لَنِعْمَ الْجَيْشُ  ذَلِكَ  الْجَيْشُ”
“Letüftehanne’l Kostantıniyyete, ve le ni’mel emrü zâlike’l emr, ve le ni’mel ceyşü zâlike’l ceyş”
“İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”
Konuya tam da buradan girmek aslında en doğru olan..
Girizgahı uzatmadan gelişme kısmını çokça tutarak.. Çünkü cümle sözlerin en güzelini Hadis-i Kutsi’de Efendimiz buyurmuşlar..
Bir müjde..
Bu müjdenin ardına nice ordular,nice komutanlar nice sultanlar düştü..
Ama sadece birisi muzaffer oldu..
‘Ya ben İstanbul’u alırım,ya da İstanbul  beni alır..’ diyerek kartal bakışlarını dikmişti o karaya..
Kendi hesaplamalarıyla döktürmüştü Şahin Toplarını..
İstanbul bir nazlı gelin gibi bekliyordu ve Padişah’da bunu çok iyi biliyordu..
Kimine göre cenk meydanıydı burası ama Sultan için bir düğün yeriydi..
Öyle ki bu düğün murada ermeliydi..
Hatta Haliç bile zincirlerinden kurtulmalıydı bugün..
Öyle de oldu..
72 gemi karadan yürüdü o gün..
Bir yanda Şahin Topları döverken surları bir yandan cengaverler tırmanıyordu surları..
Ama bir gecenin şafağı söktüğünde 72 parça donanmanın tamamı Haliç’i özgürlüğüne;İstanbul’u o kutlu sahibine teslim etmek için karadan yürümüştü..
Görenler buna inanamadı..
Bu gün bu düğün yerinin her yanında başka başka destanlar yazıldı..
Bir yanda eşi benzeri görülmemiş Şahin Topları..
Diğer yanda Haliç’e karadan yürüyen 72 parça donanma..
Ama diğer yanda bir başka destan var ki..
Vücudunda sayısız ok saplanmış;yine de üç hilal sancağı surlara dikmeyi başarmış ve yine bırakmamış Ulubatlı Hasan..
Bir düğün..
Bir cenk meydanı..
Tarih değişti..Dünyanın gidişatı bir anda değişti..
Çağ açıldı çağ kapandı bu cenk meydanı ile..
1000 yıllık bir imparatorluk çöküp yiterken yepyeni bir serüven başladı diğer yanda..
Bir müjde hakikat oldu..
Sultan surların önünde bir cenk meydanına baktı..
Etrafında Devlet-i Ala’nın kurmayları..
Yanında hocası..Akşemsettin Hocaefendi..
Şehre yavaşça yakınlaşırken Konstantin’in nazlı bir yar gibi onu beklediğini biliyordu..
Surlardan içeri girdiğinde dudaklarında Besmele vardı..Gönlünde ise bin şükür dua..
Bizans’ın zülm görmüş halkı yeni hükümdarlarını karşılamak için iki yandan çiçek atıyorlardı bu heyete..
Sultan Mehmet daha 21 yaşında idi..
Akşemsettin ise heybet-i vakar.. Sultanı Akşemsettin Hoca sanarak çiçekler ona yöneldi..
Mübarek mahcup olarak işaret edip:
-Sultanımız.. diyerek Sultan Mehmet’i işaret etti..
21 yaşında cihanı değiştiren, bir Peygamber müjdesine nail olan,çağ açıp çağ kapatan Sultan ise atını durdurdu.. Ve buyurdu:
-Hünkar biziz amma çiçekler ona layıktır..
Bu mübarek gecenin üzerinden 564 yıl geçti..
İstanbul tüm İslam alemi için hala aynı göz bebeği..
Türkiye’miz için ata yadigarindan ziyade bir müjdenin gerçekleştiği yer..
Fethin yıl dönümü kutlu olsun ey okur..

Çok kitap okumak mı ? Verimli okumak mı ?



1984’den bir alıntı yaparak başlamak istiyorum; “En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.” Bu sözü açıklamak istiyorum. Okuma alışkanlığını erkenden kazanmanın gerçekten çok önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Çocuk yaşta okuduğumuz eserler ufkumuzu açar ve hayal dünyamızı genişletir. Ben çok okumaktan değil de verimli okumadan yanayım. Bir eseri okurken yazarın bunu neden yazdığını düşünürüm, betimlemeleri dikkatle okurum, yazarın hayal gücünden azda olsa bir şeyler almaya çalışırım. Düzenli ve ölçülü kitap okumak bence eserlerin değerini anlamamızı sağlar. Bir yazar eserini ortaya çıkarırken onu uzun zaman yaşatır ve onunla bir bütün olur. Bizimde okurken karakterle yaşamamız ve o dünyaya gerçekten dahil olmamız gerekir. Her kitap okuduğunuz döneme göre farklı etkiler gösterebilir. Bizler öncelikle düşünmeyi öğrenmeliyiz ve kendi düşüncelerimizi ortaya çıkarmalıyız. Çünkü George Orwell’ın dediği gibi en iyi kitaplar bize bildiklerimizi anlatıyorsa bunlar bir hikâye bir eserle gerçekleşiyor. En önemlisi insan kendini yetiştirmeyi ve öğrenmeyi öğrenmelidir. Düşüncelere ancak birden çok kapı açmalıdır kitaplar. Bir alıntıyla yazdıklarımı desteklemek ve bitirmek istiyorum. “Bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak, bazıları ise sindirilmek içindir.”

BENİM HİKAYEM

Son birkaç parça eşyayı da bagaja yerleştirdikten sonra artık yola çıkmaya hazırdık. Güneş dünyamızla yeni selamlaşıyor ve asfalt yolla henüz kucaklaşıyordu. Karayla sarmaş dolaş olup denizi de unutmuş değildi. Güneş bu haliyle tüm çocuklarını kollarıyla saran bir anneyi andırıyordu. Vakit tamamdı, tüm kapılar kapandı ve motorun sesinin duyulmasıyla yolculuğumuz başladı. Evimden uzaklaşırken yılların eskitemediği manzara tekrar yaşanıyor, annem yine arkamdan el sallıyordu. Yine bu görüntü yavaşça küçülüyor ve yine ben evimden uzaklaşıyordum.
Yolculuğumuzun büyük bir kısmında bize eşlik edecek denizin güneşle kucaklaşmasını izledim. Bir hüzün çöktü üstüme, aslında bu yeni bir durum değildi. Bu yolculuğa ilk kez yirmi sekiz yıl önce çıkmıştım. Annem yine pencereden el sallamıştı. Babam beni otogara götürmüştü, alnımdan öpmüştü ve beni uğurlamıştı. Bu hüznü ilk defa orada hissetmiştim. Göğsüm sıkışmıştı, boğazım kurumuştu ve tarifi imkânsız bir hüzün hissetmiştim.
Neydi bu duygunun sebebi? Bunun cevabı yirmi sekiz yıl öncesinde saklıydı. Yirmi sekiz yıl önce parmağımda bir yüzükle, yüzünü hiç görmediğim biriyle evlenmeye gidiyordum. Yeni bir hayat vardı önümde: Yeni bir şehir, yeni bir ev, yeni insanlar… Eskiye dair ne varsa arkamda bırakıyordum. Ne de toydum o yıllar. Bir sürü belirsizliktense bir son istedim Rabbim’den. Şöyle keskin bir fren sesi ardından acı bir korna, büyük bir gürültü ve havada dönen tekerlekler hayatımın son sahnesi için hiç de fena bir senaryo seçeneği değildi.
Şimdi geri dönebilsem ve gözleri korkuyla dolu felaket senaryosu kuran genç kıza iki kelam edebilsem, ne söylerdim acaba? Belki yalnızca hayatı anlatırdım ona. Geleceğini korkuyla beklediğin yıllarda gözyaşıyla yoğrulacak acı da var, kahkahalarla karşılanacak mutluluk da var. Hayatın bir sürü acı ve tatlı anısı olacak, yaşamalısın bu hayatı!
Adına gelecek dediği ve merak ettiği şu anı anlatırdım ona. Arabayı yanımda oturan eşimin kullandığını, arka koltukta iki kızımla bir oğlumun olduğunu ve kalbimin tam ortasını orada olmayan oğluma ayırdığmı söylerdim. Kalbimin ortası onundu çünkü cennet kuşunun yeri kalbin tam ortası olmalıydı. Ona dedim ki anneler evlatlarıyla vedalaşmaz küçüklüğüm. Ben bunu oğlumu toprağa verdiğim zaman anladım. Annen seninle vedalaşmak için değil gözlerindeki hüznü net okuyamaman için sana el sallıyor. Yoksa, anneler evlatlarıyla vedalaşamaz küçüklüğüm!
Güneş yavaş yavaş adına saat dediğimiz merdiveni tırmanıyordu, artık zirve noktaya ulaşmıştı, oradan insanlığı seyre koyulmuştu. Arabanın tekerleri dönmeye devam ediyor bendeki hüzün ise hafif hafif dağılıyordu. Artık genç kız yolculuğunu tamamlamış otobüs otogara park etmiş ve kapılarını açmıştı. Benim yeni hayatımın giriş kapısı otobüsün çıkış kapısıymış meğer. Yeni hayata ağır ağır merhaba demek için yavaş yavaş iniyordum merdivenlerden. Yeni hayatımın başrol kahramanı beni karşılamaya gelmişti. Bu ilk görüşümdü yüzüğün meçhul sahibini. Ne hissetmiştim ilk görüşte? Şu an hissettiğim huzur var mıydı mesela, peki ya gençlerin çok önemsediği aşk? Sanırım baskın duygu heyecandı. Kalbim küt küt atıyordu, daha fazla ortada duramazdım teyzemin arkası saklanmak için tek seçenekti. Teyzemin arkasına sığındım, yeni hayatımın bir günlük refakatçisine.
Düğün dernek kuruldu, bundan sonra gençler ilk önce İstanbul’un simge mekanlarından biri olan Çamlıca Tepsinde gezdirildi sonra ise evlerine uğurlandı. Bunların ardından yirmi sekiz yıl geçti. Neler aldı yirmi sekiz yıl benden? Gücümü, kuvvetimi aldı mesela; gençliğimi aldı, simsiyah saçlarımı aldı. Peki ya neler verdi? Önce eş sıfatı verdi bundan gayrı refikayı hayat olacaktık birbirimize. Ardından anne sıfatı verdi, dünyada Allah’ın rahim sıfatına tecelli olabilecek kudrete sahip olan tek sıfatı, anneliği. Bu hesaba göre kim kime borçlu bilemem ama bu hayatı yaşamalıydın küçüklüğüm!
Yola devam ettikçe denizle vedalaşma vakti de geliyordu. Denizle vedalaşmamız yolun büyük bir kısmını bitirdiğimiz mesajını veriyordu. Bu sefer de denize hapsettiğim duyguları bırakıp kaçmayı başarmıştım. Ufak bir rahatlama bütün vücudumu kapladı. Yüzüme küçücük bir tebessüm yerleştirdim. Keskin virajları tamamlasa da hayat bitmez bir yolculuktu, biz de daim yolculardık.
Şeyma Gürsoy

Aşk, İkinin Bir Olmasıdır.

Sadece gençler arasındaki aşk ilişkilerinde değil, insanlar arası ilişkileri doğru anlamak ve doğru davranmak için empati yapmak müthiş bir formül. Empati, başkasının dünyasına girmek, onun yerine kendini koymak, onun kişiliğine bürünmektir. Empati yapan kişi, ”Acaba onun yerinde olsaydım ben nasıl davranırdım? Nasıl bir beklenti içerisinde olurdum, bana nasıl davranılmasını isterdim” diye düşünür. Empati bir bakıma, ” karşınızdakinin çıkarlarını da kollamak” demektir. İnsanın hakperest olmasıdır. İlk bakışta kendisinin hoşuna gitmese bile, ”gerçeği ve doğruyu tercih etmek”tir. İnsanlar arasındaki ilişkiler her zaman iki yönlüdür. Bir siz varsınız, bir de karşınızdaki. Üstelik sizin davranışınıza etki eden bir sürü iç ve dış faktör vardır. Eğer bunları hesaba katmadan, sadece kendiniz varmış gibi hareket ederseniz yanılırsınız. Aşk satranç oyunu gibidir. Tek başına koşan atlet değilsiniz. Bir atlet sadece daha fazla koşmak için çalışır, hiç kimse onun adımlarını geriye çeviremez. Rakipleri vardır, ama onların koşması atleti olumsuz etkilemez. Satrançta ise, karşınızdakinin hareketi sizi etkiler. Siz sürekli, empati yaparsınız. ”Acaba şu taşı oynatsam, nasıl hareket eder” diye düşünürsünüz. Karşınızdakinin yapacağı bir dizi hamleyi hesap edersiniz ve adımınızı ona göre atarsınız. Yanlış anlamayın. Birbirinize ne rakipsiniz, ne de mat etmeye çalışıyorsunuz. Bu örneği, sadece karşınızdakini de hesaba katmanın gereğini vurgulamak için veriyorum.

Empati, bir anlamda sevgilinizin ilgi duyduklarına ilgi duymak, sevdiklerini sevmek, önemsediklerini önemsemek demektir. Zaten onu seviyorsanız, birçok konuda onun gibi düşünecek ve davranacak, hiç değilse onun hatırına, onun gibi olmaya çalışacaksınız. Pek sevmediğiniz bir yiyeceği, onun için yiyebilirsiniz. Hoşlanmadığınız bir yeri, onun hatırına gezebilirsiniz. Tabii onun sevip hoşlanmadıklarından da aynı şekilde kaçınırsanız, onu memnun edersiniz. Bu anlayışı, sadece erkeğe veya kıza değil, her ikinize de tavsiye ediyorum. Ne kadar başarırsanız, o kadar mutlu olursunuz. Peygamberimiz(a.s.m.), ”Sizden biriniz kendisi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmazsınız” buyuruyor. Yine başka bir hadiste, ” Kendiniz için yapılmasını istemediğiniz bir şeyi mü’min kardeşiniz için de yapmayın” diye emrediyor. İşte empatinin temeli budur. Onun size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de ona öyle davranın. Kendinize yapılınca üzüleceğiniz bir hareketi, siz de ona yapmayın. Nasıl ki ilgi, sevgi, şefkatten hoşlanıyorsunuz; siz de ilgi, sevgi ve şefkat gösterin. Kibarlık, nezaket, diğergamlık, yumuşak ve tatlı sözlerden memnunsunuz. Ondan beklediklerini ona verin. Öfke, kırıcı davranış, sertlik, başa kakma gibi huyları sevmezsiniz değil mi? Siz de ona yapmayın. Bakın her şey ne kadar değişecek, güzelleşecek.

Bütün Güzelliklere Rağmen Ağlamak ve Bütün Çirkinliklere Rağmen Gülmek.

Bütün güzelliklere rağmen ağlamak ve bütün çirkinliklere rağmen gülmek.
Geçen gün bir grup arkadaş yaptıkları bilezikleri satmak istediler bana.
-Abla ya al nolur…
-İstemiyorum sağ ol.
Ne kadar da zalim davrandım. Allah’ım bir şans daha…
-BİR KAÇ GÜN SONRA-
Arkadaşım Leyla’nın evinden dönerken, kırtasiyenin aşağısında bir grup arkadaş yaptıkları bilezikleri satmak istediler bana.
-Abla bilezik almak ister misin?
-(Teşekkürler Allah’ım) Evet, isterim.
(O heyecan çok başka.Yaşadığımdan biliyorum. O kızın gözlerinde ki parıltı beni güzel bir aydınlığa eriştirdi. Alt tarafı lastik bir bilezik. DEĞİL. Çok şey aslında. UMUT, EMEK, BAŞARI, HEYECAN, MASUMİYET. Ve karanlığı bölen cılız bir ışık gibi *CEM ADRİAN* hayatıma giren o güzel aydınlanış. Aydınlanmalar…)
-Ne kadar?
-Bir lira.
-Kolay gelsin.
Daha sonra bir çocuk daha gördüm. Annesinin “bak seni tokatlarım he” diye tehdit savurduğu çocuk. Bir bilezik sattı diye mutlu olan çocukları tokatlamakla mutsuz etmek niye?
Güçsüzlükten. Acizlikten. Cahillikten. Bu acizliği bazen bende yapıyorum kardeşlerime. ‘Ama onlar beni çıldırtıyor’ diyor arsızcık.İşte bende onu diyorum ya. Sen büyüksün. Tecrübelisin. Merhametli olmalısın çünkü sen ondan çok onu biliyorsun. Daha merhametli olmak dileğiyle…
DİP NOT: ARSIZCIK BENİM NEFSİM OLUYOR.

Bir Veda Arefesinde

Bir Veda Arefesinde
Bir misafiri uğurlarken; hizmette kusur ettim mi telaşı ile
Tekrardan rahmetin, mağfiretin ve bereketinle gelmeni umut ederek
Son anları dolu dolu yaşamanın kaygısıyla
Bir vedanın hüznün de,arkasından gelecek sevincin burukluğunu da hissederek
Yine ,yeniden rahmet ve bereketle gelmeni umarak
Selamlıyor ve veda ediyoruz…
Bu kısıtlı üç beş günlük dünya hayatımızda
Bir serin esinti ve ferahlık bırakarak
Kötülükten bizi tutarak, iyiliği hatırlatarak
İyi insanlarında dört kollu atlara binip gittiği bir gerçeklikte
Ruhumuza sükûnet, bedenimize sıhhat, hanemize bereket bırakarak
Gidişinle bile bize yeni sevinçlere fark ettiren vesilelerle
İşte tüm bu nimetlere vesile olan anlara ve nimeti hasıl edene
Sonsuz şükürler ile, elveda ya Şehr-i Ramazan…
Durdu A.İNCE/# Asudebahar@

TEKRAR DENE

Yapılanlar bir gün yerini bulur mu ? Kırılan kalpler, gözlerden akan yaşlar, yanaklardan silinen gülümsemeler, bir gün hesap sorar mı? Üzülenler, tekrar içten gülebilecekler mi? Dünya’nın güzel bir oyunu ,bize verilen bir senaryo bu . Bizler bunu oynamak zorundayız. Yapılan kötülükler unutuluyor , iyilikler hatırlanmıyor bile . Aslında sadece ,filmlerde iyiler kazanıyor. Asıl ,hayatın ipleri üzenlerin elinde. Düşünüyorum da kötü insan başta var mıdır ? Taştan kalpleri tekrardan yontulabilir mi ? Her ne olursa olsun, Umut senin elinde sıkıca tut, kavra. Ellerinden uçsuz bucaksız diyarlara kayıp gitmesin, o senin nefesin. Giderse tutamazsın çünkü. Bu rol senin. Umudunu kaybetmen için erken. Attığın her adımda, tekrar umut et.

Belki o zaman, güçlü olduğunu göreceksin.

Teknoloji ile yaşam

  • Elimizde ki faaliyetler nimet mi? nikmet mi?

Günümüzde modern bilim dünyasında ön planda yerini alan teknoloji, internet gibi faliyetlerin elbette inkar edilemeyecek düzeyde. İnsanın yaşam hayatında pek fazla yararı, faydası mevcut konumdadır.
Yaşam kalitemizi aynı zamanda konfor alanımızı genişletmektedir. Faydalarını sayfalara,satırlara başlık adı altında sığdırmak elbette güç olur. Kısaca özetlicek olursak; evlerde, iş yerlerinde, kurumlarda, tıp alanında dahi pek çok yerde rastladığımız bu faliyetler bizler için birer zaman, enerji, iletişim ve ulaşım adına büyük bir nimet teşkil etmektedir.
Lakin bu araç ve gereçler yalnız faydalarıyla değil, pek çok zararlarıyla da karşımıza çıkabilmektedir. İnsan hayatında bu araç ve gereçleri (tv,internet, telefon,tablet) kontrolsüz kullanıldığı takdirde sosyal, ruhsal, fiziksel ve psikolojik çöküşler yaşar.
Bu buluşlar etkileşim ve iletişimde öncülük sağlarken bir diğer taraftan da Asosyal bireylerin,fertlerin oluşumuna sebebiyet vermektedir.
••
kontröl dışı kullanma hasebiyle insan üzerinde ki olumsuz etkenleri irdeliyelim.
bağımlı kimselerde; agresifliğin artması, gerginlik,kaygı ve stresin çoğalması, ikili ve sosyal ilişkilerinde problemler yaşaması, iştah problemleri, zihinsel ve bilişsel geri kalması, öz benliğine dair sorunlar yaşaması, görme bozuklukları, sırt ve boyun ağrıları, uyku düzensizliği, duygu bozukluğu gibi pek fazla sorunların meydana çıkmasını sağlamaktadır. Allah’ın bizlere bahşettiği olağan üstü nimetlerinden olan “Aklı” bu buluşlarla gereğinden fazla haşırneşir ederek dünya ve ahiret saadetimizi sağlıyacak ilimlerden,bilgilerden kendimizi yoksun bırakarak tembellik,üşengeçlik, hevaperestliğe yönlendirmek hem Allah’a hemde benliğimize yapacağımız büyük bir nankörlük olur. İnsan eğitiminde olumsuz etki yaratan bu faliyetler beyinleri ve bedenleri işgal altına alıp dar düşünceli, üretmeden tüketen ve hayatlarını, duygularını bu illete bina etmiş bir neslin türemesi insanlık adına büyük bir tehlike uyandırıyor,barındırıyor.

Bağımlılık mevcut ise şayet kendimizi bu esaretten kurtarmak adına programlar belirleyerek aktiviteler hazırlamaktır. Misal, Allah’a karşı kulluğumuzu en güzel şekilde yerine getirmek için günlük adaplar belirleyerek (Namaz,kur-an,evrad ezkar) bunları hayatımızın ilk alternatifi haline getirerek tedric etmek, bunlar dışında geleceğe dair hedefler belirleyerek o istikamet üzere çalışmalar yapmak, fiziksel, ruhsal, bilişsel eksiklerimiz var ise bunları gidermek adına çalışmalar yapmak, kitap okumak, makale yazmak, hobiler edinmek sevdiklerinizle vakit geçirmek.. vs. örnekleri çoğaltarak kendinize ait plartform dizayn ederek hem bendinize ve insanlığa, ümmete faydalı, yararlı, üretken birer fert haline gelmek için çalışmalar yapıp aynı zamanda seciyemizi en güzel alışkanlıklarla bezeyerek üzerimize bunları borç bilerek uygulamalıyız. Unutulmamalıdır ki elimizde ki nimeti hadsiz, hududsuz, kullanırsak nimet bildigimiz bu buluşlar birer nikmet halini alır.

Kusurlarımızı Sevmek

Çoğumuzun ortak yaptığı şeylerden biri ise kusurlarımızı örtmeye çalışmak, olduğumuz kişiyi başkalarından saklamaktır. Bizi diğer insanlardan ayıran en önemli özellik bir takım farklılıklarımızın olmasıdır. Sevgili okurlar, kusursuz bir insan dahi tanımamışken -ki mümkün olduğunu sanmıyorum- kendimizi bu kalıba sığmaya itiyoruz, niçin kendimize eziyet ediyoruz? Kısacık ömrümüzü kendimizi eleştirerek geçiriyoruz.

Sizinle bir hikaye paylaşayım; İki tane testisi olan adam her gün bunlarla dereden eve su taşırmış. Bir testi sağlam diğeri ise çatlak olduğu için fazlasıyla su sızdırıyormuş. Komşusu bir gün sormuş. “Neden boşuna bu testiyi taşıyorsun, görmüyor musun çatlak olduğu için sürekli su sızdırıyor.” Adam gülümsemiş. “Öyle demeyin yolun çatlak testiyi taşıdığım tarafı şimdi çiçeklerle dolu. Başından beri bu testinin su sızdırdığını  biliyordum bu yüzden kırık testimin tarafına tohum ektim ve açan çiçekleri karıma götürdüm. Eğer testim kusursuz olsaydı bu muhteşem çiçekler olmayacaktı.” Aslında hepimiz kırık testiyiz , hepimizin eksik veya fazla yanı var.

Birisi bana kusurlarımı örtmemi değil , onları sevmemi ve sahip çıkmamı söylemişti. Sivilceniz var diye kahkül kesmeyin, kilolusunuz diye tayt giymekten çekinmeyin. Geçin aynanın karşısına ‘Ben buyum ve kendimi böyle seviyorum!’ deyin. İçinizdeki kötü sese karşı, rağmenlere rağmen.

Sağlıklıca kalın…

Güllü Sümbüllü Samimiyet(siz)ler

İnsanlığın tarihinde sayfalarca yer kaplayacak olan şu günlerde, insan ırkına yönelik olan tüm yüceltmeleri, tüm insancıl kuramları ciddi anlamda sorguladığım bir aşamadayım. Buna insanın gerçekten sosyal bir varlık olup olmadığı da dahil. İnsanoğlunun çoğu davranışı kendini hayatta tutabilmek uğrunayken bazı davranışları da salt karşı taraf için olabiliyor (Bunun evrimsel kökenine girmek, düşüncelerimi şu anda detaylandırmak istemiyorum). Ve ben bu iki davranışı birbirinden ayırt etmekte çok zorlanıyorum. Karşımdaki insanın hangi davranışı salt benim iyiliğim içindi? Hangisi benim iyiliğimmiş gibi görünen bencil bir davranıştı? Yüz yüze sosyal ortamlardayken bunun ayırdına varmaya pek çaba göstermezdim çünkü o anda aldığım sosyal ödüllerin coşkusu düşüncelerimi perdelerdi. Ama yaşamış olduğum 2 aylık bol online etkileşimli şu süreçte fark etmiş olduğum bir şeyler var:
Özellikle yazılı iletişim esnasında bencillikler, karşı taraf düşünülüyormuşçasına ifade edilip yanına gülen yüz, çiçek, yıldız emojisi konularak güya iyi niyet gösteriliyor.
Örneğin:
-Ne kadar güzel beceriksizsin 😊
-Beceriksiz miyim? Niye öyle dedin? Üzüldüm şimdi
-Niye böyle algıladın ki, iyi bir şey dedim.
-(Doğru ya ben yanlış anladım: güzel demiş, emoji koymuş)
Eğer gerçekten samimiyetle söylediğin bir şey varsa ve yanına bir gül, çiçek koymamışsan “Bir sorun mu var?” diye sorun sizmişsiniz gibi davranılabiliyor. Yani samimiyetin online göstergesi; samimiyetsiz samimiyetlerin olmazsa olmazı: güller, çiçekler, eblek gülümsemeler. Formüle etmek gerekirse:
Bencil, yüzeysel, samimiyetsiz ifade+emoji> samimi ifade
Aslında çoğu ruh sağlığı uzmanının pompaladığı “sosyalleşin, arkadaşlarınızla sık sık görüntülü konuşun” fikrine artık katılmıyorum. Bu süreçte o kadar da sosyalleşmeye ihtiyaç yok. “Özellikle bu süreçte”. Görüntülerimizin ve sesimizin karşı tarafa iletilmesi de sosyallik değil bence. Yanlış anlaşılmalara ve kırgınlıklara bol fırsat tanıyan mekanik bir bağlamda sosyalleştiğimizin yanılsaması sadece… Sosyalleşmeyi online ortamlarda da yapabileceğimizi sürecin başında ben de iddia etmiştim. Bunun fiziksel bir izolasyon olduğunu sosyal bir izolasyon olmadığını düşünmüştüm Şu an bu iddiama katılmıyorum. Online ortamlarda bir insanın gözünün parıldamasını, gözlerinin dolduğunu göremezsiniz, yediği yemeğin üzerine sinmiş kokusunu, gün sonunda buluştuğunuz arkadaşınızın ter ve parfüm kokusunu alamazsınız vs. vs. Bunlar ne kadar da önemliymiş sosyalleşirken…
Dünyaca bir felaket yaşıyoruz. Dünyaca bir sürü kan kaybettik. Bir yas yaşamalıyız. Bu bir yas süreci, normal hayatımıza bir şey olmamışçasına devam edemeyiz. Ben bunları yazarken yüzlerce insan nefessiz kalarak ölüyor mesela. Bu büyük bir dehşet. Odalarımıza kapanıp ağlamalı, durumun şokunu yaşamalı sonra durumu kabullenmeli ardından minik minik normalleşmeliydik. Sevdiğimiz ve özlediğimiz insanlarla minik minik irtibata geçmeli bir anda sosyalleşme yanılsaması, iş-uğraş havuzuna itilmemeliydik. Bunda tamamıyla kendimi suçlamıyorum, bilim kurulunda ruh sağlığı uzmanlarının görüşlerinin alınmasına çok geç başlandı. Ruh sağlığı uzmanlarının görüşleri alınana kadar da biz çoktan sistemin çarkları olarak ruhumuzu bir kenara bırakıp çalışmaya, derslere devam etmeye başlamıştık. Bu hasarın bir geri dönüşü de yok bu saatten sonra.
Sosyal çevrem genellikle psikologlardan ve psikolojik danışmalardan oluştuğu için iletişim kurma biçimlerini genel olarak beğendiğim kişilerle muhatap oldum. Bu bakımdan kendimi şanslı hissediyordum. Fakat sonradan fark ettim ki her ne kadar araştırmalar iletişimin eğitimle geliştirilebileceğini savunsa da ve lisans eğitimi boyunca psikologlara ve psikolojik danışmanlara doğru iletişim kurmaya dair dersler verilse de doğru iletişim için kişisel yatkınlık da epeyce önemliymiş. Nasıl samimi olunacağı iletişim kitaplarında yazmaz mesela. Yazsa bile samimiyeti doğru sözcükleri seçerek karşı tarafa aktaramazsın.
Ruh sağlığı çalışanlarının çok sevdiği bir dil vardır “BEN DİLİ”. Bu süreçte anladım ki bu bir “BENCİLLİK DİLİ”ymiş. Bilmeyen kişiler için ben dilini kısaca şöyle açıklayayım karşı tarafa kendini ifade ederken duygularını, karşı tarafın davranışlarını ve ne istediğini belirtirsin. Mesela: “Bana bu şekilde kaba davrandığın zaman kendimi çok kırılmış hissediyorum, bana daha kibar davranmanı istiyorum”. Görünüşte kusursuz. Formülü bile var!
“Karşı Tarafın Davranışı+Duygu+İstek
Ben de çok severim bu dili kullanmayı fakat karşı tarafın niçin kaba davrandığıyla ilgilenmiyor bu dil. Benim duygum, benim isteğim…. Karşı taraf? Karşı taraf şanslıysa o da bu dili kullanmayı bilir ve yüzeysel bir biçimde o da duygusunu aktarır. İletişiminiz yüzeysel yüzeysel biter. Bu dili kullanırken şiddet yoktur, kimse bir terbiyesizlik yapmış olamaz herkesin istekleri ve düşünceleri vardır ve onu ifade eder. Oh ne ala memleket! Bu dili kullanmayı biliyorsanız istediğiniz terbiyesizliği yapıp “bu şekilde düşünmüştüm” diyerek yaptığınızı makul gösterebilirsiniz. Samimiyetsiz bir şekilde üste çıkabilir, kendi duygularınızı yüceltip karşı tarafa empati yapmış gibi görünebilirsiniz. Süreç sonunda da biriyle iletişiminiz bozulmuşsa “ben kendimi ifade ettim” diyerek işin içinden sıfır vicdan azabıyla çıkabilirsiniz.
Bu yüzden “ben dili”nin artık işlevsel olmadığını, sorunları halının altına süpürmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum artık. Psikoloji biliminin sağlıklı iletişim ile ilgili kat etmesi gereken çok yol var.
Ayrıca “profesyonel samimiyet” denilen bir kavram keşfettim. Bu kavrama göre karşı tarafı sınırsız bir şekilde övebilirsiniz. Bu övgü karşıdaki kişinin en mahrem konuları bile olabilir. Ama eğer karşı tarafın en yüzeyde görünen bir hatasını çıtlatırsan zırhlar anında ortaya çıkar, kılıçlar sallanmaya başlanır. O kişiyi anlamıyor olursun, fazla öfkeli olursun. Mekanizmanın böyle işlediğini çözdüğün anda işler kolaylaşır fakat bu mekanizmayı çözene kadar kendinizde hatalar arayabilirsiniz.
Süreç içerisinde keşfettiklerimi yukarıdakilerle özetleyebilirim. Bana yukarıda yazdıklarımı anlatan bir danışanım olsa söylediklerinin onun depresyona itebileceğini ve mantıkdışı olduğunu düşünürdüm. Ama şunu özellikle belirtmek istiyorum, bu düşüncelerim her konu, olay ve kişi için geçerli değil. Bunları keşfettikçe benim için değerli olan kişilerin ve ortamların da farkına vardım. Kendi güçlü ve sevdiğim özelliklerimi daha çok keşfettim ve sosyalleşme ihtiyacımın olduğu anlarla canımın sıkıldığı anları ayırt edip, daha sağlıklı arkadaşlıklara da adım attım. Yalnız kalmanın, evrende yalnız ve biricik olmanın bir ıstırap değil bir mutluluk olduğunu keşfettim…
Ya siz bu süreçte neler keşfettiniz?