Edebiyat

Yara bandı

Karanlık bir gece yol görünmüyor…

Gönlünün kahrını her gün yarama, yetmedi mi merhem diye sürdüğün? Bunca yıldan sonra senle arama, yetmedi mi taş duvarlar ördüğün?

Hiç bilmedin oysa …

Sen gittikten sonra kaç kere yuvarlandım ben içimdeki uçurumlardan. Kaç tövbenin canına kıydım hiç acımadan.

Şimdi senden bana kalan sadece kırgınlıklar.

Hem de hiç iyileşemeyecek taraflarımdan.

Görüyorum ki, dönüp dolaştığın yollar seni yine bana getirmiş. Ellerinde aciz bantlarla yaralarıma derman olmak niyetindeymişsin.

Ahhh… Ne söyleyeyim

Eğer bu kadar kolay olacağını düşünüyorsan, durma dene o zaman.

Tutar mı sandın o bantlar kırıklarımı…

Kapatır mı dersin kanayan yaralarımı..

Öyle geç kaldın ki ne yapsan da artık susturamazsın yüreğimdeki çığlıkları.

Geç kalmanın bile bir vakti var, sen bilmesen de. Telafisi olmayan hatalar, insanın içine çivi gibi saplanıp kalan acılar var, sen görmesen de…

Artık geri dönemeyecek sınırı geçti kalbim..öyle uzun süre bekledi ki seni, beklerken bütün telafilerin ölümünü de izledi çaresizce.

Anlayacağın;

Zaman ne senin dönüşünü beklemek için durdu ne de geçip giderken üzerimden acılardan beni ayrı yere koydu.

Denemedim sanma sakın..

Senin adınla direndiğim her an için, bir çizik attı bedenime zaman…sana büyüttüğüm her heves için, bir ölüm daha biçti ömrüne yaradan.

Taş oldum, yosun tuttum ben bu bitmeyen bekleyişlerin korkusundan…

Şimdi gelmiş bana yeniden beni sev diyorsun ya…

Tut ki yine seni sevdim

Ellerin tenime değse çivi gibi batar her dokunuşun, ben sadece kanarım…

Nefesini nefesimde hissetsem bir mezar kazılır içime, ben yine soluksuz kalırım…

Senin için riyakârca yüzüme giydirmeye çalıştığım ufakcık bir tebessüm bile, dağlar yüzümü acımadan, ben sadece ağlarım.

Çok geç kaldın anlasana…

Sürgün yemişken gözlerim gün ışığından…iflah olmaz bir tutkuyla ben sadece karanlığı arzularım..

Baksana halime..

Karanlığa gömülen ruhumda yosunları bile hayatta tutamıyorum.

Bu yüzden…

Sen sadece git…

Seni bana getiren yolları sil ayaklarının hafızasından.

Hiçbir şey söyleme hatta öylece çek git yine inan umursamam.

Nasıl olsa ne eski ne de yeni veda sözleri çekiştiremez artık beni yakamdan…

Şimdi kurumuş yosunların süslediği isimsiz bir mezar gibiyim. Boşuna uğraşma hayır gelmez bana nefesinin buğusundan. Sen o buğuyla başucumdaki kayaları ıslat…

Islat ki en azından yosunlar kurumasın yalnızlıktan.

İlhamım sen

Şiir sızım Kuşlara takılıyor ayaklarım. Ne zaman düşecek gibi olsam tâkâtimi zorlayıp ha gayret ayağa kalkıyorum.. Gerçi ben düşsemde şiire, mısraya düşüyorum… Hecede üşüyorum… Devrik öznelerin şâşâlı yüklemlerinde konaklayıp ayyûka çıkıyorum.. Bıkıyorum dememi bekleme sakın! Şiirden bıkan şairin ölümü yakın…
Şuursuz şiirler yazıyorum…Ne yazdığımı ben bile bilmiyorum..Sadece istiyorum ki şiire gömsünler beni..Üstüme karış karış imge atsınlar..Zaten derler ya “Şairler ölüdür”….şiir ise şairin ellerini kanatan gülüdür…O güllerin içinde can vermek istiyorum..İçimde kocaman bir şiir besliyorum.. Korkak kelimelerim yabancı kelimelerin arkasına saklanırken ebe olarak kendimi bir şiir saklanbacında buluyorum..Kendi hecemi sobeleyemiyorum..Tamda o esnada gecenin astarı yırtılıyor..Dökülüyor elime bereketli bir ilham..Yaza yaza bitiremiyorum..Çünkü biliyorum..Giderse tutamam..Giderse yazamam..Dizeler zedeleyince dirseklerimi aklıma ilkokul anılarım geliyor..Dirseklerimiz kapkara olurdu tahta sıralara dayamaktan..Hiçbir şey değişmedi..Şimdide kararıyor şiirler karalamaktan..
Tükenmez kalemim tükenmenin eşiğinde.Hani bir kaç kere nefesimle üfleyip yazdırmaya çalışsam mürekkebin fazlası elime yüzüme bulaşıyor..Şiire çalıyor ellerim karaya çalar gibi…Şiirlerime sözcük taşıyor uç uç böcekleri..Ne zaman pes edecek olsam devam diyor..Devam… Elim yüzüm şiire bulanıyor da bir ah etmiyorum.. Şiir benden gidiyor ben şiirden gitmiyorum.. Susmak zor yazmak ondan da….İstiyorum ki şiirin dibine kadar yolun var desinler bana.. Şimdi çal… Güftesi senden bestesi benden
Şimdi yaz..İlhamı senden yazması benden.

Şiirlerde asılı kalır parmak uçlarım
Ne zaman dara düşsem hep şiiri suçlarım

Sonbahar Düşü

Sonbaharda başlar yaprak dalından kopup düşmeye
Yere vardığındaysa artık sadece bir süs olur
Yolları kaplayan veya fotoğraflarda boy gösteren
Zamana karşı koyacak kuvveti yoktur
Bir süre sonra kurur ve en küçük  darbeyle kırılır
Günler,haftalar hatta aylar geçirmiştir o ağaçta
Şimdi ise çöpe atılacak kadar değersiz haldedir
Akışa ayak uydurmak gerekir,
Değişimi kabullenmek
Olanı değiştirmeden sevebilmek
Ve eksik olanı tamamlayabilmek
Toprağa ne kadar zamandır ayak bastığın,
Sarf edilen birkaç sözcüktür sadece
Sözcükleri yaşayabilmektir asıl hüner
Yaşatabilmek ise,yaşatabilen olmak ise
Herkesin hayalini kurduğu amaç belki de
Değerli olabilmek
Ölmek için bile değerli olabilmek
Bir iz bırakabilmek şu dünyada
Gittiğin zaman hatırlanacağın
Çünkü insan bilse dahi en güzel şeyin bile bir sonu olduğunu
Unutmamak ister,unutulmamak ister
Rakamlar kolaydır sözcüklerde
Hayaller hep gözlerini kapadığında oradadır
Ruhun dolaşsa da göklerde
Gerçeklerin kesin olmazsa sana
Ve sen o gerçekleri yaşatmışsan hayalinde önceden
Yani hayalin olan gerçeğin ise şimdi
Hoş geldin,
Hoş geldin hayata…

OSMANLI DEVLETİ’NDE SAAT KÜLTÜRÜ

Daha evvel ki yazılarımızın bir kaçında Osmanlı Kültürünün kadim bir kültür olduğuna dikkat çekmiş ve çarpıcı örneklere yer vermiştik. Medeniyet teferruatta gizlidir sözü her manasıyla Osmanlı Medeniyetine sirayet etmiş vaziyette.. Maalesef günümüzde birçok medeniyet göstergesi olan değerleri yitirmiş olsakta  merhum Halil İnalcık hocanın dediği gibi ‘bu hazineden habersiz kör topal yaşıyoruz onun üzerinde..’
Osmanlı kadim bir medeniyet eşsiz bir kültür.. Yazının asıl konusu olan ‘saatler’ mevzusuna geçmeden evvel duyup hayretler içerisinde kaldığım bir bilgiyi paylaşayım..
Osmanlı’da bine yakın vakıf varmış.. Düşünün bir medeniyeti besleyen en mühim unsurlardan biri olan vakıf müessesine ataların verdiği önemi..
Bu bir değerli bilgi olarak yazının burasında kalsın..
Biz dönelim konumuza..
Bu kadim medeniyetin en vazgeçilmez unsurlarından birisi de saatler imiş..
Nasıl?
Bir kısa bahsedelim..
Osmanlı medeniyetinin genel özelliklerinden biri de kadim olanı ile moderni,dini değerler ile dünyevi olanı güzel bir şekilde harmanlamasıydı.
Saat unsuru özelinde bu ifadeyi düşünürsek;döngüsel zaman ile çizgisel zamanı,alafranga saat ile alaturka saati bağdaştırıyordu. Bu harmanın son demlerine şahit olan Ahmet Hamdi Tanpınar en mühim eserlerinden biri olan ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsünde’ kadim hayatımızın saat üzerine kurulu olduğunu söylüyordu.
Saat, dünyevi başarı ve zamanın göstergesinin yanında uhrevi bir öneme de sahipti.. ‘Günde beş vakit namaz,iftar,sahur ve her türlü ibadet saatle idi..
Saat dünyevi dakikaları sayma aracı değildi yanlızca Allah’ı bulmanın en sağlam çaresiydi ve bu sıfatla eskilerin hayatını bu nokta da idare ederdi.
Hatta saat kavramı Osmanlı medeniyetinde müesseseleşmiş.. Bazı kentlerin camilerinin avlularında muvakkıthaneler yaygındı..
Muvakkıthane kelime anlamı olarak ‘vaktin belirlendiği hane’dir.
Namaz vakitlerinin belirlendiği,takip edildiği hatta ufak çapta astronomi çalışmalarının yapıldığı yerlerdi.. Yapı olarak çok büyük olmayan 2 odalı mekanlardı.
Ayarlı-ayarsız saatler üzerine de düşünülmüş hatta belli oranda anlamlar yüklenmişti.. Saatin hem dünyevi hem de uhrevi bir mahiyeti vardı ayarlı yada ayarsız oluşu da derin anlamlar içermişti..
Hatta muvakkıt Nuri Efendi ‘Ayar saniyenin peşinden koşmaktır..’ diyor bozuk saatleri hasta insanlara benzetiyordu. Hasta,tabiatı gereği mazurdu.
Ancak ayarsız saatler başka..
O apacık bir suçtu ve ağır bir cürümdü..Hatta Nuri Efendi ayarsız saatlerin insanlara vakitlerini israf ettiriyor şeytanın en büyük oyunlarından biri olduğunu söylüyordu.
Ayarlı saatler hem dünyevi hemde uhrevi saadetin kapısını açardı.Ancak devletimizin çöküşü ile saatlerimizin ayarsızlığı paraleldi sanki.. Refik Halid Yenicami saatlerinin işlememesi karşısında büyük bir hüzne kapılıyordu..
Adeta alafranga saat ve alaturka saat edebiyat temsilcilerimizi de ikiye bölmüş vaziyette idi.. Saatlerin ‘eski zaman’ ölçenleri Ahmet Haşim’in;’yeni zaman’ ölçenleri ise Ahmet Mithat ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gözdesiydi.
Kadim şahsiyetlerde  saat kavramı o kadar mühim ve müstesna bir yere sahipti ki  ‘sahibi saati değil saat sahibini ölçer.’ derlerdi.
Saat kavramı bu kadar müstesna bir yerde iken hatta muvakkıthane formunda müessese haline gelmişken Avrıpa’da meydana gelen saat kulesi akımından Osmanlı Devleti’de etkilenmiştir. İkinci Abdülhamit dönemine denk gelen bu akım da Sultan Hazretleri emriyle 9 adet Saat kulesi yapılmıştır..
-Yıldız Saat Kulesi
-Dolmabahçe Saat Kulesi
-İzmir Saat Kulesi
-Bursa Saat Kulesi
-Çanakkale Saat Kulesi
-Kayseri Saat Kulesi
-Bilecik Saat Kulesi
-İzmit Saat Kulesi
-Kastamonu Saat Kulesi (Sürgün Saat)

9 güzide şehre yapılan bu muhteşem eserler kentlerin simgesi haline gelmiştir.
Kayseri’de yapılmış olan saat kulesi Selçuklu mimarisine göre şekillendirilmiş;muvakkıthanesi olan tek saat kulesidir.
İzmit Saat kulesi ise 4 katlı olması hasebiyle en uzun saat kulesi olup,4 katında da farklı mimari yapıları barındıran saat kulesi olmuştur.
İçlerinde ki en garip hikayeye sahip olan saat kulesi ise Kastamonu Saat Kulesidir.
İstanbul Saray Burnu’nda bulunan saat zamansız çalan çanından dolayı Padişahın cariyelerinden birinin çocuğunu düşürmesine sebep olur ve İstanbul’dan Kastamonu’ya sürgün edilir. Bir diğer adı ise Sürgün Saat olarak anılır.
Saat kavramı medeniyetimizde mühim bir olgudur. Kaybettiğimiz bir değer ve ne yazık ki sadece kolumuza taktığımız yada evimizin duvarında olan dakika ve saniyeyi gösteren  bir aygıt konumuna geldi. Kadim medeniyette vazgeçilmez bir yere sahipti ancak günümüzde ne yazık ki o eski ihtişamına sahip olmadı…

Selam dua ve derin muhabbet ile..

 

 

 

 

 

KOCA ÇINAR’IN HİKÂYESİ – Çocuklara Hikâye

KOCA ÇINAR’IN HİKÂYESİ

Güneşli bir yaz günüydü. Ağaç dallarındaki şaşkın yapraklar, Koca Çınar kuruduğu için sağa sola savrularak yere düşüyordu. Yere düşen yapraklar, etrafı süslüyorlardı. Koca Çınar’daki yaprakların çoğu aşağıya doğru kendilerini bırakmışlardı; fakat Koca Çınarı’n üstündeki Küçük Yeşil Yaprak aşağıya inmek istemiyordu. Aşağıda arkadaşları onu bekliyordu. Bizim Küçük Yeşil Yaprak, bir türlü aşağıya inmiyordu. Arkadaşları aşağıdan ona bağırmaya başladı. “Küçük Yeşil Yaprak inat etme de yanımıza gel; orada kalmanın kimseye yararı yok.”  Küçük Yeşil Yaprak, ‘’Ben Koca Çınarı bırakmam; çünkü ondan ayrılmak istemiyorum’’ diyordu. Arkadaşları da ’’ Koca Çınar artık kuruyor; bu yüzden insanlar onu kesecekler. Artık kendi başımızın çaresine bakmalıyız.’’ dediler. Küçük Yeşil Yaprak bir türlü bunu kabullenmek istemiyordu. O sırada Koca Çınara sürünerek Sakar Tırtıl çıkıyordu. Sakar Tırtıl, gözlerinin bozuk olmasına rağmen gözlüklerini takmıyordu. Bu yüzden de sürekli bir yerlere çarpıyordu. Kavanoz dibi gözlüklerini taktığında arkadaşları onunla dalga geçecek sanıyordu. Sakar Tırtılın kavanoz dibi gözlüklerini sadece Küçük Yeşil Yaprak biliyordu. Küçük Yeşil Yaprak, Sakar Tırtılla çok iyi arkadaştı. Küçük Yeşil Yaprak, arkadaşının böyle bir yere çarpıp yaralanmasını istemediği için ona yardım ediyordu. Tehlikeli durumlarda arkadaşını uyarıyordu.

Sakar Tırtıl, Koca Çınar’daki tüm yaprakların aşağıya inmesine rağmen arkadaşının neden inmediğini merak ediyordu. Sakar Tırtıl, arkadaşının yanına doğru sürünürken güneş ışınları gözlerini kamaştırmaya başladı. Yine de buna aldırış etmedi. Zaten tehlikeli bir durumda arkadaşı onu uyarırdı. Güneş ışınlarından kurtulmak için daha hızlı sürünmeye başladı. Hızlı hızlı sürünürken önündeki dala çarptı ve biraz canı acıdı.’’ Ah,uhh  başımm! ‘’  Küçük Yeşil Yaprak arkadaşını duymamıştı. Sakar Tırtıl daha yüksek sesle tekrar seslendi. ‘’ Ahhh uhhhh başımmm! ’’ Küçük Yeşil Yaprak, çok dalgındı. Bu yüzden de arkadaşını duymuyordu. Sakar Tırtıl da aşağıya doğru bağırmaya başladı: ‘’ Eyy dostlar sesimi duyan yok mu?’’ Aşağıdaki yapraklar Koca Çınar’ın çevresinde rüzgârın etkisiyle uçuşup duruyorken sevinç çığlıkları attıkları için onlar da Sakar Tırtılı duymuyorlardı. Sakar Tırtıl, bu durumdan korkmaya başladı. ‘’Yoksa beni kimse sevmiyor mu? Ama neden, ben ne yaptım da beni duymazlıktan geliyorlar.’’ Sakar Tırtıl, çok üzülmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Küçük Yeşil Yaprak, nihayet yakınlardan gelen ağlama seslerini duydu. Çevresine bakındığında Sakar Tırtılın ağladığını gördü ve ona seslendi: ‘’ Canım arkadaşım demek sen de Koca Çınar’ ı keseceklerini duydun. Ben Koca Çınarı bırakmayacağım. İnsanlara engel olmak istiyorum.’’ Sakar Tırtıl arkadaşının söylediklerini dinleyince çok şaşırdı. Demek ki arkadaşı üzgün olduğu için ona cevap vermemişti. Küçük Yeşil yaprağın Koca Çınar’a olan düşkünlüğünü çok iyi biliyordu. Sakar Tırtıl, o an canının acıdığını unuttu ve arkadaşının yanına doğru süründü. Sakar Tırtıl: ‘’ Canım arkadaşım, sen ne diyorsun öyle? Koca Çınar’ı mı kesecekler, ama neden?’’

Küçük Yeşil Yaprak: ‘’ Sen bilmiyor muydun? ‘’ Sakar Tırtıl, hayır anlamında başını iki yana salladı. ‘’ Sen neden ağladın o zaman?’’ Sakar Tırtıl başından geçenleri arkadaşına anlattı.

Küçük Yeşil Yaprak, Sakar Tırtıl’ a ; ‘’Canın çok acıdı mı?’’ diye sordu. Sakar Tırtıl “Eh, biraz acıdı ama şimdi iyiyim. ‘’ dedi. Küçük Yeşil Yaprak’ ın suratı asıktı. Sakar Tırtıl, arkadaşının bu haline çok üzülüyordu. Onu daha önce böyle görmemişti. Küçük Yeşil Yaprak, ‘’ Canım arkadaşım, bir şeyler yapmalıyız.’’ dedi. Sakar Tırtıl’ da, ’’Merak etme birlikte bunun üstesinden geliriz.’’ dedi. Küçük Yeşil Yaprak, ‘’Ne yapabiliriz, insanlara nasıl engel olabiliriz?’’ Küçük Yeşil Yaprakla Sakar Tırtıl aralarında böyle konuşurken, yağmur yağmaya başladı. Bizimkiler üstlerine düşen yağmur damlaları nedeniyle ıslanmaya başladı. Sakar Tırtıl, kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Yukarıdaki mavi bulutları gördü. Mavi bulutlar sanki bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Küçük Yeşil Yaprak da arkadaşı gibi bulutlara baktı ve bir şarkı mırıldanmaya başladı. Sakar Tırtıl, arkadaşına eşlik etmeye başladı. Sonra bir şey oldu: Küçük Yeşil Yaprak ve Sakar Tırtıl, şaşırıp birbirine baktı. Sakar Tırtıl, ‘’Sen de duydun mu?’’ Küçük Yeşil Yaprak evet anlamında başını salladı. ‘’Hadi tekrar deneyelim.’’ Şarkı söylemeye başladılar. Bizimkiler Bulut kardeşlerle şarkı söyleyerek konuşmaya başladılar: ’’ Yıllar önce Koca Çınarı diken Ali Usta şarkı söyleyerek çınarı sularmış, Bulut kardeşler de ona eşlik edermiş. Bizim Çınar, şarkılarla büyümüş, kısa zamanda da yeşermiş. Bir gün Ali Usta Çınar’ı sulamaya gelmemiş. Çınar onu, belki bugün gelir diye günlerce beklemiş; ama o artık gelmiyormuş. Sonradan diğer çiftçilerden duyduklarına göre Ali Usta vefat etmiş. Çınar bu duruma çok üzülmüş. Üzüldüğü için de kurumaya başlamış çiftçiler onu sulasa da eski haline dönemiyormuş. Çaresiz kalan çiftçiler Çınarı kesmeye karar vermişler. Biz de Koca Çınar’ ın kesilmesini istemiyoruz. Bu yüzden eski haline dönsün diye yağmur yağdırıyoruz.

Siz şarkı söyleyince bizim Çınar sallanmaya başladı. Bunu fark edince biz de size eşlik etmeye başladık. Ona Ali Usta’ yı hatırlattınız. Sanırım Koca Çınar’ın kesilmesini engelleyebiliriz.’’

Küçük Yeşil Yaprak, bir çare bulduklarına çok sevinmişti. İki arkadaş Bulut kardeşlerle birlikte şarkı söylemeye devam ettiler. Koca Çınar da onlara sallanarak eşlik ediyordu. Gerçekten de yavaş yavaş eski neşesi geri geliyordu.

Ertesi gün Koca Çınarı kesmeye gelen çiftçiler, gördükleri manzara karşısında şaşırıp kaldılar. Bu durumda çiftçiler ne yapacaklarını bilemediler. Koca Çınar, yeniden yeşermeye başlamıştı. Artık kuru halinden eser kalmamıştı. Çiftçiler, Koca Çınar’ı kesmekten vazgeçtiler. Küçük Yeşil Yaprak, Bulut kardeşler ve Sakar Tırtıl mutluluktan şarkı söylüyor, Koca Çınar da sallanarak onlara eşlik ediyordu.

BABAMA İTHAFEN

BABAMA İTHAFEN
Anladım!
Doğduğum andan itibaren ölüme doğru yol aldığımı
Varlıktan yokluğa evirilişimi
Çınarların sessizce devrilişinde anladım
Mesafenin ve engellerin çaresizliği pekiştirdiğini
Gitmek istememe rağmen, kalmak mecburiyetinde olduğumda anladım
Sahip olduğum onca şeyin senin yokluğunda hiçbir anlam ifade etmediğini
Canın, bir kuş olup beden kafesinden uçup gittiğinde anladım…
Neydi senden bana kalan hatıralar diye düşünürken
Nefes alışının, öksürüğünün, varlığının bir nimet olduğunu
Radyonun, kaleminin, kitabının, tesbihinin, dokunduğun birçok şeyin
Geride öylece sensiz, yetim kaldığında
Anladım!
Sağlığında inşa ettiğin, hayra vesile olan birçok şeyi
Sana veda eden birçok yürekten ve gözden anladım
Baki olanın iyilik olduğunu; iyiliğe çığır açısından anladım
Merhametin, sevginin, tatlı dilin ne çok güzelliği ortaya çıkardığını
Sana hayırla dua eden ellerden ve dillerden anladım
Sükûneti sağlayarak sessizce veda ederken
Duruşundaki kararlılığı ve cesareti
Tutumundaki sevgiyi, adaleti, hoşgörüyü, inceliği adım adım gözlemledim
Okumak ve okutmaya yönelik çabanın son anlarda bile sürdüğünü
Kur’an’ın ilk emri olan ‘Oku!’yu ; ‘beni okuyun yavrularım’ sözünde yeniden anladım…
Sana olan her özlemimde ne yapmam gerektiğini
Duaları bize bir bir ezberletişini hatırlayınca anladım.
Hangi yaşta olursa olsun babayı kaybedince yetim kalacağımı
Uyuyunca ve uyanınca geçmeyen bir acı olduğunu
Ceketini her zamanki yerine astığımda anladım…
Sılayı rahimim, ömrüm saydığım babam
Seninle birlikte bu hayat yolculuğunu aynı şekilde devam ettireceğimi
Sana olan sevgimi yüreğime gömdüğümde anladım.
12.06.2020
Durdu AKDEMİR İNCE/Asudebahar@

Hüzne müptela gönüllere Ab-ı hayat

Batan bir diken bile olsa, müslümanın başına gelen her bir musibeti, Allah onun günahlarına kefaret kılar.                                 |Buhari, Merda, 1|

Musibet, acı, hüzün aslında mutluluk dinamiğini oluşturur. Herşey zıttıyla bilinir mutluluğu yaşamak için hüznü hissetmek yaşamak gerek. Bizi canlı tutan bu duyguların yaşanılmasını istememek bir nevi yaşamamayı istemektir. bu durumda yaşayan bir ölüden farksız kalırız. Vuku bulan her hadise muhakkak ki hikmeti vardır, hikmetsiz hiç bir durum hasıl olmaz çünkü Allah |c.c| boş ve gereksiz iş yaratmaz.

[لا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا]
“Üzülme, Allah bizimledir”|tevbe,40|
yaşam sürdüğümüz bu darı dünyada sıkıntılarla cebeleşmek elbette kaçılmaz bir durum, bu durumda sebat gösterip sıkıntıya değil de sıkıntı ardından gelecek olan sadeti zihinlerimizde tasavvur etmek ruhumuza bir nebze de olsa şifa verecektir.
Hayatın buhranına karşı savaşlar verip galip gelmeye çalışmak oldukça enerji tüketir. Bu durumun üstesinden gelememek ayrı bir boşluğa sevk ediyor tabi bu kaçınılmaz bir şekilde kısır döngüye haps ediyor. Kanaatimce benliğimizde hasıl olan bu duyguyu nasıl ki mutluluğumuzu yaşarken sevinç duyuyorsak aynı zamanda üzüntümüzü, hüznümüzü yaşarkende sevinç duymalıyız şairin dediği gibi “insan bastırdığı duygunun esiri olur” dolayısıyla kendimizi kasmadan mutluluğumuzu yaşar gibi üzüntümüzüde yaşayıp vaktinde misafiri uğurlamak en mantıklı davranış olucaktır.
Neticede betonlaşmış şehirde hissizleşmiş âdem ile  doğallığını  yitirmiş  bir hayatın serüveninde miskin olmamak elde değil. peygamberin s.a.v sünneti olan, insanın ruhuna, kalbine hitap eden sadelikten kendimizi yoksun bırakıp, aldatıcı bir sevgiliden farksız olan, göz kamaştıran dünyanın kabartma tozuna bulanmak insanın ayarında mevcut olmayan yeni bir iletişim eklemek gibi fıtratımıza aykırı, ters orantılı olan bu durumu yaşamaya çalışmak ayrı bir bunalıma sebep olur. Kulaklarımıza aşina olsada hatırlatmakta muhakak ki fayda vardır şöyle ki;  “Resulullah s.a.v efendimiz sevinince toprağa üzülünce gök yüzüne bakardı, toprakta tevazu gök yüzünde ferahlık vardır”.  bu durumlarda helak edici yeise, hasta edicek üzüntüye  kapılmak yerine resul-i kibriya efendimizin tavsiyelerine kulak verip yanlış kalıplaşmış düşünce yığınını bırakıp tembihlere göre şekil almamız daha makule geçecektir.

(Sıkıntılı iken “Hasbünallah ve ni’mel-vekil” deyiniz!) [İ. Merdeveyhi]
Kur-an’ı kerim okumak dinlemek, sadaka vermek, güzel kokular ve temiz giyinmek, başkasının sıkıntısını gidermek, doğayla buluşmak, su, kuş sesleri dinlemek, yakın bir arkadaşla hasbihal etmek, dünya ve ehiretimize fayda sağlicak meşgaleler edinmek, ruhumuzu kalbimizi sukûnete eriştirir. tevekküle sarılıp filizlenmeyi beklemek en doğru adım olucaktır.

“Dünya uğrunda mahzun olmaya değmez” Şeyh Muhammed Muta Haznevi |k.s|

SEVDALAR, BABALAR ÖLENE KADARDIR

 

Ve babalar da ölür.
Sonra bütün cenazeler içimize gömülür.
Yüzümüzün her zerresini işgal eder gözyaşı
Ben Mecnun olurum, çölde kendini avutan
Sevdalar unutulur.
Arka mahalledeki bütün öpüşmeler yalandır.
Benden adına şiir yazmamı bekleme Leyla,
Sevdalar, babalar ölene kadardır.

Ve babalar ölür.
Bütün şiirlerin babası ölür.
Günde bin defa gözyaşında boğulup ölürüz biz.
Biliriz ki, ağlamak acılara gülüş biçimidir.
Ağlamak, bütün gidişlere dua biçimi.
Şimdi döksem sana içimi
Artık bütün dinleyişler sahte
Bütün çocuklar yalandır.
Benden gözlerine bakmamı isteme Leyla
Sevdalar, babalar ölene kadardır.

Babalar ölür.
Ölmeyen tek şey;
Üzeri dantelli ne varsa sıkıştırılmış vesikalıkmış.
Cennetin üzerine toprak atarken öğrendim.
Anne dedim;
Bu fotoğraflar niye konuşmuyor?
Ne kadar açarsam açayım,
Kollarım resmine kavuşmuyor.
Kaldır odamdan şu utanmaz saati anne
Babasız bir çocuğun önünde
Bunlar her gün on ikide buluşuyor.
Zaten dakikalar hayal, eylüller yalandır.
Benden tebessüm bekleme Leyla,
Sevdalar, babalar ölene kadardır.

Ölür.
Dünya, evren
Cennet ve cehennem.
Ve huzurunu bozacak her günah ölür.
Sular bile ölür buhar olurken.
Bir ikilemdir hayat,
Sıkışmış, küfretmek ile şükretmek arasında,
Şimdi ben burada, dünyanın arafında.
Rabbim; geçerken al beni
Dünya, toprağın altından daha derin.
İyi acı çekerim ama, sıkıldım derim.
Bir dağ yıkılınca üzerime,
Sadece kalmak elde kalandır.
Benden elini tutmamı bekleme Leyla,
Sevdalar, babalar ölene kadardır.

Kanaat Kültürü

Mustafa Kutlu,Kalbin Sesiyle Toprağa Dönüş,Dergah yayınları İstanbul.
Mustafa Kutlu’nun Nurettin Topçu’nun ‘Ahlak Nizamı’ adlı eserinden yola çıkarak ortaya koyduğu birbirinin devamı niteliğindeki bölümlerden oluşan deneme kitabıdır. Günümüzde modernite adı altında sahip olduğumuz köklerimizden koparılıp, tüketim toplumuna doğru evirilişimizin detaylıca irdelendiği bir kitap.
Üretimin toprağa dönüş ile gerçekleşebileceğini vurgularken; inanç esaslarımızdaki bir çok kuralı, bu fikri destekleme noktasında kullanarak bize çalışmanın kanaat kültürünün önemini fark ettirmektedir.
Yazarın üslubu her zamanki gibi akıcı ve sade. Sohbet eder havasında, yol gösteriyor.İnsani ve toplumu değişime ve hareket etmeye teşvik ediyor.Bazi bölümlerde çarpıcı örnekler vererek daha detaylı okumaya yönlendiriyor.
Hep daha fazlasını istemenin,emek harcamadan üretmeden sürekli beklenti içinde olmanın ancak üretmek ile yok  olacağını farkediyoruz.Hırstan arınmak için kanaat toplumuna dönmenin;kanaat kültürünü hayata geçirmenin hem birey hem de toplum için çok önemli bir sermaye olduğu fikrine ulaşıyoruz.Toprağa dönerek, toprağın tevazusuna sahip olmak niyetiyle okunması gereken bir kitap.
Durdu A.İNCE /Asudebahar@

Mumu Söndür(me)

Kendimizi yok etmeye programlanmışız, mumu titizlikle karşıdan karşıya geçirmeye çalışırken nefes almaya devam ediyoruz! Bir yanımız yaşamla doluyken diğer yanımız son baharının özlemini çekip ölümün kapısını bulmaya çalışıyor. Bir şeyi gerçekten isteyip istemediğimiz hakkında bu kadar gelgitler yaşamamız da böyle açıklanabilir belki. Ölümle yaşam arasında sıkışıp kalmış ruhlarız, hele ki yaşamın anlamsızlığını kavrayıp çevresinden elini eteğini çekmiş biri bu ikisinin arasında ezilen bir ruhtur. Her hareketimizi, davranışımızı, sözlerimizi baltalayan kim biliyor musunuz? Biz! Muma geri dönelim biraz. Çok önemli mesela o mum bizim için, tek amacımız var bu hayatta; mumu söndürmeden karşıya geçmek, çok dikkatli olmak gerek değil mi? Görevin mahiyetini anlayamıyoruz fakat, durmadan nefes alıp veriyoruz üstüne inatla; gereksizce konuşmaya devam ediyoruz, bazen koşuyoruz bile farkında olmadan. Neden yapıyoruz bunu? Karşı tarafta öğreneceklerimizden dolayı belki de. Aslında apaçık bir şekilde istemiyoruz mumun alevler içinde yanmasını, paramparça olmak istiyoruz onun yerine; tam olmak korkunç gelebilir.

Ölüme mi yaşama mı yakın olduğumuz benden sana değişebilir, elimizden gelmiyordur belki de sadece süzülen bir ruh olarak doğmuşuzdur ayaklarımız yere basmaz hiç. İdealar dünyası için yanıp tutuşuruz. Yaşama yakın olmak da ayıplanacak bir şey değil, suçlayacak kimse yok yine -kendimizden başka. Belki de bu istekler biz daha doğmadan önce doğamızdan geliyordur. Ben hangisine aitim bilmiyorum, değişiyorum; aynı zamanda değişmeyeceğim diye dehşete düşüyorum mütemadiyen. Acıdan vazgeçersem, yaşama kollarımı kör olmak pahasıyla açarsam öz benliğimi kaybedeceğimi biliyorum; bana bir kötülüğü yok ki, ölüm de yok ucunda. Ne demiş Oruç Aruoba: “Acıları bile anılara dönüştürürüz biz.” Acıyı sevmem, beni ben yapıyor; yitip gidenler beni ben yapıyor, bir süre sonra anılara dönüşüyorlar ve hayatımın her tarafına işliyorlar.

Bilmeden, idrak yoksunluğuyla kırıp döktüğüm; sonradan kırıp döktüklerimin aslında bende yerleri olmadığını fark ediyorum. Belki de kendimizi yok etmeye programlamış olmamız iyi bir şeydir. Söylemek isteyip söyleyemediklerimizi, yapmak istediklerimizi yapamadıklarımızı, yorgunluktan öleceğimizi düşündüğümüzde durmak istediğimizde bizi ölesiye koşturan o ölme isteğidir belki de. İşte geri dönüyoruz yine, yaşamla ölüm bir. Siz yaşamınıza istekle devam ederken gölgenizde saklanan bir ölüm tüm sessizliğiyle -bu öyle bir sessizliktir ki, insanın kendine sağır olması gibidir, bekliyor öylece. Bütün bu sabote edişlerimiz doğamızın, bilincimizin bizimle konuşmasıdır belki de. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, kulak asmazsanız duymaktan nefret edeceksiniz bir süre sonra. Her şeyin başında, sonunda dinlemek var; konuşmak yok. Okumak var, konuşmak yok. Ölüm var, yaşam var. Ölümü de yaşamı da kucaklamaya karar verdim, fakat cilalanmış bir yaşamı değil; eskitilmiş, yıllanmış, antika bir yaşamı seçtim ben. Güleceğim bir şekilde ama neye bilmiyorum. Kimse de merak etmesin neye güldüğümü. Bir şeyler gülünç olduğu için değil, ağlamalara nasıl ihtiyacımız varsa gülmelere de ihtiyacımız var. Fakat ikisi de bir! Tanıştığım ruhu yüce, yeryüzüne ait olmayan bir adam anlattı bana birliği, resim böyle biraz daha bulanık. Netlik sadece bir yanılgıdır. Bir 29 harfin daha olması yazarak netleşeceğimi göstermeyecek; sorun kelimeler, harfler değil. Sorunun kendisi benim. Mum karşımda duruyor şimdi, bir üflememle tüm aydınlığıma kavuşacağım.

SEN ET-ME!

Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiş! Kimseye kendinizi anlatmak için uğraşmayın ne de olsa anlamak istediklerini anlayacaklar… Rabbim’in, biz kullarına bahşettiği ömrü, sağlığı ve enerjiyi başkalarını anlamak; kendinizi ifade etmek, uğruna harcamayın. Boşa zaman kaybı olur. İlle de bir şeyi anlamak istiyorsanız Allah’ı anlamaya çalışın… Evreni anlayın, ney-i anlayın. Kalbiniz, sevginiz, merhametiniz, vicdanınız, paranız kadarını yapın ve arkanızı dönüp gidin. Bilen bilir, bilmeyen kendisi (gibi) bilir. 😁Hiç bir beklentiniz olmasın. Yeri, göğü, tüm nimetleri biz kulları için seferber eden yüce Mevlam’ın mutlu edemediği nankör ve şükürsüz gönülleri, siz hiç mutlu edemezsiniz…😬 Dünyada var olmanın tadını çıkarın, yaptığınız işin hakkını verin, ailenizle zaman geçirin, çiçekler ekin, meyveler yetiştirin, ahşap boyayın, kilim dokuyun, resim yapın, kitap okuyun, ney üfleyin, çay yapın, yetim saçı okşayın, çocukları mutlu edin, sokak hayvanlarını besleyin, ayı- güneşi ve yıldızı inceleyin. 😇 Başkalarının egosuna köle olacak kadar uzun bir ömrümüzün garantisi yok. Sen iyilikleri, güzellikleri, hayrı, helâli besle. Herkes de ne istiyorsa onu yapsın. Kendini akıllı mı zannediyor, zannetsin. Yalan mı söylüyor, söylesin. Arkandan mı konuşuyor, konuşsun. Kadir kıymet mi bilmiyor, bilmesin. Boş boş mu oturuyor, otursun. Kötülük mü yapıyor, yapsın. Ben, beni bilirim

(Nergis SARIKAYA YILMAZ)

GÜL LOKUMU

                   

 

                                                                               Kadınlar, kucaklarında yavruları. Bir sebepten ötürü büyük ahşap bir masanın etrafında, bir aradalar.  Bazı yavrular, artık annelerinin kucağında değiller dallanıp budaklanmış ki koşup oynamaktan, içten gülüşler saçmaktan kendilerini alamaz hale gelmişler. Büyük ahşap masanın etrafında kadınlar, kadınların kucağında eteğinde yamacında oynaşan, emişen yavrular.

 

Ahşap masayı donatan taze gelinler. Gelinlerin ardında koşuşturan, genç kızlar. Hah işte o kızlardan  biri de benim. Ahşap masayı, tanrının bize verdiği nimetler ile hiç kısmadan, kıskanmadan donatmışız. Ve hepimizi saran ortak çabalardan biri de güzel, tertemiz, kokulu elbiseler giymek; o ahşap masanın en güzeli ve en temizi olmaktı mesele. Çünkü bugün otuz günlük bir nimet orucundan sonra, otuz birinci gün yaptığımız büyük şölen idi. Bugün Ramazan Bayramı’ydı.

 

Yalnızca o bizden farklıydı. Beyaz yazması; kınalı saçları, elleri, ayakları, çehresinde canlılık göstergesi sapsarı bir renk, yanaklarında aynı canlılığı kat kat artıran kırmızılıklar. Ahşap masanın etrafında kim varsa ona saygı duyuyor. Kapıdan  gelen giden elini öpmeden geçmiyor, halini hatırını sormayan ayıplanıyor, ona hediye getireni gözleri tutuyor, kafaları ile takdir ediyorlardı, içlerinden “Maşallah” çekiyor, “İşte adam olacak çocuk” ya da “Adam olmuş bizim çocuk” diyorlardı. Evet, ahşap masanın validesi en yaşlımız, kimimizin annesi kimimizin kayınvalidesi, nenesi idi. Kimi  kiminin  elini  kimi  de  gözünü  öpüyor  ama  herkes  onun  önce  entarisini  sonra elini öpüyordu. Ve gözlemlerime göre bu ahşap masanın baş köşesinde o olduğu için diğerleri ve biz burada idik.

 

On yaşlarında bir kız çocuğunun gözü hep yolda, namazından gelecek, bayramı getirecek  beyefendileri bekliyordu. Ha geldiler ha gelecekler diye sabırsızlıkla beklediğimiz, bayram namazından gelen babalar kapıda görününce, herkesi bir sevinç sarmıştı. Ama sevinci de bayramı da asıl yaşayan, tadını çıkaran çocuklardı. Alışılmışlığın  ve hayat gailesinin verdiği telaşa düşen yetişkinler belli bir yaşa geldikten sonra çocukluklarını kollarına takıp büyüyememiş, çocuk ruhlarını da maziye gömmüşler ise alamazlar bayramın tadını eskisi gibi. Tabi onlar buna da alışır bayramın tadını hep öyle sanırlar. Ne yaparsın, bir bakıma onlarda haklı belki.

 

Annemden bana doğru çıkıp gelen uyarıcı bir çift göz. Dün geceden tembihlenen şeyi yapmam için uyarıcı bakışlar.  Büyüklerimin elini öpmeliydim. 

 

Bayramı getiren beyefendiler, masanın en büyüğü olan kadının elini ve entarisini öpüp hediyelerini taktim ettikten sonra sıra biz küçüklere, gelinlere ve kızlara gelmiş idi. Hepimiz  büyük bir özveri ile “Hanımızın, hanımımızın, babaannemizin, annemizin, kayınvalidemizin” elini öpüp anlımıza götürüyor belimizi ve ufak bir açıyla da olsa dizimizi kırıyorduk. Belki bütün yıl işimizin rast gitmesini  sağlayacak o hayır duasını almanın ve “Amin!” demenin iç huzurunu yaşıyorduk. 

 

Akşam gözlerini belerte belerte tembih ettikleri görevlerin birini yaptım sıra bir diğerinde. Gül lokumu ikram etmeliydim. 

 

Pazardan özenle alınmış gül lokumlarını , annemin çeyizinden çıkardığı şatafatlı cam kasenin içerisine doldurdum. Gözünün ucu ile şekerleri servis etmeye başladığımı gören afacan çocuklar peşimden koşup, “Bende istiyorum, bende istiyorum! Ver, ver! Hadi ver.” gürültüleri ve koşuşturma ile ahşap masanın etrafına oturmaya hazırlanan kalabalığa, gül suyu kolonya, şeker ve gül lokumlarını ikram ediyoruz. 

 

Herkese şeker ve lokum ikram ettiğimi düşündüğüm bir anda tabağa baktım ve son kalan lokumlardan birinin nişastasını tabağa hafifçe vurup ağzıma götürecekken, “Kızım! Bak, halanın kızı Neslihan’a lokum vermemişsin” dedi annem. Bir de ne göreyim küçük Nesli hanım annesinin kucağında gözleri dolu dolu bana bakıyor. Hafif gülerek hemen lokum tabağını ona uzatım. Kırgınlığını atamamış olsa gerek, iç çekip bana alttan alttan baktı. O çok istediği güllü lokumu almadı. Halam ve annem ısrar edip gönlünü aldılar. Minik parmakları güllü lokumun birini kavradı. Kocaman bir ısırık aldı. Nişasta bulaşmış ağzı ile kocaman gülümsedi bana. Nişastalı elini yanağına ve saçına sürdü. Şapşal bir hal alınca hepimizi güldürdü. O nişastalı yanaktan öpüp, lokumları mutfağa bırakmak için yönümü döndüm. Tam o sırada canımın gül lokumu çektiğini tekrardan hatırladım. Küçük Neslihan kadar istiyor olmasam da bu lokumlardan ben de yemek istemiştim. 

 

Tabağa baktım üç lokum kaldığını gördüm. Tezgaha baktım açılmamış iki gül lokumu kutusu olduğunu gördüm. Bu, o sırada nasıl oldu bilmiyorum ama o gül lokumlarının bir sahibi olduğuna, bizim olmayan iki kutu gül lokumunun, mutfak tezgahında sahipsiz durduğunu fark ettim. Bu lokumlar kimindi ? Kafamı ahşap masaya çevirdim. Gözlerimi diktim masaya herkese baktım. Bir çoğunun elinde avucunda büyümüş olduğum, yüzlerini ezbere bildiğim insanlara uzun uzun baktım. İlk defa görüyormuş gibi ruhumda ve duygularımda bir bulanıklık, gözlerimde seçilir cinsten bir şaşılık oluştu. Biliyorum çünkü her yanım aniden bulanıklaştı. Elimdeki tabakta üç gül lokumu, tezgahın üstünde gül lokumu paketleri. 

 

– DAN!

 

Beri benzeri olmayan bir sesle sıçradım, önce sesin çevremden bir yerden geldiğini sandım. Ama her şeyin farkına varmam ile beynimden gelen bu ses kulaklarımdan çınlayarak çıkmıştı. Masadakilerin de bu sesi duymuş olduğunu sanarak onlara ne olduğunu sormaya yeltendiğimde, koyu bir sohbetin içerisinde olduklarını ve hiçbir şey duymadıklarını fark ettim. 

 

Benim duyduklarımı duymamışlardı. Annem,babam ve amcam ile sırasıyla göz göze geldim. Onların yüzünde ve gözünde,  benim hissetmiş olduğum dehşetin emaresi yoktu. 

 

Bu gül lokumlarının sahipleri çıka gelmişlerdi. Bir anda hepsi mutfağa doluşunca böyle büyük bir ses olağandı tabi. Mutfak tezgahının üstüne, ocağın yanına, fırın gözüne her yana doluşmuşlar, geniş olduğunu sandığım mutfağa sığmamışlardı. Onlarla birlikte gelen kan kokusu midemi allakbullak etmişti. Bir çoğunun üstü başı kir içinde idi. Bu yüzden pis kokuyorlardı. Bir çoğu zenci ve körpe. Geliyorlar, geliyorlar o kadar kalabalık oldular ki hiç birimize nefes alacak yer kalmadı. Her yanı kapladıkları için gün ışığını da kesmişlerdi. Mutfak tezgahındaki gül lokumlarının yerini haykırışlar, ağlama, feryat, yalvarmalar, kan kokusu göz yaşı ve yoğun barut kokusu aldı. Her yanımız dehşet. Evet, keskin barut kokusu. . Bütün bunlar yalnızca bana donukluk vermiş idi. Yalnızca izliyordum. O kan, gözyaşı kaplı yüzleri.

 

Siz kimsiniz? Kim bu çocuklar? Neden gül lokumları bizim tezgahımızda imiş? Biz hırsız değiliz ama bana suçlu ve günahkar bir kimse gibi bakıyorlar. Bir çoğu kolsuz, bacaksız, kör, eli yüzü yara bere içinde. Kim yaptı bunu size, neden? Hepsi pis, hepsi zayıf, hepsi çıplak, kız çocuklarının saçları barut kokuyor, erkek çocuklarını elleri barut kokuyor. Kafamda deli sorular. Müthiş derecede bir belirsizlik. Siz kimsiniz, neden buradasınız? Gül lokumu … Neden? 

 

Şaşkınlığımı üzerimden atıp daha yakından baktım. Burnum bu pis kokulara, gözümde dahşete alışınca, yüzlerinin tanıdık olduğunu fark ettim. Çoğu çocuk, hepsi aç ve zor durumda olan bu çocukları bir yerlerde rast geldiğimi, gördüğümü fark ettim.

 

 İtalyan’nın hardal gazıyla öldürdüğü Habeşistanlı çocuklar, esmer bakışlarıyla içimi kavuruyorlar çünkü içleri kavruluyor, acı çekiyorlar, gül lokumları yok. Nazi rejiminin katlettiği Yahudi çocuklar, gül lokumları yok. Sen, Amerika kurbanı bir Hiroşima çocuğu, ateşi taze taze yanıyor hala, gül lokumu yok. Bir çocuk daha dilinde özgürlük türküsü var. Cezayirli yavrucağın göğsünde Fransız’ın mermisi var. Vietnamlı yavrular hepsi sakat, Amerika’nın portakal gazına kurban gitmişler. Bir Amerikan kurbanı daha İranlı çocuk, kafasını bir Iraklı yavrucağa dayamış ikisinin de kanayan yaraları var, gül lokumları yok. 

 

İleride bir çocuk daha çarptı gözüme bu biraz farklı göründü bana daha derinlerde bir yanımı sızı sardı, bir başka yandı o an içim. “Hocalı  92” koca bir kor sönmemiş. Sahipsiz baktı gözüme “Kimsesizim ben, Hocalı Kasabasındanım. Ermeni’nin pis eli değdi üstüme silip atamadım” dedi bir tek o konuştu o ana kadar. Bir tanıdık ses daha Boşnak yavrusu, “Sırp’ın pisliğini silip atamadım, tüm dünya gördü de yine de canımın yandığını kimseye inandıramadım, Bosna-Hersek dar geldi bana, sığamadım.” dedi. Filistinli bir çocuk yakamdan tutu, “Şeria Nehri’ni kızıla boyadılar benim kanımla” dedi. Acısına acı katarak gelen Suriyeli çocuklar, hemen ardından Kudüs’un kanı aktı önüme.

 

Bu defa biraz daha şaşırdım. Deniz kokan, tuzlu, sırılsıklam bir çocuk geldi.  Bu kim, demeye kalmadan kırmızı tişörtünden hemen tanıdım. O, deniz kokuyordu çünkü boğularak ölmüştu.  Deniz onu sahile kusmuş, tüm dünyanın utançlarından bir tanesi daha olmuştu.

Maviler içinde bir çocuk girdi içeriye arkasına baka baka can havliyle koşarak kucağıma atladı, sarıldı. Ağlayarak bana bir şeyler anlatmak istedi “Geliyorlar! Yardım et” dedi “Kim geliyor?” diye sordum “Çin geliyor!” dedi.  Masmavi, çekik gözlü çocuk. Annesi yok, babası yok. Zulmün içine doğmuş, Çin yakasından hiç düşmemiş. Hiç güllü lokumu olmamış. Mavi çocuğuma sarıldım gözyaşlarını sildim o çekik gözlerinden öptüm sıkı sıkı sarıldım kokladım. Taki o ana dek! Bir anda mavi çocuğumu, biri elimden sıyırıp aldı. Aniden çocuk kayıp gitti ellerimin arasından. Çinli bir asker, bir canavar belki, “Dur gitme! Vermem mavi çocuğumu sana bırak” dedim, çırpındım. Nafile, aldı mavi çocuğumu gitti. Kurtaramadım çekik gözlü, Türk yavrumu. 

 

– DAN! Diye bir ses geldi. Bir de döndük ki ne görelim kız boylu boyunca yerde, anlamadık nasıl oldu.

 

– Neslihan’a lokum getirdi sonra mutfağa  gidiyordu, lokumları bırakmaya. Gayet iyi idi. Öptü Neslihan’ı, sevdi.

 

-Hiç bilemedik nasıl oldu. Şu mübarek günde başımıza gelen bak.

 

-Teyze korkma tansiyonu düşmüştür. Şimdi kendine gelir. Geliyor gibi bak sayıklıyor sanki.

 

-Kızım! 

 

-Yavrum!

 

Annemin, halamın, babamın, amcamın, çocukların sesi derin derin geliyordu. Kendimi iyi hissediyordum ama ayılamıyor onlara ben iyim diyemiyordum. Sesimi duyuramıyordum. Göz kapaklarımda tarifsiz bir ağırlık vardı. Anlatamıyordum. 

 

Ahşap masanın etrafındaki herkes pervane olmuştu. Mutfakta baygın düşmüşüm, hatırlayamıyorum. Son hatırladığım, gül lokumu olmayan çocuklardı. Mutfağın her yanında savaş kurbanı yavrucaklar ile boğuşuyordum. Mavi çocuğuma kurtaramadım, gül lokumu yediremedim ya! Çok ağrıma gitti.

 

– Neden ağlıyorsun kızım, ne oldu? Sen mutfakta aniden düştün, biz de anlayamadık ne olduğunu. Bilmeden bir şey  mi yiyip içtin yoksa! Yavrum konuşsana ağlama ne için ağlıyorsun kortun mu yoksa?! Acıyan bir yerin var mı söyle?

 

– Ağlama kuzum acıyan bir yerin varsa söyle?

 

 Elimi sol yanıma götürdüm sadece